Görüş, 9 Ekim 2004

Birikim Özgür

 

“AB çok ayıp etti” -2

Çözüm karşıtlarının tek silahı manipulasyon...

Manipulasyon, “AB ve ABD ayıp etti” eksenli bir demagojiden ibarettir. Bu demagoji, tamamen Türk kimliğinin bir parçası olan “dış mihraklara karşı kuşkucu yaklaşım” tezinden feyiz alınarak üretilmiş ve elle tutulur bir içeriğe de sahip olmayan bir çabadır.

Toplumsal bir hayal kırıklığı yaşadığımız şu günlerde kötü yola düşmeye müsait kız gibiyiz. Çıplağız. Kaybedecek bir şeyimiz yokmuş gibi hissediyoruz. Hayallerimiz 20-30 yıl ertelenmiş durumda. Bu bir ömür demek. Kendi sorunumuzla ilgili özne olamamanın, tokmağı elimize alamamanın üzüntüsü ile de boğuşmak zorundayız üstelik. Böyle bir ortamda, ideolojik temeli çok sağlam olmayan toplum kesimleri içinde çözüm vizyonundan vazgeçmek, hayata ve dünyaya küsmek gibi bir psikolojik süreç kolaylıkla körüklenebilir... Tıpkı çözüm yanlıları arasında hiç sorgulamaksızın AKEL düşmanlığına sürüklenmiş ve bugünkü hüsran ortamının oluşmasına belki de Denktaş kadar katkı koymuş “çözüm yanlısı” kesimlerin referandum sonrasında içine düştükleri durum gibi...

Nerede yanlış yapıyoruz?

AB’nin ya da Rumların avukatlığına soyunmadan bir an için kendimizi onların yerine koyunca, onlar açısından tedirginlik yaratan noktaların hiç de göz ardı edilebilecek cinsten olmadıklarını görmekteyiz.

Nedir bunlar?

Milliyetçilikle dans...

AB’ne göre Annan planı sürecinde Kıbrıslı Türklerin ‘evet’ iradesi anlamlıdır. Bu iradenin devamı için mutlaka dıştan bir şekilde çözüm yanlısı Kıbrıslı Türklere destek sağlanmalıdır. Bu da çözüm yanlılarının söylem bazında güç kaybetmemeleri adına gerekli girişimlerin hayata geçirilmesiyle mümkün olabilecektir.

Diğer taraftan ise bahsi geçen çözümcü kesimlerin eninde sonunda gerçekçilik adına Türkiye’nin politikalarına hizmet etmeye pek yatkın görüldükleri üzerinde durulmalı. Ortaya çıkan “evet” iradesinin doğrudan ve hatta sadece Türkiye’nin çıkarlarına uygun ve sanki de gerçek anlamda bir çözüme ulaşmak adına ortaya konmuş bir irade olmadığı şeklinde yaratılan izlenimin verdiği zayiat vahim boyutlara ulaşmaya aday. Rus vetosu ile ilgili tartışmaların en alt düzeyde tutulması ve aşırı Papadopulos / AKEL karşıtlığına yönelmiş olmak, Kıbrıslı Türk çözüm yanlıları açısından AB gözüyle bakıldığı zaman hiç de hayra alamet değil!

Taksim politikalarına onay...

Bir diğer üzücü nokta ise yukarıda bahsi geçen güven telkin etmeyen duruşun, taksim politikalarının aynen devam ettiriliyor olduğuna dair verdiği imajdır. AB ve ABD, Rumların da lobi çalışmalarının etkisiyle, bunu böyle görüyorlar ve hiç de haksız değiller... Maalesef taksim politikalarını Türk tarafı terk etmiş değil. Taksim felsefesi, Türkiye’de devleti yöneten güçlerin yol göstericisi olmaya devam ediyor... Eğer öyle olmasaydı, Kıbrıslı Türklere güneyle iletişim kurmaları telkin edilir, Kıbrıs’ta çözümün önünün açılması adına karşıtlıktan ziyade ortaklık temelinde bir vizyon belirlenmesi için çaba sarf edilebilirdi.

Maalesef Kıbrıs’ın kuzeyindeki hükümetin de sanıldığı gibi bir barışçı imajı yok aslında dünyada... Hükümetin devirdiği çamlar sadece içte değil dışta da Kıbrıslı Türklerin çözüm iradesinin bozuk para gibi harcanmasına sebep oluyor. Bunlardan bir tanesi “iki kesimliliği kalıcılaştıracak” denilerek Asker-Denktaş-CTP işbirliğiyle girişilen inşaat furyasıdır. Bu konuda Annan planının baz alındığı anlaşılıyor. Rum politikalarına göre iki kesimliliğin kabulünün zaten başlı başına bir taviz olduğu, Rumlar, “Ben bu tavizi vermeyi kabul ettim” noktasına gelmeden sanki de bu taviz elde edilmişmiş gibi davranılması ve doğrudan taksim politikası çerçevesinde, taksimi kalıcılaştıracak ve Rumlarla iletişimimize, işbirliği ortamımıza darbe vuracak adımlar atılması, tam bir rezalet. Bu kokuşmuşluk, dünyanın gözleri önünde hayata geçiriliyor... “Ben yaptım oldu” mantığıyla hareket eden ve sürekli bir ayağıyla KKTC’nin tanıtılması argümanını da dile getiren bir yönetimin “izolasyonlar kaldırılsın” çağrısı ne kadar etkili olabilir?

Son söz: “Verilen sözler”, çözüm karşıtları, çözüm yanlıları...

İşler iyi gitmiyor. Ve bu ortamda en son konuşması gereken çözüme “hayır” diyenlerdir. Onlara kimse söz falan vermedi... Onlar bu toplumun ensesinde boza pişirmediği ve başımızdan defolup gitmediği takdirde de, eğer ortada bir söz varsaydı (böyle bir söz falan da yok üstelik) bunun hayata geçirilmesi tamamen bir hayaldir...

Bu konuda Ali Erel’in sözcülüğünü üstlendiği Ticaret Odası ya da eğer Brüksel ile gerçekçi bir iletişimden yana olup bu yönde çaba harcamış herhangi bir başka sivil toplum örgütü varsa, onlar konuşsunlar. AB ile ilişkiler noktasında AB’nin yükümlülüklerini tam olarak yerine getirmediği bir durumda, gerekli eleştirileri bu kesimler ortaya koysunlar ve sorunları körükleyen değil çözümün önünü açmaya çalışan taraf olsunlar...

Çözüm karşıtları, terbiyesizliği bırakıp artık sussunlar!

Cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirelim...

Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili çalışmalar bu bakış açısı çerçevesinde yürütülmeli ve sonuca yönelik somut adımlar biran evvel atılmalıdır.

İlk aşama Türkiye kökenli-Kıbrıs kökenli ya da sağcı-solcu demeksizin çözüm yanlılarının ortak adayını saptamak olabilir mi?...

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org