|
Kıbrıs Türk basını, dergiler ve gazeteler mezarlığı gibidir.
1889'da "Saded" gazetesiyle başlayan serüven, bugün Hamamböcüleri'yle
internette devam ediyor. Aradan geçen yüzyıllık zaman sürecinde
basına daha yakından bakacak olursak, her dönem "resmi görüş"le
"sivil"lerin çatıştığını, her dönem şükrancılarla işbirlikçiler
ve özgürlüğü savunanların mücadele ettiğini, pek çok gazete ve derginin
baskılardan ve parasızlıktan tarihe karıştığını görürüz.
Gazetelerin her dönem sorunları ortaktır: kendi matbaası yoksa
işi bitiktir. İkide bir kağıt yokluğuyla boğuşurlar. Mutlaka "taraf"tırlar
ve tuttukları taraf resmi üniformalarını giymiş taraf değilse vay
hallerine! O zaman tehditler, baskılar, rüşvetler devreye girer.
Türkiye'nin "yetkilileri" Kıbrıs'ta yayımlanan gazetelere "el" atar,
sahiplerine "aylık" bağlamayı teklif eder: karşılığında gazetelerini
kapatmak koşuluyla elbet....
Arabahmet'te halka açılan Derviş Paşa Konağı'nın sahibi Hacı Derviş,
1891'de "Zaman" gazetesini çıkarır. Zaman gazetesi haftalıktır.
Başlangıçta dönemin padişahı Abdülhamit'e övgüler düzer, şükranlarını
sunar. Meşrutiyetçilere saldırır. Derviş Paşa'nın gazetesi o denli
başarılı bulunur ki Hacı Derviş Efendi'ye İstanbul'dan "Mir-i Miran"
rütbesi gelir ve o artık Hacı Derviş Paşa olur. Ancak bir süre sonra
bazı densiz ZAMAN yazarları, padişaha saldırmaya başlar. Bunun üzerine
Hacı Derviş Paşa'nın paşalığı geri alınır. Dokuz yıllık serüven
böylece noktalanır ve paşalığın elden gitmesiyle birlikte, ZAMAN
da kapanır.
ZAMAN'dan sonra YENİ ZAMAN yayımlanır 1892'de...Bu gazete de padişaha
sadakat göstermek üzere yayın hayatına atılır. Ancak bir süre sonra
padişaha çatmaya başlayınca gazete kapanır.
Bunu 1893'te KIBRIS gazetesi izler. Bu da haftalık bir gazetedir.
Küfizade Asaf tarafından çıkarılır. Önceleri padişaha "sadakat göstermek"
üzere çıksa da sonraları Jön Türkçü kesilir. Yayınını altı yıl sürdürür.
Aniden kapanır. Kıbrıs'ın sahibi Küfizade Asaf, dönemin "Dahiliye
Nazırı Memduh Paşa" ile anlaşmış ve "ondan aldığı emir üzerine"
gazeteyi kapatmıştır. Asaf Bey'e ayda 500 kuruş tahsisat bağlanmış,
bu parayı gazeteyi kapattığı 1898'den 1908'de Meşrutiyet'in ilanına
dek düzenli olarak almıştır.
Hacı Derviş'in ZAMAN gazetesinde çalışan Ahmet Tevfik ise bundan
sonra 1896'da KOKONOZ adlı iki haftada bir çıkan Kıbrıs Türk basınının
ilk mizahi gazetesini çıkarır. Ahmet Tevfik 1897'de ise yine iki
haftada bir yayımladığı AKBABA'yı çıkarır. AKBABA Jön Türkçü'dür,
Padişah'a keskin hicivleriyle saldırır. Abdülhamit onu idama mahkum
ettirir - yazdıklarından ötürü idama mahkum edilen ve Türkiye'ye
gitmesi yasaklanan ilk Kıbrıslı Türk gazeteci büyük olasılık Ahmet
Tevfik'tir. AKBABA da kapanır ama Ahmet Tevfik baskılar karşısında
yılmaz ve tarihler 1900'ü gösterdiğinde o bu kez haftalık MİRAT-I
ZAMAN gazetesini yayımlamaya başlar. Jön Türk yanlısıdır. Kendi
yağıyla kendi ciğerini kavurmaya çalışır. Ahmet Tevfik'in bir matbaa
kuracak parası yoktur, şuradan buradan bulduğu birkaç kilo harfi
kendi başına dizer, bu harflerin üstüne ağır bir mermer bastırarak
gazetesini basar. On yıl süreyle arada suskunluk dönemleri olsa
da, Ahmet Tevfik gazetesinin yayınını sürdürür.
Bu dönemde yine Jön Türk yanlısı FERYAT gazetesi 1899'da yayın
hayatına atılır. Osmanlı hükümeti buna da el atar ve sahibi Hocazade
Osman Enveri'ye ayda 300 kuruş tahsisat bağlanarak gazetenin kapatılması
sağlanır.
Birinci Dünya Savaşı ardından yayımlanmakta olan DOĞRU YOL ve
SÖZ gazetelerine bir kez daha Türk hükümeti el atar ve zor durumdaki
bu gazetelerin sahipleri TC Konsolosu tarafından akşam yemeğine
çağrılır. Türkiye hükümeti bu iki gazeteden memnundur: kendilerine
yardım yapılacaktır. Ayda 5 Kıbrıs Lirası katkı üzerinde uzlaşmaya
varılır. DOĞRU YOL kapandıktan sonra dahi yazarı Ahmet Raşid bu
"katkı"yı almayı sürdürür. 1930 Kavanin Meclisi seçimlerinden az
önce Türkiye hükümeti, SÖZ gazetesi için Kıbrıs'a bir matbaa gönderir
- gazete artık Latin harfleriyle çıkacaktır ve TC parasal yardımını
artırır.
İSTİKLAL'İN BAŞINA GELENLER
En çok hırpalananlardan biri ise İSTİKLAL gazetesi sahibi Necati
Özkan'dır. Necati Özkan, HALKIN SESİ'ne rakip İSTİKLAL'i çıkarır.
Dr. Fazıl Küçük bu duruma çok bozulur. Hikmet Afif Mapolar'a göre
Necati Özkan, KATAK aleyhine yayın yaptığı gerekçesiyle dava edilir
ve tazminat ödemeye mahkum edilir. Necati Özkan'ın Türk Hava Yolları
acenteliği ondan alınarak M. Seyfi Akdeniz ve Oğlu firmasına verilir.
Politikaya karışması önlenmek istenen Necati Özkan'la bizzat Türkiye
Dışişleri Bakanlığı'nda görevli ve Kıbrıs Derneği İdare Kurulu'nda
etkili kişi Mehmet Ali Pamir uğraşmaya, onu kötülemeye girişir.
Necati Özkan, Kıbrıs'taki TC Konsolosu Burhan Işın'a karşı yayın
yapınca, Türkiye'ye girişi yasaklanır. Hikmet Afif Mapolar'ın da
bu dönem Türkiye'ye girişi yasaklanmıştır. Necati Özkan'a baskılar
bununla kalmaz ve uğradığı saldırılda dövülerek bir gözünü kaybeder.
Sonra da Asmaaltı'ndaki evi, dükkanları ve işyerleriyle sigara fabrikası
yakılır...Hikmet Afif Mapolar, Necati Özkan'a ilişkin KIBRIS POSTASI'nda
yayımladığı anılarında, (Kıbrıs'tan Portreler: Birinci Daire-i İntihabiye
son Meb'usu M. Necati Özkan - 7-25 Mart 1989 - KIBRIS POSTASI) bu
olayları şöyle yazar:
"...Necati Özkan, İSTİKLAL gazetesinde KATAK aleyhine yayınladığı
bir makaleden ötürü, mahkemece suçlu bulunur ve KATAK'a dokuz lira
tazminatla birlikte, tüm dava masraflarını ödeyecek ve gazetesi
İSTİKLAL'de de yanlış anlaşılan bu yazıdan dolayı KATAK'tan özür
dileyecektir...Ankara'dakiler gemi azıya almışlar ve düşmüşlerdi
Necati Beyin peşine. Devlet Türk Hava yOlları Acenteliğini Necati
Beyden almalı ve M. Seyfi Akdeniz ve Oğlu firmasına vermeliydi.
Ankara'daki girişimler bu yolda sürdürülürken, Necati beyi kötüleme
yönü de onun politikaya karışması noktasında yoğunluk kazanıyordu.
Bir zamanların güçlü M. Necati Özkan'ı yıkılmalıydı. Onun manen
ve maddeten yıkılışını arzuluyorlardı karşısındakiler ve Necati
Beydeki kesin kanı bu işlerin başında Dışişleri Bakanlığında görevli
ve Kıbrıs Derneği İdare Kurulu'nda etkili kişi olan Mehmet Ali Pamir'di.
Önce hafiften başladı saldırılar Mehmet Ali Pamir'e ve sonraları
hızlandı. Bu arada TC Konsolosu Burhan Işın'a da saldırılar sürdürülüyordu.
Burhan Işın devrindeki suçlamalar M. Necati Özkan'ın Türkiye'ye
girmesini de yasaklayabilmişti...Konsolosluğa veya Elçiliğe yakın
bir kişi, başkaları tarafından eleştirilir veya yazınla saldırıya
uğrarsa, o kişiye ceza olarak Türkiye'ye giriş yasaklanıyordu. Ben
de bunlardan birisiydim ve benim için konan yasak da Demokrat Parti
iktidarına kadar sürdürülmüştü.
Bu yasakların öncüsü, o günlerde Yılmaz İkizer adında bir konsolosluk
katibiydi. O bilgi toplar ve temiz kişileri Türkiye aleyhtarı göstererek
bu şekilde cezalandırırdı.
Dövüşsüz kavga büyüdü ve sonunda da THY acenteliği M. Necati Özkan
beyin elinden alındı. İSTİKLAL ise yayınını sürdürüyordu. Artık
fırsat bu fırsattı. Kimde şüpheleniyorsa, bu işte kimin parmağı
olduğu biliniyorsa veya tahmin ediliyorsa, o acımasız bir şekilde
hücuma uğruyordu. Sanki bir iktidar-muhalefet kavgası ve çekişmesi
başlamıştı. Bir gün İSTİKLAL'de çıkan bir yazıda Mehmet Ali Pamir'e
saldırılıyordu. Ağır suçlama yazısıydı bu...İSTİKLAL ve çevresi
hazırlanan oyundan habersizdi...Öğle tatilinde İSTİKLAL'deki yazıhanesinden
ayrılarak evine giderken, korkunç bir saldırıya uğradı M. Necati
Özkan. Basımevinin bulunduğu yerden biraz ileride Mehmet Ali Pamir'in
kardeşi Enver Pamir tarafından dövülmek suretiyle ağır şekilde yaralandı
ve bir gözü de aldığı darbeler sonucunda ışığını kaybetti. Polis
derhal olaya el koydu. İSTİKLAL'in dışındaki tüm gazeteler, örneğin
HALKIN SESİ, HÜRSÖZ, olayı adi bir olay olarak belirtiyor fakat
İSTİKLAL gazetesi bunun bir suikast olduğunu ileri sürerek, başarısız
bir suikast olduğunu vurguluyordu. Enver Pamir, KATAK'ın himayesine
rağmen Mahkemece 9 ay hapislik cezasına çarptırılınca, tüm dostları
ona sırt çevirir.
Necati Özkan beye ise "Ne oldunuz, geçmiş lsun, bir yardıma ihtiyacınız
var mı?" diyenlerin sayısı bile yoktu o günlerde çevresinde. Tümüyle
hizmetleri unutulmuş gibiydi M. Necati Özkan Beyin sanki. İSTİKLAL
yayınını sürdürüyordu ama eski gücü yoktu. Aranan bir yayın organı
olmaktan çoktan çıkmıştı, özellikle yangından sonra. Buna rağmen,
İSTİKLAL bir süre daha yayınlandı. Necati beyin eniştesi Reşat Süleyman
Ebeoğlu, Kıbrıs Türk Lisesi'nde öğretmen olmasına karşın yazı yardımlarını
esirgemedi İSTİKLAL'den. Ahmet Muzaffer Gürkan da yazıyordu bir
ara İSTİKLAL'e. Fakat eski gücünü tamamen yitirmişti. Kaybolanlarla
birlikte o da kayboluyordu.
Daha sonra cayır cayır yaktılar Necati Özkan'ı. Asmaaltı'ndaki
evi, dükkanları ve işyerleriyle sigara fabrikası kül oldu bu büyük
yangında. Söndürmek için iki gün iki gece çaba gösterdi itfaiye
ile İngiliz üslerinden gelen askerler ve araçlar. Kimisi üzüntülü,
kimisi de sevinçli seyrettiler bu yangını. Gene kimisi yangının
kasıtlı olarak Necati bey tarafından çıkarıldığını ileri sürdü.
Kimisi de olmaz böyle şey dedi. Gerçek olan, Necati Özkan'ın manevi
şahsiyetiyle, maddi kişiliğinin de ortadan kaldırılması için bu
yangının planlandığı ve uygulandığıdır. Nasıl ki polis raporları,
mahkeme kararları, sonunda bunu ispatlamış ama Necati Bey, sigorta
şirketinden de alabileceğinin dörtte birini dahi almamıştı..."
"EMEĞE HAK, EMEĞE HAYAT"
30 Kasım-12 Aralık 1982 tarihlerinde KIBRIS POSTASI gazetesinde
yayımlanan "Basın Basın Dediğimiz" başlıklı dizi yazımda, dönemin
gazetecileriyle, Kıbrıslı Türk gazetecilerin ve basının yaşadığı
zorluk, baskı ve sansürü, ekonomik açmazları, gazetelerin yayın
yaşamında karşılaştığı sıkıntıları konuşmuştuk.
Bunlardan biri de şu anda AVRUPA gazetesinde günlük yazılarına
devam eden, halk arasında "Tabelacı Cahit" olarak bilinen EMEKÇİ
gazetesi yazarlarından Cahit Anıl'dı. Cahit Usta, 1948-49 yıllarında
önceleri günlük, sonraları haftalık olarak yayımlanan EMEKÇİ'nin
yazarlarındandı. Gazetenin sahibi siyasi görüşleri ve etkinliği
nedeniyle TMT'nin saldırısına uğrayarak yurtdışına göçetmek zorunda
bırakılan ve uzun yıllar hakkında "ölüm fermanı" olduğu için yurduna
dönemeyen Ahmet Sadi Erkut'tu. Gazetenin başyazarı Hikmet Afi Mapolar'dı.
Kıbrıs Türk İşçi Teşkilatı'na üye sol eğilimli işçilerin yayın organı
olan EMEKÇİ gazetesi, Kıbrıs Türk basınında sol çizgide ilk gazeteydi.
Cahit Usta, röportajımızda, EMEKÇİ'yle ilgili olarak şöyle diyordu:
"Tam tarihini hatırlamam ama galiba 1945'lerdeydi. Lefke'de maden
grevi yapıldıydı. Bu maden grevine katılanların üçte biri Türk işçisi,
üçte ikisi Rum işçisiydi. Greve katılanların bir kısmı sendikalıydı.
Biz o zaman Türk İşçi Birliği'ndeydik. Bir haber geldi. Greve gideceğiz.
İşçiler sorunlarını anlattılar. "İşveren yıpranan çizmeyi bize ödettirir,
şunu bunu bize aldırır" dediler. Peki greve nasıl gidilir? 700-800
kişi grev yapacak, kaç paranız var dedik. Kaç gün dayanacaksınız?
Böyle grev olmaz. Nihayet bir anlaşma yaptık, önce aylıklarınızdan
bir miktar artırın, ona göre para toplansın, biz de bulalım. Grev
yapılacaksa yapılır dedik. 20-25 gün grevi erteledik, para toplandı,
bu arada Rum işçiler de Rum sendikalarda örgütliydiler. Bizim Türk
işçilerinin sendikasız olmamız, Türk işçilerini Rum sendiklara gitmeden
men eder gibi bir durum ortaya çıkardıydı. O zaman öyle gerekirdi
çünkü zaten çoğu bu tür şeylere iştirak etmezdi. Rum sendikalarına
yaklaşmazlardı, hiç olmazsa Türk sendikalarında örgütlenmeyi gerçekleştiriyorduk.
Türk sendikasının olmadığı devirlerde, Türk işçisinin konumu grev
kırıcıydı. Her grevde Kıbrıslı Türk işçiler grev kırıcı olarak kullanılıyorlardı.
İmkanı yok, bir işçi bir işyerinde grev yapamazdı, ertesi gün Türk
işçi grev kırıcıydı. Ve ayrıca üç-dört kuruş vererek Rum grevcisini
de bu Türklere dövdürürlerdi...Bilhassa Limasol'da çok oldu. Türk
Rumu dövdü ve mahkum olmadı. Rum sermayedarı Türk işçisini istediği
gibi kullandı ve çok fena kullandı. Rum-Türk geçinmezliğinin işçiler
arasında esas nedeni buydu. Türklerin grev kırıcı durumuydu. Bu
nereye benzer biliyor musunuz? EOKA devrinde Türkleri polis yazdılar
ve Rumların arkasına koşturttular. Gün oldu onlar da intikama kalktı.
Hep görüyoruz yani. Bu Lefke grevinde de ayrı bir sendika bulunması
bize o grevin devamlılığını sağladı. Grev günlerce devam etti. Grevin
kırılmaması için yardımlar toplandı. Rumlar ve Türkler, bu grevi
beraber yürüttüler. Sendikalar çokyardım ettiler. Nihayet küçük
esnafın bir toplantısı yapıldı, avukatlar, doktorlar da katıldı.
Grevin devamı ve kırılmaması için karar çıkarıldı. Dr. Küçük de
bu toplantıya katılmıştı. Ama biz bayram yapacağız, seyran yapacağız,
Dr. Küçük'le birarada ahkam ederiz. Bayramlarda nutuklar çekeriz
işçi birlikleri olarak, Dr. Küçük'le beraber. Hepsi toplantıya gelir,
söz verir, bu grev devam edecek, destekleyeceğiz diye. Ertesi gün
Halkın Sesi'ni alınca ne görürüz? Bir de bakarız ki grev kırıcılığa
davet! Büyük büyük reklam gibi yazılar, işçilere çağrı, korkmayın
emniyette lacaksınız, yeter ki siz grev yerine gidin, tüm önlemler
alınmıştır falan filan...Halkın Sesi şimdi Kıbrıs Türkü'nün gazetesi,
ortada başka birşey yok. Yani hani kilisede papaz vaaz verir ve
halk papazın söylediğini olduğu gibi kabul eder, Halkın Sesi'nin
durumu da öyleydi. Halkı istediği gibi yönlendirirdi. Size bir misal
vereyim. Denktaş taraftarları Nacak diye bir gazete çıkardılar.
Halkın Sesi bir reklam yaptı. "Her Türk evine bir nacak almalıdır"
diye. Şimdi beni iyi dinleyin bizim bu insanlar, hiç düşünmeden
gidip demircilerde hiç nacak bırakmadılar. Bunun tarihlere geçmesi
lazımdır. Yol yol nacak arardı insanlarımız. Yani körü körüne inanırlar.
Halkın Sesi'nin grev kırıcı yayınlarını görünce dayanamadık, ne
yapıp yapıp biz de bir gazete çıkaracağız dedik. Bu büyük bir kızgınlık
içinde oldu, iyi düşünülüp iyi planlanmadan oldu. Birkaç arkadaş
bir olduk, beş-on kuruş topladık, zaten çok para gerekmezdi o zaman.
Rahmetlik Fikri Bey vardı, onun matbaasında matbaacı çocuklar bulduk
ve EMEKÇİ'yi çıkarmaya başladık. Zaten yazı yazmaya mı biliriz?
Başladık bunlara sövüp saymaya...Ama tam sövme. Hatta bir defasında
bir köpek alıp bağladık işçiler biliğinin avlusuna ve başladık reklam
vermeye. "Bir küçük köpek satılıktır" diye. Gelirlerse gösterelim,
bu köpek satılıktır diye! Aklınıza ne gelirse...Milyalı Zeki vardı
o yazardı, ben yazardım, Ahmet Sadi Erkut yazardı...Bunları çekemeyenler
vardı, el altından onlar yazı gönderirlerdi bize. Yazdık, yazdık
ama tabii bizim hkukçumuz yok. Halkın Sesi'nde de YAVUZ bize cevap
verirdi. Zaten YAVUZ'un iki yazısı vardı, her gün, bir gün birini,
öbür gün diğerini koyardı. Bir Makarios'a söverdi, bir komünistlere,
bir Makarios'a, bir komünistlere...Başka birşey yok. O hengamede
dövüşebildiğimiz kadar dövüştük. Ondan sonra bizim yazılar kanuna
çarpmaya başladı. Başladılar bizi dava etmeye. Çıkamadık içinden:
o mahkeme, bu mahkeme kapattılar gazeteyi. Sonra bizim arkadaşlar
"İnkılapçı" diye bir gazete çıkardılar ama çok sonra. O zaman durumumuz
çok kötüydü EMEKÇİ'yi çıkarırken, ben yalınayaktım işçi birliğinin
avlusunda, potin da giymezdim. Meşhur çörekçi Minnoş vardır, kadeyif
filan da yapar. Onlar arkadaşlarımızdı, devamlı bizi desteklerler,
sırasında bize yemek getirirlerdi, yerdik. Kendimizi göyverdiydik,
hep bunlarla dövünürdük...Alsında bir takım kişiler "milliyetçi"
bir sendika kurmak istediler ve böyle bir sendika da grev kırıcılığa
daha çok hizmet edecekti. Ama biz gelince, işler değişti ve amaçlarına
ulaşamadılar. Bizim gelişimiz Türk İşçi Birlikleri'ni doğrudan sola
kaydırdı. Bizim rolümüz bu oldu. Türk İşçi Birliği ama hakiki birlik
- yok grev kırıcı! EMEKÇİ de bu düşünceyle çıkıyordu...EMEKÇİ'de
aslında hata bizde oldu, neyi nasıl yapacağımızı bilemedik. Biz
ne yapacağımızı bilmeliydik, bir avukatımız olmalıydı, bize yol
göstermeliydi. Ama hiçbirşeyimiz yoktu. Biz bir yazı yazdığımızda
"az solcu" olan bir insan, korkusundan titrerdi, nasıl yapabilirler
bunları öldürecekler diye...Nasıl ki, oldu da...İki kişiyi öldürdüler...Aslında
Kıbrıs'taki sağ-sol çatışmasını ben bu maden grevi olarak görürüm,
başka birşey görmem..."
"İNGİLİZİN YAPMADIĞI BASKIYI TÜRKLER YAPTI"
Yazdıklarından ötürü 1996'da evinin önünde 9 milimetrelik bir
uziyle susturulan, faili meçhul siyasi bir cinayete kurban giden
gazeteci-yazar Kutlu Adalı'yla 1982'de yayımlanan röportajımızda,
Adalı İngiliz Sömürge döneminde gazetecilerin görmediği baskıların
Türkler tarafından uygulandığına işaret ediyordu.
Adalı'yla röportajımız şöyleydi:
"Kutlu Adalı denince akla NACAK, AKIN, ZAFER, BEŞPARMAK, GENÇLİK
geliyor. Kutlu Adalı denince akla mahkemeler, duruşmalar geliyor.
"Minaredeki Deli"nin duruşmasının sürdüğü günlerde konuştuk onunla...Önce
neden NACAK diye sorduk, şöyle yanıtladı bizi:
ADALI: 1 Nisan 1955'te EOKA yeraltı örgütü tedhiş eylemine başladığı
zaman, Kıbrıs Türk toplumunun bu yeraltı örgütüne karşı örgütlenmiş
bir kuruluşu yoktu. Kıbrıs Türk toplumu bir arayış içindeydi. Gençler
bilinçsiz olarak içten gelen bir itiyle, birleşip örgütleniyordu.
Zaman zaman bildiriler yayınlanıyordu. Mevcut gazetelerin basamayacağı
bildiriler yayınlanıyordu. İngiliz Sömürge İdaresi bu tür bildirileri
yasaklamıştı.
EOKA örgütü önce İngilizlere ve kendi kendilerine yönelttikleri
tedhiş eylemini giderek Türklere yöneltmeye başlamışlardı. Bu arada
Türkler de bilinçli bir biçimde örgütlenmeye başlamışlardı. Bu örgütlenme
döneminde Kıbrıslı Türkleri uyarıcı, yönlendirici bir yayın organına
gereksinim duyulmaya başlanmıştı. Rauf Raif Denktaş, Kıbrıs Türk
Kurumları Federasyonu Başkanı seçilmişti. Dr. Burhan Nalbantoğlu
genel sekreterliğe getirilmişti. Denktaş'ın yazıhanesinde yaptığımız
toplantılardan birinde çıkaracağımız gazetenin adı üzerinde tartışma
yaptık. Toplumun büyük bir kesimi olan köylü ve işçiler tarafından
benimsenecek adlar üzerinde seçim yapmaya özen gösterdik. O zaman
bayraktar Rıza Vuruşkan'ın (Ali Conan) istemi de bu yöndeydi. Ortaya
NACAK, ORAK, TIRPAN, TIRMIK, BALTA gibi köylünün kullandığı araçların
adları atıldı. NACAK adı benimsendi. Bayraktar da uygun gördü. Çıkaracağımız
yayın organına NACAK adını vermeyi uygun bulduk. Sahibinin Kıbrıs
Türk Kurumlar Federasyonu adına Rauf Denktaş olması ve Yazı İşleri
Sorumluluğunu da benim yürütmem uygun görüldü. Gazetede yazanlar
Fuat Veziroğlu, Necati Taşkın, İlter Veziroğlu, Erol Erduran, Orbay
Deliceırmak, Denktaş, Cavit Ramadan, Mutallip Vudalı, M. Şükrü gibi
isimlerdi.
SORU: Gazeteniz nerede basılıyordu?
ADALI: En önemli sorunumuz gazetenin nerede basılacağı idi. Halkın
Sesi sahibi Dr. Küçük haftada bir Cuma günleri basmayı kabul etti.
Bir süre sonra Bozkurt basımevine taşınmaya mecbur kılındık.
SORU: Baskı sayınız kaçtı?
ADALI: Bir gazetenin yayımlanmasından çok dağıtımı ve okutturulması
önemliydi. O günlerde dağıtım düzenleyicisi yoktu. Her köyle ilişki
kurarak gazetemizi dağıtacak ve abone yazacak bir çalışmaya önem
verdim. Öncelikle bunu yaptım. Birçok köyü dolaşarak bunu sağladım.
Eldeki verilere göre 3,500 tirajla işe başlamayı kararlaştırdım.
Radyo aracılığıyla da "Herkes evine bir nacak almalıdır" biçiminde
duyuru yaptırdık. Bu duyuru o günlerin koşullarında çok ilginç gelmiş
olacak ki halk tarafından benimsendi. İlk nüsha satışa çıkar çıkmaz
tükendi. Daha sonra 4,000 basmaya başladık. Abone yazma ve pazarlama
çalışmalarımızı genilettikçe tirajımız 7,000'e çıktı. Bu Kıbrıs
Türk basınında görülmemiş bi olaydı. Nitekim ilk tepki Halkın Sesi
basımevi sahibinden geldi. Baskıcılara, bizim dışımızda daha sonraki
haftalarda tirajımızı 3,500'de sınırlayıcı emir verdi. Bu bizim
istemimiz dışında bir emrivaki baskıydı. Dr. Küçük'ü ikna edemedik.
Bize, sebep olarak kendi gazetesini yetiştiremeyeceğini öne sürdü.
4,000 olsun basalım dedikse de tirajımız 3,000'in de altına düşürülmeye
çalışıldı. Bu duruma katlanma yükümlülüğünde bir süre kaldıysak
da bu kez yazılarımızın içeriğine, manşetimize, görüşlerimize, eleştirilerimize
karışılmaya başlandı.
SORU: Ne gibi Sayın Adalı?
ADALI: Sayın Denktaş, Kıbrıs Türk Federasyonu Başkanı olarak demeçler
verip eylemlerde bulunduğundan Rum liderliği ve basını tarafından
sürekli eleştirilmekteydi. Denktaş bunlara yanıt vermek durumundaydı.
Haftada bir çıktığımız için Denktaş'ın yanıtlarına gazetemizde geniş
yer veriyor ve adını manşete çıkartma durumunda kalıyorduk. Dr.
Küçük bir gece dayanamayıp "Bu manşet nedir böyle? Her hafta Denktaş'ı
manşet yapıyorsunuz. Bu yanlış anlamaya neden olur. Böyle şey olmaz!"
dedi. Nedenini anlattığımızda anlar gibi gözüktü. Fakat ertesi hafta
benim yazdığım bir yazıdan alınarak matbaasında kendi çalışanları
ve NACAK çalışanları önünde üzerime saldırdı. Gazetenin baskısını
emir vererek durdurdu. Matbaayı kapadı. "Gazetenizi basamam, nereye
isterseniz gidiniz" dedi.
SORU: Ertesi gün gazeteniz çıkmadı mı?
ADALI: Çıktı. Ama Kıbrıs Türk basınında görülmemiş bir biçimde
çıktı!
SORU: Ne gibi?
ADALI: Denktaş'lı manşet tamamen çıkartılmış, beş sütun üzerine
Dr. Küçük'ün Denktaş'la öpüşürken çekilmiş bir resmi konmuştu. Başyazı
çıkarılarak yerine Hikmet Afif Mapolar'a başka bir yazı yazdırılmış,
benim yazım çıkarılmış, Dr. Küçük'ü ikinci bir propaganda organı
haline getirilmişti.
SORU: Halkın Sesi'nden başka Dr. Küçük'ün yayın organı mı vardı?
ADALI: Evet, Halkın Sesi'nden başka bir de haftalık yayın organı
vardı. Adı MİLLİ BİRLİK olan bu gazeteyi Dr. Küçük bize karşı çıkarmaktaydı.
Başyazarı Mapolar'dı.
SORU: Dr. Küçük'ün size gerçek öfkesi nedendi?
ADALI: Dr. Küçük o zamanlar Evkaf İdaresi'nin başıydı. Evkaf İdare
Heyeti'ndeki kişilerin Evkaf mallarını satın alması sakıncalı bir
durumdu. Mevzuat buna olanak vermiyordu. Dr. Küçük buna karşın,
Tekke Bahçesi'ndeki bir Evkaf arsasını başka alıcıları olduğu halde
çok ucuz bir ederle Evkaf'tan almıştı. Biz bunu yazınca öfkelendi.
Bir başka neden de o zamanlarda toplumun mutlu bir kesimini mercedes
ve lüks araba sevası ve kumar hastalığı sarmıştı! Kimi bayanlar
arabalarında köpekleriyle poz satarak mahalle içlerinde, yoksul
halkla alay edercesine dolaşıyorlardı. Biz bunu da yazınca Dr. Küçük
öfkelendi. Kendi ailesine kastediyoruz sanısıyla bize saldırdı.
SORU: Bu saldırılar nasıl sürdü?
ADALI: Şimdi aradan 23 yıl geçti. Ayaküstü sordunuz, ayaküstü
yanıt veriyorum. Bir Pazar günü, Kıbrıs Türk Federasyonu'nun Girne'de
toplantısı olmuştu. Toplantıda 30*40 delege vardı. Ben de gazeteci
olarak toplantıda bulunuyordum. Başkanlık koltuğunda Federasyon
Başkanı Denktaş vardı. Dr. Küçük lider olarak yanında oturuyordu.
Denktaş oturumu açıp gündeme geçmeye çalışırken, Dr. Küçük elini
masaya vurdu ve ayağa kalkarak eliyle beni işaret ederek ağır sözlerle
salondan çıkarılmamı ve cezalandırılmamı istedi. Denktaş "gereken
yapılmıştır" dediyse de, bu öfkesini daha da artırdı. Bu kez Denktaş'a
saldırdı, "Rauf, Rauf bu çocukları azdıran hep sensin..."
SORU: Bu ilginç olay gazetelere yansımadı mı?
ADALI: Bu olayı manşet yapabilirdik ama bizi uyardılar, yazmamamızı
istediler. Kaldı ki gazetemiz Dr. Küçük tarafından işgal edilmişti.
Bir anda gazetesiz gazeteci durumuna gelmiştik. Fuat Veziroğlu'yla
birlikte ilgili hukuk makamlarına durumu yansıttıksa da geçiş döneminde
olduğumuz için konu hasıraltı edilmişti. Zaten Kıbrıs Türk toplumu
bu "geçiş döneminden" 25 yıldır bir türlü çıkamıyor. Çıkamayınca
da Kıbrıs Türk basını özgürce gelişip, etkin olamıyor. Ama düne
göre çok iyiyiz çok...
SORU: Sonra ne oldu?
ADALI: Dr. Küçük bizi bayraktara, elçiliğe, Denktaş'a şikayet
etti. Fakat Fuat Veziroğlu'yla bana bir iki aylık tazminat vererek
ağzımızı kapatmaya ve bizi uzaklaştırmaya çalıştılar.
SORU: Peki ağzınızı kapayıp uzaklaştınız mı?
ADALI: Kimin adına geldiğini söylemeyen ağız arayıcı kişiye "Şimdiye
kadar ödendiklerimizi geri vermeyi" tazminatına karşı teklif olarak
önerdik. Aracı kişi az sonra bizi buldu ve önerimizin hayret ve
hayranlıkla karşılandığını söyleyerek başka bir öneri getirdi. Halkın
Sesi basımevine gitmeden gazetenin aynı basımevinde basılmasını
ve imzamızla birkaç ay yazılarımızın çıkmamasını ve tüm yazıların
önceden kontrol edilmesini önerdi.
SORU: Yeni öneriyi kabul ettiniz mi?
ADALI: Hayır. Çünkü yeni öneride özgürlüğümüzü tamamen kısıtlayan
bir baskı ögesi vardı. Bu öneride sansür vardı, yazar olarak yazdığımız
yazılara imza atmama, kişiliğimizi gizleme ve gazetemizi serbestçe
düzenlememizi önleyecek ambargo vardı. Yeni bir basımevi buluncaya
dek idare etmemiz önerildi.
SORU: İdare ettiniz mi?
ADALI: Bozkurt basımeviyle anlaşıncaya dek birkaç hafta Dr. Küçük,
Mapolar'lı ekibiyle NACAK'ı kendi istediği biçimde bastı ve yaydı.
Sonra Bozkurt'ta daha güçlü bir biçimde, her türlü baskıdan arınmış
NACAK'ı çıkartmaya yeniden başladık.
SORU: İşler tıkırında gitti mi? Yeni baskı unsurları karşınıza
çıkmadı mı?
ADALI: Çıkmaz olur mu? Çok sürmedi bu kez Türk bayrağını çekebilir
miyiz, çekemez miyiz gibi bir tartışma konusu gündeme geldi. Rum
basını da bu konuda yayınlar yapmaya başladı. O hafta sanırım ELEFTHERIA
gazetesine yanıt niteliğinde bir manşet attık. Bu manşet ve yazının
içeriği Türk bayrağına sahip çıkmak iseydi de, hiç beklenmedik bir
makamdan bize sabah sabah soru-sual olundu. Manşetin ve içeriğinin
çok güzel ve haklı olduğu ancak içinde bulunduğumuz ortamda elçiliğin
canının sıkılabileceği uyarılarıyla bana memuriyet önerildi!!...Hem
maaşı daha çok, hem istikbali var gerekçesiyle elden ayaktan Türk
Cemaat Meclisi memuru yapılarak Denktaş'a özel kalem müdürü oldum!
SORU: Görüldüğü gibi bir zamanların 1890'ların ZAMAN'ına iletilen
baskılar, 1950'lere dek uzanıvermiş. Peki bu baskı ve sansür aydınları
tedirgin etmiyor muydu?
ADALI: Etmez olur muydu? Baskı ve sansür fısıltı gazetesinin tirajını
daha da artırmaktaydı. Lefkoşa adı yasaklar döneminde "Lafkoşa"ya
dönüşüyordu. Söylemesi inanılmaz gelir ama, Denktaş'ı ya da Dr.
Küçük'ü izledikleri politika nedeniyle eleştiren Türkiye gazeteleri
ve dergileri bile baskıdan, sansürden kurtulamıyordu. Örneğin Metin
Toker'in AKİS'ine sık sık el konuyor, satışı önleniyor, paket paket,
yüzlerce dergi yakılıyor, aydınların okuması engelleniyordu. Kitap
ve dergi yakma üstadı Hitler'in huyundan huy, tüyünden tüy alınmıştı.
Ne acıdır ki o günlerin gazete dağıtıcıları da baskılara ses çıkarmıyor,
herşeyi sineye çekerek, aydınlara, okuyucularına, abonelerine karşı
büyük saygısızlık yapıyordu. O günlerde toplum sorunları sözkonusu
olduğunda "biz hükümet değiliz" diyorlardı ama iş baskıya, zorbalığa
gelince kendi çıkarları için en acımasız "hükümet" oluyorlardı!
Kısacası muvakkat hükümetin muvazzaf yöneticileri vardı. Basını
kendi çıkarlarının borazanı görmek istiyorlardı. Kendilerini eleştiren
gazeteci ve yazarları susturmanın yollarını arıyorlardı. Bugün de
değişen birşey yoktur. Ama basın ve gazeteciler düne göre daha güçlü,
daha bilinçlidir. Hiç olmazsa şimdi bağımsız yargı organlarının
karşısına çıkarak yargılanabiliyorlar. Kapalı kapılar arkasında
ölüm fermanları okunamıyor!
SORU: Yine NACAK gazetesine dönelim. Siz memuriyete atıldınız.
Gazete artık çıkmadı mı?
ADALI: 16 Ağustos 1960'ta Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştu. Anayasa
gereği her iki toplumda Cemaat Meclisleri kurulacaktı. Türk Cemaat
Meclisi kurulmuş, Denktaş başkanlığa getirilmişti. Meclise memur
gerekiyordu, ilk memur böylece bizler olduk. Gazeteyi Fuat Veziroğlu
çıkarmaya başladı. Kendisine Talat Yurdakul, Hazım Remzi yardım
etmekteydi. 21 Aralık 1963'e kadar yayınını sürdürdü. Bu tarihten
sonra sanırım NACAK hedefine ulaştığı için kendi kendini kapattı!
SORU: Siz NACAK'la ilginizi kesmiş miydiniz?
ADALI: Memur olunca NACAK'la ilgimi sürdürmek istedimse de buna
olanak verilmedi.
SORU: Peki NACAK yazılarınıza kapanınca kaleminizi susturdunuz
mu= Başka yayın organlarında yazmak için girişim yapmadınız mı?
ADALI: Büyükelçilik çevirmeni Keman Akıncı kimi nedenlerle görevinden
ayrılıp bir gazete çıkarmak istediğini söyleyerek benimle ilişki
kurdu. Bir gazete çıkarma hazırlığına başladık. Adı AKIN olacak
bu gazetenin ne dizgi, ne de baskı makinesi vardı. Hiçbir basımevi
de basmayı kabul etmiyordu.
SORU: Ne yaptınız?
ADALI: Binbir güçlükle Kemal Akıncı eski bir baskı makinesi buldu.
Dizgi işleri bir Rum matbaasında yapılmaya çalışıldı. Ancak ilk
günden dizgici kaçtı, gazete basılmadı. Daha sonra ikinci, üçüncü
el bir dizgi makinesi elde edilerek gazete çıkmaya başladı. Bağımsız,
tarafsız bir gazeteydi.
SORU: AKIN'da hiçbir sorunla karşılaşmadınız mı?
ADALI: Bu sorununun yanıtını Kemal Akıncı'nın vermesi daha uygundur.
Ancak bildiğim şudur: AKIN'ın yayını kimi kişileri çok tedirgin
ettiğinden, 21 Aralık 1963 olaylarından hemen sonra gazetedeki bir
haber bahane edilerek Kemal Akıncı gözaltına alınmış ve gazetesi
kapatılmıştı.
SORU: AKIN kapanınca başka yerde yazdınız mı?
ADALI: Toplum sorunlarına ilgi gösteren bir yayın organına Kıbrıs
Türk toplumu her zaman gereksinme duymuştur. Bu boşluğu doldurmak
için arkadaşımız İsmet Kotak, Salih Çelebioğlu ve Mustafa Güryel
ZAFER gazetesini çıkarmaya başlamışlardı. Ben de kendilerine yazılarımla
yardımcı oluyordum. ÇİRKİN POLİTİKACI POF ve HAYVANİSTAN, ZAFER'de
yayımlanırken, SANCILI TOPLUM başlığı altında da yazılarım yayınlanmaktaydı.
Denktaş, Ankara'da sürgün hayatı yaşayan yalnız bir adam durumundaydı.
En yakın dava arkadaşı durmadan kendisine saldırıyordu. Toplum mevcut
yönetimden ve yöneticilerden bıkmış usanmıştı. Herkes bir arayış
içinde Denktaş'ın Kıbrıs'a gelmesiyle, herşeyin düzeleceği düşüncesindeydi.
"Tek Yol Devrim" gibi "Tek yol Denktaş" havası vardı. Bu havayı
yaratan dönem, Dr. Küçük, Şemsi Kazım, Bayraktar, elçilik sürtüşmesinden
gelen bunalımdı. Denktaş kurtarıcı gibi aranıyordu. Bu ortam içerisinde
ZAFER'de çıkan yazılar yine birçok egemen çevreyi huzursuz ediyordu.
SORU: Peki ZAFER'in de karşısına sorunlar çıkmadı mı?
ADALI: NACAK'a baskı yapanlar ZAFER'e de aynı baskıları yaptılar.
Tehdit ve baskılarında o kadar ileri gittiler ki zamanın bayraktarı
ve sancaktarı ZAFER matbaasının önüne resmi mücahit dikerek bizi
günlerce korudular. Hatta bir gece matbaaya adamları aracılığıyla
bomba koydular. Bomba patlamadan ilgililerce matbaadan alınıp götürülerek
etkisiz hale getirildi. Bu baskılar nedeniyle olacak, dizgiciler,
baskıcılar korkarak kaçtılar. Teknik eleman bulamama sorunuyla karşılaşıldı.
Gazetenin sahipliğini yüklenen arkadaş da Lefkoşa Belediye Başkanlığına
özenince ve onaylamadığımız bazı girişimlere kalkışınca yollarımız
ayrıldı. Çok sürmedi ZAFER de kapandı.
SORU: Sayın Adalı, sözü günümüze getirerek bugünkü Kıbrıs Türk
basınını gündeme getirmek istiyorum. Siz çok uzun yıllar gazetecilik
yapmış, mürekkep kokusunu ciğerlerinize çekmiş, kalemi elinizden
düşürmemiş bir yazarsınız. Tehditlerle, baskılarla, evinize sıkılan
kurşunlarla, mahkemelerle susturulmaya çalışıldığınızı biliyoruz.
Basınla içiçe bir konumdasınız. Sizce bugünkü basının sorunları
nelerdir?
ADALI: Sermayesi ve baskı makineleri olan egemen çevreler düşünen
insanları ve okuyucuları baskı altında tutmaktan ve sömürmekten
başka hiçbir amaç gütmemektedirler. Toplum sorunlarından çok kendi
çıkarlarını düşünüyorlar. Ve bunun adına "MİLLİ DAVA" diyorlar.
Dünkü sorunlar bugün de geçerlidir. Baskı makinesi veya matbaası
olmayan gerçek gazeteciler ve yazarlar, baskı makinesi olanların
baskısı altında tutulmakta, yazarlar ve düşünenler özgürce düşüncelerini
gazetelerde yansıtamamaktadırlar.
SORU: Sayın Adalı, 1950-60 arası İngiliz Sömürge İdaresi'nde yaşadık.
Bu dönemdeki baskıları anlattınız. O dönemdeki sansür ve baskılarla
şimdiki sansür ve baskıları değerlendirebilir misiniz?
ADALI: İngiliz Sömürge İdaresi'nin gazetelere ve yazarlara yaptığı
baskıları kendilerini kahraman göstermek isteyenler zaman zaman
kapalı kapılar arkasında dile getirirler ve İngilize karşı büyük
bir savaşım vermekle övünürler. Ancak bir kişisi de çıkıp bunları
yazmaz. Anılarını belgelerle ortaya koymaz. Ama övünmeye gelince
bir harmanlık yer isterler. Benim gazetecilik dönemim sömürge idaresinden
Kıbrıs Cumhuriyeti'ne geçiş dönemidir. Bu sorunun yanıtını belki
size doyurucu bir biçimde eski gazeteci ve yazarlar verebilir. Ben
yalnız kendi dönemim için konuşabilirim. Ve bu dönem yazarlara ve
gazetecilere yapılan baskıları söyleyebilirim. Ancak uzun süze gerek
yoktur. Bu kısacık kendi yönetimimizde Kıbrıs Türk basını karanlık
güçlerce iki değerli evladını şehit vermiş ve son zamanlarda benim
evime kuşun sıkılmıştır. Bundan büyük baskı olabilir mi? Yukarıda
da bazı baskıları anlattım. Bunlar yaşanmış, tanıkları olan, belgeleri
olan baskı unsurlarıdır. Bana yapılanlar, birçok gazeteciye de yapılmıştır
sanırım. Gazeteciler ve yazarlar Federe Devlette sürekli yazıları
yüzünden mahkemeye verilmekte, evleri polis tarafından aranmakta,
İngiliz Sömürge döneminde böyle şeyler yapılmamış olmasına karşın,
aratılmaktadır. Kısacası benim bildiğim İngiliz İdaresi Türk basınına
önemli bir baskı yapmamıştır. Ancak Türk Türke korkunç baskı rejimleri
uygulamıştır...
AKIN VE ZAFER GAZETELERİ
Kutlu Adalı'nın sözünü ettiği AKIN ve ZAFER gazeteleriyle ilgili
söyleşilerimiz de aynı günlerde, aynı dizide yayımlanmıştı. Neydi
Adalı'nın sözünü ettiği AKIN ve ZAFER gazetelerinin başına gelenler?
Kemal Akıncı, AKIN gazetesiyle ilgili söyleşimizde şöyle diyordu:
SORU: Sayın Akıncı, AKIN'ı çıkardığınız dönemde yani 1962'lerde
ne gibi sorunlarla karşılaşıyordunuz?
AKINCI: En önemli sorun basımeviydi. Öteki gazetelerin basımevleri
vardı, bizim yoktu. Kendileri gazete çıkardıkları için başka bir
gazete basmak istemezlerdi: zaten aynı basımevinde başka bir gazetenin
de basımı sakıncalıdır. Dolayısıyla AKIN kendi basımevini oluşturmak
zorunda kaldı. Sonra dağıtım sorunumuz vardı. Eskiden bir Rum acentesi,
tüm dağıtımı üstleniyordu. Bizim gazete çıkardığımız dönem, b sistem
bozulmuştu ve her gazete kendi dağıtımını yapıyordu. Adanın her
tarafına zamanında gazete ulaştırmak, satıcılarla hesaplaşmak, gazeteciliğin
dışında, başlıbaşına bir işti. Bir yandan matbaacılık, bir yandan
gazetecilik, bir yandan da dağıtımcılık...Olanaklar da kısıtlı olunca,
halimizi siz düşününüz.
SORU: Sayın Akıncı nasıl oldu da gazeteciliğe merak saldınız?
AKINCI: Ben başlangıçtan meraklıydım. Bir zamanlar HÜRSÖZ gazetesi
çıkardı. O dönemde iş bulamamıştım ve bu gazetede çalışmaya başladım.
Rumcam çok iyiydi, Rum basınından çeviriler yapıyordum hergün. Sonra
Dr. Küçük bu çevirileri beğenmişti, haber gönderip Halkın Sesi'nde
çalışmam için öneride bulundu. ücreti daha yüksek olduğundan kabul
ettim. Bir süre orada çalıştıktan sonra elçiliğin basın bürosu oluşturuldu.
Bu defa onlar bana çalışmam için öneride bulundular. TC elçiliğinde
çalışmaya başladım.
SORU: Sayın Akıncı, neden AKIN'ı çıkarma gereği duydunuz?
AKINCI: Elçilikte çalışırken, müdür yardımcısıyla anlaşmazlıklar
yüzünden oradan ayrılmak zorunda kaldım. Gazeteciliğe zaten meraklıydım.
Acaba yapabilir miyim diye düşününce, başarabileceğim kanısına vararak
AKIN'ı yayın hayatına sokmayı kararlaştırdım.
SORU: Geçmişinizle ilgili bir takım söylentiler var. Örneğin yazdıklarınız
yüzünden tutuklanmanız gibi...Ancak bunlar basında pek işlenmemiş
konular. Sizin açınızdan açıklanmasının sakıncası olabilir düşüncesiyle,
bu konuda ne söyleyeceğinizi merak ediyoruz...
AKINCI: Bence açıklanmasında hiçbir sakınca yok. Gelmiş geçmiş
bir olay...Beni tutukladıkları tarih 31 Aralık 1963'tü. 1963 olayları
patlak verdiğinde herkes şaşkın durumdaydı. Öteki gazeteler çıkmıyorlardı.
Biz ısrarla yayınımızı sürdürdük. Bizim yayınımızı gören diğer gazeteler
de yeniden yayın yapmaya başladılar. Benim değişik bir haber alma
yöntemim vardı. Öteki gazetelerde yok ve hala daha yoktur...Yabancı
dil bildiğim için sürekli radyodan haberleri dinlerdim. Örneğin
BBC gibi. Haber nereden çıkar? Ben en son haberleri dinlerdim, öyle
baskıya geçerdim...Olayın olduğu dönemde BBC bir haber verdi ve
anımsadığım kadarıyla Ankara radyosu da bu haberi duyurmuştu. Haber
"Bir anlaşma oldu, İngilizler bir Yeşil Hat oluşturuyorlar" şeklindeydi.
Ben haberin tümünü verdim. Olan anlaşmayı ayrıntılarıyla AKIN'da
açıkladım. Bunu bahane ettiler. İki mücahit gönderdiler. "Gel de
polisten istiyorlar" şeklinde bir ricayla polise götürüldüm. Rumca
bildiğim için çoğu kez zaten beni emniyete çağırıyorlardı. Şüphelenmedim
ve gittim. Orada bir sorgu yapıp beni içeri soktular, 24 saat tutuklu
kaldım. Efendim bahane şu: sadece bahanedir çünkü nesnel olmayan
birşey...Barış haberini vermişim de, gazete köylere gidecek, bunu
okuyan köylüler barış olduğunu duyan köylüler, Lefkoşa'ya gelmek
için yola çıkacak, yolda Kıbrıslı Rumların kurdukları tuzaklara
düşüp katledileceklermiş! Halbuki ortada Kıbrıslı Türk köylüsünü
yanıltma diye bir durum yoktu...Zaten o günlerde gazete dağıtımı
köylere dek uzanamıyordu ki! Bu yaptıkları ve öne sürdükleri tamamıyle
bahaneydi çünkü gazete Lefkoşa hisarlarının dışına çıkamazdı! Haberi
nereden aldın dediler, BBC söyledi dedik. Yayınlamayacaktın dediler.
Niye dedik. Böyle şeyleri yayınlamadan önce BOZKURT'a sormanız gerekirdi
dediler. Ben onların söylediği Bozkurt'un hangi bozkurt olduğunu
kavramamıştım. Sormadım da. Ama Bozkurt gazetesini kastettiklerini
sandım. Halbuki onlar o dönemin bayraktarını kastetmişler.
SORU: Sayın Akıncı, bunun dışında başka herhangi bir baskıyla
karşılaştınız mı? AKIN gazetesi bu baskılar yüzünden mi kapandı?
AKINCI: Bu söylediğim bahane bir baskıydı. Amacı neydi? Benim
o zamanlar bir kardeşim teşkilatta (TMT'de) çalışıyordu. Soruşturdu.
Yanlışlık oldu dediler! Sonra aradan 15-20 gün geçti beni basın
müşavirliğine çağırdılar. Elçiliğe gittim. Orada da bana yanlışlık
olduğunu ve teşkilatın özür dilediğini söylediler. Ben AKIN'ı kapatmıştım.
Çünkü kardeşim "yanlışlık" sonucu tutuklandığımı söyleyince yanlışlıkla
adam hapsedenlerin, yanlışlıkla adam da vurabileceklerini düşündüm!
Yayını durdurmak gereğini duydum. Bu ortamda AKIN'ın yayınlanmasının
yeni baskılara yolaçabileceğini anlamıştım...Basın müşavirliği bana
elçilikte çalışmamı önerdi ve bunun bir "milli vazife" olduğunu
söyledi. Kabul edip tekrar eski işime döndüm. Daha sonraları AKIN'ı
yeniden çıkarmayı denedim ama hem gazetecilik, hem matbaacılık,
hem dağıtımcılık, parasal sorunlar bu işin altından kalkamayacağımı
gösterdi ve AKIN kapanmış oldu.
SORU: Yayın hayatına atılırken şu ilkeleri sıralamışsınız: "Basın
tarihimizde devrim yapmak iddiasıyla çıkıyoruz. Basın hayatımızda
gerçek demokrasi anlayışının temsilcisi olmak iddiasındayız. Herhangi
bir sebeple hür ve demokratik bir hava içinde neşriyat yapamayacağımızı
görürsek, hürriyet havasının yokluğundan sesi kısılmış bir gazete
çıkarmaktansa, AKIN'ı kapatmayı tercih ederiz..." Bu satırları 1
Şubat 1962'de yazmışsınız ve nitekim sonunda "Hürriyet havası yokolunca"
AKIN'ı gerçekten kapatmışsınız, öyle değil mi Sayın Akıncı?
AKINCI: Evet, o anlattığım baskılar yüzünden...
SORU: Peki o döneme kıyasla içinde yaşadığımız günlerde yayımlanan
gazetelere gözattığınız zaman baskıların kalktığını görüyor musunuz?
AKINCI: Baskılar kalkmış sayılır. Eskiden yayınlanamayan şeyleri
şimdi yazabiliyorlar...Söz, Demokrat, Yenidüzen gibi gazeteler bir
takım yolsuzluklara, kaçakçılıklara parmak basabiliyorlar. Bu güzel
birşey ancak suçluları cezalandıracak bir idare yok, bir o eksik.
Her zaman da eksik olmuştur...Ama bir takım pis işler ortaya dökülüyor.
Bu sevindiricidir. Geçmişte yazılamayanlar, bugün yazılabiliyor
artık. Örneğin solcu gazeteler olmasaydı, bir döviz kaçakçılığıyla
ilgili şahsın adı karıştığı olay bastırılır giderdi. Kapalı kapılar
arkasında halledilirdi, halkın ruhu bile sezmezdi. Eskiden bizim
içerisinde bulunduğumuz baskılar sürseydi böyle birşey sözkonusu
olabilirdi. Solcu gazeteler bunları açıkça yazıyorlar...Teknik de
ilerlemiştir, off-set baskılar çeşitli basımevlerinde yapılabiliyor.
ZAFER GAZETESİNDE YAŞANANLAR
1965'te yeni bir gazete daha yayın hayatına atılıyordu: ZAFER.
Adalı'nın sözünü ettiği ZAFER'de Salih Çelebioğlu, Mustafa Güryel,
Ahmet Alper ve İsmet Kotak çalışıyordu. KIBRIS POSTASI'nda yayımlanan
röportajımızda Mustafa Güryel sorularımızı şöyle yanıtlıyordu:
SORU: Sayın Güryel, neden ZAFER'i çıkarma gereği duydunuz?
GÜRYEL: 1963 olaylarından sonra yerli basının gerektiği şekilde
davaya ağırlığını koyamadığı kanısındaydık. Toplumun görüşlerini
yansıtacak bir yayın organına gereksinim duyduğunu anlamıştık. Dört
arkadaş birleşip bu gazeteyi çıkardık. Aklımda kaldığı kadarıyla
ZAFER 3 yıl çıktı, 1968'lerde kapandı.
SORU: Sayın Güryel ZAFER gazetesine bir bomba konduğundan sözediliyor.
Bu konuda bizi aydınlatır mısınız? Kapanmasının nedeni neydi? Sorunlarınız
nelerdi?
GÜRYEL: Başından şunu söyleyeyim, kapanmasının nedeni baskılar
değildi. ZAFER'i haftalık olarak ve yayınlanmakta olan gazetelerin
sahip olduğu bir basımevinde çıkarıyorduk. Bizim kendi basımevimiz
yoktu önceleri. Kendi gazetesi olan yayınevlerinde çıkmaya başlamışsak
da bir süre sonra bunun sakıncalarını gördük. Çünkü yayınevi sahipleri,
gazetemizde savunduğumuz görüşlere sansür uygulamak istiyorlardı.
Kendi doğrultularında yayın yapmamızı istiyorlardı. Kendilerine
ters düşen görüşlerin yayınlanmasına izin vermiyorlardı. Dolayısıyla
kendimiz ayrı bir basımevi kurma durumunda kaldık. Önce haftalık,
sonra günlük gazeteciliğe başladık. İlk önce Necati Özkan Bey'in
İstiklal basımevinde çıkmaya başladık. Haftada bir kez çıkmamıza
olanak sağlıyordu. Sonra kendi basımevimizde harfleri elle diziyorduk.
Bu ilkel bir biçimdi. Elle çevrilen bir baskı makinesinde de baskıyı
gerçekleştiriyorduk. Daha sonra bunu makine takılarak "otomatik"
baskıya geçmiştik! Daha sonraları olanaklarımızı geliştirmeye çalışmışsak
da birçok ekonomik zorlukla karşılaştık.
SORU: Sayın Güryel bomba olayını anlatır mısınız?
GÜRYEL: Valla, bomba olayı değil de bomba ihbarı diyelim. Bir
bomba ihbarı aldık fakat bildiğim ve anımsadığım kadarıyla sonra
yapılan aramada birşey bulunamamıştı...Bilmiyorum...
SORU: Peki sizce bu "ihbarın" nedeni neydi? Yayınlarınız mı bu
olaya neden olmuştu? Bir takım çevreleri tedirgin mi etmiştiniz?
GÜRYEL: Yayınlarımız buna neden olmuştu.
SORU: Peki ZAFER neden uzun ömürlü olamadı? Kıbrıs Türk basınına
bir göz atarsak, çok sayıda gazetenin kısa ömürlü olduğunu görürüz.
Bir takım gazetelerse yaşamlarını ellerinde bulundurdukları basımevlerine
borçlular..ZAFER neden kapandı?
GÜRYEL: Kapanmasının esas nedenlerinin bir tanesi, 1968 yılında
normalizasyona giden bir takım önlemlerin alınmasıyla, otonom Kıbrıs
Türk yönetiminin kurulmuş olduğudur. Bu aşamada ZAFER gazetesinin
ortakları kamu görevlisi olarak istihdam edildiler ve yasaya göre
kamu görevlileri başka bir işle uğraşamazlar...O döenmde Lefkoşa
Belediye Başkanlığı seçimleri olacaktı. Bir arkadaşımız bu göreve
talip olmuştu ancak gazete yönetimi tarafından bu girişimi desteklenmedi.
Bu arkadaşımız gazetedeki yönetime karşı cephe almak istedi. Bu
da ortaklar arasında bir takım anlaşmazlıklara neden oldu. İşbirliği
bozuldu ve gazete artık çıkmadı. Diğer bir neden de parasal sorunlardı...Aslında
bugün yine eski arkadaşlarla biraraya gelerek yeniden gazete çıkarabiliriz
ama herhalde aynı sorunlarla karşılaşırdık.
ZAFER'in öyküsünü Ahmet Alper'den de dinledik. Alper'e göre ZAFER
1971'e dek yayınını sürdürmüştü. Alper KIBRIS POSTASI'nda yayımlanan
röportajımızda şöyle diyordu:
SORU: ZAFER'in kapanma nedeni neydi?
ALPER: 1971'de Mustafa Güryel ve ben ZAFER'den çekilmiştik. Ben
Bozkurt'a dönmüştüm. Zamanım yoktu. Mustafa Güryel ve İsmet Kotak
da ayrılmıştı. Salih Çelebioğlu hanımıyla beraber tek başına kalınca
ZAFER de yayınını sürdüremedi. Ömrü uzun olmadı ve kapandı.
SORU: Kapanma nedeni neydi sizce?
ALPER: Parasal olanaksızlık, gazetenin dağıtım sorunu gibi şeyler...
SORU: Sayın Alper 20 yılı aşkın bir süreden beri gazetecisiniz.
Bu süre içerisinde herhangi bir baskı veya sorunla karşılaştınız
mı?
ALPER: Sanıyorum 1968 yıllarında idi. Hem Bozkurt'ta, hem de ZAFER'de
çalışıyordum. O devrelerde sansür demiyeceğim ancak o devrelerde
biz sürekli Rum basınına cevap vermek durumundaydık. Nihat Erim'in
Birleşmiş Milletler'e Kıbrıs meselesinin götürüleceği dönemde verdiği
bir demeç vardı. Kıbrıs üzerine verdiği demeçte şöyle demişti: "Yüzbin
kişi için 45 milyonun başını derde sokamam!" Biz bunu eleştirdik.
Bizim bunu eleştirmemiz üzerine Rum basını istismar etti eleştirimizi.
Konuyu manşetlerinde verdiler ve Kıbrıslı Türk gazetecilerin Nihat
Erim'i eleştirdiğini yazdılar. Bunun üzerine dönemin (TC) basın
ataşesi Salahattin Sonat bey bizi çağırarak neden istismara açık
yazılar yazdığımızı sordu. Ve ben o zaman gururumla oynandığı sanısına
kapıldım. Ondan da hergün Bozkurt'ta yazdığım yazılara ara vermek
zorunda kaldım. Bu bana göre, o dönemde bir baskıydı. Başka baskılarla
karşılaşmadık. Daha çok gazete sahipleri yazılarımız üzerinde "rötuş"lar
yapardı.
Ama şunu söylemek isityorum. ZAFER gazetesinin yayınıyla Kıbrıs
Türk basınında bir çığır açılmıştır.
SORU: Ne gibi bir çığır?
ALPER: Gerek mizanpaj yönünden, gerek sayfa adedi yönünden. Cesurca
girişimlerimiz vardı. Diğer gazetelerin yanında bizim gazetelerin
dağıtımı çok güzel düzenlenmişti. Kendi araçlarımız ve Rum tarafı
kanalıyla ZAFER'i Baf'a, Poli'ye bile iletme olanağımız oluyordu.
En güzel tarafı oydu. Dolgun bir gazeteydi içerik bakımından. Ortaklar
ayrılınca ZAFER de zayıfladı.
SORU: Sayın Alper, sizce bugünkü Kıbrıs Türk Basını ne gibi sorunlarla
karşı karşıyadır?
ALPER: Herşeyden nce bugünkü Kıbrıs Türk basını 1960-63'lerin
tirajlarına kıyasla, çok aşağıda bulunyor. Bunun en önemli nedeni
Türkiye gazetelerinin Kıbrıs'ta satışıdır. İkinci nedeni, makaslamalardır.
Bazı gazeteciler işin kolayına kaçarak, Türkiye basınından makasla
habercilik anlayışı getirdiler. üçüncü nedeni ise teknik olanaksızlıklar.
Bu nedenler o kadar çok ki...Hatta ben BRT'yi bile örnek olarak
göstermek istiyorum. Bizim zamanımızda 1968'lerde sabah saat dörtte
Bozkurt gazetesi basıldığında gazete alınırdı oradan BRT gece olmuş
olayları geçerdi haber olarak. Dolayısıyla haber açısından okuyucu
şöyle der: "Ben zaten radyodan haberleri dinlerim gazete okumaya
ne gerek var?" Yaptığımız anketlerde de bu ortaya çıkmıştır. Bugün
televizyon ortaya çıkmıştır. Televizyonun da okuyucu sayısında etkisi
olmuştur, Türkiye'den gelen gazetelerin de. Bugün iftihar edilecek
birşey var. Gazete ve dergi sayımız artmıştır. Ancak tirajları ve
ömürleri nedir? Gazete çıkarmak kolaydır da onu okutup yaşatmak
gerek. Bugün ayakta durabilen en eski gazeteler Halkın Sesi ve Bozkurt'tur.
Ama onlar da bugün parasal ve teknik birçok çıkmazın içerisindedirler.
Basımevleri olduğu için yaşayabiliyorlar. Bir Bozkurt, bir Günaydın
veya Hürriyet'le güreşemez. Buna parasal olanak yoktur. Günaydın'ın
devreye soktuğu KIBRIS EKİ de basına büyük bir darbedir. Gerek reklam,
gerek haber konularında KIBRIS EKİ, yerli basına bir darbedir. Böyle
bir ekin hiç gereği yoktu. Onaylamıyorum. Devletin önlem alması
gerek, bunu bekliyoruz. Basın Yasası çıkarsa bu gibi konular bir
düzene girecektir. Bir de başka sorunumuz var. Mevcut iktidarın
Avrupa ülkelerinde yaptığı toplantılarda mutlaka bizlerden de elemanların
katılarak toplantı sonuçlarını etkin bir şekilde duyurmaları gerekmektedir.
Geçmişteki deneyimlerimiz bunun gerekliliğini kanıtlamıştır. Bunların
düzeltilmesini bekliyoruz.
(Devam edecek)
|