|
İNCİSİNİ KAYBEDEN İSTİRİDYELER
(Ocak-Şubat 2002, Yenidüzen)
&
KAYIPLARIN İZİNDE
(Temmuz-Ağustos 2004, Yenidüzen)
&
Kayıpların izinde
dizisinin medyadaki yansımaları
~ Sevgül Uludağ ~
İncisini kaybeden
istiridyeler - 1
İncisini kaybeden
istiridyeler - 2
İncisini kaybeden
istiridyeler - 3
İncisini kaybeden
istiridyeler - 4
İncisini kaybeden
istiridyeler - 5
---
Kayıpların izinde -
1
Kayıpların izinde -
2
Kayıpların izinde -
3
Kayıpların izinde -
4
Kayıpların izinde -
5
Kayıpların izinde -
6
Kayıpların izinde -
7
Kayıpların izinde -
8
Kayıpların izinde -
9
Kayıpların izinde - 10
---
Kayıpların izinde
dizisinin medyadaki yansımaları
İncisini Kaybeden İsdiridyeler - 1
[ başa dön ]
Babası kayıp çocuk
yürekleri...
Onlar incisini
kaybeden istiridyeler gibiydiler... Babaları “kayıp” çocuklardı... Babayı
kaybetmek, çocukluğunu yitirmekti... İncecik bir tel koptu yüreklerinde,
asla kimse tamir edemedi, yapıştıramadı... İçlerindeki kara boşlukta çok
uzun yıllar babaları dönecekmiş gibi umudu taşıdılar... Bütün savaşlarda
ve iç savaşlarda, bütün çatışmalarda babasını yitirmiş çocuklardan
birkaçıydılar... Yürekleri Kampuçyalıydı, Vietnamlıydı, Boşnaktı, Sırptı,
Hırvattı, Kıbrıslıydı... Yürekleri babası kayıp çocuk yürekleriydi...
Savaş ve çatışmalar, onlardan asla yerine konulamayacak birşeyi, çocukluk
sevincini çaldı... Yaşamları boyunca bu acıyla başetmeyi öğrenmek zorunda
kalanlardı...
Kaybolanlar,
teşkilatları yönetenler, savaş kararı verenler, göç kararı verenler
değildi, emekçilerdi... Kimisi mozaikçiydi, kimisi çiftçi, kimisi
gardiyan... Bu topraklarda hayatlarını alın teri dökerek kazananlardı...
Savaş rüzgarları estiğinde onları alıp gitmiş, bir daha geri
getirmemişti... Çocuklar babalarını beklediler ama onlar asla dönmedi...
Kayıp mezar taşlarını yüreklerinde taşıdılar, bu yüzden barışı herkesten
çok istediler...
Onlarla konuşmak
kolay olmadı: yaşadıkları travmayı bir kez daha yaşamak zorunda
kaldılar... Onların konuşması kadar, onları dinlemek de zordu... Kendini
onların yerine koyup yitirdikleri o çok değerli çocukluk yıllarını
gözünüzün önünde canlandırmak, acıyı ta derinlerinizde hissetmek, bu
topraklarda yaşanmış travmaların boyutunu kavramak... Yine de konuştuk:
incisini yitirmiş istiridyelerin yaşamında “kayıp” babaların yerini
anlamaya çalıştık...
Bugün kimisi
babasının kemiklerini geri istiyor, kimisi yalnızca nereye gömüldüğünü
bilmeyi, kimisi DNA testine hazır ama tümü bu konunun çok uzadığını
hissediyor... Tijen Gülle, Özel Pınardan, Şemi Bora, Kutlay Erk, Mehmet
Ali Göçer, Salih Bayraktar toplumumuzdan yalnızca bir kesit... Savaşın
nelere malolduğunu yüreklerini açarak anlattılar... Bu riski, yani
yüreğini açıp acılarını gösterebilme ve bunlardan bugünün koşullarında
rasyonel bir sonuç çıkarabilme yeteneğini paylaştıkları için onlara
teşekkür borçluyuz...
Tijen Gülle, babası
kaybolduğunda 11 aylıktı, şimdi 39 yaşında... Bunca yıldır bu olayların
ortaya çıkarılamamasına kızgın olduğunu anlatıyor:
“Bu bir insanlık
ayıbıdır”
*** Tijen Gülle’nin babası Aretyulu Vasıf
Hasan, Lefkoşa’da mozaikçiydi... Babası kaybolduğunda 11 aylıktı,
takvimler 18 Aralık 1963’ü gösteriyordu:
“Veli toplantısı olurdu, anneler babalar
gelirdi, benim babam yok... O eziklik hiç eksilmedi... Babaya tam ne
olduğunu bilememek, o çocuk aklımla yorum getirememek... Baban kayboldu
diyorlar ama mezarı yok... Sanki babam çıkıp gelecekmiş gibi gelirdi,
hatta ortaokula kadar ben babama mektup yazardım, duygularımı
anlatırdım... Kayıp olduğunu bilmek ve mezarının olmaması, insanda her
zaman bir ümide yol açıyor... Şu anda öyle bir ümidim yok ama belli bir
yaşa kadar o ümidi taşıdım...”
*** “Savaş ihtimalinin ortadan kaldırıldığı
ve Avrupa Birliği’ne girmiş bir Kıbrıs’ta çocuklarımın geleceğinin çok
daha iyi olacağını düşünüyorum, savaş olasılığının da böylelikle ortadan
kalkacağına inanıyorum çünkü AB içinde olan ülkeler, geçmişte
birbirleriyle savaşmışlar, çok büyük acılar çekmiş ülkeler. Ama bugün bu
ülkelerin insanları birbirleriyle çok iyi anlaşabiliyorlar. Gelecekte
belki bizim insanlarımız da, birbirlerini çok iyi tanıdıktan sonra,
birbirlerine güven geliştirdikten sonra onlar gibi yaşayabilecekler ama
ilk etapta, en azından kendilerini güven içinde hissedecekleri bir anlaşma
modeli olması gerekir, ona inanıyorum. Bu iki kesimlilikse, iki kesimlilik
olacak ki ufukta görünen öyle bir modeldir çünkü benim çocuğum büyürken
Rum’un nasıl birşey olduğunu bilmeden büyüdü. İlkokula başladığında Rum’un
bir insan olduğunu bile düşünemiyordu...”
Tijen Gülle, 39
yaşında, İçişleri Bakanlığı’nda çalışıyor... Tijen Gülle’nin babası
Aretyulu Vasıf Hasan, Lefkoşa’da mozaikçiydi... Babası kaybolduğunda 11
aylıktı, takvimler 18 Aralık 1963’ü gösteriyordu...
SORU: Tijen, baban
kaybolduğunda 11 aylıktın...
GÜLLE: Evet, onu hiç
tanıma şansım olmadı... Annem, babam ikisi de Aretyu köyünden, evlendikten
sonra Lefkoşa’da Tahtakale semtine yerleşmişler. Babam mozaik işiyle
uğraşırdı. Dereboyu’nda bir zamanlar mozaik fabrikası vardı, orada başka
arkadaşlarıyla beraber ortak fabrika kurmuşlar, mozaik işi yapardı. Çok
güçlü bir insanmış, çok güzel ıslık çalarmış, mahalleye gelişinde
mahalleli ıslığıyla anlarmış, herkes “Hah Vasıf geldi” dermiş... Annemle
de uzun bir süre geçiremedi, yaklaşık iki yıllık bir evlilik... Benim
doğum günümü kutlamaya hazırlanırlarmış 11 Ocak doğumluyum, kaybolmadan
önce annemle alışverişe çıkmışlar, bana doğumgünümde giyeceğim elbiseyi
almışlar. Kaybolduğu gün, benim sonradan öğrendiğim, Yenişehir’deki bir
eve mermer koyuyormuş... Onlardan ayrıldıktan sonra gören olmamış. Bir
arkadaşıyla gitmişler, sonra babam eve doğru ayrılmış ama eve gelmedi...
Akibetini öğrenemediler... 18 Aralık’ta kayboldu... Annem ve bütün aile
onun izini aramaya başlamışlar, çeşitli yerlere başvurmuşlar... Gelmeyince
annem çok endişelenmiş çünkü ufak ufak huzursuzluklar varmış Türklerle
Rumlar arasında... Tam bir çatışma yok henüz, o yüzden başına ne geldiği
bilinmiyor...
Kayboldu diyorlar ama mezarı yok...
SORU: Babanın “kayıp”
olduğunu bilerek büyümek nasıl bir duyguydu? Neler hissederdin?
GÜLLE: Babasız büyüyen
her çocuk gibi bir eksiklik, babası olan çocukları kıskanırdım, neden
derdim, o zamanki çocuk aklıyla insan bencil oluyor, neden neden onun
babası değil de benim babam yok... Hiç unutmam, bazı şeyler insanın
çocukluk günlerinde beynine yerleşir, yara olur ya... Mesela veli
toplantısı olurdu, anneler babalar gelir çocuğunu sorardı, benim yalnız
annem gelirdi. O içimde hep bir eziklik, bu duygu hiç eksilmedi... Eziklik
derken babaya ne olduğunu tam bilememek, o çocuk aklımla bir yorum
getirememek... Baban kayboldu diyorlar ama mezarı yok...
SORU: Mezarının
olmaması nasıl bir duyguydu?
GÜLLE: Sanki böyle
babam çıkıp gelecekmiş gibi... Belli bir yaşa kadar, hatta ortaokulda
olduğum dönemlere kadar ben babama mektup yazardım, o günkü halimi
anlatırdım, duygularımı anlatırdım ve sanki böyle bizi bulacak, beni o
halimle görecek, vay işte sen büyüdün bu yaşa geldin diyecek... Kayıp
olduğunu bilmek ve mezarının olmaması, insanda her zaman bir ümidin
olmasına yolaçıyor... Şu anda öyle bir ümidim yok ama belli bir yaşa kadar
o ümidi taşıdım. Biraz da bunda ailenin kendi içinde konuşmalarının da
etkisi var, işte acaba yaşıyorlar da bir yerde esir midirler, mesela
babamın babası yıllarca babamın izini sürmeye çalıştı... Herkes her
duyduğuna inandı. Kimisi işte Atina’dadır, işte Rum tarafındadır demiş,
bir yerde esir tutuluyorlar demiş. Dedem şu anda hayatta değil ama belki
de öldüğü zaman bile hep oğlunun geri geleceği ümidini taşıdı...
Baban yoksa denize gidemezdin...
SORU: Anneni nasıl
etkiledi?
GÜLLE: 20 yaşında dul
kalmak yeni evli bir insan olarak, hayata çaresiz bir şekilde atılmak, bir
de göçmenlik var o günlerde... Hem babamı kaybetti, hem Tahtakale’den
göçmen oldular, evini bıraktı, eşyasını bıraktı, eşi yok yanında, eşine ne
olduğunu bilmiyor... Eminim o günlerde bir yerlerden çıkıp geleceği
ümidini taşıdı... Belli bir zaman sonra kendi ayakları üstünde durmaya
çalıştı, annem hayatı boyunca belli bir yaşa kadar hep çalıştı... Tek
başına bir çocuk büyütmenin hele o dönemlerde zorluğunu yaşadı... Çok net
hatırladığım birşey var mesela: denize gidemezdik... O dönemlerde baban
yoksa denize gidemezdin... Dedem gelirdi, ona da çok uymazdı, senede bir
defa beni alır denize götürürdü... Ne pikniğe gidebilirdik, ne denize
gidebilirdik... Annenannemlerle birlikte yaşardık ve Kıbrıslı Türklerin o
aile dayanışması olmasa şehit ve kayıp aileleri çok daha güç koşullarda
yaşardı. Aile dayanışması güçlü olduğu için insanlar bir yerde acıları da
paylaşıyorlar. Ama sonuçta babasız bir çocuksun, pek çok şeyden mahrum
kalıyorsun, bugünkü koşullar gibi de değil, anneler dedikodu olur
düşüncesiyle bir yere gidemiyor, yalnız başına çocuğunu alıp alışveriş
dahi yapamıyor... Çok zor koşullardı aslında...
SORU: Ailenizden başka
kayıplar da vardı galiba...
GÜLLE: Evet,
anneannemin kardeşi, kardeşinin oğlu, Aretyu köyünden başka akrabaları...
Anneannem bana ailemde 7 tane kayıp var der her zaman için bunu söyler.
Çok acı çekmişler, iki kez göçmen olmuşlar, bir 58’de, bir 63’te...
“Öncelikle kızgınım”
SORU: Şimdi “kayıplar”
konusu yeniden açıldı, iki taraf da herhalde uluslararası baskılarla bu
konuyu bir yerde çözme gibi bir söz verdiler... Bir takım DNA testleri
yapılsın, kemikler tesbit edilsin deniliyor... Bu haberleri duyduğunda
sende ne tür bir etki yaratıyor?
GÜLLE: Öncelikle
kızgınım... Yani babam kaybolduğunda ben 11 aylıktım, bugün 39
yaşındayım... Bugüne kadar babamla ilgili bizleri yönetenler bana hiçbir
açıklamada bulunamadılar. Bu bizleri yönetenlerin suçudur da demiyorum ama
bunu bir insanlık ayıbı olarak görüyorum. Yüzlerce insan, ne olduğu belli
değil, nerede gömüldükleri belli değil ve bu insanlar yıllarca
yakınlarının, babalarının, kardeşlerinin, eşlerinin geleceği ümidini
taşıdılar. Bu, o insanlarda çok kötü bir psikolojik travma yaratır, değil
mi? Kabullenemezler bu olayı bir türlü... Herşeyden önce bu kadar yıldır
bu olayın netleşememesini, ortaya çıkarılamamasını bir insanlık ayıbı
olarak görürüm... Bir an önce sonuçlandırılmalıdır. Eğer DNA testi
yapılacaksa, yapılmasına taraftarım. Ben de babama ne olduğunu, nerede
olduğunu bilmek isterim. En azından nerede gömülü olduğunu bilirsem, o da
benim için bir huzurdur... Mezarını ziyaret ederim, başına neler geldiğini
tam olarak öğrenemesem de, belki aşağı yukarı tahmin edebilirim. Ama bu
şekilde çok muamma... Yani size herbirşey söyleyene inanmak
eğilimindesiniz. Zaman zaman karşıma insanlar çıktı, ben senin babanı
tanıyorum, senin baban çok iyi bir insandı dedi... Hep hayalimde
yaşattığım bir baba, hiçbir ortak anım olmamış babamla, biraz daha büyük
olsam, ortak anın olacak, bir baba canlanacak gözünde... Onu hiç
yaşamamışım...
Genel için konuşacağım,
bu şekilde büyüyen çocuklar çocukluklarını da yaşayamıyorlar aslında, daha
erken yaşta sorumluluk almak durumundadırlar, daha erken olgunlaşıyorlar,
babasız veya annesiz büyüyen her çocuk gibi...
“Gelecek, AB üyesi bir Kıbrıs’ta...”
SORU: Sence
çocuklarımızın benzer acılar yaşamaması için senin kafanda nasıl bir
Kıbrıs var? Nasıl bir ülke olmalı ki bir daha insanlar kolay kolay ortadan
kaybolmasın, savaşlarda ölmesin....
GÜLLE: Herşeyden önce
insanlar kendilerini nasıl güvende hissediyorlarsa, o koşulların
sağlanması gerekir diye düşünüyorum, bizim için veya karşı taraf için...
Güven duygusu çok önemli bir duygudur. İkincisi bu iki toplumun bir daha
savaşmamasını istiyorsak bu adada, eğitimimizin yeni baştan gözden
geçirilmesini isterim. Yeni yetişen nesiller iyi ilişkiler kurarak,
birbirlerini tanıyarak yetişmeli ki düşmanca duyguları birbirlerine
duyamasınlar, dışarıdan gelecek olumsuz etkilenmelere karşı açık
olmasınlar. Dediğim gibi iki tarafın da kendini güven içinde hissedeceği
bir Kıbrıs, bunun tabii koşullarını anlaşmayı yapanlar belirleyecek...
Savaş ihtimalinin ortadan kaldırıldığı ve Avrupa Birliği’ne girmiş bir
Kıbrıs’ta çocuklarımın geleceğinin çok daha iyi olacağını düşünüyorum,
savaş olasılığının da böylelikle ortadan kalkacağına inanıyorum çünkü AB
içinde olan ülkeler, geçmişte birbirleriyle savaşmışlar, çok büyük acılar
çekmiş ülkeler. Ama bugün bu ülkelerin insanları birbirleriyle çok iyi
anlaşabiliyorlar. Gelecekte belki bizim insanlarımız da, birbirlerini çok
iyi tanıdıktan sonra, birbirlerine güven geliştirdikten sonra onlar gibi
yaşayabilecekler ama ilk etapta, en azından kendilerini güven içinde
hissedecekleri bir anlaşma modeli olması gerekir, ona inanıyorum. Bu iki
kesimlilikse, iki kesimlilik olacak ki ufukta görünen öyle bir modeldir
çünkü benim çocuğum büyürken Rum’un nasıl birşey olduğunu bilmeden büyüdü.
İlkokula başladığında Rum’un bir insan olduğunu bile düşünemiyordu. “Rum”
dendiği zaman çocuğun kafasında insanın dışında çok farklı bir canlı
modeli, bir yaratık vardı... Hiç unutmam, onu birgün Birleşmiş Milletler
Günü’ne götürdüm, Ledra Palace’ta, “Rum”un ne olduğunu görsün diye...
Görünce gözlerine inanamadı, onlar da bizim gibi insan anne dedi bana,
evet dedim, onlar da bizim gibi insan... Benim taşıyacağım, çocuğuma
vereceğim düşmanlık duyguları o çocuğun geleceği açısından hiç iyi birşey
değil... Ona iyi günlerde barış içinde yaşama imkanı vermeyecek ki... Ben
onun o duygularla yetişmesini istemiyorum... Savaşı yaşamasını
istemiyorum. Ne benim çocuklarımın, ne çocuklarımın evlatlarının, annesiz
babasız büyümesini istemiyorum... Bunu sağlayacak olan da, şu anda
görüşmeleri yürüten iki lider. Onlar da mutlaka çeşitli acılar
çekmişlerdir, bazı acılara yakından tanık olmuşlardır. Artık bu insanların
daha fazla acıya da tahammülü yok aslında. Bu acıların bir daha
yaşanmayacağı bir Kıbrıs hayal ediyorum..
“Rahatsız
edilmesin”
SORU: Başka söylemek
istediğin birşey var mı?
GÜLLE: Şu gündemde:
mezarları bulunursa getirilsin falan... Daha önce birisinin röportajında
okumuştum, mezarını getirtmek istiyor diye. Ben çok sıcak bakamıyorum
buna. Bu insanlar zaten çok acı çekmişler, ölürken de çok acı çekmişler.
Çok rahatsız edilmesinler istiyorum. Ne olduğunu öğrenmek için DNA
testinin yapılmasını istiyorum, ama belli bir yeri varsa ve bana onu gidip
ziyaret etme imkanı tanınacaksa, yerinde yatmasını isterim ama bilemiyoruz
ki... Toplu bir mezarda mı, ayrı bir yerde mi gömülüdür, bilemediğim için
çok net de birşey söyleyemiyorum. Ama ayrı bir yerdeyse, yerinden rahatsız
edilmesini açıkçası istemiyorum, eğer gidip ziyaret edebileceğim bir imkan
tanınırsa tabii...
[ başa dön ]
İncisini Kaybeden İsdiridyeler - 2
[ başa dön ]
*** 23 Aralık 1963’te tedavi gördüğü
Lefkoşa Devlet Hastanesi’nde kaybolan Mustafa Arif’in oğlu Kutlay Erk,
babasının kemiklerini geri istiyor:
“Gömmediğinizde, cılız da olsa umudu
içinizde tutuyorsunuz”
*** Babası Merkezi Cezaevi gardiyanı
Mustafa Arif 23 Aralık 1963’te kaybolduğunda, Kutlay Erk 11 yaşındaydı,
ilkokul son sınıftaydı... “Çatışmalardan bir süre sonra esirlerin değiş
tokuşu gündeme geldi... Esir edilmiş Kıbrıslı Türkler kamyonlar içinde
Girne Kapısı’na getirilirdi. Babam geldi mi diye onu bulmaya giderdim...
Girne kapısında kamyondan bir bir esir Türkler çıkar, aileleriyle
kucaklaşırdı... Ben hisarın üstünde beklerdim, benim babam çıkmazdı...
Gidip oradakilere sorardım, “Bu defa değilse gelen defa çıkar, daha
gelecek olanlar var” diye bir umut verirlerdi... O burukluk, acı ve
hüsranla eve giderdim... Tek başıma döndüğümde evde yıkım olurdu...”
Kutlay Erk, babası kaybolduğunda 11
yaşındaydı...
SORU: Babanla ilgili neler hatırlıyorsun?
ERK: Babam Mustafa Arif, Merkezi Cezaevi’nde
gardiyandı... Yazlık, kışlık üniformalı hatırlarım. Bir arabamız vardı
Morris Minor, BE304 plakalı... O arabayla bizi pikniğe, denize götürürdü,
Karpaz Boğazı’na giderdik pikniğe, denize Glapsides’e, Salamis
ormanlarının oradaki plaja giderdik. Lefkoşa’da yaşardık. Zaman zaman
Larnaka’ya giderdik, Girne’ye giderdik. Daha çok Mağusa denizlerine
giderdik... Babamın köyü Komikebir’e giderdik. Eğitime çok önem verdiğini
hatırlarım... Kendisi ilkokulu bile bitirememiş bir kişi olarak bizim
okumamızı çok arzu ederdi. Dört kardeştik, ben en küçükleriydim.
Yenilikçiydi, yeni çıkan şeyleri alırdı, yeni çıkan gazocağı, buzdolabı,
alırdı. Mahallede ilk televizyon bizimdi, oturduğumuz ev de çıkmaz
sokaktaydı. Şimdiki Haşmet Gürkan sokak daha önce Farabi sokaktı, bir
çıkmaz sokaktı...Bütün mahalleli toplanır televizyon seyrederdik evde. Av
merağı vardı, av tüfeği vardı ama pek gidemezdi. Gardiyanlıktı, nöbetiydi
falan denk gelmediği için ama tüfek aldığında beraber bir yerlere ovalara
gittiydik, Hamitmandrez ovaları mıydı, ne tarafıydı, fazla
hatırlayamıyorum... Orada atış yaptığını hatırlarım. Sevecen, şakacı
birisiydi, bütün sevgili babalar gibi bir babaydı.
SORU: Dört kardeştiniz...
ERK: Ablam benden 7 yaş büyüktür, büyük abim
6 yaş, küçük abim 3 yaş büyüktür.
Hastaneden “kaybolan” adam...
SORU: 1963’te ne olduydu? Kaç yaşındaydın?
ERK: Ben 11 yaşındaydım, ilkokul son sınıf
öğrencisiydim. Atatürk İlkokulu’nda son sınıftaydım. Şöyle birşey oldu, 21
Aralık’ta Rum EOKA’cılar Türk Lisesi’ne ateş açtılar, öğrenciler okul
bahçesindeydi. Babam da o gün nöbete gidiyordu, yolda giderken arkadaşının
birine rastlamış, arkadaşı yahu EOKA’cılar liseye ateş açtı, yaralananlar
vardır, galiba demiş senin oğlan da yaralandı. Babam bu bilgiyi kontrol
etmek için geri dönemedi, nöbetine gitti. Nöbette kalp krizi geçirdi. O
zaman arkadaşları kendisini tedavi için Lefkoşa Devlet Hastanesi’ne
götürdüler ve bize de haber verdiler. Gittik, ziyaret ettik. Yoğun bakımda
değildi ama bakımdaydı. Cumartesiydi... Görüştük, iyiydi ama müşahade
altındaydı, bizden sivil elbiselerini istediydi, sonra eve döndük. Pazar
gün tekrar ziyarete gittik ama durum hiç iyi değildi, hiç tekin değildi
etraf. Bize dedi ki ‘Durum iyi görünmez, fazla oyalanmayın, dolanmayın,
eve gidin de yarın doktor herhalde beni çıkarır, ben çıkar gelirim, yarın
gelmeyin’ dedi. Biz döndük. Gerçekten de etraftaki gerilimi, gerginliği,
anormal hareketleri hissedebilirdiniz... Ertesi gün 23 Aralık olayları,
iki toplumun çatışması bir harp haline dönüştü. Tabii ki gelmedi. Biz de
zaten herkes gibi beklemeye başladık. Oturduğumuz ev Çetinkaya Kulübü’ne
çok yakındı, orada çok şiddetli çatışmalar olurdu, Baf Kapısı polisi ve
Arabahmet mahallesine yakındı, o tarafta çok çatışmalar olurdu. Evimiz iki
taraftan çatışmalara çok yakın bir yerdeydi. Dolayısıyla evde çatışmaların
geçmesini bekledik, sonra ateşkes oldu, babamdan hiçbir haber çıkmadı.
Herkes sakinlediğinde, 3-4 gün sonra gibi o tarafa gidiş gelişler
kesilmiş, baktık ki barikatlar var, belirli insanlar gidebiliyor... Dr.
Küçük’ün müsteşarı Cemal Müftüzade’yi hatırlıyorum, bir gidiş gelişi
olduydu sanki ve Rum tarafında kalmış insanlardan haber almak için ona
gittik hep beraber. İngiliz askerleri arabulucu olduydu, BM askerlerinin
yerine, onlarla bir temaslarımız olduydu. Bir takım kanallardan haber
almaya çalıştık ama haber alamadık. Sürekli oraya gittik, buraya geldik,
hiçbir haber alamadıydık. Büyük abim mücahit olduydu, 16-17 yaşlarındaydı,
ablam lise sondu, söz kesildiydi, onun sözlüsü eniştemiz de TMT
mensubuydu, o da bir taraflara gitti, haber alamadık. Evde erkek de
kalmadıydı, annem, biz uzun süre bir taraflara koşuşup haber almaya
çalışıyorduk. Bütün gayretlerimizin sonucunda herhangi bir haber
alamadık... Sonunda bunların yakalanıp esir olduğu haberi çıktı ama tabii
ki bunu teyit eden bilgilere sahip değildik... Hastanede kalan Türk
hastalar hemşirelerle, doktorlarla birlikte geri geldiydi, onların içinde
yoktu. Kimse bir bilgi veremedi bize, ne hemşireler, ne hastalar... Süre
de akar giderdi. Bir süre sonra, esirlerin değiş tokuşu gündeme geldi. Bu
değiş-tokuşlar çok iyi hatırlıyorum, esir denen Kıbrıslı Türkler,
kamyonlar içerisinde Girne kapısına getirilirdi, 3-4 kamyon birlikte, biz
de oraya gidip babamız geldi mi diye onu bulmaya çalışırdık. Evde büyük
erkek de kalmadığı için, küçük abim de sinemada çalıştığı için ben
giderdim bakmak için...
Kamyonlar boşalırdı, babam çıkmazdı...
SORU: Beklerken ne tür duygular içindeydin?
Gördüğün zaman baban yok, neler hissederdin?
ERK: Tabii ki bunlar olayın en çarpıcı ve
çocukluk hafızasında dahi iyice yer eden anılar. Orada ben hatırlıyorum,
küçük 11 yaşında bir çocuk olduğum için hisarın üzerinden izlerdim, daha
yüksekçe bir yerden yani, çünkü kalabalığın içine karıştığımda göremezdim
diye... Tabii gözünüz takılır kamyonun arkasından atlayan insanlara... Ve
onun etrafında, ona sarılan, kucaklayan insanlara... Her atlayana bakardım
ama hiçbiri değildi... Hep şimdi çıkacak olan, şimdi çıkacak olan diye
Hisarın yamacında ayakta beklediğimi hatırlarım, o çıkarsa koşacak gibi
bir hazırlık içinde... Bir kamyon boşalır, ikinci kamyon boşalır ve
çıkmaz... Ve en sonunda bütün boşalan kamyonlar gider ve çıkmayınca tabii,
büyük bir burukluk, kırıklık, hüsran içinde olurdum. Bu o anki bir ruhtu
ama bir de eve gittiğimde ne diyeceğim de vardı. Bir benim yaşadığım vardı
ki gelmedi, bir de eve gittiğimde, söylediğimde yaşanacak olan vardı. Onu
da beraber yaşarsınız. Başka bir esir değiş-tokuş programı olur ve bu gene
yaşanır ve çok iyi hatırlarım, o esirlerin değiş-tokuşu olduğu gün için
annem evi hazırlardı... Bayram temizliği gibi temizlik yapılırdı geri
dönecek diye. Bisikletini temizlerdik, hazırlardık geri dönecek diye...
Eve yalnız dönünce yıkım olurdu...
SORU: Belki de özel bir yemek falan da
pişirilirdi...
ERK: Onlar da
yapılırdı, elbiseleri hazırlanırdı geri dönecek diye... Dediğim gibi evin
en müsait oğlanı bendim onu gidip izleyebilecek durumda... Bu arada ben
bisiklet sürmeyi öğrendim, bir defasında hatırlıyorum bisikletiyle gittim,
bisikletiyle birlikte geleceğiz diye. Her defasında aynı olay olur,
kamyondan bir bir esir Türkler çıkar, aileleriyle kucaklaşır, arkadaşıyla
dostlarıyla kucaklaşır ama benim babam çıkmaz... Gene hüsran, gene yoktur.
Gidip oradakilere sorardım, başka gelecek var mı diye, tabii tabii derler,
daha gelecek var. Bu defa değilse, gelen defa diye bir umut verilirdi. O
buruklukla, o acıyla, o hüsranla eve giderdim. Tek başıma dönünce evde
epey bir üzüntü, ağlama, yıkım havası çıkardı. Teselli etmeye çalışırdım
annemi, ablamı, daha gelecek olan var, bu defaya olabilir diye. Bir süre
sonra dediler ki bitti, artık yok... O gün bana bunu söylemediler, yine
bana daha gelecek var, bu defaya olabilir oğlum dediler. Sonra değiş-tokuş
olmayınca, sağa sola bakındık, dediler ki bitti artık, yoktur. Daha fazla
polise giderdik, babamın gardiyan arkadaşları vardı, onlara gider
sorardık, onlar bir taraflara sorardı. Neticede dediler ki artık yok...
Bundan sonra dediler, henüz evine dönmemiş olanlar akibeti meçhul kayıp
kişiler sayılabilir. Onlarla ilgili araştırmalar yapılacak, belki bulunur
falan şekline döndü durum. Ve kayıp ailesi olarak ilan edildik ama hala
daha babamın maaşı verilirdi, sanki o an görevde olan insanlar gibi... Ve
bütün insanlara verildiği gibi 30 Kıbrıs Lirası hatırlıyorum, o
veriliyordu... Bu arada çeşitli söylentiler çıktı, birisi görmüş, bir grup
Türk esir insanlar, ayaklarından zincirli olmak üzere Lefkoşa-Limasol
anayolu yapılır, orada çalıştırılır... Perişan halde çalıştırılıyor
görüldü. Başka bir gün, bir tanesi birini gördüm babanıza benzerdi, falan
yerde çalıştırılırdı... Başka bir gün hapishanede hapismiş yahu diye haber
gelirdi. Her defasında inanırdınız...
Kayıplar ölüdür artık, yürek inanırsa...
SORU: İnanmak isterdiniz...
ERK: İnanmak isterdik ama hatırlıyorum,
kendi kendime bu geçen süre içinde sağ mıdır, değil midir diye
sorguladığımı... Ve herhalde sağ değildir diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Ama her duyduğunuz dedikodu bir umut verir, o umudu hep içimizde taşıdık.
Bir sosyal yardım dairesi kurulduydu, oradan bize yardım verilmeye
başlandıydı, raşın derdik, yiyecek de dağıtılırdı, işyerlerine göre
ayrıldıydı, biz gardiyan ailesi olarak polisten gider bunları alırdık,
bakliyat, şeker, un, konserveler, yağ verilirdi. İslim için akaryakıt
verilirdi... Elbise yardımı falan yapılmaya başladıydı.. Bu süre böyle
dedikodularıyla, hikayeleriyle, yardımlarıyla geçti... 1968 yılı diye
hatırlıyorum, Denktaş o zaman sürgünden döndüydü ve Klerides’le
görüşmelere başlayacağı günlerdi, kayıp aileleri gittik, ben annemle
ablamla beraber vardım, biz kayıplarımızı istiyoruz dedik, bu görüşmede
onların akibetini de öğrensin diye. Tamam falan dediydi. Bilahare Denktaş
bir açıklama yaptı. Anladığımız kadarıyla Klerides’le yaptığı görüşmeler
sonucunda kayıplarla ilgili, Denktaş dedi ki kayıp şahısların ölü olduğu
kabul edilir. Ölüdürler artık dedi, ona göre yeni düzenleme yapıldı.
Babamın maaşı kesildi, şehit maaşı bağlandı, bu daha düşük bir maaştı. Ölü
olduğu anlaşılır diye söylenmiş olmasına rağmen, insan gene de bir umut
taşırdı içinde... Yanlış hatırlamazsam, 70 yılıydı, Lefkoşa’da kiracıydık,
ev sahibi tahliye davası açtıydı evini isterdi, mahkemeye gittiydik
annemle. Eniştem mücahitliğe devam, kardeşim mücahitliğe devam ederdi,
dağdaydı da, ortanca kardeşim de evin gelirine katkı olsun diye sinemada
çalışıyordu, hem öğrenciydi, hem çalışırdı. Evin git-gel işleri bana
aitti. Hatırlıyorum, hakim bizi odasına aldı, hanım dedi hakim, bu evi
tahliye etmeniz lazım çünkü evsahibi evini geri ister. Annem dedi, çıkalım
da dedi, benim eşim kayıptır, geri dönerse, kurtulur kaçar ve gelirse bizi
nerede bulacak? Annemde bu his vardı... O evi tahliye ettik yani 70’te...
Diğer kardeşlerim ve eniştem hepsi yurtdışındaydı yüksek eğitim için, bir
tek ben vardım, ben de mücahittim... Annem Mağusalı olduğu için, Mağusa’ya
taşındıydı... Sonra tabii umutlar kalmaz, mantık umudu giderek öldürür...
Annemi 99 yılının Ağustos’unda kaybettikti, ölmezden birkaç ay önceydi,
eşimle beraber annemi alıp Karpaz boğazında bir yemeğe gittiydik. Oradan
da babamın köyüne halamı ziyaret etmeye gittiydik halama.. Yanlış
hatırlamazsam, petrollerin depolarının yanında tatil evleri vardı, bir
kısmı bitmişti... Onları gördü annem, ne bunlar dedi, yazlık ev dedik. Bir
tane de bize alın dedi... Dedik siz kim yani... Ben hem babana dedi. Nasıl
şey dedik, yapma... Belki gelir dedi ve biz beraber kalırız... Tamam falan
dedik, geçiştirdik... Bu demektir ki 99’da ve bir umut vardı bir yerde
saklı, zaman zaman çıkıyordu, espri gibi yaptı ama birşey vardı... Bir iki
ay sonra da vefat etti... Demek ki eğer gömmediyse insan, hala daha, ne
kadar cılız da olsa bir umudu içinde tutabiliyor... Onun için ben Sayın
Denktaş’la bir vesileyle bir yerde buluştuğumuzda, bana sorduğunda siz DNA
testini ve kemikleri ister misiniz birkaç hafta kadar önce, evet dedim,
istiyoruz, çünkü bizim için bütün konu o zaman kapanacak... Çünkü alıp
gömmeden bu defteri kapatamıyorsunuz... Tabii ki çok gerçekçi olmak lazım,
bütün kayıpların her bir tanesinin de kemikleri hep tesbit edilecek,
bulunacak anlamına gelmiyor bu süreç. Kemikleri bulunamamış insanlar da
olacak, o aileler en şanssız noktada olacak. Ama diyebilirsiniz ki
kemikler bulundu, verildi, gömüldü ve bitti, bundan sonrası yoktur
dersiniz. Belki kalan o çok cılız umut da, o da biter ve tamamen
kapatırsınız hikayenizi. Bütün kayıp yakınları da benim gibi düşünür diye
hissediyorum, güzel bir düşüncedir kayıpların kemikleri alındığında bir
yere gömülmesi, bir anıt yapılması, törenlerle onurlandırılması ama bizim
hissiyatımız bunu kendi yerimizde bizim tarafımızdan gömülmesidir. Ancak o
zaman bu biter diye düşünüyoruz.
Yanda yatan eşi dönmesini bekler...
SORU: Annenizin gömüldüğü yerde de yer
ayırtmışsınız...
ERK: Evet annem vefat ettiğinde, Mağusa
mezarlığına defin yaptık, yanındaki yeri babamız için aldık. Annemiz için
orada mezarını yaparken, bunu babamız için de birlikte düşünerek kendimize
göre küçük, mütevazi anıtsal bir mezar yaptık. Babamın gömüleceği yer
için, gömülecek alanı boş bıraktık, boşluğa bir siyah granit levha koyduk.
Eğik düzlemde... Üzerine de yazdık. “Burası Mustafa Arif’in yeridir...
Yanda yatan Radiye Erk’le evliydi, Kıbrıs’taki toplumlararası çatışmalarda
kayboldu 23 Aralık 1963’te ve yanda yatan eşi hala dönmesini ve yanına
gömülmesini bekliyor” gibi bir yazı yazdık... Dedik ki biz gömmek
istiyoruz, kendimize göre bir mütevazi anıt da yaptık, böyle birşeyin
olmasını tercih ediyoruz. Sayın Denktaş da madem istiyorsunuz alırsınız
dediydi... Umarım ki bu genel bir olay olsun, iki tarafın kayıplarının
kimlik tesbiti yapılsın, kayıp ailelerine sevdiklerine kalıntıları,
kemikleri verilsin, herkes kendine göre düzenlediği bir yerde kayıp
insanının kalıntılarını gömsün... Devlet de kayıplarla ilgili bir anıtı
her zaman yapabilir... Şehitler Anıtı gibi, kayıpları simgeleyen, bundan
sonra insanların kaybolmamasını amaçlayan, savaşlarda insanlık dışı
hareketlerin yapılmamasını amaçlayan bir anıt yapılabilir.
Bana göre bütün savaşlarda kayıplar oluyor,
kayıplar savaşların bir parçası gibidir. Kampuçya’da da oldu bu,
Vietnam’da da oldu, Arjantin’de de iç çatışmasında da oldu, İkinci Dünya
Savaşı’nda oldu, İsrail’de, Filistin’de şu anda vardır, Bosna-Hersek’te,
eski Yugoslavya’da da yaşanmıştır, Makedonya’da da vardır. Bu aslında
bütün dünyada, iç savaşlarda da olur, düşman devletlerle savaşlarda da
olur. Eminim Afganistan’da da vardır. Yani evrensel bir sorunudur, bir
insanlık sorunudur, bir insanlık ayıbıdır. İnsanların kaybolup akibetinin
bilinmemesi, otoritelerin bildiği halde bu insanları akibeti hakkında
bilgi vermemek ve kalıntılarını ailelerine iade etmemek bir insanlık
ayıbıdır. Bunu hiç politize etmeden, savaşlarda kayıpların olmasını
önleyemiyorsak, savaşların ilk ateşkesinde, kayıpların otoriteler
tarafından iade edilmesi, insanlık ayıbının şiddetini azaltır. Şimdiye
kadar bu yönde bir evrensel işbirliği, bir evrensel organizasyon falan
yapılmamıştır. Umarım bu yapılır da kayıp aileleri, dünyanın neresinde
olursa olsun, kayıpların akibetinin öğrenilmesi ve iadesi için hep beraber
bir çalışma yapılır. Bence bir Kampuçyalı, Arjantinli, Afganistanlı,
İsrailli, Filistinli kayıp ailelerinden benim bir farkım yoktur, Kıbrıs
Rum kayıp ailelerinin de bir farkı yoktur. Hepimizin bence yaşadığı acı
da, hayat biçimi de, karşılaştıkları sorunlar da, hissettikleri de
ortaktır... Bunu çok insancıl bir konu olarak kabul edip, o şekilde çözüm
aramak, otoritelerin de buna böyle yaklaşmasına büyük ihtiyaç vardır.
SORU: Birkaç yıl önce Rumlar mezarları açıp
DNA testleri yapmaya, kayıpları saptamaya başladılar, hatta Türk tarafına
da çağrı yapıldıydı ancak Denktaş’ın yanıtı yeterince kan aldılar, bir
damla bile vermeyiz olmuştu. Şimdi görüşme süreciyle birlikte kayıplar
konusu yeniden ele alınıyor. Siz bu haberlerleri duyduğunuzda neler
hissedersiniz?
ERK: Kayıplarla ilgili her çalışma
yapıldığında bir heyecan hissederiz, bir bekleyiş içine gireriz ancak
Kıbrıs Rum yönetimi kayıplar konusunda hiç de insancıl bir yaklaşım içine
girmedi. Kayıp ailelerine kayıplarının hala daha bir yerlerde sağ olduğunu
söyleyerek, onların mantığının bile öldürmekte zorluk çektiği umutlarını
hep canlı tuttu. Göğüslerine resim vererek sınıra gidip gösteri yapmasını
örgütledi. Duyduğumuz kadarıyla o insanlara bu gösterileri yapmak için
maaş da veriliyormuş. Oraya gelmezse o para kesilir diye bir takım
tehditler de varmış. Eğer bunlar doğru bilgilerse, Kıbrıs Rum yönetiminin
kayıplarla ilgili yaptığı politika aslında kendi insanına devlet eliyle
işkencedir, bunu yaşamayan anlayamaz. Kıbrıs Rum yönetimi kayıplar
konusunu politize etti, bütün amacı Türk tarafına üstünlük sağlamaktı.
Kayıp değil, ölü olduğunu bildikleri, kimisinin nereye gömülü olduğuna
dair bilgiye sahip oldukları halde başından itibaren hepsini kayıp diye
geçtiler kayda ve bulunsa bile kayıp tutun politikasını güttükleri için,
aynı şekilde buna devam ediyorlar. Son zamanlarda Klerides’in bazı politik
değişimleriyle kayıplar konusunda bazı bulgulara ulaşmaya çalışıyorlar ama
74’ten beri sürdürdükleri politika kendi insanına işkence eden bir
tavırdır. Kendi insanlarında yarattıkları travma, tedavisi zor bir
travmadır. Hangi yönetim bunu yaparsa, Adalet Divanı’na gitmesi gerekir.
Hiçbir hissin, hiçbir mantığın kaldıramayacağı bir politikadır bu.
Denktaş’ın yaklaşımı tabii ki buna mukabildir. Çok ağır bir şekilde konuyu
politize ederseniz, karşı taraf ne kadar insancıl yaklaşmak istese dahi
ortam uygun değildir. Eminim Denktaş Bey de bu konuda işbirliğine çok
fazla hevesli değildir ama bunun dışında eğer koşulları yaratır ve bunu
insancıl olarak çözelim derseniz, birbirimizi suçlamak için değil, kayıp
ailelerine kayıpların akibetini bildirelim, kalıntılarını verelim
derseniz, Denktaş Bey de sanırım işbirliği ruhunu kazanabilir.
SORU: Etkili bir işadamısın, babana 23
Aralık’ta ne olduğunu araştırdın mı sonraları?
ERK: Benim sorunum evet, benim kendi
kayıbımla ilgili ayrıntıyı öğrenmek, kemiklerini almaktır özelde ama benim
tavrım genelde bütün kayıpların, akibeti meçhul olanların akibeti
öğrenilsin, dolayısıyla kendim münferit birşey yapılmasını talep etmedim,
buna karşıyım da...
SORU: Babanın kaybolduğu gün hastanede hangi
hemşireler görevdeydi mesela... Gören biri var mıydı, duyan biri var
mıydı, kastım bu...
ERK: Onunla ilgili bazı bilgilere sahibim.
Yan yatakta yatan bir Kıbrıslı Türk’ten aldığımız bilgi şu, dedi ki, 23
Aralık’ta hastaneye EOKA’cılar, birileri gelir giderdi, konuştular, kalktı
giyindi ve hazırlandı, gidiyordu üniformalı birileriyle. Demişler ki yahu
Mustafa Bey nereye gidiyorsun, demiş ki bunlar benim hapishaneden gardiyan
arkadaşlarımdır, bunlar bana yardımcı olacak ve evime döneceğim... Onun
dışında pek çok dedikodu var, oradaki hastaları aldılar kanlarını
boşalttılar, yaralı EOKA’cılara kullandılar gibi hikayeler de vardır...
Bir başka duyduğumuz hastaneden aldıklarını öldürdüler ve hastanenin
yanındaki dere yatağına gömdüler, dere şiddetli geldiği zaman toprak
gitti, cesetler meydana çıktı, köpekler cesetlere saldırdı, kazıp
çıkardılar, başka bir yere gömdüler derler. Ama spesifik olarak ben senin
babanın akibetini öğrenip gelip sana bildireceğim diyen olmadı, böyle bir
bilgi talep de etmedim, çünkü bu toplumsal bir sorun, hepsiyle birlikte
çözülmeli. Savaşlarda ölenler, yaralananlar, kaybolanlar olur. Bunlar
önlenemiyor. Önlenemiyorsa en azından kayıplar için bir evrensel anlayış
geliştirilmesi gerekir, ilk ateşkeste bu kayıpların iade edilmesi lazım,
bilgileriyle birlikte. Zaman zaman tartışılır, Güney Afrika’da olduğu gibi
gerçeği itiraf sisteminin uygulanmasını ister misiniz, kim ne yaptı
bulunsun. Ben büyük ülkelerde bu belki çalışabilir diye düşünüyorum ama
bizim ülkemizde bunun amaca hizmet etmeyeceği gibi bir endişem vardır.
Biri babama ne yaptığını itiraf edecekse ve öğreneceğim, cezasını
göremeyecekse bunun da bir anlamı yoktur. Ancak uzun süren Kıbrıs
sorununda yaraları sarmaya, toplumları yakınlaştırmaya ve barışa doğru
giderken bunları yapmak, bunlara yardımcı olmayacak, en azından bizim
nesil için. İleriki nesil için bunlar bir kayda alınır, saklanır, belki
ileriki nesillerde bu açıklanır, onların bunları bilmesinde yarar vardır,
umarım sürdürülebilir bir barış başarılır, ileriki nesiller bunları
öğrendiğinde, barışı sürdürmenin önemini daha iyi anlayabilir. Şu anda
bize bu yapılırsa, o ailenin ne gibi haleti ruhiyeye gireceğinden emin
değilim. Katkısı olmayabilir... Yapılsın, kayda alınsın, devlet
arşivlerine girsin, belli bir süre sonra açıklansın. Küçük bir ülke
olmanın getirdiği bir sonuçtur.
(Yarın: Özel Pınardan, Mehmet Ali Göçer)
[ başa dön ]
İncisini Kaybeden İsdiridyeler - 3
[ başa dön ]
*** Özel Pınardan’ın babası Cemal Mehmet
Salih, Çatoz’da çiftçiydi... Babası 1974’te kaybolduğunda o henüz 6
yaşındaydı...
“En büyük hastalık neyse, savaş ondan da
kötü...”
*** “Babamı son gördüğümde traktörle
Gönendere’ye doğru giderdi, biz de dere yatağına inip köyün üstüne,
dağlara doğru gittik... İkinci harekat bitti, ateşkes sağlandı, babamın
traktörünü Durmuş Dede dediğimiz evliyanın yanında buldular. Anahtar
üzerindeydi... Hiçbir iz, hiçbir belirti yok... Kayıp olup da şu anda
yaşayanların olacağına inanmam ama uzun seneler o umut ışığını taşıdık...
Eski anılar açıldığında, şu an bile keşke babam burada olsa derim, o duygu
nasıl birşey? Küçüktük, çok az hatıramız var... “
*** “En büyük
korkum, çocuklarım bu duyguyu yaşamasın... En büyük hastalık neyse, savaş
ondan da kötü... Biz milliyetçiyiz, benim ailem hep askerdir, ben de
kendimi öyle addederim ama kendi varlıklarımıza sahip çıkmasını
bilmiyoruz...Bize şehit çocuğu dediler, bir arsa verdiler, bir ev
yapamadım, şimdi ölsem çocuklarıma ancak borç bırakırım... Televizyonlarda
çıkıp konuşuyor bazı kesimler, şunu yaptık bunu yaptık... Bugün, babamı
Rumlar öldürdü, bunu ispatlayabilir mi bana? Ben inanmıyorum babamı
Rumların öldürdüğüne... Türkler mi öldürdü? Ona da inanmıyorum çünkü orta
yerde öyle bir kanıt, delil görmüyorum ki... Elle tutulan birşey var mı?
Bana diyebilir misiniz ki şunu şu yaptı? Belki de kaza kurşunuyla
ölmüştür, cesedi nerede? Sonradan dediler ki Türkler vurdu, anlaşılmasın
diye kuyuya attılar... Neler söylendi, neler anlatıldı bize... Bunları
atlattık, devam ediyoruz...”
Özel Pınardan,
Çatozlu...Halen Çatoz’da ilkokul öğretmenliği yapıyor. Babası Cemal Mehmet
Salih, 1974’te kaybolmuş...
SORU: Kaç
yaşındasınız?
PINARDAN: 33
yaşındayım. 1974’te altı yaşındaydım... 74’e kadar Serdarlı’da kaldık,
arkasından esas aile Pınarlı’dan yani Vitsada, oraya gittik, şimdi
Serdarlı’da kalırız...
SORU: Çocukluğunuzdan
babanızla ilgili neler hatırlarsınız?
PINARDAN: Yaşımız
ufak olduğu için belli noktalardır hafızalarda kalan... Babam çiftçiydi,
davarı vardı, inekleri vardı, küçükbaş, büyükbaş hayvan yetiştirirdi.
Traktörle beni kahveye götürürdü onu hatırlarım çok iyi. Bizim köyde
meşhur bir kahvecimiz vardı, rahmetlik oldu. Onun o dönemde lokumları
meşhurdu... Her gittiğimiz zaman lokum yerdik...
74 harbi çok iyi
aklımda, babamın kaybolduğu o gün beynimin içinde yer etti.
Mandraya sığındık
SORU: Neler
hatırlarsınız o günden?
PINARDAN: Birinci
harekat sonrası biz yukarıdaki köye, babamın annesi orada kalırdı,
Görneç’e gittiydik... Şu anda yeni yolun geçtiği, göçmen evleri dediğimiz
yerde kalırdık biz. Daha önce Vitsada’dan yani Pınarlı’dan Serdarlı’ya
göçmen geldilerdi. 74 harbi çıktığında, ninemin evine gittik, orada
kaldık, çatışmalar devam ederken. Ateşkeste, hayvanları yemlemek, sulamak,
bakımını yapmak için annemle babam traktörle aşağı inmek istedi. Ben o
zaman küçük olduğum için annemden pek ayrılmazdım. İndik yani aşağıya,
inekleri yedirirken ikinci harekat başladı. Çok iyi hatırlarım, Marata
dediğimiz Ulukışla’dan Rum’un ateş açarak geldiğini... Evin arka kısmında
mandralar vardı, babam oraya saklanmamızı söyledi, kaçamadık çünkü bayağı
ateş gelirdi, mermiler duvarlara vururken çıkan ses beynimde yer etti.
Belli bir süre kaldık orada, ne kadar, o hafızamda yok da daha sonra babam
burada kalırsak öleceğimizi, hemen kaçmamız gerektiğini söyledi. Yine
babamın kardeşi halam yan taraftaki göçmen evinde kalırdı, sürünerek
çıktık... Çatışma devam ediyordu. Babam o zaman ne düşünerek bilmiyorum,
traktöre bindi. Annem de kapıyı bağlama ihtiyacı hissetti. Gancelliden
çıktık, kapıyı bağlamaya çalışırdı, çarşaf giyerdi, düşünün savaşın
içinde... Annemin adı Latife’ydi, babamın adı Cemal Mehmet Salih. Öyle
korkayım, ağlayım falan öyle bir duygu yoktu...Sakin sakin izlerdim.
Annemin eline yapışılıydım, o bana git babanla da kurtul dedi... Ben
gitmedim, anneme bağlı olduğumdan dolayı çünkü yaşım küçüktü. Babam
Gönendere’ye doğru traktörü sürerek hareket ettiğini hatırlıyorum, son
görüntü o... Biz de Serdarlı’nın doğu tarafında Gaş Deresi deriz, dere
yatağına indik ve dağa doğru yürümeye başladık, halam, oğlu, ben, annem...
On kardeştik, bir tanesi ömür bıraktı... Üç kardeşim savaştaydı, bir başka
abim Görneç’te esir düştü... Biz Gönendere’ye hareket etmek amacıyla
çıktık dere yatağından, yürüdük, köy de Gönendere’ye boşalıyordu, onlara
katılarak Gönendere’ye gittik.
Onu son görüşümüz oldu
SORU: Babanızı son
görüşünüz müydü o?
PINARDAN: Evet, benim
de, annemin de onu son görüşümüz oldu. Daha sonraları, pek fazla detaylı
bilgiler aklımda yok... Biz belli bir süre Gönendere’de kaldık, abimin
esir olduğu haberi geldi, diğer abimlerden iyi haberler aldık ama babamdan
o dönem hiçbir haber alınamadı. Savaş bittikten sonra, biliyorsunuz
Serdarlı’nın yarısına kadar Rum girmişti, okulun bulunduğu bölgeye kadar
ve orada kaldı... Sonra biz geri döndük Serdarlı’ya, Rumlar aşağıda, biz
de Görneç tarafında... Süreyi tam bilmiyorum ama geceleri çok iyi
hatırlıyorum yatırken Rumların bağırdığını, “Makarios gelecek kellenizi
kesecek” diye bağırdıklarını çok iyi hatırlıyorum. 14 Ağustos’a kadar...
Yani bütün bunlar birinci harekat sonrası oldu... 14 Ağustos’tan sonra
ateşkes oldu, anlaşma oldu, Rum gitti... Babamın traktörünü Durmuş Dede
dediğimiz evliyanın yanında bulduk. Bize haber geldi, Barış Gücü’yle
gidilip alındı traktör. Anahtar üzerinde... Fakat hiçbir ne iz, ne belirti
yok. Daha sonraları işte Rum tarafında falancı polis karakolunda görüldü
Cemal diye dedikodular çıktı, araştırıldı tabii, kamplara gidildi bakıldı,
bulunamadı... Bugünkü tarihe kadar hiçbir haber de alamadık yani...
SORU: Kayıplarla
ilgili biliyorsunuz Denktaş’la Klerides görüştü, bu işi bir sonuca
ulaştırma gibi bir açıklamaları oldu. Ne hissettiniz bu haberi duyunca?
PINARDAN: Açık
söyleyeyim, pek bir umudum yok. Şu ana kadar kayıp olup da yaşayan kişiler
olacağına inancım yok. Uzun seneler, özellikle öğrencilik yıllarımda
bayağı bu eksikliği, burukluğu hissettim. Bir umudu taşıdım...
O duygu nasıl birşey?
SORU: Belki bulunur,
belki gelir diye...
PINARDAN: Evet yani,
şu anda bile zaman zaman eski anılar açıldığı zaman keşke derim benim de
babam olsa, o duygu nasıl birşey? Küçüktük... Çok az hatıra var aklımda...
Keşke olabilse ama şu anda... Özellikle Rum tarafının öne sürdüğü tezler
var, işte kayıplar Türkiye’de diye, ben pek imkan vermiyorum yani
kayıpların yaşadığına.
SORU: Şimdi DNA
testleri yapılacak kemikler üzerinde, belki bulunursa bir mezarı olsun
ister miydiniz?
PINARDAN: Muhakkak...
Tabii kolay değil DNA testleri. Aradan 30 yıl geçmiş, çıkıyor geliyor, DNA
testi yapılacak diye... Nasıl bir psikolojik etki altında kalacağız? Nasıl
bir tepki gösteririm? Açıkçası düşünemiyorum, neler hissedeceğimi tahmin
edemiyorum. Ben şu anda zaten kabullenmişim bazı şeyleri, artık olmuş
birşey. Ben kendime bir düzen kurmuşum, yaşıyorum, artık kendi iç dünyamda
bazı şeyleri de kabul ettim. Şu anda işte al bunlar babanın kemikleridir
dense, pek de inandırıcı gelmiyor bana... Benim o içimde yaşıyor, mezar
önemli de değil, babası annesinin yanında onun adına sanki orada
yatıyormuş gibi bir mezar yaptırdık. Kabullendik. Bayrağımızı da üzerinde
dalgalandırıyoruz. Benim için yer farketmez, nerede olursa olsun, çünkü o
içimdedir.
Kıbrıs’ta bir anlaşma şart
SORU: Bir daha
çocuklarımızın bu tür acıları yaşamaması için ne olması gerekir? Ölümler
de, kayıplar da çok kötü birşey... Yaşanmaması için ne yapmalı sizce?
PINARDAN: Bunların
yaşanmaması için barış, barış ve barış... Bugün yani ev hayatında dahi
eşlerin varlığını sürdürebilmesi için barış içinde, uyum içinde geçinmesi
lazım. Bugün tabii hep belli bir kinle yönlendirildik, işte Rum öcü,
düşman, sonsuza kadar... Ama öyle bir çağda yaşıyoruz ki dünyada artık bu
kinlerin, düşmanlıkların kalkması gerekir diye düşünüyorum. Ama öz
benliğimizi de kaybetmemek şartıyla, yani Türklüğümüzü, örf-adetlerimizi,
inançlarımızı, milliyetçiliğimizi kaybetmeden uyum içinde geçinmemiz
gerektiğine inanıyorum, barışın da şart olduğuna inanıyorum. Özellikle bu
dönemde artık büyük güçler, küçük devletleri birbirine düşürerek ortadan
kaldırmaya çalışıyor veya ekonomik olarak bunlardan kazanç elde etmek için
birbirine düşürmeye çalışıyor. Özellikle Kıbrıs’ta bir anlaşmanın şart
olduğuna inanıyorum. Biraz önce bir soru sordunuz, çocuklarımızın
yaşamaması diye... Ben zaman zaman özellikle yalnız kaldığım zaman
düşünüyorum. Benim yaşadıklarımı inşallah çocuklarım yaşamaz diye... Çünkü
o acıyı, o eksikliği hissediyorum beynimde, içimde. Ölümden korkmadığım
halde, ölürsem çocuklarımın bu acıyı yaşayacağını hissedip korkuyorum. Bu
normal hayatta da olabilir ama savaş kadar kötü hiçbirşey yok hayatta. En
büyük hastalık bugün neyse, savaş ondan daha da kötü... Küçük bebeklerden
yaşlılara kadar insanlar savaşta yok olurlar, yaşanması gereken şeyleri
yaşamadan, paylaşılması gereken şeyleri paylaşamadan aramızdan gidiyorlar.
En büyük nedeni bu savaşlar... Ülkeler artık ekonomik savaş yapıyor, güçlü
olanlar hayatta kalabiliyor. Bir AB gündeme geldi, Rum’un bize çok sıcak
baktığına inanmıyorum ben. O da artık mecbur kaldığı için bir zemin oluştu
şu anda. Gelişmeler de güzel, sevindirici... İki taraflı, iki toplumlu,
herkesin özgürce yaşayabileceği, gezip görebileceği bir ülke istiyorum
ben. Şu anda merak ediyorum Larnaka nasıl bir yer, Baf nasıl bir yer
diye...
Baba-oğul görürsünüz, içiniz yanar...
SORU: Benim sormayı
unuttuğum, sizin mutlaka söylemek istediğiniz birşeyler kaldı mı?
PINARDAN: Zaman zaman
korkuyorum, çocuklarım aynı atmosfere girmesin, aynı şartlarda yaşamasın.
Ben belki de şanslı çocuklardan biriyim, 6 yaşında öksüz kaldım, babama
şehit olmuş gözüyle bakıyorum, ama ailem çok iyi olduğu için kendimi
yetiştirebildim, eğitimi tamamlayabildim. Pek de hissettirmediler bana,
abilerim vardı, ablalarım vardı, ailemiz genişti. Ama ne kadar da
yapsanız, bir baba şefkatini ya da onunla paylaşmak istediğiniz şeyleri
paylaşmamanın bir eksikliği var insanın içinde. Özellikle erkek çocuklar
babalarına biraz daha yakın olur, birşeyleri paylaşmak isterler, ben bunu
oğlumla yapmaya çalışıyorum... Bir kızım, bir oğlum var...Bir baba oğul
geçerken görürsünüz, içiniz yanar... Neden böyle oldu diye düşünürsünüz.
Ölsem çocuklarıma borç bırakırım
SORU: Hiçbir
tazminat, hiçbirşey onun hayatının karşılığı olamaz...
PINARDAN: Evet, bugün
ekonomik sıkıntılar yaşıyor insanlarımız, devletin en üst kademesinden
normal vatandaşlara kadar. Bize şehit çocuğuyuz dediler. Bir arsa verdiler
bana, en basit örneği, Mağusa’da bir yerde bir tarla. Ben Şehit Aileleri
Derneği üyesiyim de aynı zamanda. Verdiğimiz aidat hiçbirşey ama bir
bakıyorum, benim için hiçbirşey yapmıyor bu dernek. Devletim sağolsun bana
bir arsa vermiş, ben 33 yaşına geldim, 30 sene daha ya yaşarım, ya
yaşamam... Onu da bilmem... Ama şu anda onu kullanabileceğim, bana katkı
koyabilecek hiçbirşey yok ortada. Bana iş de vermediler, ben kendi kendimi
yetiştirdim. Diyorlar ki şehit çocuklarına iş verdik, hayır ben kendi
kendimi yetiştirerek bu raddeye geldim. Bugün benim borcum var, evim yok
şu anda. Ev yapamıyorum. Başlattım bir tane, durur. Ailemin bütçesi de iyi
değil, annem altı tane çocuk evlendirdi... Bana da bir katkı koyamadım,
ben yazları çalışırdım, kış dönemleri okurdum. Böyle yetiştim. Şu anda ben
bir maaşımla, yeni evlendim, başlattım bir ev, Rum’dan kalan bir ev vardı,
oradan ayrıldım lojmana yerleştim ama geleceğim ne olacak belli değil. Ben
şu an ölmüş olsam, çocuklarıma bırakacak birşeyim yok borçtan başka...
Nasıl sahip çıkılıyor? Özel birşey de istemiyorum ben. Basına veya
televizyonlara çıkıp da şehit çocuklarına şunu yaptık, arsa verdik, iş
bulduk denmesin. Ben istemiyorum zaten, bir günden bir güne düşmedim
peşine ne olacak bu arsalar, bir müteahhite vereyim veya satayım, kendi
evimi yapayım diye... Bana yaramazsa oğluma yarar belki, ne olacağı da
meçhul... 74 sonrası belli dönemlerde şehit ailelerine plaket verirlerdi,
annem alırdı. İki dönem yanlış hatırlamıyorsam aldıydı. Kadın
duygulanırdı... Sonra onlar da unutuldu. Bir maaş verildi... Biz
milliyetçiyiz, benim ailem hep askerdir. Ben de kendimi öyle addediyorum,
bu milletin bir askeriyiz. Ama sahip çıkmasını bilmiyoruz kendi özümüze,
varlıklarımıza, çıkamadık... Televizyonlarda, basında konuşuyor bazı
kesimler, söylüyorlar, şunu yaptık bunu yaptık diye...
Babamı kim öldürdü, delil yok...
SORU: Kim daha
milliyetçi yarışı da var...
PINARDAN: Bunun
ölçüsü yok ki, insan kendini nasıl değerlendirirse... Milliyetçiysem
milliyetçiyim. Babamı Rumlar öldürdü, bunu ispatlayabilir mi bana? Ben
inanmıyorum babamı Rumlar öldürdü... Türkler mi öldürdü? Ona da
inanmıyorum... Çünkü orta yerde görmedim ki öyle bir kanıt, delil... Elle
tutulan birşey var mı? Bana diyebilir misin şunu şu yaptı? Belki de bir
kaza kurşunuyla ölmüştür, cesedi nerede? Köye kadar gelmiş bir traktör, ki
sonra yapılan yorumlardan benim tahminim, Pınarlı yolu ile Gönendere
arasında bir tepe var. O tepenin üzerinde Türk mücahitleri vardı. Babamın
o tarafa hareket ettiğini gördüm. Orada ateş mi yedi, veya Rumlardan
korktuğu için bizi almak üzere geri mi döndü? Ama traktörün yüzü kuzeye
bakıyordu... Köyün içerisine doğru, traktörün isvici üzerinde... Gören
yok... Köy boşalmamıştı... Kim diyebilir bana ne olduğunu... Sonradan işte
Türkler vurdu, anlaşılmasın diye kuyuya attılar dendi, ama neler söylendi,
neler anlatıldı bize... Tabii bu söylediklerim size, 20 yıl önceki
olaylar... 74 sonrası sıcağı sıcağına anlatılanlar... Çok şükür bunları
atlattık yani, kabullendik... Devam ediyoruz...
(Yarın: Şemi Bora,
Mehmet Ali Göçer)
[
başa dön ]
İncisini Kaybeden İsdiridyeler - 4
[ başa dön ]
*** Mehmet Ali Göçer’in kardeşi Naim
Hüseyin 29 Aralık 1963’te Aretyu’daki evinden Rum polisi tarafından alınıp
götürüldükten sonra ondan bir daha haber alınamamış: “Kıbrıs hükümeti
kardeşimi bulmaya zorunludur”
“Savaş daima iz bırakır...”
*** “Uzun müddet abimin öldürüldüğüne hiç
inanmadıydım, esir olduğunu düşünerek, o hayalle yaşadım senelerce...
Hiçbir zaman ölü olduğunu düşünmedim... Fakat zaman geçince artık o ümidi
yitirdim... Suçsuz biriydi... Bir mevzide çarpışırken ölseydi, savaştı
öldü derdim. EOKA’cılar yoldan alıp gitseydi, bir diyeceğim olmazdı. Ama
müdafaasız biri silahlı biri tarafından alındı, resmi görevli polis
tarafından alındı, eğer Kıbrıs hükümeti varsa, ben bundan onu sorumlu
tutarım. Kıbrıs hükümeti bugün bana kardeşimi bulmaya zorunludur...
Deftera polisiydi alan, belki de bugün o polis yaşamaktadır... Eğer bu suç
cezasız kalacaksa ve AB’ye gireceklerse, nasıl girecekler? Ben Avrupa
Birliği’nde hakkımı arayacağım... Ben de barıştan yanayım, ama bunlara
dikkat edelim, çünkü yarın bunlar çıban başı olacak... Bu gibi insanlar
istismar edilip bir kıvılcım başlayabilir, o nedenle çok dikkatli
olmalıyız Kıbrıs’ta...”
Mehmet Ali Göçer’in kardeşi Naim Hüseyin, 29
Aralık 1963’te Aretyu’daki evinden Kıbrıs Rum polisi tarafından alınıp
götürüldükten sonra ondan bir daha haber alınamamış..
SORU: Mehmet Ali bey, kardeşiniz Naim
Hüseyin 29 Aralık 1963’te kayboldu...
GÖÇER: Kayboldu demiyelim, Rum polisi
tarafından evinden alındı. Kardeşim Ticaret Lisesi’nden yeni mezun
olduydu, bir senedir işsizdi... Yaklaşık 22 yaşındaydı, Aretyu köyünden...
SORU: Bu karma bir köy müydü?
GÖÇER: Rum Türk karışık karma bir köydü,
Türklerin çok az bir nüfusu vardı orada, bir 30 aile vardı. Rumların
ortasında kalan bir köydü, 3-4 Rum köyü geçip köyümüze varacaktık. Onların
korktukları işte sizin Türk askeri gelecek, sizleri kurtaracak falan
derlerdi ama gitmesi çok zordu. Ben de abimden 3-4 yaş küçüktüm. Türk
Lisesi’nde öğrenciydim. Ben geldim, Türk tarafında kaldım, o tekrar geri
döndü, Lefkoşa’da çarpışma var, ben gitmeyeyim dedi. Köy daha sakindi diye
gitti. Ben otobüsle gelirdim, onun taksici bir Rum arkadaşı vardı, onunla
gelirdi. Ticaret Lisesi mezunu olduğu için Rumcası da vardı, hatta
gelirken taksici arkadaşı al bu gazeteyi oku dedi kendine, Rumca gazete
okurdu, ilgisi vardı. Dönüp gitti, köyde kaldı. Annem babam çiftçilik
çobancılık yapardı, o da onlara yardım ederdi. Köyde kalması bir fayda
etmedi, bu tarafa geçseydi belki de kurtulacaktı... Sağ olacaktı...
Senelerce içimde bir burukluk, hatta ailem tarafından da... Köye
gittiğimizde çeşitli zamanlarda çeşitli kişiler derdi ki biz biliriz
nerededir, isterseniz mezarını gösterelim falan...
Dr.
Küçük’e götüreceğiz dediler
SORU: O gün ne oldu, köye döndükten sonra?
GÖÇER: Rum polisi Landrover’le eve geldi,
kapıyı çaldı, anneme oğlun nerede dediler... Annemin adı Melek Hüseyin,
babamın adı Hüseyin Mehmet... Polis onu Dr. Küçük’e götüreceğini söyledi,
siz burada sağsınız, size birşey olmadı, Dr. Küçük’e götürelim sağ
olduğunuzu görsün dedi... Tamam dediler, köyden üç insan aldılar, biri
kardeşim Naim Hüseyin, ötekiler de Salih Mehmet ve Kemal Hüseyin... Salih
Mehmet amcamdır, Kemal Hüseyin de yeğenimdi. Daha önce de Niyazi Cemal’ı
aldılardı aynı şekilde, Dr. Küçük’e götüreceklerini söyleyerek... Annem
arabaya bindi, hayır sen in aşağı, seni istemeyiz deyip indirdiler
kendisini... Tabii zaman geçti, annem dedi ki hani bana oğlumu
getirmediniz, getireceğiz dediler, öylece oyaladılar... Sonra polisler
hiçbirşey söylemedi, zaman geçti. Biz göçmen olarak Mora’ya gittik
1964’te... O zaman bütün hayvanlarımızı, malımızı da aldılardı. Babam
diyor ki kapıyı açtılar bütün davarımızı sürdüler aldılar götürdüler, hiç
hayvanımız kalmadı, ineğimiz vardı, keçi koyunumuz vardı, hepsini aldılar
dedi... Napacaksınız dedi babam, girin içeri yoksa sizi vururuz dediler.
Tabii silahsız bir insan babam, evin içinde kaldılar. Hiçbir yere
gidemediler... Son artık anlaşma oldu, biz de Mora’ya yerleştiydik...
Esir olduğu hayaliyle yaşadım...
SORU: Nasıl etkiledi bütün bunlar sizi,
abinizin kaybolması, geri dönmemesi...
GÖÇER: Ben uzun müddet abimin öldürüldüğüne
hiç inanmadıydım, esir olduğunu düşünerek, o hayalle yaşadım senelerce.
Birgün abim gelecek nasıl olsa diye düşündüm. Hiçbir zaman ölü olduğunu
düşünmedim fakat zaman geçince o ümidi yitirdim. İki kardeştik, tek abim
olduğu için üstümde çok büyük tesir yaptı. Suçsuz biriydi... Bir mevzide
çarpışırken birşey olsaydı, savaştı öldü derdim. Fakat müdafaasız birinin
silahlı biri tarafından alınması, ona yakışır sonuna kadar korusunlardı...
Üstelik devlet resmi kuruluşundan insanlar... Ben bundan Kıbrıs
hükümetini, eğer Kıbrıs hükümeti varsa, sorumludur. Kıbrıs hükümeti bugün
bana abimi bulmakla sorumludur. Bugün belki de o polis yaşamaktadır,
Deftera polisidir. Deftera polisi bir Türkü evden nasıl aldığının
kayıtlarını bulup getirmesi lazım. Bugün AB’ye girmek isterler fakat bu
suçu da yaptılar, eğer bu suç cezasız kalacaksa ve bunlar AB’ye girecekse,
nasıl girecekler? Büyük suç işlediler? Kim telafi edecek?
Özür
dilemesi lazım
SORU: İki savaş yaşadık, pek çok insanlık
suçu işlendi... Bu yaraların kapanması için sizce ne yapmalı? Ufukta bir
anlaşma görünüyor, sizin yüreğinizi ne rahatlatır? Ne istersiniz olsun ki,
o acınız, ya da o “adalet” duygusu yerine gelsin sizin yüreğinizde...
GÖÇER: Mesela benim abimi bir EOKA’cı yoldan
alıp öldürseydi, ona bir diyeceğim olmazdı... Ama polis aldığı için bana
ne yaptığını söylemesi lazım. Öldürdük be kardeşim, ceza verdik kendine,
silahlar vardı elinde, bu bu belgeler vardı diyecek ve bunu idam ettik,
gömdük diyecek adaleti var ise, mahkeme ettik, suçludur, idam ettik
kendini, buraya gömdük demesi lazım bana. Ben de inanayım, hakikaten suç
yaptı, hükümete karşı geldi, bir ayaklanma yaptı. Fakat böyle bir olay da
yok, silahlı da bulmadılar kendini. Müdafaasız bir insanı aldılar. Özür
dilerse benden, tamam bu suçu işledik, Türk olduğu için öldürdük ve bunun
cezasını çekmeye razıyız, seni her şekilde ne tazmin edersek, ne yaparsak
yapalım, senin abini burada gömdük... Bunu demesi lazım bana...
Çocuklarıma düşmanlık aşılamadım...
SORU: Aksi halde anlaşmanın bir anlamı
olmayacak mı diyorsunuz...
GÖÇER: Bence anlaşma olmayacak, ben hiçbir
zaman çocuğuma bunları söylemedim, çocuğuma demedim amcanız vardı, Rumlar
tarafından alındı diye... Nineleri söyledi kendilerine... Fakat ben hiçbir
zaman fanatik olarak çocuklarıma düşmanlık aşılamadım. Olmuş olan, savaşta
olabilecek şeylerdir bunlar ama böyle savaş olmadıydı, müdafaasız birini
alınca bu savaş olmaz, mevzide olanlara bir diyeceğim yoktur.
SORU: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne
götürmeyi düşündünüz mü bu konuyu?
GÖÇER: Ben tabii hiç düşünmedim bunu. Bir
zamanlar Denktaş beyin bir demeci vardı, bunlar öldü artık sineye
çekeceğiz, istismar etmeyeceğiz diye. Ben de istismar edilmemesi yönünde
gittim, tamam. Bir savaş esnasında kahpece alındı öldürüldü, bunlara
sünger çekelim ama bilelim de, gerçek buydu... Gerçek bunlarsaydı, ne
yaptığımızı, ne ettiğimizi bilelim, doğru yolu gösterelim. Herkes de
bilsin. Ben bütün Kıbrıs Türkleri fenadır veya bütün Kıbrıs Rumları
fenadır, barıştan yana değil demiyorum. Ben de barıştan yanayım. Ama barış
olurken bunlara da dikkat edelim, çünkü bunlar yarın çıban başı olacak.
Ben hiçbir zaman gidip anarşist bir olay yapacak değilim, o gücüm de yok.
Ama bunlar da kibrit olabilir, bu kibriti söndürelim... Ben Rum tarafına
da geçtim, ama abim hakkında bir bilgi edinmedim...
Savaş
daima iz bırakır
SORU: Nasıl bir ülkede yaşamak isterdiniz ki
bunlar yaşanmasın? Ne tür insani ilişkiler isterdiniz ki bunlar
tekrarlanmasın? Ne yapmak lazım?
GÖÇER: Aslında Kıbrıs’ta çok dikkat etmek
lazım, benim gibi bu gibi insanları çoğu istismar edip bir kıvılcım
başlayabilir... Bunlara çok dikkat etmemiz lazım fakat ayrı ayrı
bölgelerde olursak, biraz daha uzun zamanlarda, 30-40 sene sonra, belki
iki taraf da körüklemez, sakin olur ve barış ve huzur içinde yaşarız.
İçiçe yaşarsak bile buna çok dikkat etmek lazım çünkü büyük olaylar
çıkmasın tekrar, tekrar savaş olmasın... Savaş daima iz bırakır, bugün
benim üzerimde bıraktığı gibi, başka ailelerde de iz bırakır... Senelerce
babasız kalanlar var, ben abisiz kaldım, annesiz kalanlar var. Bunlar
olmasın, ben öyle bir barış isterim ama içiçe şu anda bence mümkün
değil... Olacak bölgeler vardır ama bu gibi insanlar içiçe olduğunda iyi
değildir, savaşa veya huzursuzluğa sebebiyet olur. Bu gibi insanları bir
yere getirmek yanlıştır...
Toprak bir Kıbrıs’tır...
SORU: Şimdi kayıplar konusu gündemde, DNA
testi yapılması gündemde. Bunu benimser misiniz? Bulunursa kemikleri onu
getirip bu tarafta gömmek ister misiniz?
GÖÇER: Ben DNA testine karşıyım,
öldürdülerse, öldürdükleri yeri göstersinler. Burada gömülüdür, burada
kalsın. Onun anısı orada kalsın, tekrar onu alıp başka yere getirip
rahatsız etmek yanlış birşeydir. Benim malım o taraftadır, Güney’de kaldı
bütün mallarım, bu tarafta mal aldıysak bile benim esas malım o
taraftadır. O tarafta da malımız var, toprak bir Kıbrıs’tır, ha orada
kaldı, ha burada... Orada bir türbe yapılması, orada bir düzenleme
yapılması... Yeter ki yerini göstersinler...
SORU: Benim sormayı unuttuğum, sizin
söylemek istediğiniz başka birşey var mı?
GÖÇER: Rum tarafı son zamanlarda kayıplar
üstüne büyük şeyler yarattı, biz maalesef burada bir kayıp komitesi bile
kurmadık. Bunları hep şehit addettik, şehitlerin çatısı altındadır. Onlar
için mücadele edilir. Bir yerde baktım, abim şehittir fakat ona mukabil
bazı şehitlerin çocuklarına birşeyler verildi, anneme sağ iken birşey
verilmedi, şimdi yaşamıyor, dört yıl önce öldü. Devamlı söylerdi, oğlumu
belki görürüm, mezarını belki birgün görürüm. Hatta bir zamanlar köye
gitti, para verdi 25 Kıbrıs Lirası, işte filan yerdedir diye, sırf bilgi
alsın diye, hiç bilgi alamadı, yerini de göstermediler kendine... Uzun
müddet hayaliyle yaşadı... Filan yerde esirdir, Yunanistan’dadır, filanla
evlidir dediler... Hiçbir bilgi edinemedik, Birleşmiş Milletler’e
fotoğrafını verdiğimiz halde bilgi edinemedik. Olumlu olumsuz, sağ ölü bir
cevap gelmedi. Yalnız bize burada söylenen bunları unutunuz, bunlar şehit
oldu bitti dediler. Biz de daha fazla araştırma yapmadık fakat şimdi
sırası geldi, ve ben kendi fikrimi söyleyeyim, şu an AB’ye girecek Kıbrıs,
ben bu AB’de hakkımı arayacağım. Çünkü o taraftaki hükümetse, beni de
koruması lazımdı, ne yaptıysa bulması lazımdı benim kardeşimi. Bulamazsa
AB bulsun, cezasını görsün bu hükümet. Yaptığı suç, savaş esiriyse, neden
dolayıdır, savaştan mı öldürdü, yoksa sıradan bir vatandaşı alıp
öldürdü... Suç işledi, cezasını görmesi lazımdır. Bu, KKTC’nin de yaptığı
yanlışlardır, bizi yalnız bıraktılar, hiçbir zaman sahip çıkmadılar...
AB’ye müracaat edip hakkımızı aramamız lazım...
*** İçişleri Bakanlığı Kaza Müfettişi Şahap
Şemi kaybolduğunda, Şemi Bora 12 yaşındaydı:
“Unutamayız ama bağışlama duygusunu
geliştirebiliriz...”
“Türkler tarafından Larnaka polis
karakolunda en son 26 Aralık 1963’te görüldü... Bir yerde 12 yaşında
ailenin sorumluluğunu üstlenen bir çocuğu düşünün... İkimizin de büyümesi,
tahsin yapması için annem büyük özverilerde bulundu... Dedem de bize
yardımcı oldu, zor günlerden geçip bugünlere geldik... O hisleri anlatmak
da kolay değil, yaşamayan insanın anlaması mümkün değil... Hiç kimsenin bu
duyguları yaşamamasını dilerim... Bana göre kin, medeni bir insanın içinde
olacak bir duygu değil... Ancak hiçbir zaman unutamayız, bu gibi olaylar
başına gelenler karşı tarafı bağışlama duygusunu geliştirmeli, onun da
koşulları birlikte gelme duygusuyla... Kayıpta adalet yoktur... Bu konular
bir an önce politik malzeme olmaktan çıkarılmalıdır... Yeter artık
diyoruz, neredeyse 40 yıl geçti üzerinden... Ben 12 yaşındaydım, oğlum
üniversiteden mezun oluyor ve hala biz bu kayıplar konusunun her iki taraf
arasında gidip geldiğini, görüşüldüğünü, alevlendiğini, geri düştüğünü
görüyoruz... Artık yeter diyorum, bu konu artık kapansın. Otursunlar, bir
şekilde ne yapacaklarsa yapsınlar, bu konunun kapatılmasının yönetimini 40
yıldır bulmalıydılar diyorum...Çünkü her açıldığında, ben yaşlı annemi
düşünüyorum, babam kaybolduğunda 30 yaşındaydı, şimdi zor yürüyecek
durumdadır. Her konu açıldığında acı çekmektedir... Artık yeter
diyorum....”
İçişleri Bakanlığı Kaza Müfettişi Şahap Şemi
kaybolduğunda, Şemi Bora 12 yaşındaydı...
SORU: Babanız Şahap Şemi, 1963’te ne iş
yapıyordu?
BORA: Babam 1963 Aralığında kaybolduğuna
İçişleri Bakanlığı’na bağlı, o zamanlar Komiserlik dediğimiz bölümde kaza
müfettişiydi..
SORU: Tam hangi tarihte kaybolmuştu?
BORA: Bize verilen bilgiye göre, 26 Aralık
günü Larnaka polis istasyonunda, yani karakolda görüldü Türkler tarafından
en son...
SORU: O gün evden çıkıp gittiği ve dönmediği
gün müydü?
BORA: Şöyle anlatayım: olaylardan birkaç ay
önce Mağusa’ya becayiş olmuştu, ben de İngiliz Okulu’nda yurtta
kalıyordum... 12 yaşındaydım, İngiliz Okulu’nun birinci sınıfına
başlamıştım, Rum tarafındaydı okul. Babam Mağusa’ya tayin olduğu için,
hafta arasında orada kalıyordu, haftasonu Lefkoşa’ya geliyordu,
kızkardeşim ve annemle ev bulduktan sonra Mağusa’ya taşınacaklardı. Ben o
yüzden yurda başlamıştım bile ama hemen tabii bir iki ay içinde bu olaylar
çıkınca, taşınma işlemi gerçekleşemedi...
Kaybolduktan iki ay sonra mektubunu aldık...
SORU: Kaybolduğu gün ne olduydu?
BORA: Şunu da söyleyeyim, 24 Aralık tarihli
bir mektubu geçti elimize Şubat 1964’te ancak mektup elimize ulaştı ama 24
Aralık tarihli mektubunda, gelmek için yola çıktığını, Büyük Kaymaklı’ya
kadar geldiğini ancak oradan silah sesleri geldiğini, havanın kararmakta
olduğunu, etrafta çatışma sesleri geldiği için dönmek zorunda kaldığını
Mağusa’ya yazdı. Ancak oradaki arkadaşları, sonra bana anlattılar, o gün
geri döndü, ertesi gün yine yola çıktı, bu sefer de değişik yoldan gelmek
üzere, belki değişik yoldan gidersem barikat falan yoktur gibi düşünmüş
olabilir. Ancak yolda sivil Rumlar tarafından arabasıyla beraber alınıp
Larnaka polis istasyonuna götürülmüş, oraya girerken gören Türkler var,
örneğin Süleyman Züğürt bana bunları kendisi anlattı, geçen yıl rahmetli
oldu Süleyman Züğürt...
SORU: Arabası neydi?
BORA: Austin Cambridge...BD434 plakayı
hatırlıyorum...
SORU: Ne renkti?
BORA: Gri renk bir Austin Cambridge’ti...
SORU: O Austin’le nerelere giderdiniz? Nasıl
bir babaydı?
BORA: 12 yaşında, hatırlayacak kadar yaşım
vardı... O Austin Cambridge’le biz Türkiye’ye geziye bile gittik, o
zamanlar arabayla bir İstanbul, Bursa, İzmir turu yaptık. Kıbrıs’ta tüm
ailelerin yaptığı gibi haftasonu piknik, gezme, babaannemi ziyaret,
anneannemin köyüne gitme, deniz...
Dünyaya
tepkim var
SORU: Siz Lefkoşalı mıydınız?
BORA: Esas doğum yerim Larnaka ama ben 9
yaşındaydım, Lefkoşa’ya tayin olduydu babam, görevinden dolayı sık sık
tayin olurdu.. Baba tarafım Larnakalıydı... İki kardeştik, ben ve dokuz
yaşında o zaman kızkardeşim Hülya... Vecihe Hülya Tokatlı... Annemin adı
Hatice... Dediğim gibi en son polis karakolunda görüldükten sonra, hiçbir
haber alamadık ve bu konuda aslında birazcık benim tepkim var dünyaya...
Çünkü 1963’ten 74’e kadar biz ne yaptıysak bir türlü hiçbir haber
alamadık, hiçbir dünya basınında da konu olmadı. 74’ten sonra kayıp Rumlar
da oldu, 74’ten bu yana dünya çalkalanıyor kayıp Rumlar hakkında. Peki
Türkler insan değil miydi ki 63’ten 74’e kadar yüzlerce Türk kayboldu ve
hiç konu edilmedi... Bu konuda isyanım var, çünkü bana göre her insan
kendi ailesi için de, milleti için de bir değerdir, bunun milliyeti
olmamalıdır. Hayatını her ne sebeple olursa olsun kaybeden herkes için
üzüntü duyarız, insanlık bunu gerektirir. SORU: Büyürken nasıl bir
duyguydu babanızın kayıp olması? Nasıl etkiledi sizi? 12 yaşındaydınız ve
artık babanız yoktu...
BORA: Bir yerde 12 yaşında ailenin
sorumluluğunu üstünde hisseden bir çocuğu düşünün... Annem sağolsun, tüm
bu zorluklara göğüs gerdi ve ben 12, kızkardeşim 9-10 yaşlarındaydı,
ikimizin de büyümesi, tahsil yapması için büyük özverilerde bulundu,
dedem, annemin babası da bize yardımcı oldu. O zor günlerden geçip
tahsilimizi de tamamladık, bugünlere geldik. Kolay değil, anlatmak da
kolay değil... O hisleri yaşamayan insanın anlaması, bana göre tarifle
olmaz... Hiç kimsenin bu duyguları yaşamamasını dilerim...
Bağışlama duygusunu geliştirmeli
SORU: Yüreğinizi ne yatıştırabilir? Eminim
bütün babasız büyüyen çocuklar gibi, üstelik sizin babanızın bir mezarı
bile yok ziyarete gidebileceğiniz, korkunç bir duygudur.. Ne
yatıştırabilir yüreğinizi? Bu yüzden kin duyuyor musunuz? Öfke duyuyor
musunuz? Ne duyuyorsunuz?
BORA: Öncelikle kin ve nefret var mı
sorunuzdan başlayalım... Bana göre kin medeni bir insanın içinde olacak
bir duygu değil. Hoş bir olay değildir, mutlaka bize acı vermiştir, aileye
acı vermiştir, ailesinde kayıp olan, şehit olan herkese acı verdiği
gibi... Ama kin duygusuyla bunun üstesinden gelmek çok çağdışı bir
yaklaşımdır. Ancak hiçbir zaman unutamayız, bunu kabul etmeliyiz, unutmak
mümkün değildir. Bu gibi olaylar başına gelenler ancak karşı tarafı
bağışlama duygusunu bir şekilde geliştirmeli, onun da koşulları birlikte
gelmesi kaydıyla...
Artık yeter diyorum...
SORU: Bir anlaşmaya doğru gidilirken ne
olması gerekir ki yüreğiniz yatışsın, o “adalet” duygusu yerine gelsin?
Çünkü sadece Kıbrıslı Türklerin değil, Rumların da kayıpları var,
Kampuçyalıların da oldu, Vietnamlıların da... Siz, kayıp bir babanın oğlu
olarak ne istiyorsunuz?
BORA: Benim gibi eminim tüm ailelerin de
istedikleri, bir an önce bu konuların politik malzeme olmaktan
çıkarılmasıdır. Yeter artık diyoruz, 40 yıl geçti üzerinden neredeyse, ben
12 yaşındaydım, bugün 51 yaşındayım, oğlum üniversiteden mezun olacak
çağa gelmiştir ve hala biz bu kayıplar konusunun her iki taraf arasında
gidip geldiğini, görüşüldüğünü, birkaç yılda bir konunun alevlendiğini
sonra tekrar geri düştüğünü görüyoruz. Ben diyorum ki artık yeter, bu
aileleri her konu açıldığında yeteri kadar ızdırap içine sokuyorlar, bu
konu artık kapansın. Otursunlar bir şekilde ne yapacaklarsa, görüşmelere,
bulacakları yöntemlere bağlıdır ama artık bu konunun kapatılmasının
yöntemini 40 yıldır bulmalıydılar. Bulacakları çareler mutlaka
açıklanacaktır, bir an önce ne yapılacaksa bu ailelere açıklansın ve bu
konu da kapansın. Çünkü her açıldığında, ben yaşlı annemi düşünüyorum, o
kadın babam kaybolduğu zaman 30 yaşındaydı, bugün zor yürüyecek durumdadır
yaşlılığından dolayı ve bu kadın 40 yıldır her konu açıldığına acı
çekmektedir. Artık yeter diyorum, çünkü gerçekçi davranacaksak, bu
sevdiğimiz insanların hayatta olmadığını biliyoruz. Mantıklı bir insan
bunu kabul eder. Duygusal yönden insan her zaman umut etmek ister ama
mantıklı düşündüğünüz zaman, hayatta olabilmesi ihtimalinin sürecinin
sadece bir iki yılla sınırlı olduğunu kabul edersiniz. 20 yıldan, 40
yıldan sonra bunu umut etmek, hiçbir mantıklı insanın yapacağı bir hareket
değildir. Ancak yapılan bana göre politik olarak bu konuyu istismar
etmektir ve biz aileler olarak, yeter artık konunun istismar edilmesini
istemiyoruz, bulunacak yöntem neyse açıklandığında, inanın aileler de
belki bir yerde huzura kavuşacaklardır.
Savaş
ihtimali ortadan kaldırılsın
SORU: Nasıl bir Kıbrıs’ta yaşamak istersiniz
ki bu olaylar tekrarlanmasın? Kafanızdaki Kıbrıs nasıl bir yerdir? Şu
anlamda sormuyorum: işte iki bölgeli, iki toplumlu federal, konfederal
anlamında değil...
BORA: Huzurlu bir ortamda yaşamak için
öncelikle savaş tehlikesinin ortadan kalkması gerekir. Savaş olma
ihtimalini ortadan kaldıracak her türlü hareketi destekleriz. Çeşitli
görüşler ortaya çıkabilir, silahsızlandırma bir tarafça önerilebilir,
diğer taraf da diyebilir ki ancak biz güçlü olduğumuz zaman veya her iki
tarafta da silah dengesi olduğu zaman savaş tehlikesi ortadan kalkar ki
bunun doğruluğu bana göre bir yerde ispatlanmıştır, 74’ten bu yana geçen
süre zarfında herhangi bir çatışmanın olmaması, askeri dengenin olmasından
dolayı gelmiştir görüşüne katılıyorum ama tabii ki bunun da ilelebet
gitmesi ne pratiktir, ne de böyle niyeti olan var sanıyorum. Mutlaka bir
çözüm bulunmalıdır, onun için son günlerde başlayan bu görüşmelerin olumlu
bir sonuç çıkaracağını umud ederiz... Her iki tarafın da olumlu ve yapıcı
yaklaşımını gerektirir. Karşı tarafın kabul etmeyeceğini bildiğimiz
noktalarda ısrarlı davranırsak, herhangi bir sonuç çıkması zorlaşır.
Umarız ki her iki tarafın da kabul edeceği, anlaşacağı bir noktaya varılır
ve geçmişte yaşanan bu tür olumsuzluklar ileride yaşanmaz...
(Yarın: Salih Bayraktar)
[ başa dön ]
İncisini Kaybeden İsdiridyeler - 5
[ başa dön ]
“Nutuklardan bunalmış bir kadın,
çökmüş göğsünden çıkarıp
çürümüş fotoğrafını oğlunun, öpüp
volta atıyor kokuşan kaldırımlarda...
Sesi kendine uzak, yabancı kulaklarda
sonsuz bir nakarat gibi
takip ediyor yorulmaz bedenini...
"Ben kimim şimdi,
çocuklarım nerede,
nerede o peşimden koşan dostlar?
Battıkça batıyor gemi,
bu şatafatlı yıldız yağmuru
bu tufan, nereden çıktı ansızın,
nereden çıktı bu karanlıklar,
kim çaldı gözlerimden güneşi,
dudaklarımdan narı, kim çaldı?
Gemi battıkça dökülüyor her yanım,
batıkça kirleniyor toprak...
Yükselmek istiyorum,
yükselmek istiyorum ışığa
- her yanım boşluk-
Kimim ben şimdi,
nerede defne taçlarım,
yasemin kolyelerim,
çocuklarım ve hayat nerede ?”
Temmuz,
1995 Lefkoşa
(Tamer Öncül’ün Gündüz Düşleri başlıklı
kitabından, “NUTUK” şiirinden)
19 Ocak 1957’de polis Cemal Ali Bey’i, Nikos
Sampson’un adamları vurduğunda, Salih Bayraktar 10 yaşındaydı:
“Amerika ve garantörler, Kıbrıslılardan özür
dilesin”
*** “55 yaşındayım ve o babasızlığın
verdiği boşluk hala içimde var... Liderlerimiz zannederler ki şehit
çocuğuyuz, kayıp çocuğuyuz da biz daha çok kin güdeceğiz bu sözde
düşmanlara karşı. Halbuki ben çekmişim bu ızdırabı, kendi çocuğum çeksin
ister miyim? Ben barış isterim... İkinci Dünya Harbi’nde de insanlar
birbirini öldürdü, 55 milyon genç insan öldü, ne diye ondan sonra gelen
nesiller de çarpışsın? Aradan 4 yıl geçmeden 1949’da AB’nin temelini
attılar... AET’yi kurdular, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni kurdular.
Benim babam vuruldu, başkalarının babaları, evlatları vuruldu, kayboldu,
öldürüldü, kimse bunun hesabını sormadı, o zamanlar Kıbrıs Cumhuriyeti
vardı, garantörler vardı... Acaba kendi aralarında biz öldürdük sizden,
siz de bizden, karıştırmayalım fazla mı demek istediler? Hiç bunun
hesabını sormadılar...”
*** “Güney Afrika’da olduğu gibi gerçek
komisyonlarının kurulması lazım, suçlular kimse bunun cezasını görmeleri
lazım... Bu benim babam olsa, onun da yargılanması gerekiyor... Halk kendi
kendini yönettiği, gerçek iradesini ortaya koyabildiği, tam demokrasi
geldiği zaman mümkün olabilir... Benim yüreğimi ne rahatlatabilir?
Amerikan hükümeti, İngiliz hükümeti, bütün garantör ülkeler biz suçluyduk,
sizi koruyamadık ya da birbirinize düşürdük, komplolar kurduk, planlar
yaptık, şimdi pişman olduk, özür dileriz bütün Kıbrıs halkından ve
ailelerini yitirenlerden diyecek... Ve bir daha da bu tekrarlanmayacak
diye söz verdikleri zaman, belki o zaman yüreğim rahatlar...”
Ressam Salih Bayraktar’ın babası, “kayıplar”
listesinde değil... Ancak o da babasını küçük yaşta yitirenlerden... Bu
yazı dizisinde incisini kaybeden bir diğer istiridye o...
SORU: Kaç yaşındasınız?
BAYRAKTAR: 54-55 yaşındayım. Öğretmenlikten
emekliyim.
SORU: Babanızı ne zaman kaybettiniz?
BAYRAKTAR: 1957 Ocak ayının 19’unda...
Babamın adı Cemal Ali Bey... Vurulduğu zaman polisti. 1957’de Tahtakale’de
santral vardı, “Elektrik Fabrikası” derlerdi, orada nöbet tutardı, İngiliz
zamanıydı. Henüz Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu fikir halindeydi. Orada
nöbet tutuyordu, bir Rum EOKA’cı bir el bombası atmış, Nikos Sampson’un
adamlarından biri olduğu söylendi... Sampson hapisteydi o zamanlar,
araştırdım ben... Herkes saklanırken, babamın “Çatozluluğu” tutmuş,
silahı boşalttığı halde, tekrar doldurmuş ve arkasından da ateş etmiş bu
teröristin. Bu arada da bomba patlamış... Ciğerlerinden yaralandıydı ve üç
gün yaşadı...
Şuursuzca koştuk...
SORU: Siz kaç yaşındaydınız o zaman?
Babanızla ilgili neler hatırlıyorsunuz? Ölümü sizi nasıl etkiledi?
BAYRAKTAR: Ben 10 yaşındaydım. Babam çok iyi
bir adamdı. Herkesin “Cemal ağa” dediği biriydi, zengin biri de değildi,
saygı gösterirlerdi kendine. Eskiden köylerde saygı duydukları insanlara
“ağa” derlerdi. İyi şarkı söylerdi, sesi çok güzeldi...Ben oynuyordum
çocuklarla beraber, abim benden 3 yaş büyüktür, bir ablam, bir de büyük
abim vardır, aramız hep üçer yaş... Ben en küçüktüm... Biz Küçük
Kaymaklı’da oynardık, gelip söylediler, duyduğumda beynimden vurulmuşa
döndüm, ben de abim de. Yollarda şuursuzca koşmaya başladık... Kaymaklı’da
kahvelerin olduğu yer vardı, tanıdılar tabii, “Cemal Ağa’nın oğludur”
dediler, tuttular bizi ve geri çevirdiler. Biz bir yere gitmiyorduk,
şuursuz bir şekilde ağlayarak koşuyorduk. Benim hayatımda bir kopuk dönem
oldu... Hayat orada koptu ve sonradan da yapıştıramadım... En küçük
çocuktum ben, babam beni çok severdi, parlak bir öğrenciydim. O zaman
ilkokul iki ya da üçüncü sınıftım. Dersleri dinleyemez oldum... Çok
başarısız değil ama vasat, neredeyse vasatın altında bir öğrenci oldum.
Ortaokul lisede yine vasat bir öğrenciydim. Üniversiteye gittiğimde
kendimi toparlayabildim.
Yaşama sevincini kaybettim...
SORU: Yani yaşama sevincini mi
kaybettiydiniz?
BAYRAKTAR: Yaşama sevincini kaybettim, geçim
zorlukları çektik. Rahmetli annem çok uğraştı. Çıraklıların yanına girdi,
şeker sarardı, haftada beş on şilin ya da birkaç lira gibi bir para
alırdı. Onunla idare ett |