|
İNCİSİNİ KAYBEDEN İSTİRİDYELER
(Ocak-Şubat 2002, Yenidüzen)
&
KAYIPLARIN İZİNDE
(Temmuz-Ağustos 2004, Yenidüzen)
&
Kayıpların izinde
dizisinin medyadaki yansımaları
~ Sevgül Uludağ ~
İncisini kaybeden
istiridyeler - 1
İncisini kaybeden
istiridyeler - 2
İncisini kaybeden
istiridyeler - 3
İncisini kaybeden
istiridyeler - 4
İncisini kaybeden
istiridyeler - 5
---
Kayıpların izinde -
1
Kayıpların izinde -
2
Kayıpların izinde -
3
Kayıpların izinde -
4
Kayıpların izinde -
5
Kayıpların izinde -
6
Kayıpların izinde -
7
Kayıpların izinde -
8
Kayıpların izinde -
9
Kayıpların izinde - 10
---
Kayıpların izinde
dizisinin medyadaki yansımaları
İncisini Kaybeden İsdiridyeler - 1
[ başa dön ]
Babası kayıp çocuk
yürekleri...
Onlar incisini
kaybeden istiridyeler gibiydiler... Babaları “kayıp” çocuklardı... Babayı
kaybetmek, çocukluğunu yitirmekti... İncecik bir tel koptu yüreklerinde,
asla kimse tamir edemedi, yapıştıramadı... İçlerindeki kara boşlukta çok
uzun yıllar babaları dönecekmiş gibi umudu taşıdılar... Bütün savaşlarda
ve iç savaşlarda, bütün çatışmalarda babasını yitirmiş çocuklardan
birkaçıydılar... Yürekleri Kampuçyalıydı, Vietnamlıydı, Boşnaktı, Sırptı,
Hırvattı, Kıbrıslıydı... Yürekleri babası kayıp çocuk yürekleriydi...
Savaş ve çatışmalar, onlardan asla yerine konulamayacak birşeyi, çocukluk
sevincini çaldı... Yaşamları boyunca bu acıyla başetmeyi öğrenmek zorunda
kalanlardı...
Kaybolanlar,
teşkilatları yönetenler, savaş kararı verenler, göç kararı verenler
değildi, emekçilerdi... Kimisi mozaikçiydi, kimisi çiftçi, kimisi
gardiyan... Bu topraklarda hayatlarını alın teri dökerek kazananlardı...
Savaş rüzgarları estiğinde onları alıp gitmiş, bir daha geri
getirmemişti... Çocuklar babalarını beklediler ama onlar asla dönmedi...
Kayıp mezar taşlarını yüreklerinde taşıdılar, bu yüzden barışı herkesten
çok istediler...
Onlarla konuşmak
kolay olmadı: yaşadıkları travmayı bir kez daha yaşamak zorunda
kaldılar... Onların konuşması kadar, onları dinlemek de zordu... Kendini
onların yerine koyup yitirdikleri o çok değerli çocukluk yıllarını
gözünüzün önünde canlandırmak, acıyı ta derinlerinizde hissetmek, bu
topraklarda yaşanmış travmaların boyutunu kavramak... Yine de konuştuk:
incisini yitirmiş istiridyelerin yaşamında “kayıp” babaların yerini
anlamaya çalıştık...
Bugün kimisi
babasının kemiklerini geri istiyor, kimisi yalnızca nereye gömüldüğünü
bilmeyi, kimisi DNA testine hazır ama tümü bu konunun çok uzadığını
hissediyor... Tijen Gülle, Özel Pınardan, Şemi Bora, Kutlay Erk, Mehmet
Ali Göçer, Salih Bayraktar toplumumuzdan yalnızca bir kesit... Savaşın
nelere malolduğunu yüreklerini açarak anlattılar... Bu riski, yani
yüreğini açıp acılarını gösterebilme ve bunlardan bugünün koşullarında
rasyonel bir sonuç çıkarabilme yeteneğini paylaştıkları için onlara
teşekkür borçluyuz...
Tijen Gülle, babası
kaybolduğunda 11 aylıktı, şimdi 39 yaşında... Bunca yıldır bu olayların
ortaya çıkarılamamasına kızgın olduğunu anlatıyor:
“Bu bir insanlık
ayıbıdır”
*** Tijen Gülle’nin babası Aretyulu Vasıf
Hasan, Lefkoşa’da mozaikçiydi... Babası kaybolduğunda 11 aylıktı,
takvimler 18 Aralık 1963’ü gösteriyordu:
“Veli toplantısı olurdu, anneler babalar
gelirdi, benim babam yok... O eziklik hiç eksilmedi... Babaya tam ne
olduğunu bilememek, o çocuk aklımla yorum getirememek... Baban kayboldu
diyorlar ama mezarı yok... Sanki babam çıkıp gelecekmiş gibi gelirdi,
hatta ortaokula kadar ben babama mektup yazardım, duygularımı
anlatırdım... Kayıp olduğunu bilmek ve mezarının olmaması, insanda her
zaman bir ümide yol açıyor... Şu anda öyle bir ümidim yok ama belli bir
yaşa kadar o ümidi taşıdım...”
*** “Savaş ihtimalinin ortadan kaldırıldığı
ve Avrupa Birliği’ne girmiş bir Kıbrıs’ta çocuklarımın geleceğinin çok
daha iyi olacağını düşünüyorum, savaş olasılığının da böylelikle ortadan
kalkacağına inanıyorum çünkü AB içinde olan ülkeler, geçmişte
birbirleriyle savaşmışlar, çok büyük acılar çekmiş ülkeler. Ama bugün bu
ülkelerin insanları birbirleriyle çok iyi anlaşabiliyorlar. Gelecekte
belki bizim insanlarımız da, birbirlerini çok iyi tanıdıktan sonra,
birbirlerine güven geliştirdikten sonra onlar gibi yaşayabilecekler ama
ilk etapta, en azından kendilerini güven içinde hissedecekleri bir anlaşma
modeli olması gerekir, ona inanıyorum. Bu iki kesimlilikse, iki kesimlilik
olacak ki ufukta görünen öyle bir modeldir çünkü benim çocuğum büyürken
Rum’un nasıl birşey olduğunu bilmeden büyüdü. İlkokula başladığında Rum’un
bir insan olduğunu bile düşünemiyordu...”
Tijen Gülle, 39
yaşında, İçişleri Bakanlığı’nda çalışıyor... Tijen Gülle’nin babası
Aretyulu Vasıf Hasan, Lefkoşa’da mozaikçiydi... Babası kaybolduğunda 11
aylıktı, takvimler 18 Aralık 1963’ü gösteriyordu...
SORU: Tijen, baban
kaybolduğunda 11 aylıktın...
GÜLLE: Evet, onu hiç
tanıma şansım olmadı... Annem, babam ikisi de Aretyu köyünden, evlendikten
sonra Lefkoşa’da Tahtakale semtine yerleşmişler. Babam mozaik işiyle
uğraşırdı. Dereboyu’nda bir zamanlar mozaik fabrikası vardı, orada başka
arkadaşlarıyla beraber ortak fabrika kurmuşlar, mozaik işi yapardı. Çok
güçlü bir insanmış, çok güzel ıslık çalarmış, mahalleye gelişinde
mahalleli ıslığıyla anlarmış, herkes “Hah Vasıf geldi” dermiş... Annemle
de uzun bir süre geçiremedi, yaklaşık iki yıllık bir evlilik... Benim
doğum günümü kutlamaya hazırlanırlarmış 11 Ocak doğumluyum, kaybolmadan
önce annemle alışverişe çıkmışlar, bana doğumgünümde giyeceğim elbiseyi
almışlar. Kaybolduğu gün, benim sonradan öğrendiğim, Yenişehir’deki bir
eve mermer koyuyormuş... Onlardan ayrıldıktan sonra gören olmamış. Bir
arkadaşıyla gitmişler, sonra babam eve doğru ayrılmış ama eve gelmedi...
Akibetini öğrenemediler... 18 Aralık’ta kayboldu... Annem ve bütün aile
onun izini aramaya başlamışlar, çeşitli yerlere başvurmuşlar... Gelmeyince
annem çok endişelenmiş çünkü ufak ufak huzursuzluklar varmış Türklerle
Rumlar arasında... Tam bir çatışma yok henüz, o yüzden başına ne geldiği
bilinmiyor...
Kayboldu diyorlar ama mezarı yok...
SORU: Babanın “kayıp”
olduğunu bilerek büyümek nasıl bir duyguydu? Neler hissederdin?
GÜLLE: Babasız büyüyen
her çocuk gibi bir eksiklik, babası olan çocukları kıskanırdım, neden
derdim, o zamanki çocuk aklıyla insan bencil oluyor, neden neden onun
babası değil de benim babam yok... Hiç unutmam, bazı şeyler insanın
çocukluk günlerinde beynine yerleşir, yara olur ya... Mesela veli
toplantısı olurdu, anneler babalar gelir çocuğunu sorardı, benim yalnız
annem gelirdi. O içimde hep bir eziklik, bu duygu hiç eksilmedi... Eziklik
derken babaya ne olduğunu tam bilememek, o çocuk aklımla bir yorum
getirememek... Baban kayboldu diyorlar ama mezarı yok...
SORU: Mezarının
olmaması nasıl bir duyguydu?
GÜLLE: Sanki böyle
babam çıkıp gelecekmiş gibi... Belli bir yaşa kadar, hatta ortaokulda
olduğum dönemlere kadar ben babama mektup yazardım, o günkü halimi
anlatırdım, duygularımı anlatırdım ve sanki böyle bizi bulacak, beni o
halimle görecek, vay işte sen büyüdün bu yaşa geldin diyecek... Kayıp
olduğunu bilmek ve mezarının olmaması, insanda her zaman bir ümidin
olmasına yolaçıyor... Şu anda öyle bir ümidim yok ama belli bir yaşa kadar
o ümidi taşıdım. Biraz da bunda ailenin kendi içinde konuşmalarının da
etkisi var, işte acaba yaşıyorlar da bir yerde esir midirler, mesela
babamın babası yıllarca babamın izini sürmeye çalıştı... Herkes her
duyduğuna inandı. Kimisi işte Atina’dadır, işte Rum tarafındadır demiş,
bir yerde esir tutuluyorlar demiş. Dedem şu anda hayatta değil ama belki
de öldüğü zaman bile hep oğlunun geri geleceği ümidini taşıdı...
Baban yoksa denize gidemezdin...
SORU: Anneni nasıl
etkiledi?
GÜLLE: 20 yaşında dul
kalmak yeni evli bir insan olarak, hayata çaresiz bir şekilde atılmak, bir
de göçmenlik var o günlerde... Hem babamı kaybetti, hem Tahtakale’den
göçmen oldular, evini bıraktı, eşyasını bıraktı, eşi yok yanında, eşine ne
olduğunu bilmiyor... Eminim o günlerde bir yerlerden çıkıp geleceği
ümidini taşıdı... Belli bir zaman sonra kendi ayakları üstünde durmaya
çalıştı, annem hayatı boyunca belli bir yaşa kadar hep çalıştı... Tek
başına bir çocuk büyütmenin hele o dönemlerde zorluğunu yaşadı... Çok net
hatırladığım birşey var mesela: denize gidemezdik... O dönemlerde baban
yoksa denize gidemezdin... Dedem gelirdi, ona da çok uymazdı, senede bir
defa beni alır denize götürürdü... Ne pikniğe gidebilirdik, ne denize
gidebilirdik... Annenannemlerle birlikte yaşardık ve Kıbrıslı Türklerin o
aile dayanışması olmasa şehit ve kayıp aileleri çok daha güç koşullarda
yaşardı. Aile dayanışması güçlü olduğu için insanlar bir yerde acıları da
paylaşıyorlar. Ama sonuçta babasız bir çocuksun, pek çok şeyden mahrum
kalıyorsun, bugünkü koşullar gibi de değil, anneler dedikodu olur
düşüncesiyle bir yere gidemiyor, yalnız başına çocuğunu alıp alışveriş
dahi yapamıyor... Çok zor koşullardı aslında...
SORU: Ailenizden başka
kayıplar da vardı galiba...
GÜLLE: Evet,
anneannemin kardeşi, kardeşinin oğlu, Aretyu köyünden başka akrabaları...
Anneannem bana ailemde 7 tane kayıp var der her zaman için bunu söyler.
Çok acı çekmişler, iki kez göçmen olmuşlar, bir 58’de, bir 63’te...
“Öncelikle kızgınım”
SORU: Şimdi “kayıplar”
konusu yeniden açıldı, iki taraf da herhalde uluslararası baskılarla bu
konuyu bir yerde çözme gibi bir söz verdiler... Bir takım DNA testleri
yapılsın, kemikler tesbit edilsin deniliyor... Bu haberleri duyduğunda
sende ne tür bir etki yaratıyor?
GÜLLE: Öncelikle
kızgınım... Yani babam kaybolduğunda ben 11 aylıktım, bugün 39
yaşındayım... Bugüne kadar babamla ilgili bizleri yönetenler bana hiçbir
açıklamada bulunamadılar. Bu bizleri yönetenlerin suçudur da demiyorum ama
bunu bir insanlık ayıbı olarak görüyorum. Yüzlerce insan, ne olduğu belli
değil, nerede gömüldükleri belli değil ve bu insanlar yıllarca
yakınlarının, babalarının, kardeşlerinin, eşlerinin geleceği ümidini
taşıdılar. Bu, o insanlarda çok kötü bir psikolojik travma yaratır, değil
mi? Kabullenemezler bu olayı bir türlü... Herşeyden önce bu kadar yıldır
bu olayın netleşememesini, ortaya çıkarılamamasını bir insanlık ayıbı
olarak görürüm... Bir an önce sonuçlandırılmalıdır. Eğer DNA testi
yapılacaksa, yapılmasına taraftarım. Ben de babama ne olduğunu, nerede
olduğunu bilmek isterim. En azından nerede gömülü olduğunu bilirsem, o da
benim için bir huzurdur... Mezarını ziyaret ederim, başına neler geldiğini
tam olarak öğrenemesem de, belki aşağı yukarı tahmin edebilirim. Ama bu
şekilde çok muamma... Yani size herbirşey söyleyene inanmak
eğilimindesiniz. Zaman zaman karşıma insanlar çıktı, ben senin babanı
tanıyorum, senin baban çok iyi bir insandı dedi... Hep hayalimde
yaşattığım bir baba, hiçbir ortak anım olmamış babamla, biraz daha büyük
olsam, ortak anın olacak, bir baba canlanacak gözünde... Onu hiç
yaşamamışım...
Genel için konuşacağım,
bu şekilde büyüyen çocuklar çocukluklarını da yaşayamıyorlar aslında, daha
erken yaşta sorumluluk almak durumundadırlar, daha erken olgunlaşıyorlar,
babasız veya annesiz büyüyen her çocuk gibi...
“Gelecek, AB üyesi bir Kıbrıs’ta...”
SORU: Sence
çocuklarımızın benzer acılar yaşamaması için senin kafanda nasıl bir
Kıbrıs var? Nasıl bir ülke olmalı ki bir daha insanlar kolay kolay ortadan
kaybolmasın, savaşlarda ölmesin....
GÜLLE: Herşeyden önce
insanlar kendilerini nasıl güvende hissediyorlarsa, o koşulların
sağlanması gerekir diye düşünüyorum, bizim için veya karşı taraf için...
Güven duygusu çok önemli bir duygudur. İkincisi bu iki toplumun bir daha
savaşmamasını istiyorsak bu adada, eğitimimizin yeni baştan gözden
geçirilmesini isterim. Yeni yetişen nesiller iyi ilişkiler kurarak,
birbirlerini tanıyarak yetişmeli ki düşmanca duyguları birbirlerine
duyamasınlar, dışarıdan gelecek olumsuz etkilenmelere karşı açık
olmasınlar. Dediğim gibi iki tarafın da kendini güven içinde hissedeceği
bir Kıbrıs, bunun tabii koşullarını anlaşmayı yapanlar belirleyecek...
Savaş ihtimalinin ortadan kaldırıldığı ve Avrupa Birliği’ne girmiş bir
Kıbrıs’ta çocuklarımın geleceğinin çok daha iyi olacağını düşünüyorum,
savaş olasılığının da böylelikle ortadan kalkacağına inanıyorum çünkü AB
içinde olan ülkeler, geçmişte birbirleriyle savaşmışlar, çok büyük acılar
çekmiş ülkeler. Ama bugün bu ülkelerin insanları birbirleriyle çok iyi
anlaşabiliyorlar. Gelecekte belki bizim insanlarımız da, birbirlerini çok
iyi tanıdıktan sonra, birbirlerine güven geliştirdikten sonra onlar gibi
yaşayabilecekler ama ilk etapta, en azından kendilerini güven içinde
hissedecekleri bir anlaşma modeli olması gerekir, ona inanıyorum. Bu iki
kesimlilikse, iki kesimlilik olacak ki ufukta görünen öyle bir modeldir
çünkü benim çocuğum büyürken Rum’un nasıl birşey olduğunu bilmeden büyüdü.
İlkokula başladığında Rum’un bir insan olduğunu bile düşünemiyordu. “Rum”
dendiği zaman çocuğun kafasında insanın dışında çok farklı bir canlı
modeli, bir yaratık vardı... Hiç unutmam, onu birgün Birleşmiş Milletler
Günü’ne götürdüm, Ledra Palace’ta, “Rum”un ne olduğunu görsün diye...
Görünce gözlerine inanamadı, onlar da bizim gibi insan anne dedi bana,
evet dedim, onlar da bizim gibi insan... Benim taşıyacağım, çocuğuma
vereceğim düşmanlık duyguları o çocuğun geleceği açısından hiç iyi birşey
değil... Ona iyi günlerde barış içinde yaşama imkanı vermeyecek ki... Ben
onun o duygularla yetişmesini istemiyorum... Savaşı yaşamasını
istemiyorum. Ne benim çocuklarımın, ne çocuklarımın evlatlarının, annesiz
babasız büyümesini istemiyorum... Bunu sağlayacak olan da, şu anda
görüşmeleri yürüten iki lider. Onlar da mutlaka çeşitli acılar
çekmişlerdir, bazı acılara yakından tanık olmuşlardır. Artık bu insanların
daha fazla acıya da tahammülü yok aslında. Bu acıların bir daha
yaşanmayacağı bir Kıbrıs hayal ediyorum..
“Rahatsız
edilmesin”
SORU: Başka söylemek
istediğin birşey var mı?
GÜLLE: Şu gündemde:
mezarları bulunursa getirilsin falan... Daha önce birisinin röportajında
okumuştum, mezarını getirtmek istiyor diye. Ben çok sıcak bakamıyorum
buna. Bu insanlar zaten çok acı çekmişler, ölürken de çok acı çekmişler.
Çok rahatsız edilmesinler istiyorum. Ne olduğunu öğrenmek için DNA
testinin yapılmasını istiyorum, ama belli bir yeri varsa ve bana onu gidip
ziyaret etme imkanı tanınacaksa, yerinde yatmasını isterim ama bilemiyoruz
ki... Toplu bir mezarda mı, ayrı bir yerde mi gömülüdür, bilemediğim için
çok net de birşey söyleyemiyorum. Ama ayrı bir yerdeyse, yerinden rahatsız
edilmesini açıkçası istemiyorum, eğer gidip ziyaret edebileceğim bir imkan
tanınırsa tabii...
[ başa dön ]
İncisini Kaybeden İsdiridyeler - 2
[ başa dön ]
*** 23 Aralık 1963’te tedavi gördüğü
Lefkoşa Devlet Hastanesi’nde kaybolan Mustafa Arif’in oğlu Kutlay Erk,
babasının kemiklerini geri istiyor:
“Gömmediğinizde, cılız da olsa umudu
içinizde tutuyorsunuz”
*** Babası Merkezi Cezaevi gardiyanı
Mustafa Arif 23 Aralık 1963’te kaybolduğunda, Kutlay Erk 11 yaşındaydı,
ilkokul son sınıftaydı... “Çatışmalardan bir süre sonra esirlerin değiş
tokuşu gündeme geldi... Esir edilmiş Kıbrıslı Türkler kamyonlar içinde
Girne Kapısı’na getirilirdi. Babam geldi mi diye onu bulmaya giderdim...
Girne kapısında kamyondan bir bir esir Türkler çıkar, aileleriyle
kucaklaşırdı... Ben hisarın üstünde beklerdim, benim babam çıkmazdı...
Gidip oradakilere sorardım, “Bu defa değilse gelen defa çıkar, daha
gelecek olanlar var” diye bir umut verirlerdi... O burukluk, acı ve
hüsranla eve giderdim... Tek başıma döndüğümde evde yıkım olurdu...”
Kutlay Erk, babası kaybolduğunda 11
yaşındaydı...
SORU: Babanla ilgili neler hatırlıyorsun?
ERK: Babam Mustafa Arif, Merkezi Cezaevi’nde
gardiyandı... Yazlık, kışlık üniformalı hatırlarım. Bir arabamız vardı
Morris Minor, BE304 plakalı... O arabayla bizi pikniğe, denize götürürdü,
Karpaz Boğazı’na giderdik pikniğe, denize Glapsides’e, Salamis
ormanlarının oradaki plaja giderdik. Lefkoşa’da yaşardık. Zaman zaman
Larnaka’ya giderdik, Girne’ye giderdik. Daha çok Mağusa denizlerine
giderdik... Babamın köyü Komikebir’e giderdik. Eğitime çok önem verdiğini
hatırlarım... Kendisi ilkokulu bile bitirememiş bir kişi olarak bizim
okumamızı çok arzu ederdi. Dört kardeştik, ben en küçükleriydim.
Yenilikçiydi, yeni çıkan şeyleri alırdı, yeni çıkan gazocağı, buzdolabı,
alırdı. Mahallede ilk televizyon bizimdi, oturduğumuz ev de çıkmaz
sokaktaydı. Şimdiki Haşmet Gürkan sokak daha önce Farabi sokaktı, bir
çıkmaz sokaktı...Bütün mahalleli toplanır televizyon seyrederdik evde. Av
merağı vardı, av tüfeği vardı ama pek gidemezdi. Gardiyanlıktı, nöbetiydi
falan denk gelmediği için ama tüfek aldığında beraber bir yerlere ovalara
gittiydik, Hamitmandrez ovaları mıydı, ne tarafıydı, fazla
hatırlayamıyorum... Orada atış yaptığını hatırlarım. Sevecen, şakacı
birisiydi, bütün sevgili babalar gibi bir babaydı.
SORU: Dört kardeştiniz...
ERK: Ablam benden 7 yaş büyüktür, büyük abim
6 yaş, küçük abim 3 yaş büyüktür.
Hastaneden “kaybolan” adam...
SORU: 1963’te ne olduydu? Kaç yaşındaydın?
ERK: Ben 11 yaşındaydım, ilkokul son sınıf
öğrencisiydim. Atatürk İlkokulu’nda son sınıftaydım. Şöyle birşey oldu, 21
Aralık’ta Rum EOKA’cılar Türk Lisesi’ne ateş açtılar, öğrenciler okul
bahçesindeydi. Babam da o gün nöbete gidiyordu, yolda giderken arkadaşının
birine rastlamış, arkadaşı yahu EOKA’cılar liseye ateş açtı, yaralananlar
vardır, galiba demiş senin oğlan da yaralandı. Babam bu bilgiyi kontrol
etmek için geri dönemedi, nöbetine gitti. Nöbette kalp krizi geçirdi. O
zaman arkadaşları kendisini tedavi için Lefkoşa Devlet Hastanesi’ne
götürdüler ve bize de haber verdiler. Gittik, ziyaret ettik. Yoğun bakımda
değildi ama bakımdaydı. Cumartesiydi... Görüştük, iyiydi ama müşahade
altındaydı, bizden sivil elbiselerini istediydi, sonra eve döndük. Pazar
gün tekrar ziyarete gittik ama durum hiç iyi değildi, hiç tekin değildi
etraf. Bize dedi ki ‘Durum iyi görünmez, fazla oyalanmayın, dolanmayın,
eve gidin de yarın doktor herhalde beni çıkarır, ben çıkar gelirim, yarın
gelmeyin’ dedi. Biz döndük. Gerçekten de etraftaki gerilimi, gerginliği,
anormal hareketleri hissedebilirdiniz... Ertesi gün 23 Aralık olayları,
iki toplumun çatışması bir harp haline dönüştü. Tabii ki gelmedi. Biz de
zaten herkes gibi beklemeye başladık. Oturduğumuz ev Çetinkaya Kulübü’ne
çok yakındı, orada çok şiddetli çatışmalar olurdu, Baf Kapısı polisi ve
Arabahmet mahallesine yakındı, o tarafta çok çatışmalar olurdu. Evimiz iki
taraftan çatışmalara çok yakın bir yerdeydi. Dolayısıyla evde çatışmaların
geçmesini bekledik, sonra ateşkes oldu, babamdan hiçbir haber çıkmadı.
Herkes sakinlediğinde, 3-4 gün sonra gibi o tarafa gidiş gelişler
kesilmiş, baktık ki barikatlar var, belirli insanlar gidebiliyor... Dr.
Küçük’ün müsteşarı Cemal Müftüzade’yi hatırlıyorum, bir gidiş gelişi
olduydu sanki ve Rum tarafında kalmış insanlardan haber almak için ona
gittik hep beraber. İngiliz askerleri arabulucu olduydu, BM askerlerinin
yerine, onlarla bir temaslarımız olduydu. Bir takım kanallardan haber
almaya çalıştık ama haber alamadık. Sürekli oraya gittik, buraya geldik,
hiçbir haber alamadıydık. Büyük abim mücahit olduydu, 16-17 yaşlarındaydı,
ablam lise sondu, söz kesildiydi, onun sözlüsü eniştemiz de TMT
mensubuydu, o da bir taraflara gitti, haber alamadık. Evde erkek de
kalmadıydı, annem, biz uzun süre bir taraflara koşuşup haber almaya
çalışıyorduk. Bütün gayretlerimizin sonucunda herhangi bir haber
alamadık... Sonunda bunların yakalanıp esir olduğu haberi çıktı ama tabii
ki bunu teyit eden bilgilere sahip değildik... Hastanede kalan Türk
hastalar hemşirelerle, doktorlarla birlikte geri geldiydi, onların içinde
yoktu. Kimse bir bilgi veremedi bize, ne hemşireler, ne hastalar... Süre
de akar giderdi. Bir süre sonra, esirlerin değiş tokuşu gündeme geldi. Bu
değiş-tokuşlar çok iyi hatırlıyorum, esir denen Kıbrıslı Türkler,
kamyonlar içerisinde Girne kapısına getirilirdi, 3-4 kamyon birlikte, biz
de oraya gidip babamız geldi mi diye onu bulmaya çalışırdık. Evde büyük
erkek de kalmadığı için, küçük abim de sinemada çalıştığı için ben
giderdim bakmak için...
Kamyonlar boşalırdı, babam çıkmazdı...
SORU: Beklerken ne tür duygular içindeydin?
Gördüğün zaman baban yok, neler hissederdin?
ERK: Tabii ki bunlar olayın en çarpıcı ve
çocukluk hafızasında dahi iyice yer eden anılar. Orada ben hatırlıyorum,
küçük 11 yaşında bir çocuk olduğum için hisarın üzerinden izlerdim, daha
yüksekçe bir yerden yani, çünkü kalabalığın içine karıştığımda göremezdim
diye... Tabii gözünüz takılır kamyonun arkasından atlayan insanlara... Ve
onun etrafında, ona sarılan, kucaklayan insanlara... Her atlayana bakardım
ama hiçbiri değildi... Hep şimdi çıkacak olan, şimdi çıkacak olan diye
Hisarın yamacında ayakta beklediğimi hatırlarım, o çıkarsa koşacak gibi
bir hazırlık içinde... Bir kamyon boşalır, ikinci kamyon boşalır ve
çıkmaz... Ve en sonunda bütün boşalan kamyonlar gider ve çıkmayınca tabii,
büyük bir burukluk, kırıklık, hüsran içinde olurdum. Bu o anki bir ruhtu
ama bir de eve gittiğimde ne diyeceğim de vardı. Bir benim yaşadığım vardı
ki gelmedi, bir de eve gittiğimde, söylediğimde yaşanacak olan vardı. Onu
da beraber yaşarsınız. Başka bir esir değiş-tokuş programı olur ve bu gene
yaşanır ve çok iyi hatırlarım, o esirlerin değiş-tokuşu olduğu gün için
annem evi hazırlardı... Bayram temizliği gibi temizlik yapılırdı geri
dönecek diye. Bisikletini temizlerdik, hazırlardık geri dönecek diye...
Eve yalnız dönünce yıkım olurdu...
SORU: Belki de özel bir yemek falan da
pişirilirdi...
ERK: Onlar da
yapılırdı, elbiseleri hazırlanırdı geri dönecek diye... Dediğim gibi evin
en müsait oğlanı bendim onu gidip izleyebilecek durumda... Bu arada ben
bisiklet sürmeyi öğrendim, bir defasında hatırlıyorum bisikletiyle gittim,
bisikletiyle birlikte geleceğiz diye. Her defasında aynı olay olur,
kamyondan bir bir esir Türkler çıkar, aileleriyle kucaklaşır, arkadaşıyla
dostlarıyla kucaklaşır ama benim babam çıkmaz... Gene hüsran, gene yoktur.
Gidip oradakilere sorardım, başka gelecek var mı diye, tabii tabii derler,
daha gelecek var. Bu defa değilse, gelen defa diye bir umut verilirdi. O
buruklukla, o acıyla, o hüsranla eve giderdim. Tek başıma dönünce evde
epey bir üzüntü, ağlama, yıkım havası çıkardı. Teselli etmeye çalışırdım
annemi, ablamı, daha gelecek olan var, bu defaya olabilir diye. Bir süre
sonra dediler ki bitti, artık yok... O gün bana bunu söylemediler, yine
bana daha gelecek var, bu defaya olabilir oğlum dediler. Sonra değiş-tokuş
olmayınca, sağa sola bakındık, dediler ki bitti artık, yoktur. Daha fazla
polise giderdik, babamın gardiyan arkadaşları vardı, onlara gider
sorardık, onlar bir taraflara sorardı. Neticede dediler ki artık yok...
Bundan sonra dediler, henüz evine dönmemiş olanlar akibeti meçhul kayıp
kişiler sayılabilir. Onlarla ilgili araştırmalar yapılacak, belki bulunur
falan şekline döndü durum. Ve kayıp ailesi olarak ilan edildik ama hala
daha babamın maaşı verilirdi, sanki o an görevde olan insanlar gibi... Ve
bütün insanlara verildiği gibi 30 Kıbrıs Lirası hatırlıyorum, o
veriliyordu... Bu arada çeşitli söylentiler çıktı, birisi görmüş, bir grup
Türk esir insanlar, ayaklarından zincirli olmak üzere Lefkoşa-Limasol
anayolu yapılır, orada çalıştırılır... Perişan halde çalıştırılıyor
görüldü. Başka bir gün, bir tanesi birini gördüm babanıza benzerdi, falan
yerde çalıştırılırdı... Başka bir gün hapishanede hapismiş yahu diye haber
gelirdi. Her defasında inanırdınız...
Kayıplar ölüdür artık, yürek inanırsa...
SORU: İnanmak isterdiniz...
ERK: İnanmak isterdik ama hatırlıyorum,
kendi kendime bu geçen süre içinde sağ mıdır, değil midir diye
sorguladığımı... Ve herhalde sağ değildir diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Ama her duyduğunuz dedikodu bir umut verir, o umudu hep içimizde taşıdık.
Bir sosyal yardım dairesi kurulduydu, oradan bize yardım verilmeye
başlandıydı, raşın derdik, yiyecek de dağıtılırdı, işyerlerine göre
ayrıldıydı, biz gardiyan ailesi olarak polisten gider bunları alırdık,
bakliyat, şeker, un, konserveler, yağ verilirdi. İslim için akaryakıt
verilirdi... Elbise yardımı falan yapılmaya başladıydı.. Bu süre böyle
dedikodularıyla, hikayeleriyle, yardımlarıyla geçti... 1968 yılı diye
hatırlıyorum, Denktaş o zaman sürgünden döndüydü ve Klerides’le
görüşmelere başlayacağı günlerdi, kayıp aileleri gittik, ben annemle
ablamla beraber vardım, biz kayıplarımızı istiyoruz dedik, bu görüşmede
onların akibetini de öğrensin diye. Tamam falan dediydi. Bilahare Denktaş
bir açıklama yaptı. Anladığımız kadarıyla Klerides’le yaptığı görüşmeler
sonucunda kayıplarla ilgili, Denktaş dedi ki kayıp şahısların ölü olduğu
kabul edilir. Ölüdürler artık dedi, ona göre yeni düzenleme yapıldı.
Babamın maaşı kesildi, şehit maaşı bağlandı, bu daha düşük bir maaştı. Ölü
olduğu anlaşılır diye söylenmiş olmasına rağmen, insan gene de bir umut
taşırdı içinde... Yanlış hatırlamazsam, 70 yılıydı, Lefkoşa’da kiracıydık,
ev sahibi tahliye davası açtıydı evini isterdi, mahkemeye gittiydik
annemle. Eniştem mücahitliğe devam, kardeşim mücahitliğe devam ederdi,
dağdaydı da, ortanca kardeşim de evin gelirine katkı olsun diye sinemada
çalışıyordu, hem öğrenciydi, hem çalışırdı. Evin git-gel işleri bana
aitti. Hatırlıyorum, hakim bizi odasına aldı, hanım dedi hakim, bu evi
tahliye etmeniz lazım çünkü evsahibi evini geri ister. Annem dedi, çıkalım
da dedi, benim eşim kayıptır, geri dönerse, kurtulur kaçar ve gelirse bizi
nerede bulacak? Annemde bu his vardı... O evi tahliye ettik yani 70’te...
Diğer kardeşlerim ve eniştem hepsi yurtdışındaydı yüksek eğitim için, bir
tek ben vardım, ben de mücahittim... Annem Mağusalı olduğu için, Mağusa’ya
taşındıydı... Sonra tabii umutlar kalmaz, mantık umudu giderek öldürür...
Annemi 99 yılının Ağustos’unda kaybettikti, ölmezden birkaç ay önceydi,
eşimle beraber annemi alıp Karpaz boğazında bir yemeğe gittiydik. Oradan
da babamın köyüne halamı ziyaret etmeye gittiydik halama.. Yanlış
hatırlamazsam, petrollerin depolarının yanında tatil evleri vardı, bir
kısmı bitmişti... Onları gördü annem, ne bunlar dedi, yazlık ev dedik. Bir
tane de bize alın dedi... Dedik siz kim yani... Ben hem babana dedi. Nasıl
şey dedik, yapma... Belki gelir dedi ve biz beraber kalırız... Tamam falan
dedik, geçiştirdik... Bu demektir ki 99’da ve bir umut vardı bir yerde
saklı, zaman zaman çıkıyordu, espri gibi yaptı ama birşey vardı... Bir iki
ay sonra da vefat etti... Demek ki eğer gömmediyse insan, hala daha, ne
kadar cılız da olsa bir umudu içinde tutabiliyor... Onun için ben Sayın
Denktaş’la bir vesileyle bir yerde buluştuğumuzda, bana sorduğunda siz DNA
testini ve kemikleri ister misiniz birkaç hafta kadar önce, evet dedim,
istiyoruz, çünkü bizim için bütün konu o zaman kapanacak... Çünkü alıp
gömmeden bu defteri kapatamıyorsunuz... Tabii ki çok gerçekçi olmak lazım,
bütün kayıpların her bir tanesinin de kemikleri hep tesbit edilecek,
bulunacak anlamına gelmiyor bu süreç. Kemikleri bulunamamış insanlar da
olacak, o aileler en şanssız noktada olacak. Ama diyebilirsiniz ki
kemikler bulundu, verildi, gömüldü ve bitti, bundan sonrası yoktur
dersiniz. Belki kalan o çok cılız umut da, o da biter ve tamamen
kapatırsınız hikayenizi. Bütün kayıp yakınları da benim gibi düşünür diye
hissediyorum, güzel bir düşüncedir kayıpların kemikleri alındığında bir
yere gömülmesi, bir anıt yapılması, törenlerle onurlandırılması ama bizim
hissiyatımız bunu kendi yerimizde bizim tarafımızdan gömülmesidir. Ancak o
zaman bu biter diye düşünüyoruz.
Yanda yatan eşi dönmesini bekler...
SORU: Annenizin gömüldüğü yerde de yer
ayırtmışsınız...
ERK: Evet annem vefat ettiğinde, Mağusa
mezarlığına defin yaptık, yanındaki yeri babamız için aldık. Annemiz için
orada mezarını yaparken, bunu babamız için de birlikte düşünerek kendimize
göre küçük, mütevazi anıtsal bir mezar yaptık. Babamın gömüleceği yer
için, gömülecek alanı boş bıraktık, boşluğa bir siyah granit levha koyduk.
Eğik düzlemde... Üzerine de yazdık. “Burası Mustafa Arif’in yeridir...
Yanda yatan Radiye Erk’le evliydi, Kıbrıs’taki toplumlararası çatışmalarda
kayboldu 23 Aralık 1963’te ve yanda yatan eşi hala dönmesini ve yanına
gömülmesini bekliyor” gibi bir yazı yazdık... Dedik ki biz gömmek
istiyoruz, kendimize göre bir mütevazi anıt da yaptık, böyle birşeyin
olmasını tercih ediyoruz. Sayın Denktaş da madem istiyorsunuz alırsınız
dediydi... Umarım ki bu genel bir olay olsun, iki tarafın kayıplarının
kimlik tesbiti yapılsın, kayıp ailelerine sevdiklerine kalıntıları,
kemikleri verilsin, herkes kendine göre düzenlediği bir yerde kayıp
insanının kalıntılarını gömsün... Devlet de kayıplarla ilgili bir anıtı
her zaman yapabilir... Şehitler Anıtı gibi, kayıpları simgeleyen, bundan
sonra insanların kaybolmamasını amaçlayan, savaşlarda insanlık dışı
hareketlerin yapılmamasını amaçlayan bir anıt yapılabilir.
Bana göre bütün savaşlarda kayıplar oluyor,
kayıplar savaşların bir parçası gibidir. Kampuçya’da da oldu bu,
Vietnam’da da oldu, Arjantin’de de iç çatışmasında da oldu, İkinci Dünya
Savaşı’nda oldu, İsrail’de, Filistin’de şu anda vardır, Bosna-Hersek’te,
eski Yugoslavya’da da yaşanmıştır, Makedonya’da da vardır. Bu aslında
bütün dünyada, iç savaşlarda da olur, düşman devletlerle savaşlarda da
olur. Eminim Afganistan’da da vardır. Yani evrensel bir sorunudur, bir
insanlık sorunudur, bir insanlık ayıbıdır. İnsanların kaybolup akibetinin
bilinmemesi, otoritelerin bildiği halde bu insanları akibeti hakkında
bilgi vermemek ve kalıntılarını ailelerine iade etmemek bir insanlık
ayıbıdır. Bunu hiç politize etmeden, savaşlarda kayıpların olmasını
önleyemiyorsak, savaşların ilk ateşkesinde, kayıpların otoriteler
tarafından iade edilmesi, insanlık ayıbının şiddetini azaltır. Şimdiye
kadar bu yönde bir evrensel işbirliği, bir evrensel organizasyon falan
yapılmamıştır. Umarım bu yapılır da kayıp aileleri, dünyanın neresinde
olursa olsun, kayıpların akibetinin öğrenilmesi ve iadesi için hep beraber
bir çalışma yapılır. Bence bir Kampuçyalı, Arjantinli, Afganistanlı,
İsrailli, Filistinli kayıp ailelerinden benim bir farkım yoktur, Kıbrıs
Rum kayıp ailelerinin de bir farkı yoktur. Hepimizin bence yaşadığı acı
da, hayat biçimi de, karşılaştıkları sorunlar da, hissettikleri de
ortaktır... Bunu çok insancıl bir konu olarak kabul edip, o şekilde çözüm
aramak, otoritelerin de buna böyle yaklaşmasına büyük ihtiyaç vardır.
SORU: Birkaç yıl önce Rumlar mezarları açıp
DNA testleri yapmaya, kayıpları saptamaya başladılar, hatta Türk tarafına
da çağrı yapıldıydı ancak Denktaş’ın yanıtı yeterince kan aldılar, bir
damla bile vermeyiz olmuştu. Şimdi görüşme süreciyle birlikte kayıplar
konusu yeniden ele alınıyor. Siz bu haberlerleri duyduğunuzda neler
hissedersiniz?
ERK: Kayıplarla ilgili her çalışma
yapıldığında bir heyecan hissederiz, bir bekleyiş içine gireriz ancak
Kıbrıs Rum yönetimi kayıplar konusunda hiç de insancıl bir yaklaşım içine
girmedi. Kayıp ailelerine kayıplarının hala daha bir yerlerde sağ olduğunu
söyleyerek, onların mantığının bile öldürmekte zorluk çektiği umutlarını
hep canlı tuttu. Göğüslerine resim vererek sınıra gidip gösteri yapmasını
örgütledi. Duyduğumuz kadarıyla o insanlara bu gösterileri yapmak için
maaş da veriliyormuş. Oraya gelmezse o para kesilir diye bir takım
tehditler de varmış. Eğer bunlar doğru bilgilerse, Kıbrıs Rum yönetiminin
kayıplarla ilgili yaptığı politika aslında kendi insanına devlet eliyle
işkencedir, bunu yaşamayan anlayamaz. Kıbrıs Rum yönetimi kayıplar
konusunu politize etti, bütün amacı Türk tarafına üstünlük sağlamaktı.
Kayıp değil, ölü olduğunu bildikleri, kimisinin nereye gömülü olduğuna
dair bilgiye sahip oldukları halde başından itibaren hepsini kayıp diye
geçtiler kayda ve bulunsa bile kayıp tutun politikasını güttükleri için,
aynı şekilde buna devam ediyorlar. Son zamanlarda Klerides’in bazı politik
değişimleriyle kayıplar konusunda bazı bulgulara ulaşmaya çalışıyorlar ama
74’ten beri sürdürdükleri politika kendi insanına işkence eden bir
tavırdır. Kendi insanlarında yarattıkları travma, tedavisi zor bir
travmadır. Hangi yönetim bunu yaparsa, Adalet Divanı’na gitmesi gerekir.
Hiçbir hissin, hiçbir mantığın kaldıramayacağı bir politikadır bu.
Denktaş’ın yaklaşımı tabii ki buna mukabildir. Çok ağır bir şekilde konuyu
politize ederseniz, karşı taraf ne kadar insancıl yaklaşmak istese dahi
ortam uygun değildir. Eminim Denktaş Bey de bu konuda işbirliğine çok
fazla hevesli değildir ama bunun dışında eğer koşulları yaratır ve bunu
insancıl olarak çözelim derseniz, birbirimizi suçlamak için değil, kayıp
ailelerine kayıpların akibetini bildirelim, kalıntılarını verelim
derseniz, Denktaş Bey de sanırım işbirliği ruhunu kazanabilir.
SORU: Etkili bir işadamısın, babana 23
Aralık’ta ne olduğunu araştırdın mı sonraları?
ERK: Benim sorunum evet, benim kendi
kayıbımla ilgili ayrıntıyı öğrenmek, kemiklerini almaktır özelde ama benim
tavrım genelde bütün kayıpların, akibeti meçhul olanların akibeti
öğrenilsin, dolayısıyla kendim münferit birşey yapılmasını talep etmedim,
buna karşıyım da...
SORU: Babanın kaybolduğu gün hastanede hangi
hemşireler görevdeydi mesela... Gören biri var mıydı, duyan biri var
mıydı, kastım bu...
ERK: Onunla ilgili bazı bilgilere sahibim.
Yan yatakta yatan bir Kıbrıslı Türk’ten aldığımız bilgi şu, dedi ki, 23
Aralık’ta hastaneye EOKA’cılar, birileri gelir giderdi, konuştular, kalktı
giyindi ve hazırlandı, gidiyordu üniformalı birileriyle. Demişler ki yahu
Mustafa Bey nereye gidiyorsun, demiş ki bunlar benim hapishaneden gardiyan
arkadaşlarımdır, bunlar bana yardımcı olacak ve evime döneceğim... Onun
dışında pek çok dedikodu var, oradaki hastaları aldılar kanlarını
boşalttılar, yaralı EOKA’cılara kullandılar gibi hikayeler de vardır...
Bir başka duyduğumuz hastaneden aldıklarını öldürdüler ve hastanenin
yanındaki dere yatağına gömdüler, dere şiddetli geldiği zaman toprak
gitti, cesetler meydana çıktı, köpekler cesetlere saldırdı, kazıp
çıkardılar, başka bir yere gömdüler derler. Ama spesifik olarak ben senin
babanın akibetini öğrenip gelip sana bildireceğim diyen olmadı, böyle bir
bilgi talep de etmedim, çünkü bu toplumsal bir sorun, hepsiyle birlikte
çözülmeli. Savaşlarda ölenler, yaralananlar, kaybolanlar olur. Bunlar
önlenemiyor. Önlenemiyorsa en azından kayıplar için bir evrensel anlayış
geliştirilmesi gerekir, ilk ateşkeste bu kayıpların iade edilmesi lazım,
bilgileriyle birlikte. Zaman zaman tartışılır, Güney Afrika’da olduğu gibi
gerçeği itiraf sisteminin uygulanmasını ister misiniz, kim ne yaptı
bulunsun. Ben büyük ülkelerde bu belki çalışabilir diye düşünüyorum ama
bizim ülkemizde bunun amaca hizmet etmeyeceği gibi bir endişem vardır.
Biri babama ne yaptığını itiraf edecekse ve öğreneceğim, cezasını
göremeyecekse bunun da bir anlamı yoktur. Ancak uzun süren Kıbrıs
sorununda yaraları sarmaya, toplumları yakınlaştırmaya ve barışa doğru
giderken bunları yapmak, bunlara yardımcı olmayacak, en azından bizim
nesil için. İleriki nesil için bunlar bir kayda alınır, saklanır, belki
ileriki nesillerde bu açıklanır, onların bunları bilmesinde yarar vardır,
umarım sürdürülebilir bir barış başarılır, ileriki nesiller bunları
öğrendiğinde, barışı sürdürmenin önemini daha iyi anlayabilir. Şu anda
bize bu yapılırsa, o ailenin ne gibi haleti ruhiyeye gireceğinden emin
değilim. Katkısı olmayabilir... Yapılsın, kayda alınsın, devlet
arşivlerine girsin, belli bir süre sonra açıklansın. Küçük bir ülke
olmanın getirdiği bir sonuçtur.
(Yarın: Özel Pınardan, Mehmet Ali Göçer)
[ başa dön ]
İncisini Kaybeden İsdiridyeler - 3
[ başa dön ]
*** Özel Pınardan’ın babası Cemal Mehmet
Salih, Çatoz’da çiftçiydi... Babası 1974’te kaybolduğunda o henüz 6
yaşındaydı...
“En büyük hastalık neyse, savaş ondan da
kötü...”
*** “Babamı son gördüğümde traktörle
Gönendere’ye doğru giderdi, biz de dere yatağına inip köyün üstüne,
dağlara doğru gittik... İkinci harekat bitti, ateşkes sağlandı, babamın
traktörünü Durmuş Dede dediğimiz evliyanın yanında buldular. Anahtar
üzerindeydi... Hiçbir iz, hiçbir belirti yok... Kayıp olup da şu anda
yaşayanların olacağına inanmam ama uzun seneler o umut ışığını taşıdık...
Eski anılar açıldığında, şu an bile keşke babam burada olsa derim, o duygu
nasıl birşey? Küçüktük, çok az hatıramız var... “
*** “En büyük
korkum, çocuklarım bu duyguyu yaşamasın... En büyük hastalık neyse, savaş
ondan da kötü... Biz milliyetçiyiz, benim ailem hep askerdir, ben de
kendimi öyle addederim ama kendi varlıklarımıza sahip çıkmasını
bilmiyoruz...Bize şehit çocuğu dediler, bir arsa verdiler, bir ev
yapamadım, şimdi ölsem çocuklarıma ancak borç bırakırım... Televizyonlarda
çıkıp konuşuyor bazı kesimler, şunu yaptık bunu yaptık... Bugün, babamı
Rumlar öldürdü, bunu ispatlayabilir mi bana? Ben inanmıyorum babamı
Rumların öldürdüğüne... Türkler mi öldürdü? Ona da inanmıyorum çünkü orta
yerde öyle bir kanıt, delil görmüyorum ki... Elle tutulan birşey var mı?
Bana diyebilir misiniz ki şunu şu yaptı? Belki de kaza kurşunuyla
ölmüştür, cesedi nerede? Sonradan dediler ki Türkler vurdu, anlaşılmasın
diye kuyuya attılar... Neler söylendi, neler anlatıldı bize... Bunları
atlattık, devam ediyoruz...”
Özel Pınardan,
Çatozlu...Halen Çatoz’da ilkokul öğretmenliği yapıyor. Babası Cemal Mehmet
Salih, 1974’te kaybolmuş...
SORU: Kaç
yaşındasınız?
PINARDAN: 33
yaşındayım. 1974’te altı yaşındaydım... 74’e kadar Serdarlı’da kaldık,
arkasından esas aile Pınarlı’dan yani Vitsada, oraya gittik, şimdi
Serdarlı’da kalırız...
SORU: Çocukluğunuzdan
babanızla ilgili neler hatırlarsınız?
PINARDAN: Yaşımız
ufak olduğu için belli noktalardır hafızalarda kalan... Babam çiftçiydi,
davarı vardı, inekleri vardı, küçükbaş, büyükbaş hayvan yetiştirirdi.
Traktörle beni kahveye götürürdü onu hatırlarım çok iyi. Bizim köyde
meşhur bir kahvecimiz vardı, rahmetlik oldu. Onun o dönemde lokumları
meşhurdu... Her gittiğimiz zaman lokum yerdik...
74 harbi çok iyi
aklımda, babamın kaybolduğu o gün beynimin içinde yer etti.
Mandraya sığındık
SORU: Neler
hatırlarsınız o günden?
PINARDAN: Birinci
harekat sonrası biz yukarıdaki köye, babamın annesi orada kalırdı,
Görneç’e gittiydik... Şu anda yeni yolun geçtiği, göçmen evleri dediğimiz
yerde kalırdık biz. Daha önce Vitsada’dan yani Pınarlı’dan Serdarlı’ya
göçmen geldilerdi. 74 harbi çıktığında, ninemin evine gittik, orada
kaldık, çatışmalar devam ederken. Ateşkeste, hayvanları yemlemek, sulamak,
bakımını yapmak için annemle babam traktörle aşağı inmek istedi. Ben o
zaman küçük olduğum için annemden pek ayrılmazdım. İndik yani aşağıya,
inekleri yedirirken ikinci harekat başladı. Çok iyi hatırlarım, Marata
dediğimiz Ulukışla’dan Rum’un ateş açarak geldiğini... Evin arka kısmında
mandralar vardı, babam oraya saklanmamızı söyledi, kaçamadık çünkü bayağı
ateş gelirdi, mermiler duvarlara vururken çıkan ses beynimde yer etti.
Belli bir süre kaldık orada, ne kadar, o hafızamda yok da daha sonra babam
burada kalırsak öleceğimizi, hemen kaçmamız gerektiğini söyledi. Yine
babamın kardeşi halam yan taraftaki göçmen evinde kalırdı, sürünerek
çıktık... Çatışma devam ediyordu. Babam o zaman ne düşünerek bilmiyorum,
traktöre bindi. Annem de kapıyı bağlama ihtiyacı hissetti. Gancelliden
çıktık, kapıyı bağlamaya çalışırdı, çarşaf giyerdi, düşünün savaşın
içinde... Annemin adı Latife’ydi, babamın adı Cemal Mehmet Salih. Öyle
korkayım, ağlayım falan öyle bir duygu yoktu...Sakin sakin izlerdim.
Annemin eline yapışılıydım, o bana git babanla da kurtul dedi... Ben
gitmedim, anneme bağlı olduğumdan dolayı çünkü yaşım küçüktü. Babam
Gönendere’ye doğru traktörü sürerek hareket ettiğini hatırlıyorum, son
görüntü o... Biz de Serdarlı’nın doğu tarafında Gaş Deresi deriz, dere
yatağına indik ve dağa doğru yürümeye başladık, halam, oğlu, ben, annem...
On kardeştik, bir tanesi ömür bıraktı... Üç kardeşim savaştaydı, bir başka
abim Görneç’te esir düştü... Biz Gönendere’ye hareket etmek amacıyla
çıktık dere yatağından, yürüdük, köy de Gönendere’ye boşalıyordu, onlara
katılarak Gönendere’ye gittik.
Onu son görüşümüz oldu
SORU: Babanızı son
görüşünüz müydü o?
PINARDAN: Evet, benim
de, annemin de onu son görüşümüz oldu. Daha sonraları, pek fazla detaylı
bilgiler aklımda yok... Biz belli bir süre Gönendere’de kaldık, abimin
esir olduğu haberi geldi, diğer abimlerden iyi haberler aldık ama babamdan
o dönem hiçbir haber alınamadı. Savaş bittikten sonra, biliyorsunuz
Serdarlı’nın yarısına kadar Rum girmişti, okulun bulunduğu bölgeye kadar
ve orada kaldı... Sonra biz geri döndük Serdarlı’ya, Rumlar aşağıda, biz
de Görneç tarafında... Süreyi tam bilmiyorum ama geceleri çok iyi
hatırlıyorum yatırken Rumların bağırdığını, “Makarios gelecek kellenizi
kesecek” diye bağırdıklarını çok iyi hatırlıyorum. 14 Ağustos’a kadar...
Yani bütün bunlar birinci harekat sonrası oldu... 14 Ağustos’tan sonra
ateşkes oldu, anlaşma oldu, Rum gitti... Babamın traktörünü Durmuş Dede
dediğimiz evliyanın yanında bulduk. Bize haber geldi, Barış Gücü’yle
gidilip alındı traktör. Anahtar üzerinde... Fakat hiçbir ne iz, ne belirti
yok. Daha sonraları işte Rum tarafında falancı polis karakolunda görüldü
Cemal diye dedikodular çıktı, araştırıldı tabii, kamplara gidildi bakıldı,
bulunamadı... Bugünkü tarihe kadar hiçbir haber de alamadık yani...
SORU: Kayıplarla
ilgili biliyorsunuz Denktaş’la Klerides görüştü, bu işi bir sonuca
ulaştırma gibi bir açıklamaları oldu. Ne hissettiniz bu haberi duyunca?
PINARDAN: Açık
söyleyeyim, pek bir umudum yok. Şu ana kadar kayıp olup da yaşayan kişiler
olacağına inancım yok. Uzun seneler, özellikle öğrencilik yıllarımda
bayağı bu eksikliği, burukluğu hissettim. Bir umudu taşıdım...
O duygu nasıl birşey?
SORU: Belki bulunur,
belki gelir diye...
PINARDAN: Evet yani,
şu anda bile zaman zaman eski anılar açıldığı zaman keşke derim benim de
babam olsa, o duygu nasıl birşey? Küçüktük... Çok az hatıra var aklımda...
Keşke olabilse ama şu anda... Özellikle Rum tarafının öne sürdüğü tezler
var, işte kayıplar Türkiye’de diye, ben pek imkan vermiyorum yani
kayıpların yaşadığına.
SORU: Şimdi DNA
testleri yapılacak kemikler üzerinde, belki bulunursa bir mezarı olsun
ister miydiniz?
PINARDAN: Muhakkak...
Tabii kolay değil DNA testleri. Aradan 30 yıl geçmiş, çıkıyor geliyor, DNA
testi yapılacak diye... Nasıl bir psikolojik etki altında kalacağız? Nasıl
bir tepki gösteririm? Açıkçası düşünemiyorum, neler hissedeceğimi tahmin
edemiyorum. Ben şu anda zaten kabullenmişim bazı şeyleri, artık olmuş
birşey. Ben kendime bir düzen kurmuşum, yaşıyorum, artık kendi iç dünyamda
bazı şeyleri de kabul ettim. Şu anda işte al bunlar babanın kemikleridir
dense, pek de inandırıcı gelmiyor bana... Benim o içimde yaşıyor, mezar
önemli de değil, babası annesinin yanında onun adına sanki orada
yatıyormuş gibi bir mezar yaptırdık. Kabullendik. Bayrağımızı da üzerinde
dalgalandırıyoruz. Benim için yer farketmez, nerede olursa olsun, çünkü o
içimdedir.
Kıbrıs’ta bir anlaşma şart
SORU: Bir daha
çocuklarımızın bu tür acıları yaşamaması için ne olması gerekir? Ölümler
de, kayıplar da çok kötü birşey... Yaşanmaması için ne yapmalı sizce?
PINARDAN: Bunların
yaşanmaması için barış, barış ve barış... Bugün yani ev hayatında dahi
eşlerin varlığını sürdürebilmesi için barış içinde, uyum içinde geçinmesi
lazım. Bugün tabii hep belli bir kinle yönlendirildik, işte Rum öcü,
düşman, sonsuza kadar... Ama öyle bir çağda yaşıyoruz ki dünyada artık bu
kinlerin, düşmanlıkların kalkması gerekir diye düşünüyorum. Ama öz
benliğimizi de kaybetmemek şartıyla, yani Türklüğümüzü, örf-adetlerimizi,
inançlarımızı, milliyetçiliğimizi kaybetmeden uyum içinde geçinmemiz
gerektiğine inanıyorum, barışın da şart olduğuna inanıyorum. Özellikle bu
dönemde artık büyük güçler, küçük devletleri birbirine düşürerek ortadan
kaldırmaya çalışıyor veya ekonomik olarak bunlardan kazanç elde etmek için
birbirine düşürmeye çalışıyor. Özellikle Kıbrıs’ta bir anlaşmanın şart
olduğuna inanıyorum. Biraz önce bir soru sordunuz, çocuklarımızın
yaşamaması diye... Ben zaman zaman özellikle yalnız kaldığım zaman
düşünüyorum. Benim yaşadıklarımı inşallah çocuklarım yaşamaz diye... Çünkü
o acıyı, o eksikliği hissediyorum beynimde, içimde. Ölümden korkmadığım
halde, ölürsem çocuklarımın bu acıyı yaşayacağını hissedip korkuyorum. Bu
normal hayatta da olabilir ama savaş kadar kötü hiçbirşey yok hayatta. En
büyük hastalık bugün neyse, savaş ondan daha da kötü... Küçük bebeklerden
yaşlılara kadar insanlar savaşta yok olurlar, yaşanması gereken şeyleri
yaşamadan, paylaşılması gereken şeyleri paylaşamadan aramızdan gidiyorlar.
En büyük nedeni bu savaşlar... Ülkeler artık ekonomik savaş yapıyor, güçlü
olanlar hayatta kalabiliyor. Bir AB gündeme geldi, Rum’un bize çok sıcak
baktığına inanmıyorum ben. O da artık mecbur kaldığı için bir zemin oluştu
şu anda. Gelişmeler de güzel, sevindirici... İki taraflı, iki toplumlu,
herkesin özgürce yaşayabileceği, gezip görebileceği bir ülke istiyorum
ben. Şu anda merak ediyorum Larnaka nasıl bir yer, Baf nasıl bir yer
diye...
Baba-oğul görürsünüz, içiniz yanar...
SORU: Benim sormayı
unuttuğum, sizin mutlaka söylemek istediğiniz birşeyler kaldı mı?
PINARDAN: Zaman zaman
korkuyorum, çocuklarım aynı atmosfere girmesin, aynı şartlarda yaşamasın.
Ben belki de şanslı çocuklardan biriyim, 6 yaşında öksüz kaldım, babama
şehit olmuş gözüyle bakıyorum, ama ailem çok iyi olduğu için kendimi
yetiştirebildim, eğitimi tamamlayabildim. Pek de hissettirmediler bana,
abilerim vardı, ablalarım vardı, ailemiz genişti. Ama ne kadar da
yapsanız, bir baba şefkatini ya da onunla paylaşmak istediğiniz şeyleri
paylaşmamanın bir eksikliği var insanın içinde. Özellikle erkek çocuklar
babalarına biraz daha yakın olur, birşeyleri paylaşmak isterler, ben bunu
oğlumla yapmaya çalışıyorum... Bir kızım, bir oğlum var...Bir baba oğul
geçerken görürsünüz, içiniz yanar... Neden böyle oldu diye düşünürsünüz.
Ölsem çocuklarıma borç bırakırım
SORU: Hiçbir
tazminat, hiçbirşey onun hayatının karşılığı olamaz...
PINARDAN: Evet, bugün
ekonomik sıkıntılar yaşıyor insanlarımız, devletin en üst kademesinden
normal vatandaşlara kadar. Bize şehit çocuğuyuz dediler. Bir arsa verdiler
bana, en basit örneği, Mağusa’da bir yerde bir tarla. Ben Şehit Aileleri
Derneği üyesiyim de aynı zamanda. Verdiğimiz aidat hiçbirşey ama bir
bakıyorum, benim için hiçbirşey yapmıyor bu dernek. Devletim sağolsun bana
bir arsa vermiş, ben 33 yaşına geldim, 30 sene daha ya yaşarım, ya
yaşamam... Onu da bilmem... Ama şu anda onu kullanabileceğim, bana katkı
koyabilecek hiçbirşey yok ortada. Bana iş de vermediler, ben kendi kendimi
yetiştirdim. Diyorlar ki şehit çocuklarına iş verdik, hayır ben kendi
kendimi yetiştirerek bu raddeye geldim. Bugün benim borcum var, evim yok
şu anda. Ev yapamıyorum. Başlattım bir tane, durur. Ailemin bütçesi de iyi
değil, annem altı tane çocuk evlendirdi... Bana da bir katkı koyamadım,
ben yazları çalışırdım, kış dönemleri okurdum. Böyle yetiştim. Şu anda ben
bir maaşımla, yeni evlendim, başlattım bir ev, Rum’dan kalan bir ev vardı,
oradan ayrıldım lojmana yerleştim ama geleceğim ne olacak belli değil. Ben
şu an ölmüş olsam, çocuklarıma bırakacak birşeyim yok borçtan başka...
Nasıl sahip çıkılıyor? Özel birşey de istemiyorum ben. Basına veya
televizyonlara çıkıp da şehit çocuklarına şunu yaptık, arsa verdik, iş
bulduk denmesin. Ben istemiyorum zaten, bir günden bir güne düşmedim
peşine ne olacak bu arsalar, bir müteahhite vereyim veya satayım, kendi
evimi yapayım diye... Bana yaramazsa oğluma yarar belki, ne olacağı da
meçhul... 74 sonrası belli dönemlerde şehit ailelerine plaket verirlerdi,
annem alırdı. İki dönem yanlış hatırlamıyorsam aldıydı. Kadın
duygulanırdı... Sonra onlar da unutuldu. Bir maaş verildi... Biz
milliyetçiyiz, benim ailem hep askerdir. Ben de kendimi öyle addediyorum,
bu milletin bir askeriyiz. Ama sahip çıkmasını bilmiyoruz kendi özümüze,
varlıklarımıza, çıkamadık... Televizyonlarda, basında konuşuyor bazı
kesimler, söylüyorlar, şunu yaptık bunu yaptık diye...
Babamı kim öldürdü, delil yok...
SORU: Kim daha
milliyetçi yarışı da var...
PINARDAN: Bunun
ölçüsü yok ki, insan kendini nasıl değerlendirirse... Milliyetçiysem
milliyetçiyim. Babamı Rumlar öldürdü, bunu ispatlayabilir mi bana? Ben
inanmıyorum babamı Rumlar öldürdü... Türkler mi öldürdü? Ona da
inanmıyorum... Çünkü orta yerde görmedim ki öyle bir kanıt, delil... Elle
tutulan birşey var mı? Bana diyebilir misin şunu şu yaptı? Belki de bir
kaza kurşunuyla ölmüştür, cesedi nerede? Köye kadar gelmiş bir traktör, ki
sonra yapılan yorumlardan benim tahminim, Pınarlı yolu ile Gönendere
arasında bir tepe var. O tepenin üzerinde Türk mücahitleri vardı. Babamın
o tarafa hareket ettiğini gördüm. Orada ateş mi yedi, veya Rumlardan
korktuğu için bizi almak üzere geri mi döndü? Ama traktörün yüzü kuzeye
bakıyordu... Köyün içerisine doğru, traktörün isvici üzerinde... Gören
yok... Köy boşalmamıştı... Kim diyebilir bana ne olduğunu... Sonradan işte
Türkler vurdu, anlaşılmasın diye kuyuya attılar dendi, ama neler söylendi,
neler anlatıldı bize... Tabii bu söylediklerim size, 20 yıl önceki
olaylar... 74 sonrası sıcağı sıcağına anlatılanlar... Çok şükür bunları
atlattık yani, kabullendik... Devam ediyoruz...
(Yarın: Şemi Bora,
Mehmet Ali Göçer)
[
başa dön ]
İncisini Kaybeden İsdiridyeler - 4
[ başa dön ]
*** Mehmet Ali Göçer’in kardeşi Naim
Hüseyin 29 Aralık 1963’te Aretyu’daki evinden Rum polisi tarafından alınıp
götürüldükten sonra ondan bir daha haber alınamamış: “Kıbrıs hükümeti
kardeşimi bulmaya zorunludur”
“Savaş daima iz bırakır...”
*** “Uzun müddet abimin öldürüldüğüne hiç
inanmadıydım, esir olduğunu düşünerek, o hayalle yaşadım senelerce...
Hiçbir zaman ölü olduğunu düşünmedim... Fakat zaman geçince artık o ümidi
yitirdim... Suçsuz biriydi... Bir mevzide çarpışırken ölseydi, savaştı
öldü derdim. EOKA’cılar yoldan alıp gitseydi, bir diyeceğim olmazdı. Ama
müdafaasız biri silahlı biri tarafından alındı, resmi görevli polis
tarafından alındı, eğer Kıbrıs hükümeti varsa, ben bundan onu sorumlu
tutarım. Kıbrıs hükümeti bugün bana kardeşimi bulmaya zorunludur...
Deftera polisiydi alan, belki de bugün o polis yaşamaktadır... Eğer bu suç
cezasız kalacaksa ve AB’ye gireceklerse, nasıl girecekler? Ben Avrupa
Birliği’nde hakkımı arayacağım... Ben de barıştan yanayım, ama bunlara
dikkat edelim, çünkü yarın bunlar çıban başı olacak... Bu gibi insanlar
istismar edilip bir kıvılcım başlayabilir, o nedenle çok dikkatli
olmalıyız Kıbrıs’ta...”
Mehmet Ali Göçer’in kardeşi Naim Hüseyin, 29
Aralık 1963’te Aretyu’daki evinden Kıbrıs Rum polisi tarafından alınıp
götürüldükten sonra ondan bir daha haber alınamamış..
SORU: Mehmet Ali bey, kardeşiniz Naim
Hüseyin 29 Aralık 1963’te kayboldu...
GÖÇER: Kayboldu demiyelim, Rum polisi
tarafından evinden alındı. Kardeşim Ticaret Lisesi’nden yeni mezun
olduydu, bir senedir işsizdi... Yaklaşık 22 yaşındaydı, Aretyu köyünden...
SORU: Bu karma bir köy müydü?
GÖÇER: Rum Türk karışık karma bir köydü,
Türklerin çok az bir nüfusu vardı orada, bir 30 aile vardı. Rumların
ortasında kalan bir köydü, 3-4 Rum köyü geçip köyümüze varacaktık. Onların
korktukları işte sizin Türk askeri gelecek, sizleri kurtaracak falan
derlerdi ama gitmesi çok zordu. Ben de abimden 3-4 yaş küçüktüm. Türk
Lisesi’nde öğrenciydim. Ben geldim, Türk tarafında kaldım, o tekrar geri
döndü, Lefkoşa’da çarpışma var, ben gitmeyeyim dedi. Köy daha sakindi diye
gitti. Ben otobüsle gelirdim, onun taksici bir Rum arkadaşı vardı, onunla
gelirdi. Ticaret Lisesi mezunu olduğu için Rumcası da vardı, hatta
gelirken taksici arkadaşı al bu gazeteyi oku dedi kendine, Rumca gazete
okurdu, ilgisi vardı. Dönüp gitti, köyde kaldı. Annem babam çiftçilik
çobancılık yapardı, o da onlara yardım ederdi. Köyde kalması bir fayda
etmedi, bu tarafa geçseydi belki de kurtulacaktı... Sağ olacaktı...
Senelerce içimde bir burukluk, hatta ailem tarafından da... Köye
gittiğimizde çeşitli zamanlarda çeşitli kişiler derdi ki biz biliriz
nerededir, isterseniz mezarını gösterelim falan...
Dr.
Küçük’e götüreceğiz dediler
SORU: O gün ne oldu, köye döndükten sonra?
GÖÇER: Rum polisi Landrover’le eve geldi,
kapıyı çaldı, anneme oğlun nerede dediler... Annemin adı Melek Hüseyin,
babamın adı Hüseyin Mehmet... Polis onu Dr. Küçük’e götüreceğini söyledi,
siz burada sağsınız, size birşey olmadı, Dr. Küçük’e götürelim sağ
olduğunuzu görsün dedi... Tamam dediler, köyden üç insan aldılar, biri
kardeşim Naim Hüseyin, ötekiler de Salih Mehmet ve Kemal Hüseyin... Salih
Mehmet amcamdır, Kemal Hüseyin de yeğenimdi. Daha önce de Niyazi Cemal’ı
aldılardı aynı şekilde, Dr. Küçük’e götüreceklerini söyleyerek... Annem
arabaya bindi, hayır sen in aşağı, seni istemeyiz deyip indirdiler
kendisini... Tabii zaman geçti, annem dedi ki hani bana oğlumu
getirmediniz, getireceğiz dediler, öylece oyaladılar... Sonra polisler
hiçbirşey söylemedi, zaman geçti. Biz göçmen olarak Mora’ya gittik
1964’te... O zaman bütün hayvanlarımızı, malımızı da aldılardı. Babam
diyor ki kapıyı açtılar bütün davarımızı sürdüler aldılar götürdüler, hiç
hayvanımız kalmadı, ineğimiz vardı, keçi koyunumuz vardı, hepsini aldılar
dedi... Napacaksınız dedi babam, girin içeri yoksa sizi vururuz dediler.
Tabii silahsız bir insan babam, evin içinde kaldılar. Hiçbir yere
gidemediler... Son artık anlaşma oldu, biz de Mora’ya yerleştiydik...
Esir olduğu hayaliyle yaşadım...
SORU: Nasıl etkiledi bütün bunlar sizi,
abinizin kaybolması, geri dönmemesi...
GÖÇER: Ben uzun müddet abimin öldürüldüğüne
hiç inanmadıydım, esir olduğunu düşünerek, o hayalle yaşadım senelerce.
Birgün abim gelecek nasıl olsa diye düşündüm. Hiçbir zaman ölü olduğunu
düşünmedim fakat zaman geçince o ümidi yitirdim. İki kardeştik, tek abim
olduğu için üstümde çok büyük tesir yaptı. Suçsuz biriydi... Bir mevzide
çarpışırken birşey olsaydı, savaştı öldü derdim. Fakat müdafaasız birinin
silahlı biri tarafından alınması, ona yakışır sonuna kadar korusunlardı...
Üstelik devlet resmi kuruluşundan insanlar... Ben bundan Kıbrıs
hükümetini, eğer Kıbrıs hükümeti varsa, sorumludur. Kıbrıs hükümeti bugün
bana abimi bulmakla sorumludur. Bugün belki de o polis yaşamaktadır,
Deftera polisidir. Deftera polisi bir Türkü evden nasıl aldığının
kayıtlarını bulup getirmesi lazım. Bugün AB’ye girmek isterler fakat bu
suçu da yaptılar, eğer bu suç cezasız kalacaksa ve bunlar AB’ye girecekse,
nasıl girecekler? Büyük suç işlediler? Kim telafi edecek?
Özür
dilemesi lazım
SORU: İki savaş yaşadık, pek çok insanlık
suçu işlendi... Bu yaraların kapanması için sizce ne yapmalı? Ufukta bir
anlaşma görünüyor, sizin yüreğinizi ne rahatlatır? Ne istersiniz olsun ki,
o acınız, ya da o “adalet” duygusu yerine gelsin sizin yüreğinizde...
GÖÇER: Mesela benim abimi bir EOKA’cı yoldan
alıp öldürseydi, ona bir diyeceğim olmazdı... Ama polis aldığı için bana
ne yaptığını söylemesi lazım. Öldürdük be kardeşim, ceza verdik kendine,
silahlar vardı elinde, bu bu belgeler vardı diyecek ve bunu idam ettik,
gömdük diyecek adaleti var ise, mahkeme ettik, suçludur, idam ettik
kendini, buraya gömdük demesi lazım bana. Ben de inanayım, hakikaten suç
yaptı, hükümete karşı geldi, bir ayaklanma yaptı. Fakat böyle bir olay da
yok, silahlı da bulmadılar kendini. Müdafaasız bir insanı aldılar. Özür
dilerse benden, tamam bu suçu işledik, Türk olduğu için öldürdük ve bunun
cezasını çekmeye razıyız, seni her şekilde ne tazmin edersek, ne yaparsak
yapalım, senin abini burada gömdük... Bunu demesi lazım bana...
Çocuklarıma düşmanlık aşılamadım...
SORU: Aksi halde anlaşmanın bir anlamı
olmayacak mı diyorsunuz...
GÖÇER: Bence anlaşma olmayacak, ben hiçbir
zaman çocuğuma bunları söylemedim, çocuğuma demedim amcanız vardı, Rumlar
tarafından alındı diye... Nineleri söyledi kendilerine... Fakat ben hiçbir
zaman fanatik olarak çocuklarıma düşmanlık aşılamadım. Olmuş olan, savaşta
olabilecek şeylerdir bunlar ama böyle savaş olmadıydı, müdafaasız birini
alınca bu savaş olmaz, mevzide olanlara bir diyeceğim yoktur.
SORU: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne
götürmeyi düşündünüz mü bu konuyu?
GÖÇER: Ben tabii hiç düşünmedim bunu. Bir
zamanlar Denktaş beyin bir demeci vardı, bunlar öldü artık sineye
çekeceğiz, istismar etmeyeceğiz diye. Ben de istismar edilmemesi yönünde
gittim, tamam. Bir savaş esnasında kahpece alındı öldürüldü, bunlara
sünger çekelim ama bilelim de, gerçek buydu... Gerçek bunlarsaydı, ne
yaptığımızı, ne ettiğimizi bilelim, doğru yolu gösterelim. Herkes de
bilsin. Ben bütün Kıbrıs Türkleri fenadır veya bütün Kıbrıs Rumları
fenadır, barıştan yana değil demiyorum. Ben de barıştan yanayım. Ama barış
olurken bunlara da dikkat edelim, çünkü bunlar yarın çıban başı olacak.
Ben hiçbir zaman gidip anarşist bir olay yapacak değilim, o gücüm de yok.
Ama bunlar da kibrit olabilir, bu kibriti söndürelim... Ben Rum tarafına
da geçtim, ama abim hakkında bir bilgi edinmedim...
Savaş
daima iz bırakır
SORU: Nasıl bir ülkede yaşamak isterdiniz ki
bunlar yaşanmasın? Ne tür insani ilişkiler isterdiniz ki bunlar
tekrarlanmasın? Ne yapmak lazım?
GÖÇER: Aslında Kıbrıs’ta çok dikkat etmek
lazım, benim gibi bu gibi insanları çoğu istismar edip bir kıvılcım
başlayabilir... Bunlara çok dikkat etmemiz lazım fakat ayrı ayrı
bölgelerde olursak, biraz daha uzun zamanlarda, 30-40 sene sonra, belki
iki taraf da körüklemez, sakin olur ve barış ve huzur içinde yaşarız.
İçiçe yaşarsak bile buna çok dikkat etmek lazım çünkü büyük olaylar
çıkmasın tekrar, tekrar savaş olmasın... Savaş daima iz bırakır, bugün
benim üzerimde bıraktığı gibi, başka ailelerde de iz bırakır... Senelerce
babasız kalanlar var, ben abisiz kaldım, annesiz kalanlar var. Bunlar
olmasın, ben öyle bir barış isterim ama içiçe şu anda bence mümkün
değil... Olacak bölgeler vardır ama bu gibi insanlar içiçe olduğunda iyi
değildir, savaşa veya huzursuzluğa sebebiyet olur. Bu gibi insanları bir
yere getirmek yanlıştır...
Toprak bir Kıbrıs’tır...
SORU: Şimdi kayıplar konusu gündemde, DNA
testi yapılması gündemde. Bunu benimser misiniz? Bulunursa kemikleri onu
getirip bu tarafta gömmek ister misiniz?
GÖÇER: Ben DNA testine karşıyım,
öldürdülerse, öldürdükleri yeri göstersinler. Burada gömülüdür, burada
kalsın. Onun anısı orada kalsın, tekrar onu alıp başka yere getirip
rahatsız etmek yanlış birşeydir. Benim malım o taraftadır, Güney’de kaldı
bütün mallarım, bu tarafta mal aldıysak bile benim esas malım o
taraftadır. O tarafta da malımız var, toprak bir Kıbrıs’tır, ha orada
kaldı, ha burada... Orada bir türbe yapılması, orada bir düzenleme
yapılması... Yeter ki yerini göstersinler...
SORU: Benim sormayı unuttuğum, sizin
söylemek istediğiniz başka birşey var mı?
GÖÇER: Rum tarafı son zamanlarda kayıplar
üstüne büyük şeyler yarattı, biz maalesef burada bir kayıp komitesi bile
kurmadık. Bunları hep şehit addettik, şehitlerin çatısı altındadır. Onlar
için mücadele edilir. Bir yerde baktım, abim şehittir fakat ona mukabil
bazı şehitlerin çocuklarına birşeyler verildi, anneme sağ iken birşey
verilmedi, şimdi yaşamıyor, dört yıl önce öldü. Devamlı söylerdi, oğlumu
belki görürüm, mezarını belki birgün görürüm. Hatta bir zamanlar köye
gitti, para verdi 25 Kıbrıs Lirası, işte filan yerdedir diye, sırf bilgi
alsın diye, hiç bilgi alamadı, yerini de göstermediler kendine... Uzun
müddet hayaliyle yaşadı... Filan yerde esirdir, Yunanistan’dadır, filanla
evlidir dediler... Hiçbir bilgi edinemedik, Birleşmiş Milletler’e
fotoğrafını verdiğimiz halde bilgi edinemedik. Olumlu olumsuz, sağ ölü bir
cevap gelmedi. Yalnız bize burada söylenen bunları unutunuz, bunlar şehit
oldu bitti dediler. Biz de daha fazla araştırma yapmadık fakat şimdi
sırası geldi, ve ben kendi fikrimi söyleyeyim, şu an AB’ye girecek Kıbrıs,
ben bu AB’de hakkımı arayacağım. Çünkü o taraftaki hükümetse, beni de
koruması lazımdı, ne yaptıysa bulması lazımdı benim kardeşimi. Bulamazsa
AB bulsun, cezasını görsün bu hükümet. Yaptığı suç, savaş esiriyse, neden
dolayıdır, savaştan mı öldürdü, yoksa sıradan bir vatandaşı alıp
öldürdü... Suç işledi, cezasını görmesi lazımdır. Bu, KKTC’nin de yaptığı
yanlışlardır, bizi yalnız bıraktılar, hiçbir zaman sahip çıkmadılar...
AB’ye müracaat edip hakkımızı aramamız lazım...
*** İçişleri Bakanlığı Kaza Müfettişi Şahap
Şemi kaybolduğunda, Şemi Bora 12 yaşındaydı:
“Unutamayız ama bağışlama duygusunu
geliştirebiliriz...”
“Türkler tarafından Larnaka polis
karakolunda en son 26 Aralık 1963’te görüldü... Bir yerde 12 yaşında
ailenin sorumluluğunu üstlenen bir çocuğu düşünün... İkimizin de büyümesi,
tahsin yapması için annem büyük özverilerde bulundu... Dedem de bize
yardımcı oldu, zor günlerden geçip bugünlere geldik... O hisleri anlatmak
da kolay değil, yaşamayan insanın anlaması mümkün değil... Hiç kimsenin bu
duyguları yaşamamasını dilerim... Bana göre kin, medeni bir insanın içinde
olacak bir duygu değil... Ancak hiçbir zaman unutamayız, bu gibi olaylar
başına gelenler karşı tarafı bağışlama duygusunu geliştirmeli, onun da
koşulları birlikte gelme duygusuyla... Kayıpta adalet yoktur... Bu konular
bir an önce politik malzeme olmaktan çıkarılmalıdır... Yeter artık
diyoruz, neredeyse 40 yıl geçti üzerinden... Ben 12 yaşındaydım, oğlum
üniversiteden mezun oluyor ve hala biz bu kayıplar konusunun her iki taraf
arasında gidip geldiğini, görüşüldüğünü, alevlendiğini, geri düştüğünü
görüyoruz... Artık yeter diyorum, bu konu artık kapansın. Otursunlar, bir
şekilde ne yapacaklarsa yapsınlar, bu konunun kapatılmasının yönetimini 40
yıldır bulmalıydılar diyorum...Çünkü her açıldığında, ben yaşlı annemi
düşünüyorum, babam kaybolduğunda 30 yaşındaydı, şimdi zor yürüyecek
durumdadır. Her konu açıldığında acı çekmektedir... Artık yeter
diyorum....”
İçişleri Bakanlığı Kaza Müfettişi Şahap Şemi
kaybolduğunda, Şemi Bora 12 yaşındaydı...
SORU: Babanız Şahap Şemi, 1963’te ne iş
yapıyordu?
BORA: Babam 1963 Aralığında kaybolduğuna
İçişleri Bakanlığı’na bağlı, o zamanlar Komiserlik dediğimiz bölümde kaza
müfettişiydi..
SORU: Tam hangi tarihte kaybolmuştu?
BORA: Bize verilen bilgiye göre, 26 Aralık
günü Larnaka polis istasyonunda, yani karakolda görüldü Türkler tarafından
en son...
SORU: O gün evden çıkıp gittiği ve dönmediği
gün müydü?
BORA: Şöyle anlatayım: olaylardan birkaç ay
önce Mağusa’ya becayiş olmuştu, ben de İngiliz Okulu’nda yurtta
kalıyordum... 12 yaşındaydım, İngiliz Okulu’nun birinci sınıfına
başlamıştım, Rum tarafındaydı okul. Babam Mağusa’ya tayin olduğu için,
hafta arasında orada kalıyordu, haftasonu Lefkoşa’ya geliyordu,
kızkardeşim ve annemle ev bulduktan sonra Mağusa’ya taşınacaklardı. Ben o
yüzden yurda başlamıştım bile ama hemen tabii bir iki ay içinde bu olaylar
çıkınca, taşınma işlemi gerçekleşemedi...
Kaybolduktan iki ay sonra mektubunu aldık...
SORU: Kaybolduğu gün ne olduydu?
BORA: Şunu da söyleyeyim, 24 Aralık tarihli
bir mektubu geçti elimize Şubat 1964’te ancak mektup elimize ulaştı ama 24
Aralık tarihli mektubunda, gelmek için yola çıktığını, Büyük Kaymaklı’ya
kadar geldiğini ancak oradan silah sesleri geldiğini, havanın kararmakta
olduğunu, etrafta çatışma sesleri geldiği için dönmek zorunda kaldığını
Mağusa’ya yazdı. Ancak oradaki arkadaşları, sonra bana anlattılar, o gün
geri döndü, ertesi gün yine yola çıktı, bu sefer de değişik yoldan gelmek
üzere, belki değişik yoldan gidersem barikat falan yoktur gibi düşünmüş
olabilir. Ancak yolda sivil Rumlar tarafından arabasıyla beraber alınıp
Larnaka polis istasyonuna götürülmüş, oraya girerken gören Türkler var,
örneğin Süleyman Züğürt bana bunları kendisi anlattı, geçen yıl rahmetli
oldu Süleyman Züğürt...
SORU: Arabası neydi?
BORA: Austin Cambridge...BD434 plakayı
hatırlıyorum...
SORU: Ne renkti?
BORA: Gri renk bir Austin Cambridge’ti...
SORU: O Austin’le nerelere giderdiniz? Nasıl
bir babaydı?
BORA: 12 yaşında, hatırlayacak kadar yaşım
vardı... O Austin Cambridge’le biz Türkiye’ye geziye bile gittik, o
zamanlar arabayla bir İstanbul, Bursa, İzmir turu yaptık. Kıbrıs’ta tüm
ailelerin yaptığı gibi haftasonu piknik, gezme, babaannemi ziyaret,
anneannemin köyüne gitme, deniz...
Dünyaya
tepkim var
SORU: Siz Lefkoşalı mıydınız?
BORA: Esas doğum yerim Larnaka ama ben 9
yaşındaydım, Lefkoşa’ya tayin olduydu babam, görevinden dolayı sık sık
tayin olurdu.. Baba tarafım Larnakalıydı... İki kardeştik, ben ve dokuz
yaşında o zaman kızkardeşim Hülya... Vecihe Hülya Tokatlı... Annemin adı
Hatice... Dediğim gibi en son polis karakolunda görüldükten sonra, hiçbir
haber alamadık ve bu konuda aslında birazcık benim tepkim var dünyaya...
Çünkü 1963’ten 74’e kadar biz ne yaptıysak bir türlü hiçbir haber
alamadık, hiçbir dünya basınında da konu olmadı. 74’ten sonra kayıp Rumlar
da oldu, 74’ten bu yana dünya çalkalanıyor kayıp Rumlar hakkında. Peki
Türkler insan değil miydi ki 63’ten 74’e kadar yüzlerce Türk kayboldu ve
hiç konu edilmedi... Bu konuda isyanım var, çünkü bana göre her insan
kendi ailesi için de, milleti için de bir değerdir, bunun milliyeti
olmamalıdır. Hayatını her ne sebeple olursa olsun kaybeden herkes için
üzüntü duyarız, insanlık bunu gerektirir. SORU: Büyürken nasıl bir
duyguydu babanızın kayıp olması? Nasıl etkiledi sizi? 12 yaşındaydınız ve
artık babanız yoktu...
BORA: Bir yerde 12 yaşında ailenin
sorumluluğunu üstünde hisseden bir çocuğu düşünün... Annem sağolsun, tüm
bu zorluklara göğüs gerdi ve ben 12, kızkardeşim 9-10 yaşlarındaydı,
ikimizin de büyümesi, tahsil yapması için büyük özverilerde bulundu,
dedem, annemin babası da bize yardımcı oldu. O zor günlerden geçip
tahsilimizi de tamamladık, bugünlere geldik. Kolay değil, anlatmak da
kolay değil... O hisleri yaşamayan insanın anlaması, bana göre tarifle
olmaz... Hiç kimsenin bu duyguları yaşamamasını dilerim...
Bağışlama duygusunu geliştirmeli
SORU: Yüreğinizi ne yatıştırabilir? Eminim
bütün babasız büyüyen çocuklar gibi, üstelik sizin babanızın bir mezarı
bile yok ziyarete gidebileceğiniz, korkunç bir duygudur.. Ne
yatıştırabilir yüreğinizi? Bu yüzden kin duyuyor musunuz? Öfke duyuyor
musunuz? Ne duyuyorsunuz?
BORA: Öncelikle kin ve nefret var mı
sorunuzdan başlayalım... Bana göre kin medeni bir insanın içinde olacak
bir duygu değil. Hoş bir olay değildir, mutlaka bize acı vermiştir, aileye
acı vermiştir, ailesinde kayıp olan, şehit olan herkese acı verdiği
gibi... Ama kin duygusuyla bunun üstesinden gelmek çok çağdışı bir
yaklaşımdır. Ancak hiçbir zaman unutamayız, bunu kabul etmeliyiz, unutmak
mümkün değildir. Bu gibi olaylar başına gelenler ancak karşı tarafı
bağışlama duygusunu bir şekilde geliştirmeli, onun da koşulları birlikte
gelmesi kaydıyla...
Artık yeter diyorum...
SORU: Bir anlaşmaya doğru gidilirken ne
olması gerekir ki yüreğiniz yatışsın, o “adalet” duygusu yerine gelsin?
Çünkü sadece Kıbrıslı Türklerin değil, Rumların da kayıpları var,
Kampuçyalıların da oldu, Vietnamlıların da... Siz, kayıp bir babanın oğlu
olarak ne istiyorsunuz?
BORA: Benim gibi eminim tüm ailelerin de
istedikleri, bir an önce bu konuların politik malzeme olmaktan
çıkarılmasıdır. Yeter artık diyoruz, 40 yıl geçti üzerinden neredeyse, ben
12 yaşındaydım, bugün 51 yaşındayım, oğlum üniversiteden mezun olacak
çağa gelmiştir ve hala biz bu kayıplar konusunun her iki taraf arasında
gidip geldiğini, görüşüldüğünü, birkaç yılda bir konunun alevlendiğini
sonra tekrar geri düştüğünü görüyoruz. Ben diyorum ki artık yeter, bu
aileleri her konu açıldığında yeteri kadar ızdırap içine sokuyorlar, bu
konu artık kapansın. Otursunlar bir şekilde ne yapacaklarsa, görüşmelere,
bulacakları yöntemlere bağlıdır ama artık bu konunun kapatılmasının
yöntemini 40 yıldır bulmalıydılar. Bulacakları çareler mutlaka
açıklanacaktır, bir an önce ne yapılacaksa bu ailelere açıklansın ve bu
konu da kapansın. Çünkü her açıldığında, ben yaşlı annemi düşünüyorum, o
kadın babam kaybolduğu zaman 30 yaşındaydı, bugün zor yürüyecek durumdadır
yaşlılığından dolayı ve bu kadın 40 yıldır her konu açıldığına acı
çekmektedir. Artık yeter diyorum, çünkü gerçekçi davranacaksak, bu
sevdiğimiz insanların hayatta olmadığını biliyoruz. Mantıklı bir insan
bunu kabul eder. Duygusal yönden insan her zaman umut etmek ister ama
mantıklı düşündüğünüz zaman, hayatta olabilmesi ihtimalinin sürecinin
sadece bir iki yılla sınırlı olduğunu kabul edersiniz. 20 yıldan, 40
yıldan sonra bunu umut etmek, hiçbir mantıklı insanın yapacağı bir hareket
değildir. Ancak yapılan bana göre politik olarak bu konuyu istismar
etmektir ve biz aileler olarak, yeter artık konunun istismar edilmesini
istemiyoruz, bulunacak yöntem neyse açıklandığında, inanın aileler de
belki bir yerde huzura kavuşacaklardır.
Savaş
ihtimali ortadan kaldırılsın
SORU: Nasıl bir Kıbrıs’ta yaşamak istersiniz
ki bu olaylar tekrarlanmasın? Kafanızdaki Kıbrıs nasıl bir yerdir? Şu
anlamda sormuyorum: işte iki bölgeli, iki toplumlu federal, konfederal
anlamında değil...
BORA: Huzurlu bir ortamda yaşamak için
öncelikle savaş tehlikesinin ortadan kalkması gerekir. Savaş olma
ihtimalini ortadan kaldıracak her türlü hareketi destekleriz. Çeşitli
görüşler ortaya çıkabilir, silahsızlandırma bir tarafça önerilebilir,
diğer taraf da diyebilir ki ancak biz güçlü olduğumuz zaman veya her iki
tarafta da silah dengesi olduğu zaman savaş tehlikesi ortadan kalkar ki
bunun doğruluğu bana göre bir yerde ispatlanmıştır, 74’ten bu yana geçen
süre zarfında herhangi bir çatışmanın olmaması, askeri dengenin olmasından
dolayı gelmiştir görüşüne katılıyorum ama tabii ki bunun da ilelebet
gitmesi ne pratiktir, ne de böyle niyeti olan var sanıyorum. Mutlaka bir
çözüm bulunmalıdır, onun için son günlerde başlayan bu görüşmelerin olumlu
bir sonuç çıkaracağını umud ederiz... Her iki tarafın da olumlu ve yapıcı
yaklaşımını gerektirir. Karşı tarafın kabul etmeyeceğini bildiğimiz
noktalarda ısrarlı davranırsak, herhangi bir sonuç çıkması zorlaşır.
Umarız ki her iki tarafın da kabul edeceği, anlaşacağı bir noktaya varılır
ve geçmişte yaşanan bu tür olumsuzluklar ileride yaşanmaz...
(Yarın: Salih Bayraktar)
[ başa dön ]
İncisini Kaybeden İsdiridyeler - 5
[ başa dön ]
“Nutuklardan bunalmış bir kadın,
çökmüş göğsünden çıkarıp
çürümüş fotoğrafını oğlunun, öpüp
volta atıyor kokuşan kaldırımlarda...
Sesi kendine uzak, yabancı kulaklarda
sonsuz bir nakarat gibi
takip ediyor yorulmaz bedenini...
"Ben kimim şimdi,
çocuklarım nerede,
nerede o peşimden koşan dostlar?
Battıkça batıyor gemi,
bu şatafatlı yıldız yağmuru
bu tufan, nereden çıktı ansızın,
nereden çıktı bu karanlıklar,
kim çaldı gözlerimden güneşi,
dudaklarımdan narı, kim çaldı?
Gemi battıkça dökülüyor her yanım,
batıkça kirleniyor toprak...
Yükselmek istiyorum,
yükselmek istiyorum ışığa
- her yanım boşluk-
Kimim ben şimdi,
nerede defne taçlarım,
yasemin kolyelerim,
çocuklarım ve hayat nerede ?”
Temmuz,
1995 Lefkoşa
(Tamer Öncül’ün Gündüz Düşleri başlıklı
kitabından, “NUTUK” şiirinden)
19 Ocak 1957’de polis Cemal Ali Bey’i, Nikos
Sampson’un adamları vurduğunda, Salih Bayraktar 10 yaşındaydı:
“Amerika ve garantörler, Kıbrıslılardan özür
dilesin”
*** “55 yaşındayım ve o babasızlığın
verdiği boşluk hala içimde var... Liderlerimiz zannederler ki şehit
çocuğuyuz, kayıp çocuğuyuz da biz daha çok kin güdeceğiz bu sözde
düşmanlara karşı. Halbuki ben çekmişim bu ızdırabı, kendi çocuğum çeksin
ister miyim? Ben barış isterim... İkinci Dünya Harbi’nde de insanlar
birbirini öldürdü, 55 milyon genç insan öldü, ne diye ondan sonra gelen
nesiller de çarpışsın? Aradan 4 yıl geçmeden 1949’da AB’nin temelini
attılar... AET’yi kurdular, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni kurdular.
Benim babam vuruldu, başkalarının babaları, evlatları vuruldu, kayboldu,
öldürüldü, kimse bunun hesabını sormadı, o zamanlar Kıbrıs Cumhuriyeti
vardı, garantörler vardı... Acaba kendi aralarında biz öldürdük sizden,
siz de bizden, karıştırmayalım fazla mı demek istediler? Hiç bunun
hesabını sormadılar...”
*** “Güney Afrika’da olduğu gibi gerçek
komisyonlarının kurulması lazım, suçlular kimse bunun cezasını görmeleri
lazım... Bu benim babam olsa, onun da yargılanması gerekiyor... Halk kendi
kendini yönettiği, gerçek iradesini ortaya koyabildiği, tam demokrasi
geldiği zaman mümkün olabilir... Benim yüreğimi ne rahatlatabilir?
Amerikan hükümeti, İngiliz hükümeti, bütün garantör ülkeler biz suçluyduk,
sizi koruyamadık ya da birbirinize düşürdük, komplolar kurduk, planlar
yaptık, şimdi pişman olduk, özür dileriz bütün Kıbrıs halkından ve
ailelerini yitirenlerden diyecek... Ve bir daha da bu tekrarlanmayacak
diye söz verdikleri zaman, belki o zaman yüreğim rahatlar...”
Ressam Salih Bayraktar’ın babası, “kayıplar”
listesinde değil... Ancak o da babasını küçük yaşta yitirenlerden... Bu
yazı dizisinde incisini kaybeden bir diğer istiridye o...
SORU: Kaç yaşındasınız?
BAYRAKTAR: 54-55 yaşındayım. Öğretmenlikten
emekliyim.
SORU: Babanızı ne zaman kaybettiniz?
BAYRAKTAR: 1957 Ocak ayının 19’unda...
Babamın adı Cemal Ali Bey... Vurulduğu zaman polisti. 1957’de Tahtakale’de
santral vardı, “Elektrik Fabrikası” derlerdi, orada nöbet tutardı, İngiliz
zamanıydı. Henüz Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu fikir halindeydi. Orada
nöbet tutuyordu, bir Rum EOKA’cı bir el bombası atmış, Nikos Sampson’un
adamlarından biri olduğu söylendi... Sampson hapisteydi o zamanlar,
araştırdım ben... Herkes saklanırken, babamın “Çatozluluğu” tutmuş,
silahı boşalttığı halde, tekrar doldurmuş ve arkasından da ateş etmiş bu
teröristin. Bu arada da bomba patlamış... Ciğerlerinden yaralandıydı ve üç
gün yaşadı...
Şuursuzca koştuk...
SORU: Siz kaç yaşındaydınız o zaman?
Babanızla ilgili neler hatırlıyorsunuz? Ölümü sizi nasıl etkiledi?
BAYRAKTAR: Ben 10 yaşındaydım. Babam çok iyi
bir adamdı. Herkesin “Cemal ağa” dediği biriydi, zengin biri de değildi,
saygı gösterirlerdi kendine. Eskiden köylerde saygı duydukları insanlara
“ağa” derlerdi. İyi şarkı söylerdi, sesi çok güzeldi...Ben oynuyordum
çocuklarla beraber, abim benden 3 yaş büyüktür, bir ablam, bir de büyük
abim vardır, aramız hep üçer yaş... Ben en küçüktüm... Biz Küçük
Kaymaklı’da oynardık, gelip söylediler, duyduğumda beynimden vurulmuşa
döndüm, ben de abim de. Yollarda şuursuzca koşmaya başladık... Kaymaklı’da
kahvelerin olduğu yer vardı, tanıdılar tabii, “Cemal Ağa’nın oğludur”
dediler, tuttular bizi ve geri çevirdiler. Biz bir yere gitmiyorduk,
şuursuz bir şekilde ağlayarak koşuyorduk. Benim hayatımda bir kopuk dönem
oldu... Hayat orada koptu ve sonradan da yapıştıramadım... En küçük
çocuktum ben, babam beni çok severdi, parlak bir öğrenciydim. O zaman
ilkokul iki ya da üçüncü sınıftım. Dersleri dinleyemez oldum... Çok
başarısız değil ama vasat, neredeyse vasatın altında bir öğrenci oldum.
Ortaokul lisede yine vasat bir öğrenciydim. Üniversiteye gittiğimde
kendimi toparlayabildim.
Yaşama sevincini kaybettim...
SORU: Yani yaşama sevincini mi
kaybettiydiniz?
BAYRAKTAR: Yaşama sevincini kaybettim, geçim
zorlukları çektik. Rahmetli annem çok uğraştı. Çıraklıların yanına girdi,
şeker sarardı, haftada beş on şilin ya da birkaç lira gibi bir para
alırdı. Onunla idare ettik. Göçmenlik günleri var, çadırlarda... Yani
herşeyi tatmış bu toplum, sadece ben değil, herkes bu acıyı, ızdırabı
yaşamış herkes...
Bana pek çok şey tuhaf gelir, dağdaki bayrak
tuhaf gelir, “Komando” yazısı tuhaf gelir, “Zafer süngünün ucundadır” diye
barikatlarda duvarlar var, onlar tuhaf gelir... Yarım vatanlı bırakılmam
çok acı ve tuhaf gelir, anlamsız gelir bana... O tarafa geçeceğimde, kendi
polisimin bana engel koyması tuhaf gelir...
SORU: Resime ne zaman başladıydınız?
BAYRAKTAR: Küçükkenden resim yapardım. Ablam
ve abim çok güzel yapardı, onların resimlerine bakarak, ben de onlar gibi
güzel resim yapsam derdim. Babam müzikle uğraşırdı, şarkı söylerdi, ses
sanatçısıydı. Bir şarkıyı bir defa dinlerdi, radyo falan da yoktu.
Konserler olurdu, Münir Nurettin Selçuk gelirdi, diğer sanatçılar gelirdi
Kıbrıs’a, bir iki konser verir giderlerdi. Bir defa dinlemekle ezberlerdi
bütün şarkılardı...
SORU: Resim bu duyguları ifade yolu mu oldu?
BAYRAKTAR: Karamsar birşeyler yapmaya
başladım. Renklerim griydi, çok dramatik ve ekspresyonist bir yaklaşım
içindeydim devamlı, ben bundan kurtulamadım tabii. Şimdi yetişkinim, orta
yaşı da geçtim, ona rağmen o babasızlığın yarattığı boşluk var içimde...
SORU: Üniversite sonrası Kıbrıs’a
döndünüz...
BAYRAKTAR: 1974’te İstanbul’daydım... Mezun
olduktan sonra çalışmaya başladım bir reklam ajansında, 74’te bu savaş
çıkınca dönmek zorunda kaldık. Akrabalarımız, kardeşlerimiz buradaydı...
Herkes depresyondaydı...
SORU: Savaş sonrası Kıbrıs’a dönmek nasıl
bir duyguydu?
BAYRAKTAR: Döndüğümde savaş bitmişti. İlk
geldiğimde şaşkınlık vardı, korku vardı, psikolojik bir bunalım, herkes
depresyondaydı... Öyle bir hava vardı geldiğimde...
SORU: O havayı atlatabildi mi insanlar
sizce, o depresyonları?
BAYRAKTAR: Bunu ben atlatamadım, insanlar da
atlatamadı... Öyle mantıksız, acayip şeyler söylerler ki size, bilhassa
Kıbrıs meselesiyle ilgili. Mesela şöyle derler: O zaman teşkilat bu
adamları vurdu ama lüzumudu vursunlar derler... Bunu “aklı başında”
insanlar savunuyor, yani insanlıktan çıktıydı insanlar ama gerekliydi de
galiba çıksınlar diyorlar. Böyle mantıksız bir yaklaşım içinde... Biz
istiyoruz ki insanlar birbirini öldürmesin. Ben çektim, biliyorum. Bizim
liderlerimiz zannederler ki biz şehit çocuğuyuz, kayıp çocuğuyuz da biz
daha çok kin güdeceğiz bu sözde düşmanlara karşı. Halbuki ben çekmişim bu
ızdırabı, çocuğum çeksin ister miyim? Ben barış isterim. Evet, İkinci
Dünya Harbi’nde de insanlar birbirini öldürdü, 55 milyon insan hayatını
kaybetti, ondan sonra gelen nesiller ne diye çarpışsın? Aradan dört sene
geçmeden 1945’ten sonra, 1949’da AB’nin temelini attılar, AET kuruldu,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kuruldu. Bir de bu konu var. Benim babam
vuruldu, başkalarının babaları, evlatları kayboldu, vuruldu, öldürüldü.
Kimse bunun hesabını sormadı. O zamanlar Kıbrıs Cumhuriyeti vardı,
İngiltere vardı, öteki garantörler vardı. Acaba kendi aralarında işte biz
öldürdük sizden, siz de bizden bu işi karıştırmayalım fazla mı demek
istediler, hiç bunun hesabını sormadılar şimdiye kadar. Yeni yeni başladı
insanlar bu mahkemeye başvurmaya...
Suçlular
yargılanmalı
SORU: Güney Afrika’da “Gerçek Komisyonları”
kuruldu, birbirlerine yaptıklarını itiraf ettiler, birbirlerini affetmeyi
denediler, o sayfaları kapatmak için böyle bir yönteme başvurdular. Sizce
böyle bir yöntem Kıbrıs’ta çalışır mı? Acıları daha çok mu derinleştirir
küçük yer olduğu için? Çalışabilir mi Kıbrıs’ta sizce bu?
BAYRAKTAR: Çalışması lazım. Biz kurmazsak,
başkaları kuracak. Bizden sonra gelen nesiller kuracak. Biz hiç olmazsa
görenler, yaşayanlarız... Birinci elden görüp yaşayanların anlatması,
itiraf etmesi daha iyidir. Ben gerçi kişi olarak çok fazla birşey
görmedim, 1963’te de bir iki Rum’un bir iki Türk’ün vurulduğunu gördüm,
ama başkaları küçük kız çocuklarının öldürüldüğünü gördü, toplu mezarları
gördü, bunları açıklamaları lazım artık. Suçlular kimse yargılanması
lazım, bu benim babam olsa, onun da yargılanması gerekiyor.
SORU: Bunu yapabilmek için sizce burada öyle
demokratik bir ortam var mıdır?
BAYRAKTAR: Burada bundan bahsetmek mümkün
değil, dünyanın her yerinde olur bu, Kuzey Kıbrıs’ta olmaz. Şimdilik de
mümkün gibi görünmüyor... Halk kendi kendini yönettiği zaman, gerçek
iradesini ortaya koyabildiği, tam demokrasi geldiği zaman bu mümkün
olabilir.
Amerika
ve garantörler özür dilesin
SORU: Sizin yüreğinizi ne rahatlatırdı?
BAYRAKTAR: Söyledim bunu bir Amerikalıya,
Amerikan hükümeti yetkilileri, benden özür dileyecek, sadece lafla değil
tabii gereğini de yapacak neyse, İngiliz hükümeti, bütün garantör ülkeler,
biz suçluyduk, garantörlük yaptık sizi koruyamadık, sizi birbirinize
düşürdük, böyle böyle planlar yaptık, komplolar kurduk, şimdi pişman
olduk, özür dileriz bütün Kıbrıs halkından ve ailelerini yitirenlerden.
Belki o zaman yüreğim rahatlayabilir... Gereğini yaptıkları zaman.. Ve bir
daha da bu tekrarlanmayacak diye söz verdikleri zaman...
SORU: Babanızı EOKA’cılar öldürdü ama
faşistlerden çok Rumlar’ı “düşman” görmek gibi bir duygunuz oldu mu?
BAYRAKTAR: Hayır, öyle bir duygum olmadı...
Yalnız yapanların suçlu olduğunu düşündüm, bu işi yapanın, onun
komutanının, Nikos Sampson’un suçlu olduğunu düşündüm. Sampson’un oğlu da
aynı şeyi düşünüyorsa, “düşman” odur benim için, çünkü bunlar insanlık
düşmanıdır. Sadece benim değil, kendi toplumunun da düşmanıdır, çünkü
kendi insanını katletti bunlar...
Amaca
hizmet etmiyor
SORU: Babasını 1957’de yitirmiş birisi
olarak, “Şehit aileleri” derneğinin duruşu ve çıkışları, sizin
duygularınızı yansıtıyor mu?
BAYRAKTAR: Amaca hizmet etmiyor, yaptıkları
iş, “Efendiyi destekleriz” gibi ikide bir beyanat vermek ki bu kuruluş
amaçlarıyla ilgili birşey değil. Şehit çocuklarının, şehit eşlerinin ve
şehit ailelerinin menfaatlerini korumak üzere kuruldu bunlar, öyle birşey
yaptıklarını sanmıyorum. Benim babamın mezarı hala yapılmış değildir, siz
niye yaptırmadınız diyeceksiniz. Bu iş bana düşmezdi, ben o zaman
çocuktum, hiçbirşeyin farkında değildim. Eski mezarlıkta gömülüdür. Hatta
yerini bile bilmezlerdi ve ben gösterdim. Bu da bende şüpheler
uyandırdı...
Sakıncalı şüpheler...
SORU: Ne gibi?
BAYRAKTAR: Niçin bu uğurda öldürülmüş,
suikaste kurban gitmiş, bomba atılmış, yaralanmış ve ölmüş, üstelik polis,
resmi görevliye bir mezar yaptırılmaz? Ondan hemen sonra ölenlere
yaptılar... Bu olayların içerisinde öldürüldü babam da... Bazı şüphelerim
oldu tabii... Bunlar sakıncalı şüpheler... Babam işçi sendikalarına
üyeydi, işçiydi daha önce. Komünist falan derlerdi o zaman işçi
sendikalarına üye olanlara...
SORU: İki tarafın faşistleri işbirliği
içinde yapmış olabilir diye bir kuşku...
BAYRAKTAR: Zaten iki tarafın faşistleri
işbirliği içinde oldular, hala daha işbirliği içindedirler. Artık halk
uyandı, gençler, çocuklar bunu biliyor. Sıkıştırıyor kendilerini, buna
verecek cevapları yoktur...
SORU: Benim sormayı unuttuğum, ihmal
ettiğim, sizin mutlaka söylemek istediğiniz son birşey var mı?
BAYRAKTAR: Var... Çocuklarım ve angonilerim
babasız, kardeşsiz, kocasız büyümesinler... Hiç kimseyle de bir düşmanlık
gütmesinler, bunu isterim. Emperyalist ülkeler kışkırtacak, fakir halk
birbirini öldürecek, kan davası olacak aralarında ve bu böyle sürekli
devam edecek. Böyle olmasın artık. Çocuklarım barış içinde yaşasınlar,
kimseye silah çekmesinler, bir daha birbirimizin çocuklarını öldürmeyelim,
bunu öğretmek isterim çocuklarıma...
[ başa dön ]
Kayıpların İzinde -1 [
başa dön ]
Ölüler konuşamaz...
Başlarından neler geçtiğini anlatamaz... Ölüler sessizdir ama sabırlıdır.
Bir meraklısının çıkıp da nasıl öldüklerini, neden öldüklerini, ne tür bir
cinayete kurban gittiklerini araştırmasını beklerler...
Savaş – o çirkin
sözcük! İçinde cinayetleri, tecavüzleri, ölümleri ve sakatlıkları
barındıran sözcük. Yıkımı ve vahşeti barındıran sözcük! Öncesinin ve
sonrasının travmalarının yıllarca süreceği sözcük! Savaş!
Savaş ki meydana
geldiği yerde adına “asker” dediğimiz, bir ordunun mensupları ölmez
sadece. Onlardan daha fazla siviller ölür. Aslında savaşla doğrudan ilgisi
olmayan, üniforma giymeyen siviller. Yaşlı neneler ve dedeler... Genç
kızlar... Genç erkekler... Çocuklar... Minicik, süt kokulu bebekler...
Çoğunlukla alel acele
kazılmış, isimsiz toplu bir mezara yığılır cesetleri... Masum sivilleri
öldürenlerin, suç işlediklerini bildiklerindendir bu - telaşla, aceleyle
gömülmüş ölülerin üstü alel acele örtülür. Kimi zaman dozerlerle açılmış
çukura üstüste yığılırlar, birer et parçası gibi... Kimi zaman alel acele
küreklerle kazılmış çukurlara atılıp üstlerine küreklerle toprak atılır...
Mevsimler gelir geçer,
o mezarların üstünde otlar biter... Yaşayanlar onların izini aramadığı
sürece, sessizce beklerler çukurlarında ölüler. Çünkü ölüler konuşamaz,
çığlık atamaz, başlarından neler geçtiğini ağlayarak anlatamaz. Ama
yaşayanlar onların izini aradığı sürece beklerler sabırla...
Bütün bunlar bizim
coğrafyamız için de ne kadar tanıdık: incecik bir bağ birleştirir bizi
Arjantin’le, El Salvador’la, Honduras’la, Sierra Leone’yle, Endonezya’yla,
Bosna-Hersek’le, Hırvatistan’la... Yeryüzünün bütün coğrafyalarıyla aynı
kaderi paylaşırız – bizim de toplu mezarlarımız vardır, içinde
Kıbrıslıtürk olsun, Kıbrıslırum olsun, bizim insanlarımız yatır sessizce.
Çünkü yeryüzünün bu ülkelerinde yaşanmış olan o korkunç deneyimi, savaş
denen deneyimi biz de yaşadık. Bizde de Kıbrıslıtürk olsun, Kıbrıslırum
olsun masum siviller öldürüldü, alel acele kazılan çukurlara topluca
gömüldü, yaşlı neneler ve dedelerden tutun da gencecik kızlara, erkeklere,
süt kokulu bebeklere kadar...
Kayıpların izini
sürmek kolay mı? Ancak savaşlar sona erdiğinde, ateşkes koşulları yerini
barışa, diktatörlükler yerini demokratik rejimlere bıraktığında gerçek
ortaya çıkacak alanı bulabilir...
“Kayıplar” aslında
“kayıp” değildir – mutlaka bir gören, bir duyan, bir bilen vardır
yerlerini... Kimi zaman izlere rastlarsınız, kimi zaman izler
kendiliğinden gelip sizi bulur. Kimi zaman telefondaki bir ses, kimi zaman
bir radyo programında ağızdan kaçan bir sözcük, kimi zaman gizlice
fısıldanan, bütün bir köyün otuz yıldır bildiği bir sırda gizlidir
“kayıplar”... Ağaçlar bilir yerini, rüzgar fısıldar, toprak iç çeker... Bu
“gizler” o kadar dayanılmazdır ki günlerce uyuyamazsınız... Herkesin
bildiği bir şeyi fısıldamak yerine yüksek sesle söyleyen bir kadının evini
polisler basar, korkutup sindirmek için! Kahvede anlatılanlar kayıp
mezarların yerini gizleyenler için “tehdit”e dönüştüğünde, “tedbir”i de
alınıverir... Gerçek ancak demokratik rejimlerde gün ışığına çıkacak alanı
bulabilir... Ama ölüler sabırlıdır, bir yere gitmezler, çukurlarında yatıp
yaşayanların onları bulmasını, acıklı öykülerini araştırmasını
beklerler...
Bu yazı dizisinde
“kayıplar” konusunu bir kez daha gündeme getiriyoruz – kayıp yakınlarının
acıları dindirilsin istiyoruz. O çirkin sözcükten, “savaş”tan artakalan
bütün yaralarımızı sarmadıkça, iyileştirmedikçe, “tabu” olmaktan
çıkarmadıkça, “barış” denen o büyülü topraklara asla ulaşamayacağız
çünkü... Aramızda “kan ve kin” o toplu mezarlardan kendi kendini beslemeyi
sürdürecek... “Anma törenleri”nde sızacak içimize, barikatlarda ete kemiğe
bürünüp elinde bir fotoğrafla karşımıza dikilecek... Ta ki cesaretimizi
toplayıp “Evet, bu topraklarda cinayetler işlendi, masum siviller
mezarlara gönderildi” diyebilelim, bildiklerimizi, duyduklarımızı
korkmadan, ürkmeden, tehdit altında kalmadan paylaşabilelim... Ta ki
içinde kimlerin gömülü olduğuna bakılmaksızın, adamızın her iki tarafında
da, tüm “kayıp mezarları”nı açıp, kalanları ailelerine teslim edelim... Ve
bir daha asla böylesi cinayetlerin işlenemeyeceği yeni bir ülke yaratma
cesaretini bulabilelim...
---
*** Bosna,
Honduras, Rwanda, Sierra Leone, Irak gibi ülkelerde toplu mezarların
açılarak mezardakilerin kimliklerini belirlemeye çalışan Dr. William
Haglund, 1997’den bu yana Kıbrıs’taki toplu mezarlarda çalışıyor...
Uzmanlığı toplu mezarlar...
*** Aleminyo’da
toplu mezarın yerini belirlediklerini ancak Aleminyolu aileler DNA örneği
vermediği için bu mezarda çalışma yapmadıklarını anlatan Dr. William
Haglund “Yakınları kayıp olan pek çok Kıbrıslıtürk aile başvuru yaptı,
Aleminyolu aileler kan örneği vermek üzere başvuru yapmadı. Aleminyolular
ortaya çıkarsa, sevdiklerinden kalanları geri alabilecekler... Biz
Kıbrıslıtürk ailelere yardımcı olmaya hazırız” dedi
*** Dr. Haglund,
Kıbrıslırumların mezarlarının çoğunun kuzeyde kaldığını belirterek,
güneyde de 300-350 kadar Kıbrıslıtürkün gömülü olduğunu söylüyor “Bu
mezarların bir kısmının yerini biliyoruz” diyor. Dr. Haglund, Kıbrıs Türk
makamlarının istemesi halinde, kuzeyde de çalışabileceklerini anlatıyor...
*** Haglund,
“Ölüler çok sabırlıdır, özellikle Kıbrıs’ta. 30 yıldır, kimi kez 50 yıldır
orada yatıyorlar... Aradan bunca yıl geçmiş olmasına karşın eğer birileri
çıkıp da almak isterse, yanıt vermeye hazırdırlar. Kendi öykülerini
anlatmaya hazırdırlar, mümkün olduğunca... Elimizdeki olanaklar
çerçevesinde anlatılabilecek öyküler... Bunları ailelerle paylaşmaya
hazırız, onlarla birlikte çalışabilirsek – böylece belki yaşamlarına biraz
olsun huzur katabiliriz” diyor
Dr. William Haglund,
İnsan Hakları için Uluslararası Hekimler Örgütü’nün Uluslararası Adli Tıp
Programı’nın yöneticisi... Uzmanlığı toplu mezarlar... Sierra Leone’den
tutun da Irak’a, Bosna’dan Honduras’a dek katliam çukurlarının başında
çalışmış – Rwanda’da işlenen cinayetler ardından kurulan uluslararası
mahkemeye kanıtları toplayan da o olmuş – Rwanda’da katliam çukurlarında
Birleşmiş Milletler’in atadığı uzman olarak çalışma yapmış.
Dr. Haglund, 1997’den
bu yana Kıbrıs’ın güneyinde Lakadamya mezarlığı ile Konstantin Helena
mezarlığında çalışıyor...
Aleminyo’da toplu
mezarın yerini belirlediklerini ancak Aleminyolu aileler DNA örneği
vermediği için bu mezarda çalışma yapmadıklarını anlatan Dr. William
Haglund “Yakınları kayıp olan pek çok Kıbrıslıtürk aile başvuru yaptı,
Aleminyolu aileler kan örneği vermek üzere başvuru yapmadı. Aleminyolular
ortaya çıkarsa, sevdiklerinden kalanları geri alabilecekler... Biz
Kıbrıslıtürk ailelere yardımcı olmaya hazırız” dedi
Dr. Haglund,
Kıbrıslırumların mezarlarının çoğunun kuzeyde kaldığını belirterek,
güneyde de 300-350 kadar Kıbrıslıtürkün gömülü olduğunu söylüyor “Bu
mezarların bir kısmının yerini biliyoruz” diyor. Dr. Haglund, Kıbrıs Türk
makamlarının istemesi halinde, kuzeyde de çalışabileceklerini anlatıyor...
Onunla röportajımız şöyle:
KOLEJE GİDERKEN MORGTA
ÇALIŞIYORDU!...
SORU: Dr. Haglund
birazcık bize kendinizden söz eder misiniz?
HAGLUND:
Minnesota’nın Duluth kasabasında doğdum, bu Bob Dylan’ın doğduğu şehir! 11
yaşına kadar bu şehirde yaşadım, sonra Oregon’da büyükannem ve
büyükbabamla yaşadım. Liseyi bitirdikten sonra Kaliforniya’ya gittim,
burada koleje giderken morgta da çalışıyordum...
SORU: Neden böyle
birşey yapmak istediniz?
HAGLUND: Doktor
olmak istiyordum... Koleje gitmiştim, burada eşim olacak kişiyle
tanışmıştım. Sonra gençken bir süre tatil yapmaya karar verdim.
SORU: Yani seyahat mı
ettiniz?
HAGLUND: Hayır,
hayır. Yalnızca tatil yaptım! Müzik yapıyordum, bir roman yazar gibi
yapıyordum! Sonra eşim Seattle-Washington’da okula gitti 1979’da – benim
de işe ihtiyacım vardı. Eşim oğlumla Seattle’a gitmişti, ben
Kaliforniya’da çalışıyordum – ilk bulabildiğim iş de ölümlerin
araştırıldığı adli tıp bölümündeydi. Ölümler araştırılıyordu, bunu
yapabilirim diye düşündüm, biyoloji okumuştum zaten, orada 16 yıl
çalıştım...
KEMİKLERİ İNCELEYEREK
KİMLİK TESBİTİ
SORU: Televizyonda
“Jordan” dizisini izliyoruz!
HAGLUND: Evet! Bir
patolog o! Ben oradayken çok ünlü bir seri cinayetler dizisi işlenmişti,
onu araştırıyorduk, 50 kadar genç kadın öldürülmüştü 2 yıl içinde – o
zaman gerçekten bu işe ilgi duymaya başladım, iskeletler üzerindeki
incelemeye. Doktoramı da adli tıp antropolojisi üstüne yaptım. Bu bilim
dalında temelde kemikleri inceliyorsunuz, adli tıp bağlamında yapıyorsunuz
bunu – kemikleri inceleyerek ölünün kimliğini bulmaya çalışıyorsunuz, kaç
yaşındaydılar öldüklerinde, boyu ne kadar uzundu, yaşarken bir hastalık
geçirdiler mi, örneğin herhangi bir kemikleri kırıldı mıydı... Yani kim
olduklarına dair ipuçları arıyorsunuz, nasıl öldüklerine dair ipuçları,
oraya nasıl geldikleri konusunda ipuçları... Sonra 1992 ya da 1993’te
Vukobar’a gitmem istendi – bu Hırvatistan’da bir toplu mezar. Önce
uzmanlar heyeti bu bölgede çok sayıda cinayetin işlenmiş olabileceğinden
kuşkulandı. Bu mezarda Vukobar hastanesinden alınan 200 kadar hasta ve
personel yatıyordu – sanırım Eylül 1991’de olmuştu bu. Hastalar ve
personel hastaneden alınıp bir çiftliğe götürülmüş ve burada
vurulmuşlardı, toplu bir mezara gömülmüşlerdi. Mezar bulunmuştu, Birleşmiş
Milletler’in denetimi altına alınmıştı. Oraya mezarı kazmaya gittik ancak
Sırplar tanklarla oradaydı, “Gidin!” dediler. Mecburen geri döndük. İnsan
Hakları için Uluslararası Hekimler Örgütü görevlisi olarak gitmiştim
oraya, ancak bu örgüt başka şeyler de yapıyor. Örneğin işkenceye karşı
uluslararası protokolü geliştirdiler – kara mayınlarına karşı yaptıkları
çalışmayla Nobel ödülünü aldılar. Halen Afrika’da AIDS konusunda yoğun
biçimde çalışıyorlar. Ben örgütün Uluslararası Adli Tıp Programı’nı
yönetiyorum. Kimi zaman otopsileri gözden geçiriyoruz. Bazan örneğin
Filistinliler öldürülüyor İsrail’de, bunlara bakmak üzere patologlarımız
görev alıyor orada. El Salvador’daki bir projede çalışıyoruz – pek çok
çocuk ailesinden ayrılmıştı El Salvador’da ve bunlardan 2300 kadarı
Amerikan aileleri tarafından evlatlık edinilmişti. Bu çocuklar şimdi
büyüdüler, 20 yaşlarında falandırlar, biyolojik ailelerini arıyorlar,
aileleri de orada çocuklarını arıyor! Onları biraraya getirmek için bir
proje yaptık. Ancak çoğunlukla yaptığım şey Latin Amerika’ya gidiyorum.
Daha çok Honduras’a gidiyorum ve mezarları kazıp içindekileri çıkarıyorum,
mezarlarda kimlerin yattığını bulmaya çalışıyorum.
RWANDA VE BOSNA’DA
ÇALIŞMIŞ
SORU: Bosna’ya da
gittiniz mi?
HAGLUND: 1995’te
Rwanda’ya gitmem istendi, kurulacak mahkeme için bir değerlendirme yapmam
istendi. Mezarları kazmanın ne kadar süre alacağını, bunu nasıl
yapacağımızı bilmek istiyorlardı. Rwanda’dan dönüş yolunda da Bosna’da
durmamı istediler! 1996’da Birleşmiş Milletler görevlendirdi beni Bosna’da
ve BM için orada ikibuçuk yıl çalıştım. 1996’da da uluslararası mahkeme
için Rwanda’da tüm toplu mezarları ben açtım. Bunu bitirdikten sonra da
İnsan Hakları için Hekimler’le çalışmaya başladım, daha çok uluslararası
alanda çalışıyorum şimdi...
SORU: Sierra Leone,
Irak ve Afganistan’a da gittiğinizi söylemiştiniz...
HAGLUND: Sierra
Leone için adli tıp raporunu henüz tamamladım Kasım-Aralık’ta... Elbette
tüm bunları yalnız başıma yapmıyorum, ekiplerim var...
SIERRA LEONE’DE TOPLU
MEZARLAR
SORU: Adli tıp raporu
derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?
HAGLUND: Önce
Sierra Leone’ye gittim, tam olarak ne istediklerini öğrendim, 50 kadar
toplu mezar yerini gezdim, onların sınırları içinde bunlardan hangilerini
yapabileceklerini belirledim, bu mezarları açmak için ne kadar ekip, ne
tür malzeme ve ne kadar para gerekeceğini hesaplayıp onlara söyledim. Tüm
bu mezarlar açıldığında ne tür kanıtlar elde edebileceklerini de anlattım.
Ne yapmak istediklerini belirleyince, Sierra Leone’ye geri döndüm,
mezarları kazdım, içinde bulunanları inceledik. Çoğunlukla mezarlarda
yatanların kim olduğunu bulabildik çünkü yerliler kim olduklarını
biliyordu, giysilerinden falan kim olduklarını bulabildik. Pek çok da
çocuk öldürüldü Sierra Leone’de biliyorsunuz... Sierra Leone’de isyancılar
elmas bölgelerini ele geçirmişti, bir noktada Sierra Leone ordusu da
onlara katılmıştı. Gruplardan biri buydu. Sierra Leone’nin güneyinde bir
başka grup daha vardı, bunlar da kendilerine K-MAJORS diyordu. Bunlar ayna
takıp kurşunların kendilerine işlemeyeceğine inanan bir gruptu, bu bölgeyi
ele geçirmeye çalışıyordu. İki ana grup bunlardı...
NİJERYA’DA ÇALIŞMA...
SORU: Ve Sierra
Leone’de toplu mezarlar vardı...
HAGLUND: Çok
sayıda toplu mezar vardı. Bir de biliyorsunuz, Sierra Leone’de insanların
kolları da kesiliyordu... Şu anda Nijerya’da bir projeyi bitirmek
üzereyim. Nijerya’da ünlü bir çevreci yazar vardı, insan hakları
aktivistiydi Ken Saro Wiwa – grubundan sekiz kişiyle birlikte bir askeri
mahkemede yargılanıp ordu tarafından öldürüldüler, onları bir yere
gömdüler – aileleri nereye gömülü olduğunu bilmiyordu. Onları bulup
çoğunun kimliğini tanımladım, yakında oraya geri gideceğim. Endonezya’da
da çalıştım. Sierra Leone’ye Birleşmiş Milletler adına gitmiştim...
IRAK’TA KÜRT
MEZARLARI...
SORU: Irak’tan da
bahsetmiştiniz...
HAGLUND: Evet,
Irak’a son iki yılda üç kez gittim. Aslında 1991’de Irak
Kürdistanı’ndaydık İnsan Hakları İçin Hekimler olarak. Öldürülen Kürtlerin
mezarlarını açmıştık, Irak’ta bulduğumuz bir diğer şey de şuydu – bazı
bomba kraterlerinden toprak örnekleri almıştık, kimyasal silahlar
kullandıklarını ortaya çıkardık. İki yıl önce de Afganistan’a gittim
birkaç kez Birleşmiş Milletler ve İnsan Hakları İçin Hekimler adına...
Orada büyük mezarlar var. Şabargran denen bir yerde bir toplu mezar var –
Kuzey İttifakı’nın bulunduğu yerde. O bölgedeki büyük şehir Kandus
düştüğünde tutukluluların oraya götürülüp öldürüldüğünü ve gömüldüğünü
tahmin ediyoruz. Orada Amerikan gözlemciler vardı, o mezarı açamadık
güvenlik nedeniyle ancak mezarı kazmak istiyoruz, bölgeyi temizlemek ve ne
olduğunu ortaya çıkarmak... Oraya gidebildim, kısa bir süre için, bir
buçuk günlüğüne, mezarın da bir kenarını açtım, 15 kişi gördük o kenarda,
üç tanesini dışarı çıkarıp otopsi de yaptım söylentileri doğrulamak için
ancak orada kaç kişinin yattığını bilmiyoruz...
“ÇOK KORKUNÇ ŞEYLER
GÖRDÜM...”
SORU: Tüm bunları
düşündüğünüzde neler hissediyorsunuz? Yani bunlar korkunç cinayetler,
insan haklarının çiğnenmesi... Toplu mezarlarda yatanlar çoğunlukla masum
insanlar, siviller...
HAGLUND: Öncelikle
her zaman ölümle ilgiliydim mesleğimden ötürü, o nedenle o kadar fazla
etkilemez beni ölüm, üzerinde fazla düşünmem. Son 20 yılda cinayetlere
baktım ve çok korkunç şeyler gördüm. Ama bu mesleğim. Yani sen de bir
trafik kazasına gidersin, seni rahatsız eden çok şey görürsün... Ama
oradayken görürsün, koklanırsın, tanık olursun ama mesleğini yaparsın,
yazını yazarsın...
“BİZE MEZARIN
TANIKLARI DİYORLAR...”
SORU: Ama acısını da
taşırsın...
HAGLUND: Kendini
onların yerine koyabilirsin, duyarlı olabilirsin. Ancak bu duyguların
objektif olmanı engellemesine izin vermezsin. Bir bakıma ben orada
ölülerin dostu olarak bulunuyorum. Ve ölüleri incelemem de onlarla bir tür
sohbetim gibidir. “Sen kaç yaşındasın acaba? Kırık kemiğin var mı?
Cinsiyetin ne?” gibi! Çünkü kemiklere bakıyoruz ve ne olduğunu anlamaya
çalışıyoruz. Bazı bakımlardan bu bir tür bulmaca gibidir – ancak nihai
nokta şudur: eğer kemiklerden ölen kişinin kimliğini belirleyebilir ve
ailesine bunları geri verebilir, ne olduğunu da anlatabilirseniz, onlar
için bu çok önemlidir. Ödülümüz de budur. Biz onların avukatıyız yani.
Bize mezarın tanıkları diyorlar, yani yaptığımız ölülerin anlatamadığı
hikayeyi anlatmak... Nasıl öldüklerini, ne olduğunu anlatmak. Korkunç
hikayeler var... Bosna’da bir mezar vardı örneğin – orada güvenlik
olmadığı için mezarda kalmak zorundaydım bütün gece, beni koruyan asker
falan da yoktu. Yolun kenarına 150 kadar adam ve erkek çocuk cesedi
dizilmişti – vurulup gömülmüşlerdi. Küçük bir nehir vardı, dağlardaydık,
çok güzel bir yerdi – orada bunları düşündüm uzun süre – çevremde
diziliydiler ve ben oradaydım, kimisi yirmi kez vurulmuştu, elleri arkadan
bağlanmıştı... Yani bunlar kimi zaman insanı rahatsız eder... Ressam
Chagall’ı biliyorsunuz – onun resimlerinde sürrealistik şeyler havada
uçuşur, yüzler bacalardan çıkar falan... Chagall’in tabloları gibiydi o
mezar, mezarın üstünde sanki o insanların hayaletleri dolanıyordu... Belki
de çoğunlukla depresyonda oluyorum, belki de artık farkı farkedemiyorum,
bilmiyorum... Herkes bana bu soruyu soruyor, ne söyleyeceğimi bilmediğim
için böyle konuşuyorum...
SORU: Kıbrıs’la
ilginiz nasıl oldu?
HAGLUND: İlk kez
Kıbrıs’a Amerikan Dışişleri Bakanlığı istemişti, 1974’te beş Amerikalı
öldürülmüştü, mezarları da kuzey Kıbrıs’taydı. Kıbrıslırumların mezarları
kuzeyde, Kıbrıslıtürklerin mezarları da güneyde...
“YANLIŞLIK MEZARLARIN
OLMASI”
SORU: Mezarlar “yanlış
taraf”ta kaldı yani!...
HAGLUND: Aslında
“yanlışlık”, mezarların olması... Burasının mükemmel bir dünya olmasını,
benim de bu işleri yapmamamı isterdim – çünkü insanlar ölmeyecekti o
zaman... Kıbrıs’a ilk gelişim güzeldi biraz çünkü sınırı geçmiştim, Girne
yakınlarında kalıyordum, bir hafta kadar kaldım, tatilde gibiydim...
KIBRIS’TA ÖLEN
AMERİKALILARI BULDU
SORU: Hangi yıldı bu?
HAGLUND: 1997’ydi.
Aralık’tı sanırım. İnsanlar ava gidiyordu köpekleriyle, gidip kalelere
falan gezmiştik. Pek ender böyle şeyler yapabilirim çalıştığım yerde.
Sonuçta o beş Amerikalı’dan kalanları bulduk, onları tanımlayabildik.
Sanırım bundan ötürüydü, İngiltere’de bulunan bir patolog var Kıbrıslı.
Onu benimle birlikte Rwanda ve Bosna’ya götürmüştüm... Dr. Hristoforu’yla
konuştuğunda benden söz etmişti, şimdi emeklidir, o zaman kayıplarla
ilgili yetkililerden biriydi. Komik bir adamdı... Onu ilk aradığımda bana
“Tamam tamam, sana ihtiyacım olduğunda ararım” deyip telefonu kapatmıştı!
Yani bu o kadar da kolay değil ki! Benim de bir yaşamım var, programlarım
var, falan! Böyle komik biçimde başlamıştı Kıbrıs’la ilgim, sonra Sayın
Kallis ve Sayın Conis istedi buraya gelmemi.
LAKADAMYA’DAKİ MEZAR
AÇILIYOR
SORU: Ne zaman
geldiniz?
HAGLUND: 1999’da
geldim. Birkaç toplantı yaptık, neler yapabileceğimizi, nelere ihtiyacımız
olacağını belirlemeye çalıştık. Eski bir fabrika bulmuştuk, sonradan bunun
Sampson’un gazetesi MAHİ’nin eskiden bulunduğu bina olduğunu anladık. O
binaya yerleşmiştik. 40 kişilik bir ekip getirmiştik, aylardan Ağustos’tu,
buraya gelmek için çılgın bir zamandı çünkü hava çok sıcaktı.
Lakadamya’daki mezarları açtık, sonra da Konstantin Helena Mezarlığı’nı...
Proje işte böyle başladı, tüm zamanımız da bulduklarımızı tanımlamaya
çalışmakla geçti...
MEZARLIKTA KARMAŞA...
SORU: Lakadamya’da tam
olarak ne yaptınız?
HAGLUND: Sıra sıra
mezarlar düşünün – önce mezarların üzerindeki işaretleri çıkardık ama
nerede hangi mezarın bulunduğunu da işaretledik. Sonra mezarları kazdık
cesetleri bulana kadar. Pek çok yerde mezarda ceset yoktu. Çünkü Yunan
ordusundan insanlar 1979’da buraya gelmişler, 44 mezar kazmışlar ve
cesetleri alıp gitmişler, 1981’de yine gelmişler, 50 kadar ceset daha
çıkarmışlar. Ancak sanırım onların kimliğini tanımlayamayacaklarını
kavramışlar – o zaman bir uçağın bulunduğu anıta koymuşlar onları. Bu
anıtı biliyor musunuz? Türklerin “kurtuluş”, Rumların da “işgal” dediği
dönemde yani 1974’te Yunanlılar birkaç uçak dolusu özel kuvvet
göndermişler – ancak arada iletişim zorlukları yaşanmış. Kıbrıslılar bu
uçakların ne olduğunu bilmedikleri için birini vurup düşürmüşler, iki
uçağa da zarar vermişler. Anıt da o düşen uçağın çevresine yapılmış. Ve
anıtta içinde mezarlardan çıkarılmış kalıntıların bulunduğu kutular vardı.
Ancak ortaya çıkardığımız, kemiklerin karıştırıldığı oldu. Bunu çözmeye
çalışıyoruz. Şu anda yapmaya çalıştığımız Yunanistan’a gidip oradaki
ailelerle konuşmak, 1979’da aldıkları kemiklere bakmamıza izin vermelerini
istemek. Çünkü onlara ait olmayabilir bu kemikler. Bazı durumlarda böyle
olduğunu öğrendik.
Bir de mezarlar kazılıp
içinden kemikler alınıp tekrar toprakla örtülmüş. Bu defa dişler ve küçük
kemikler de toprağa karışmış. Tüm bu toprağı elekten geçirmek zorunda
kaldık, düzene sokabilmek için herşeyi. Ailelerle konuştuk, kimlikleri
belirleyebilmek için. Yaptığımız şu: ailelere haber veriyoruz, buraya
geliyorlar, kimi zaman 3 kişi geliyor veya 30 kişilik bir grup da
gelebiliyor. Oturup konuşuyoruz. Onlara bulduklarımızı gösteriyoruz.
Harita üzerinde bulduğumuzun yanında yatanın kim olmuş olabileceğini izah
ediyoruz... Kimlik tanımında yaptığımız iki şey var: öncelikle aileyle çok
ayrıntılı bir konuşma yapıyoruz. Bunun bir bölümü bizi tanımalarını ve
bildiklerini bizimle paylaşmaları içindir. Eğer bizimle bildiklerini
paylaşıyorlarsa, o zaman kimliğin belirlenmesinde bize yardım etmiş
olduklarını bilmeleri önemlidir. Acaba kayıp kişinin bir dişi eksik miydi?
Küçükken kolu veya bacağı kırılmış mıydı? Bu tür sorular soruyoruz.
İnsanlar her zaman saat takar örneğin veya yüzük. Yani cesedi tanımlamaya
yarayacak birşeyler öğrenmeye çalışıyoruz. Kimi zaman bu mülakatları biz
değil Kıbrıs’taki araştırmacılarımız yapıyor. Yapılan ikinci şey ise kan
örneği ya da DNA örneği almak aileden. Kan almak da gerekmiyor, canlı olan
akrabalardan hücre gerekiyor kimlik tanımı için. Bir saç teli de olabilir
bu. Genelde kan alınıyor ama şimdi insanlara daha kolay gelen yöntemler
uyguluyoruz. Küçük bir diş fırçası veriyoruz ve kişi bunu yanağının iç
bölümüne sürüyor, böylece hücre alınmış oluyor – bundan da DNA tanımı
yapabiliyoruz. Her insanın DNA’sı kendine özgüdür...
“KIBRIS’TA TOPRAK
KEMİKLERİ KORUYOR”
SORU: Yani kaç yıl
geçerse geçsin aradan, 30 yıl da geçse, 50 yıl da geçse,
tanımlayabiliyorsunuz mu demek istiyorsunuz?
HAGLUND: Burada
çok şanslı olduğumuzu söyleyeyim çünkü toprak kemiklere çok iyi
davranıyor. Böylece 30 yıl sonra bile DNA alabiliyoruz kemikten. Bazı
ülkelerde bu toprağın yapısına bağlıdır. Kıbrıs’taki toprak çok iyi
gömülmüş kemikler için çünkü onları koruyarak saklıyor. Ancak bazı
ülkelerde böyle değil. Örneğin Honduras’ın bazı bölgelerinde volkanik bir
toprak var ve toprak çok asitlidir. 12 yıl sonra kemikler neredeyse
tümüyle erimiş oluyor orada. Yani çevre koşullarına bağlı birşey bu. Ama
burada şanslıyız. Dr. Karioglu’nun laboratuvarında onun ekibi DNA’ları
alıyor Genetik Enstitüsü’nde.
Genellikle beden
gömüldüğünde, etler üzerinden gittiğinde, kemikler bedenin yattığı yerde
durur. Yani iskeleti yeniden kurmamız gerekmez ancak kırık dökük birşeyler
varsa, onları biraraya getirmeye çalışırız, kurşun yarası falan ararız.
Ancak Lakadamya’da böyle bir karmaşa yaşandı – insanlar iyi niyetliydi ama
ne yaptıklarını bilmiyorlardı... Yapmak istediğimiz şey, insanlara
sevdiklerinin kalıntılarını geri verdiğimizde, verdiklerimizin kesinlikle
onlara ait olduğundan emin olmalarını istiyoruz. Eğer bilmiyorsak,
kemikleri geri vermiyoruz. Ailelere de mümkün olduğunca çok şeyi geri
vermek istiyoruz – çünkü insanları çok rahatsız eder örneğin eğer kafatası
olmayan kemikler verirseniz. Yani insanların acılarına yeni acılar eklemek
istemeyiz... Bu da bizim için çok zor bir durum...
SORU: Kıbrıslıtürk
kayıp yakınlarıyla yapmış olduğum röportajlarda şunu anladım: Anneleri,
babaları ya da kayıp olan ailelerinden her kimse, onun ölmüş olduğunu
mantıki olarak bilseler dahi, bir mezar kazıp onu gömmedikleri sürece
yürekleri buna inanmayı reddediyor. Sanırım bu, bütün kültürlerde bir tür
ritüel...
HAGLUND: Bunu
gittiğim her yerde görüyorum. Bosna’ya ilk gittiğimde Seberniça’da
öldürülmüş olan erkeklerin karılarıyla buluşmuştum, 7 bin erkek
öldürülmüştü orada. Kadınlar kocalarının öldüğüne inanmıyordu, ölmüşlerse
bile, mezarları kazıp cesetleri çıkarmamızı istemiyorlardı! En ufak umut
kırıntısına bile sarılıyorlar. Dünyanın her yerinde böyle...
GÜNEYDE 300-350
KIBRISLITÜRK GÖMÜLÜ
SORU: Lakadamya ve
Konstantin Helena Mezarlığı dışında başka bir yerde çalıştınız mı
Kıbrıs’ta?
HAGLUND: Hayır,
henüz değil. Kıbrıslırumların ölülerinin çoğu kuzeyde ve politika
nedeniyle bu mezarlara ulaşamıyorlar... Ulaşabilecekleri tek iki mezarlık
bunlardı yani, güneyde. Biliyorsunuz, güneyde herhalde 300-350 kadar
Kıbrıslıtürk gömülü olmalı. Bu mezarların bir kısmının yerini biliyoruz.
SORU: Henüz bunları
kazamadınız mı?
HAGLUND: Bir
tanesini açtık.
SORU: Aleminyo mu?
HAGLUND: Evet.
Burayı inceledik...
SORU: Orada kaç insan
yatıyor?
HAGLUND:
Bilmiyoruz. 15 kişi falan olmalı. Anlatılan bu yani... Yaptığımız şu oldu:
o mezarı, yerini belirleyebilmek için açtık – sonra da bazı tedbirler
aldık ki olduğu gibi kalabilsin. Mezardaki hiçbirşeyi ellemedik, orada
duruyor. Eğer aileler gelirse... Şimdi biliyorsunuz aileler buraya
gelebiliyor güneye.
SORU: Yani gelip kan
vermediler mi?
HAGLUND: Pek çok
aile geldi...
“ALEMİNYOLULAR
GELMEDİ...”
SORU: Pek çok aile
geldi ama Aleminyolular gelmedi mi?
HAGLUND:
Aleminyolular gelmedi. Eğer Aleminyolular ortaya çıkarsa, Kıbrıs hükümeti
o mezarı kazıp bulduklarını ailelere geri vermeye istekli olacaktır. Böyle
birşey olursa o zaman insanlara bulunanların geri verilmesine yönelik bir
istek olduğu da kanıtlanmış olacaktır. İnsanların sevdiklerine ne olduğunu
öğrenme ve onlardan kalanları geri alma hakkı vardır, bu bir insan
hakkıdır. Eğer istiyorlarsa, geri alabilirler yani...
“KIRISLITÜRKLERE
YARDIMA HAZIRIZ”
SORU: Sizin de
söylemiş olduğunuz ve bizim de bildiğimiz gibi kuzeyde Kıbrıslırumlara ait
mezarlar var. Bu da sizin kuzeyde yapacak çok işiniz var demektir.
Annan’ın iki yıl önce zorlamaya çalıştığı yönde kayıplar konusunda bir
anlaşmaya varılacak olursa...
HAGLUND: İnsanlar
daima bu konuyu konuşuyor, 30 yıldır konuşuyorlar. Ne olacak? Oluncaya
kadar ne olacağını bilemiyorum. İstenirse neler yapabileceğimizi Sayın
Tatar’la konuşabiliriz, eğer yardım isterlerse onlara yardım etmeye
hazırız. Kıbrıs hükümetiyle çalışıyor olsak da aileler için Kıbrıs’tayız.
Kıbrıs’ta olma nedenimiz aileler...
SORU: Hiç Kıbrıslıtürk
ailelerle konuştunuz mu?
HAGLUND: Hayır,
henüz konuşmadık çünkü benim onlarla buluşmamın yolu hiç olmadı. 1997’de
kuzeydeyken de başka birşeye konsantre olmuştum. Ama Kıbrıslıtürk
ailelerle buluşmak istiyorum, oturup onlarla konuşmak isterim, soruları
varsa bunları yanıtlamak isterim...
SORU: Özellikle
Aleminyo’dan...
HAGLUND:
Kesinlikle...
“ÖLÜLER SABIRLIDIR,
YANIT VERMEYE HAZIRDIRLAR...”
SORU: Pek çok şeyi
sormadım ama sizin özellikle iki taraftan Kıbrıslılara söylemek
istediğiniz birşey var mı?
HAGLUND: Ailelerin
sevdiklerine ne olduğunu öğrendiklerini görmek isterim. Kimi zaman bu
eşleridir, oğullarıdır, çocuklarıdır... Herhalde çirkin ölümlerdi ama
savaşın kendi çirkindir. Belki de bu insanların çoğu savaşta da ölmedi,
bilemiyorum. Ailelerin sevdiklerine ne olduğunu öğrenmelerini isterim
çünkü yaşlıların pek çoğu ölüyor... İnsanların huzura kavuştuğunu görmek
istiyorum. Eğer bu durum onları rahatsız ediyorsa, sevdiklerinden geriye
kalanları geri alma fırsatını kullanmak ellerindedir. Bunda utanılacak
birşey yoktur. Bunu tek başına yapmaları zordur, onlara yardımcı olmak
için buradayız eğer bize yardımcı olurlarsa. Onların yardımına ihtiyacımız
var, bunu yalnız yapamayız. Ölüler, iskeletler çok sabırlıdır, özellikle
Kıbrıs’ta. 30 yıldır, kimi kez 50 yıldır orada yatıyorlar... Aradan bunca
yıl geçmiş olmasına karşın eğer birileri çıkıp da almak isterse, yanıt
vermeye hazırdırlar. Kendi öykülerini anlatmaya hazırdırlar, mümkün
olduğunca... Elimizdeki olanaklar çerçevesinde anlatılabilecek öyküler...
Bunları ailelerle paylaşmaya hazırız, onlarla birlikte çalışabilirsek –
böylece belki yaşamlarına biraz olsun huzur katabiliriz. Belki de bu
koşullarda bazılarının bulabileceği tek barış budur – dünyada ne kadar
küçük de olsa barış ve huzuru bulmaya çalışmalıyız çünkü dünyamız barışçıl
bir yer değil.
[ başa dön
]
Kayıpların İzinde - 2 [
başa dön ]
*** 1964’te annesi
Şefika’yla babası Hüseyin’i kaybeden Sevilay Berk, gömülü oldukları toplu
mezarın yerini ancak “sınır”lar açıldıktan sonra öğrenebildi... Kuzey
Kıbrıs’ta bulunan mezar, inşaat yapan bir müteahhit tarafından açılıp
kemikler içinden alınıp polise verildi... Sevilay Berk, hala kayıp
kemiklerin peşinde...
“39 yıl boyunca izlerini bulamadık...”
Sevilay Berk’in
öyküsü, Kıbrıs’ta yaşanmış olan trajedilerin bir örneği... Henüz 15-16
yaşlarındayken 1964’te, bir Anneler Günü’nde hem annesini, hem de babasını
kaybediyor. Sevilay, beş kardeşin en büyüğü ve hayatı bir anda
kararıyor... O güne dek Bahçeler köyünde yaşanan mutluluk sona eriyor:
artık bir gelirleri yoktur, beş kardeş yapayalnızdır, yaşam düzeni altüst
olmuştur. Mağusa’dan Bahçeler köyüne dönmek üzere Hillman bir arabayla
yola çıkan Şefika hanım ve Hüseyin bey, asla gidecekleri yere varamazlar,
çünkü yoldayken alınıp götürülürler, öldürülürler ve cesetleri İskele
Boğazı’nda şimdilerde villaların yükseldiği bir alandaki kuyuya atılır...
Sevilay Berk,
kardeşleriyle birlikte çetin bir hayatta kalma mücadelesi verir – onlara
ablalık yapmak, okumak, bir işe girmek... Ama annesiyle babasına ne olmuş
olduğunu araştırmaktan da vaz geçmez. 39 yıl boyunca onlara ilişkin hiçbir
haber alamaz... Ta ki, geçen yıl 23 Nisan’da “sınır”lar açılıncaya ve Rum
Kayıplar Komitesi’yle temasa geçinceye kadar...
Sevilay Berk’i
burada bir sürpriz beklemektedir: on yıl önce Kıbrıs Türk Kayıplar
Komitesi’ne ailesinin dosyasının verildiği ve bu dosyada annesiyle
babasının gömülü olduğu kuyunun yerinin de harita üzerinde işaretlenmiş
olduğunu öğrenir. Hemen Kıbrıs Türk Kayıplar Komitesi Başkanı Rüstem
Tatar’a koşar – Tatar, önce böyle bir dosyanın varlığını inkar eder ancak
Sevilay hanım ısrar edince, kendilerinde de böyle bir dosya bulunduğunu
söyler.
Sevilay Berk, 39
yıl aradan sonra nihayet annesiyle babasının gömülü olduğu yeri bulmuştur
– üzerini otlar bürümüş bir kuyudur bu. Kuyuyu açamayacakları söylenir,
nedeni de bunun bir “toplu mezar” olması olarak gösterilir. Ancak Kuzey
Kıbrıs’ta, İskele Boğazı’nda bulunan “toplu mezar”la ilgili kötü
gelişmeler beklemektedir Sevilay Berk ve kardeşlerini: müteahhidin biri,
içinde kuyunun bulunduğu araziye villalar inşa etmektedir ve imar izni
alamamasının nedeninin içinde masum sivillerin gömülü olduğu kuyunun
varlığı olduğunu öğrenince, bu kuyuyu açmaya karar vermiştir. Kuyunun
açıldığı haberi, Sevilay hanım ve kardeşlerini çılgına döndürür: Sevilay
hanım hemen İçişleri Bakanlığı’na, ardından Başbakanlığa koşar. Amacı
annesi ve babasına ait kemikleri almak ve onları gömmektir... Ancak
kemiklerin nerede olduğu belirsizdir... Poliste mi? Müteahhitte mi?
Kuyudan çıkarılan sulu çamurun içinde insan kemiği olduğundan
kuşkulandıkları kemikleri Rum tarafında DNA testine götürür Sevilay
hanımın ailesi – bunların gerçekten de insan kemiği olduğunu öğrenir ancak
DNA testleri için, iri kemikler gerekmektedir. İri kemiklere ise Sevilay
hanımın ulaşması bugüne dek mümkün olmamıştır. Ancak Sevilay Berk ve eşi
Mustafa Berk’in yanısıra, Sevilay hanımın kardeşleri bu işin peşini
bırakmamakta, kemiklerini geri almakta kararlıdır... Çalmadıkları kapı
bırakmazlar, konu Birleşmiş Milletler’e dek gider...
Onun inanılmaz,
yürek burkan, acıklı öyküsünü, bu topraklarda yaşanmış insanlık
trajedisini Sevilay hanım ve eşi Mustafa Berk’le konuştuk... Kıbrıs’ın bu
güzel insanları, ailelerinden kayıplar olduğu halde, içlerinde kin ve
nefret tutmayan, sevecen insanlar. Birazcık huzur istiyorlar, anneleriyle
babalarının kemiklerini geri alıp onları gömmek, Sevilay hanımın deyişiyle
istedikleri son görevlerini yerine getirmek...
“Kemiklerimizi
istiyoruz. Yani ahım çok büyüktür onlara, bu şekilde engeller çıkarıp da
bizi huzura kavuşturmayanlara ahım çok büyüktür! Bize yaşattıklarını
Allahım onlara versin, bunu diyorum. Ve bizi bu huzurdan mahrum edenler,
köpek kemiği değildir atamızın kemikleri. O kemikleri alıp bir yere
gömdüğümüzde en azından onlara olan saygımızı kanıtlamış olacağız, bizi
yetiştiren insanlara olan saygımızı... Ve en azından huzurlarına gidip bir
duamızı yapabileceğiz ve belki şu kadarcık bir görev yapmanın huzurunu
yaşayacağız. Bu neden bize çok görülüyor, merak ediyorum...” diyor Sevilay
hanım...
Sevilay Berk ve eşi
Mustafa Berk’le röportajımız şöyle:
SORU: Sevilay hanım kaç yaşındasınız?
SEVİLAY BERK: 59
yaşındayım...
SORU: Nerede
doğduydunuz?
SEVİLAY BERK:
Mağusa’nın Bahçeler köyünde doğdum...
SORU: Neler
hatırlarsınız çocukluğunuzdan? Nasıldı çocukluğunuz?
SEVİLAY BERK:
Yedibuçuk dönüm bir narenciye bahçemiz vardı, meyva bahçesi... Annem
bahçeyle ilgili çalışmalar yapardı – babam da kunduracıydı esas mesleği,
Lefkoşalıydı babam. Annemin adı Şefika Hüseyin’di, baba adıyla söylersek
Şefika Ali diye anılırdı. Babam Hüseyin Ahmet Kamber...
SORU: Kaç kardeştiniz?
SEVİLAY BERK: Beş
kardeşiz.
SORU: Hep Bahçeler’de
kaldınız, yoksa?
SEVİLAY BERK:
Malum hadise olana kadar yani annem babam kaybolana kadar oradaydık, ondan
sonra göç ettik... Ama ben Bahçeler köyünde doğdum beş kardeşimle
birlikte. Annem bahçe işleriyle uğraşır, meyvaları yetiştirirdi. Babam
pazarlardı. İneklerimiz vardı, sütünü pazarlardı. Mağusa’da babam “Sütçü”
diye anılır... “Kayıp Sütçü” olarak anılırız, biz okulda da “Kayıp
Sütçü”nün çocukları olarak anıldık hep...
SORU: Siz büyük çocuk
muydunuz?
SEVİLAY BERK: Ben
en büyükleriyim, ablayım...
SORU: Karma bir köy
müydü Bahçeler?
SEVİLAY BERK: Çok
yakın bugünkü İskele’ye... Bir kilometre uzakta Bahçeler köyüdür.
Etrafımızda Rum aileler vardı, karıştığımız... İyi komşuluk ilişkilerimiz
vardı onlarla, çok iyiydik. Malımızı da pazarlarken onlara da giderdik,
Tirgomo’da satardık... Çok iyi ilişkilerimiz vardı, çok iyiliklerini
gördük Rumların, şikayetim yoktur, annem babamı kaybetmeme rağmen...
SORU: 1964’te ne oldu?
SEVİLAY BERK: O
zamanlar ben 17 yaşında falandım... En büyük abla bendim... Mağusa’da
liseye giderdim, günübirlik Rum otobüsüyle giderdik. 11 Mayıs 1964 Anneler
Günü’ydü, Pazar günü... O gün kayboldu annem ve babam. Her günkü gibi
bütün işleri yapmaya çalışırdık, babam da malımızı pazarlamak için
Mağusa’ya giderdi. Ama o günlerde çetindi herşey, gergin günler yaşıyorduk
58’den beri. Tehdit altındaydık. Komşular, Rumlar bazan tehdit ederdi,
yani “Burayı boşaltın, köyünüzü boşaltın, yakarız ederiz” diye. Biraz
sıkıntılıydık bu konuda çünkü köyümüz savunmasız bir köydü. Daha fazla
yaşlıların yaşadığı 50-60 nüfuslu bir köydü. Köyde vasıtamız da yoktu,
tek babamdı ulaşan Mağusa’ya. Arabası vardı, Hillman... O gün sütü sağdı
annem, arabaya koyduk, şişelerdik ve şişe şişe satardık. Zor günler
geçiriyorduk, biraz sıkıntılıydık, gergindi ortam ve babam giderse ve
dönmezse diye kaygılıydık... Bu sıkıntılar yüzünden hatta babam bir belge
de almıştı Rum polisinden, onu iyice hatırlarım... “Bu bizdendir,
ellemeyin, zarar vermeyin” gibi bir belgeydi bu – onu gösterdiği zaman
sıkıntısını atlatırdı, geçerdi. Gene öyle bir gündü. Ama o günden önce,
bir komşumuz vardı yaşlı bir anne Zekiye hanım... Onun evlatları vardı
Mağusa’da. Ziyaretine gitmek istedi, babamdan rica etti, babam da onu aldı
Cuma gün Mağusa’ya götürdü. Pazar günü Zekiye hanımı alıp köye geri
getirecekti babam, öyle konuşmuşlardı, alıp geri getirecekti. Babam gitti
işini gördü, gelirken onu unuttu. Ama o gün Pandelidis diye bir
milletvekili vardı, onun oğlu keşif için Mağusa surlariçine girmeye
çalıştı. Oradaki emniyet görevlileri “Dur” emri vermişler, öyle biliyoruz.
“Dur” emrine uymadı, girmeye çalıştı, bu sefer ateş açılınca öldü adam.
Öldüğü gün bütün yolları kestiler ve bütün bu kaybolan vatandaşlarımız o
gün kayboldu... Otobüslerle, arabalarla, yüzlerce insandı o gün otobüsler
dolusu, civar köylerden... Mağusa bölgesi... Hep alınıp götürüldü bu
insanlar. O kritik gündü... Ama kaybolmazdan önce babam Mağusa’ya gitti,
geri de geldi. Ama o Zekiye hanıma söz verdiği için onu geri getirecek
diye, unuttu ve eve gelince paniğe kapıldı. “Zekiye hanıma söz verdiydim
ama onu almayı unuttum!” dedi anneme. “Ne yapacağım? Benim geri dönmem
lazım” dedi. Annem “Olmaz, geri dönme” dedi. Çünkü babam anlattıydı ve
“Bugün çok zor bir gün yaşadım, yollar toplu tüfekli Rum askerleriyle
doludur” dediydi... “Hatta biraz hırpaladılar da beni” dedi, “Zor bir
gündü” dedi. Annem arabanın kontak anahtarını sakladı, babam buldu onu.
Annem lastiklerin havasını indirmeye kalktı, annemi itekleyerek “Giyin,
hemen gidiyoruz” dedi. Annem “Başımıza birşey gelirse?” dedi, “Gelirse
ikimizin da gelsin, yalnız olmaycayık” dedi. Annemi itekleyerek koydu
arabaya, çıktılar ve gittiler Mağusa’ya ulaştılar. Zorluklar içinde
ulaşmışlar. Ve orada karşılaştıkları bütün polisler ve mücahitler
uyarmışlar. Annem geri gelmek istedi çünkü beş çocuğunu bıraktı geride,
böyle zor günler yaşadığımız, korkular içinde olduğumuz için güvende
olmadıklarını düşündü ve geri gelmek istedi. Bu sefer babam gelmek
istemedi. Ama annemin ısrarına dayanamadı ve yola çıktılar. Bütün ikazlara
rağmen yola çıktılar. Mücahitlerle polislerin onları ciddi şekilde
uyardığını daha sonra öğrendik. Geri gelemeyeceklerini, köye
ulaşamayacaklarını söylemişler ama kulak asmadılar... “Çocuklarımın
gittiği yerde ben de giderim” demiş annem ve ısrarla köye gelmek istedi.
Yola çıktılar...
SORU: Kaçta
çıktıydılar yola?
SEVİLAY BERK:
Öğleden sonra iki-üç gibi belki...
SORU: Zekiye hanımı da
aldıydılar?
SEVİLAY BERK:
Zekiye hanımı alamadılar çünkü bu olaylar yaşandığı için, orada gergin bir
durum yaşanıyordu ve kimseyi düşünecek halde de değillerdi zaten. Önce
köye ulaşmak istediler. Ve kimseyi dinlemeden yola çıktılar. Ve yeni yeni
öğrendiğimize göre, köyümüzün civarında bir bölgededir infaz edildikten
sonra atıldıkları kuyu... O kuyu bizim bölgededir... 39 yıl boyunca
bilemedik hiç nerede olduklarını...
SORU: Siz evde
beklerdiniz...
SEVİLAY BERK:
Evet, annemi babamı beklerdik o gün, gelmediler, dönmediler.
SORU: Ne hissettiniz
dönmeyince?
SEVİLAY BERK: Önce
kaybolduklarını düşünemedik, tehlikede olduklarını düşündük ama başlarına
felaket geleceğini düşünemedik. Ama ben gece yattığımda rüya gördüm,
evimizde yangın çıktığını, çok kara dumanlar çıktığını ve evimizin
yıkıldığını ve bizim de altında kaldığımızı gördüm rüyamda. Ertesi gün
kötü şeyler olacağını düşündüm ama çocuklara hiçbirşey söylemedim.
Bekledik dönmelerini, gelmediler... Bu mahsur kalan insanları, herkesi
Birleşmiş Milletler köylerine ulaştırdı, Zekiye hanım geldi ama annemle
babam gelmediydi. O geldi baktı geldiler mi diye, “Gelmediler” dedim...
Sonra bekledik gene, fakat haberlerde duyulmuş radyodan kaybolduklarını
duyduk. Dayım vardı bitişiğimizde, o dinlemiş haberlerde ve bize haberi
getirdi, “Anneniz babanızı Rumlar aldı götürdü, artık dönmeyecekler, belki
de öldürdüler” gibisinden. Bizi sevmeyen bir dayıydı o, öyle anlattı.
Paniğe kapıldık tabii... Üç ay boyunca orada yaşadık tek başımıza beş
kardeş. Bahçemiz vardı, sahip çıkmamız lazımdı. İneklerimiz vardı, sahip
çıkmamız lazımdı. Etraftan duyuldu ki tehdit altındayız ve zor günler
geçiriyoruz. Kurtuluş köyünde yaşayan büyük teyzemin oğlu vardı, mücahit
komutanıydı o... Böyle haberler alınca bizi risk altında bırakmak
istemedi, geldi topladı herşeyimizi ve bizi köyüne götürdü. İki-üç ay da
orada yaşadık ama biz okullu olduğumuz için okula yazılmak istedik.
SORU: Kardeşleriniz
kaç yaşındaydı o zaman?
SEVİLAY BERK:
Benden sonra 15, 14 yaşlarındaydı kardeşlerim, en küçüğümüz iki
yaşındaydı. O köye gittik, fazla duramadık, hem okullu olduğumuz için
istikbalimiz önemli. Varlığımızı yitirdik, herşeyimizi, maddi, manevi
olarak bütün varlığımız yok oldu. Yaşam sürüyor ve ihtiyaçlarımız vardı. O
köyde yaşadık ama elimizde bir miktar para vardı, onu harcayarak yaşadık,
o bitince de okula girmek istedim ben, engel olmaya çalıştı akrabalar. Ben
dinlemedim, gittim okula kaydoldum, kardeşlerimi de kaydettik. Bir
kızkardeşimizi Kurtuluş köyünde bıraktık hayvanlara sahip çıksın, biz
okula gittik kaydolduk, teyzemin yanına yerleştik. Ondan sonra üç ay
boyunca bekledik, birkaç gün sonra annemin babamın götürüldüğünü,
dönmeyeceklerini öğrendik. Gerçeği öğrendik en azından, artık başımıza
gelen felaketi öğrendik. 39 yıl boyunca nerede olduklarını, hiçbir
izlerini bulamadık. Nerede? Öldürdüler mutlaka çünkü hiçbir şekilde bir
haber almadık o günden sonra. Öldürülmüş olabilirler ama nerede gömülüdür
çok merak ettik ama hiçbir bilgi alamadık. Zaman zaman başvurduk Kayıplar
Bürosu’na, bilgi vermediler. Orada görevli Latife Birgen var, benim
hocamdı, beni tanıyan, bilen insandır, ona da sordum zaman zaman, “Sevilay
onları unut” dedi bana. Bilgi vermekten kaçındı. Öyle yıllar geçti... Ben
Ticaret Lisesi’ni bitirdim. Bitirdiğim gün eşim Mustafa Berk iki yıldan
beridir beni beğenmiş istiyordu, nişan oldum, buraya geldim Lefkoşa’ya.
Kızkardeşimin bir tanesi eczacı oldu, burslu olarak okudu. Bir erkek
kardeşim var, o da İzmir’de Ticaret Fakültesi mezunu oldu. İki yaşında
olan kızkardeşim optik tahsili gördü İngiltere’de çünkü onu bir evlat
olarak verdiydik Pileli bir aileye. Bizi de benimsediler, aile olarak
kabul ettiler ve onlara hep ölene kadar saygı duyduk, anne-baba olarak
kabul ettik. Ömrümüz böyle geçti ama hep sıkıntılı geçti, akarımız
olmadığı için... Ben mezun olduğum gün diplomamı aldım, eşim talipti diye
annesini babasını gönderdi... Gidecek yerim de yoktu zaten... Kardeşlerime
yazları oda kiralardık Mağusa’da, orada barınırdık. Akarımız da, Sosyal
Yardım Dairesi’ne başvurduydum, cüzi bir para verirlerdi, onunla götürmeye
çalışıyorduk hayatı. İnekleri sattım ve onların hesabına yatırdıydım
ineklerin parasını. Okul bitince eşim talip olduydu, geldi beni aldı.
Gidecek yerim yoktu zaten, yol bittiydi orada, gidecek yerim yok, evim
yok, yuvam yok... Param yok, tahsil yapmak istiyordum ama öyle bir imkanım
yok. O yüzden kararımı verdim, eşim talip oldu, iyiyse de kötüyse de bu
benim bahtım dedim ve buraya geldim, nişan oldum, nikah oldum ve buraya
evlendim. 1966 yılı mezunuyum. 1968’de radyoya girdim, BRT’ye, on yıl
görev yaptım, müzik memuru olarak görev yaptım. Ondan sonra dükkan açtım,
“Betiberk”in sahibiyim... Goblen satıcısıyım, çerçeve yapıyorum. Ondan
önce de cam çanak, oyuncak gibi şeyler sattım. Ticari yeteneklerim biraz
fazladır, radyodayken de günübirlik işleri böyle yapardım, karar verdim ve
çarşıya gittim, dükkan açtım. O gün bugündür de çarşıdayım, ekmeğimi
kazanmaya çalışıyorum.
SORU: 39 yıl
bilemediğinizi söylediniz annenizle babanızın nerede olduğunu. 39 yıl
sonra ne oldu da öğrendiniz?
SEVİLAY BERK: 23
Nisan’da kapılar açıldığı gün... Madem faili Rumlardır bunların, bilmiş
olmalılar diye düşündük. Eşim de benim kadar meraklı, bana duyduğu
saygıdan dolayı çünkü çok acı günler geçirdik. Düşünün, evliliklerimiz
oldu, beş evlat yetiştirdik, kimsenin muradını da göremedi bu insan...
Annem bizi çok severdi, çok bağlıydı çocuklarına, hiçbirimizin muradını
göremeden gitti. O yüzden eşim de benim bu sıkıntılarımı bilerek, saygı
duyarak, bisikleti aldı ve o tarafa belki birşey yakalarım diye hergün
gitti yani... Belki bir ay iki ay boyunca. Polise sordu, ona sordu, buna
sordu. Hiçbirşey öğrenemedi. Her dönüşünde morali bozuk döndü, birşey
öğrenemediği için sıkıntılı döndü. Ama birgün öyle birşey oldu ki...
Çarşıda dolanırken Tassos diye birisi vardı Rumlar’dan, çok insan yapılı,
yüreği insan biri... Gezinirmiş oralarda... “Merhaba” dedi Mustafa,
Rumcası iyidir. “Bir yer arıyoruz” dedi “Yemek yemek için” Tassos.
“Buyrun” dedi Mustafa “Bizim karşımızda bir yer var, gayet temizdir...”
Oturdular birlikte yemek yediler, sohbet ettiler. Sıcak geldi Tassos’a
Mustafa’nın dostluğu. Dedi “Buyurun gidelim eşimi tanıştırayım size,
burada dükkanımız var...” Geldiler birlikte, tanıştık. Ayrılırken de bana
“Çok şey yaşadık bu savaşlarda, bir kaybınız oldu mu, merak ediyorum”
dedi. “Çok acı çektik” dedim, “Annemi babamı kaybettik...” “Nerede şimdi?”
dedi, “Bilmiyorum” dedim. “Hiç mi bilmiyorsun?” dedi... “Yok, kayıptır,
hiç bilgimiz yok” dedim. “Ben ilgileneyim, bu konuyla ilgilenmem lazım”
dedi. “Bu benim insani görevimdir, sana bilgi getireceğim merak etme,
bizim orada Kayıplar Bürosu var, ona başvurup yardımcı olacağım size...
Mustafa’ya bilgi veririm” dedi. Gitti araştırdı, Kayıplar Bürosu’ndan
Mister İliya’yla tanıştı, konumuzu anlattı... Bilgisi olduğunu öğrendi.
Mustafa’yı çağırdı İliya ve elinde dosya olduğunu söyledi, bizim olayı
nasıl karşılayacağımızı düşünüyordu – acaba paniğe mi kapılırız, feveran
mı ederiz, saçımızı başımızı mı yolarız, onlara düşman mı kesiliriz.
Bunları bilemediği için temkinli davranarak eşimi çağırdı önce, bilgi
verdi. “Dosyaları elimizdedir” dedi “Hatta onlara nerede olduklarını da
söyleyebilirim” dedi “Ama hemen söyleme, yavaş yavaş, getir onları
tanıyayım” dedi Tassos’a. “Al hepsini gel” dedi. Hepimiz toparlandık,
küçük kızkardeşim Londra’da olduğu için gidemedi. Hepimiz gittik oraya.
Bir kızkardeşim kanser hastasıdır. Konuştuk... “Kanlarınızı vermenizi
isteriz” dedi “Hatta bunun için haber gönderdik, DNA testleri yapılacak
belki ileride bulunursa” dedi. “Onun için hemen verin kanınızı, hazır
olsun” dedi. Çok heyecanlandık ve bizi tekrar çağırdığında cesetlerimizi
verecek diye olayın sevincini yaşardık. Orada konuştuk... “Peki artık
sakıncası yok herhalde, rahat hissediyorsunuz kendinizi” dedi. Çok saygı
göstererek, ilgi göstererek, hürmetli biçimde davrandı. Dosyayı çıkardı...
“Dosya budur” dedi, “Bunu size vermeme gerek yoktur, ihtiyacınız olursa
kopyasını çeker veririz ama bu dosya 10 yıl önce sizin Kayıplar Bürosu
Başkanlığı’na teslim edilmiştir, Cumhurbaşkanlığınıza teslim edilmiştir,
size bilgi verilmesi için” dedi.
SORU: O dosyada ne
derdi tam?
SEVİLAY BERK: En
son görüldüğü noktalar falan yazılıydı...
SORU: Olası mezarının
yeri de var mıydı orada?
SEVİLAY BERK:
Vardı, plan, pafta numarası ve kuyunun yeri kırmızıyla işaretli...
SORU: Kuyu neredeydi?
SEVİLAY BERK:
Mağusa Boğazı’nı geçtiğinizde benzinlere doğru sağ tarafta yeni villalar
yapılır. O villaların, dereyle denizin kavuştuğu noktadadır...
SORU: Yani bu bilgiyi
on sene önce Rum Kayıplar Komitesi, Rüstem Tatar’a verdi,
Cumhurbaşkanlığı’na...
SEVİLAY BERK:
Evet... Bize bilgi verilmesi için o dosyaların verildiğini söyledi Mister
İliya... Ama buradakilerin hiçbirisi bir kelime dahi bilgi vermediler
bize. Biz bunu öğrenince Rüstem Tatar’a müracaat ettik Kayıplar Bürosu
Başkanı olarak. Öyle bir dosyamız olduğunu ve bilgi istedik... Hesap
sormaya gittik oraya. Evvela bizi panik içinde karşıladı, öyle birşeyin
olmadığını, yalan olduğunu ve her zaman bu kuyuların açıldığını ama
içinden hiçbirşey çıkmadığını, İliya’nın dolduruşuna geldiğimizi ve hep
herşeyin yalan olduğunu ve bunları unutmamızı söyledi. Hem dedi ki
hepimize “Üç beş kemiği alıp ne yapacayık?!” Ben de o 39 yılın acaba nasıl
geçtiğini hiç düşünebilir mi, insan olduğumu ve bunun benim hakkım
olduğunu, beni yetiştiren atamın kemiğinin böyle sağda solda atılı
kalmasına müsadem olmadığını ve onu istediğimi, kemikleri istediğimi
söyledim. Madem pafta numarası var, işaretli bir bölge var, lütfen bunu
denesinler, açsınlar o kuyuyu ve bize versinler ya da biz açalım. Bizim
açamayacağımızı söylediler.
MUSTAFA BERK: İlk
başlangıçta inkar etti Rüstem Bey, öyle birşey olmadığını, Rumların yalanı
olduğunu, hatta Çıkarma’nın oralarda birşey olduğunun iddia edildiğini,
kazılıp içinden birşey çıkmadığını söyledi... Bu arada biz sıkıştırınca,
“Tamam madem öyledir, alın aynı dosya bizde de var, buyurun” dedi. Ve aynı
dosyayı çıkarıp bize Tatar da verdi!
SORU: Yani on senedir
elindeydi ama ailelere hiçbir bilgi vermedi. Sınır açılınca ancak
öğrenebildiniz...
MUSTAFA BERK: Ve
son biz sıkıştırınca kabul etti ancak, elimizde Rum’dan alınmış dosya
olduğuna inandığı an vermek mecburiyetinde kaldı bana göre! Belki
vermeyebilirdi ama bana göre vermek mecburiyetinde kaldı da verdi.
SORU: Sonra ne
yaptınız? Gidip baktınız mı kuyunun yerine?
MUSTAFA BERK:
Tabii gittik, tapudan adam bulup gidip yerini de bulduk. Otlar bürümüştü
orayı, hiç ellenmemişti. Birkaç yere müracaat ettik “Aman” dediler
“Keseller elinizi. Toplu mezar bu!” Tamam, hürmet ettik. Toplu mezar
ellenmezse ellenmez, atamızın kemikleri olmasına rağmen. Ancak aradan bir
müddet zaman geçti, bu müddet zarfında oralara inşaatlar başladı. Ben
kayınbiraderime dedim ki “Turgut dikkatli ol, yanaşmasınlar kuyuya.” Her
hafta gitti kontrol etti o bölgeyi, her hafta... Son gittiğinde inşaat
başladığını gördü. İnşaat başladığını görünce müracaat etti polise, sağa
sola, dendi ki “Tamam merak etmeyin, şöyledir böyledir” denirken bir gün
duyduk ki kuyu açıldı. Tekrar Turgut koşturdu, polise müracaat etti. Polis
geldi, laubali bir şekilde “Hani aha hiçbirşey yoktur” gibisinden laflar
edildi orada. Polise mürcaat etmişler de birkaç parça köpek kemiği
olduğunu iddia ettiler polisler...
SEVİLAY BERK:
Kuyuyu açan kişi benim bir arkadaşımın yakını. Telefon açtı bir sabah
bana... Kuyunun açıldığını duyduk ve ben hemen yazılı olarak İçişleri
Bakanlığı’nı ilgilendiren bir konudur. Bu sene Mayıs ayında oldu bunlar.
İçişleri Bakanlığı’na acilen çok önemli bir konu olduğunu söyleyerek
telefoniyen randevu istedim, mutlaka görüşmek istediğimi, çok sıkıntılı
olduğumu, psikolojik yük altında olduğumuzu ve bu yükü taşıyamayacağımızı
söyledim, yardım istediğimi milletvekili, bakan kim ise yetkili erk...
Oradaki bayan “Böyle bir randevu alabilmek için yazılı dilekçe getirmeniz
lazım, o dilekçeyi getirirseniz alabilirsiniz” dedi. Hemen konuyu
toparlayan bir dilekçe yazıp gittim, “Görüşmek isterim bakan beyle” dedim.
“Bakan bey özel görüşleri iptal etti, çok yoğundur” dedi. “Ben buradan
gitmiyorum, derdimi bugün anlatmam lazım, sıkıntım var, beni dinlemesi
lazımdır herhangi birinin” dedim. O zaman beni kalem müdürüne götürdü,
Kemal Bey vardı orada, “Buyurun Sevilay hanım” dedi. Amcası kayıpmış onun
da. “Paniğe kapılmayın, sakin olun, rahat olun” dedi. “Anlatın” dedi.
Anlattım, müracaatımı aldı, “Ben bunu bizzat bakana okutacağım ve senin
için çalışacağım, üzülme” dedi. “Git ve telefonumu bekle” dedi. Pazartesi
günü aradı beni “Sevilay hanım konuyu bakan beyle görüştüm, sizi kabul
edecekti ancak Başbakanlığın gündemindedir bu konu, yakında Strazburg’a
gidecek ve konu kayıplar konusu... Başbakanlığa ilettim dilekçenizi,
sizinle ilgilenecekler, hükümetin siyaseti de bu konuyu çözmek, bu kanayan
yarayı temizlemektir” dedi. Tamam dedim, rahatladım. Tekrar bir telefon
geldi bir arkadaşımdan. Şöyle birşey oldu orada: O kuyuyu açan insan, mal
sahibi direktif verdi ya kuyunun açılmasına, o inşaatı yapacak olan
kişi... Benim arkadaşım mühendistir ve bir şekilde beraber olurlar bazı
işlerde. Bir gün karşılaştılar, o mühendis arkadaşım benim sıkıntılarımı
çok yakından biliyor. Ben Başbakanlık’tan bilgi beklerken, bu sefer
arkadaşımdan telefon geldi bana “Sıkı dur, rahat ol! Sana enteresan bir
bilgi vereceğim. O kıyısında kuyu olan arazinin sahibi emir verdi ve
kuyuyu açtırdı – kuyuyu kazarken içinde kemikler bulundu, polise teslim
edildi, devam edildi... Boşver bunları saklayın, bunlar köpek kemiğidir
deyin ve kapatın konuyu diye bir olay çıktı ortaya” dedi. Kardeşim bunu
duyunca hemen koşuşturdu ve bu kemiklere sahip çıkmak istedi, ziyan
olmasın veya imha etmesinler diye. Olayı anlatan, olayı yaşayan, eliyle
kuyuyu açan kişi farkına varmadan, o insanın benim yakınım olduğunu hiç
bilmeden olayın psikolojik yükünü taşıyamamış olmalı ki üç beş gün
boyunca, böyle bir olay yaşadığını, toplu bir mezarı istemeden açtığını,
emir üzerine açtığını ve karşılaştığı olayın kendini çok etkilediğini,
buldukları kemikleri polise verdiğini, devam ettiğini, hala kemikleri
bulduğunu, onları da verdiğini ve hala kuyuda kemik olduğunu söyledi... Ve
bana al sana telefon, bu bu isimler biliyor bu olayı, oradaydılar. Bu
telefonlardan daha geniş bilgi alabilirsin” dedi. Ben o telefonları alır
almaz hemen yarım saat içinde koştum Başbakanlığa. Üstüme birşey geçirdim
ve koştum gittim, direkman Başbakan’la görüşmek istedim madem orada
görüşülür benim konum. Böyle bir bilgim var benim. İmha ederlerse ne
yapacağım? Nasıl böyle bir sorumsuzluk yaşanır? Başbakan’ın içeride
olmadığını söylediler, müsteşarı söyledim, o da olmaz misafiri vardır
dediler. “Peki” dedim, “Kim yardımcı olacak bana? Lütfen bana yardım
edin!” Zaten anladılar herhalde, panik içindeydim. “O zaman sizi Halkla
İlişkiler Müdürü Hüseyin beye götürelim” dediler. Götürdüler beni Hüseyin
beye. Hüseyin bey beni can kulağıyla dinledi, verdim o telefonları, bizzat
Hüseyin bey açtı telefonu, Muhittin bey denen kişi, müteahhittir ve
kemikleri eliyle alan insan, emri de veren mal sahibi, Muhittin bey onun
yanında çalışan insandır. Ve yanlış hatırlamıyorsam ismini Muhittin’di
adı, arkadaşıma bu bilgileri o getirdi. O anda bilgiyi Muhittin beyden
aldı Hüseyin bey ve isyan durumundaydı Hüseyin bey, “Allah allah! Nasıl
olur?” diye sıkıntılar yaşadı bunları dinlerken...
SORU: Başbakanlık
Halkla İlişkiler Müdürü Hüseyin Bey, polisi aradı mı?
SEVİLAY BERK:
Hayır aramadı. Müsteşara aktaracağını söyledi konuyu. Acaba devlet eliyle
yapılan bir işlem midir? Yoksa bu keyfi yapılan bir işlem midir? Devletin
haberi yoksa, ben devletten bunu istiyorum. Devletin erki varsa görmek
isterim, bana yardım etsin. Bu kemikleri isterim. Ben orada bunu söyledim.
Hüseyin bey “Müsteşarın misafiri var, bu dosyayı görüşmeden hiçbir yere
ayrılmayacağım” dedi. “Bu senin getirdiğin bilgileri ileteceğim, aldığım
yeni bilgileri de götüreceğim, birşeyler yapmaya çalışacağım” dedi,
telefonunu verdi. İki gün sonra bana bilgi geldi, Cumartesi sayın Başbakan
gidecekti Strazburg’a, bana Perşembe gün geldi bilgi... Ondan önce dediler
ki Rüstem Tatar içeride yok, Başbakan’ın da seyahati vardır, ikisi
buluşamıyor, Rüstem Tatar gelince, Başbakan da gelince yurtdışından
buluşacaklar, konuyu görüşecekler, sana bilgi verecekler. Beklediğim halde
hiçbirşey gelmedi. Sonra Hüseyin bey tekrar bilgi verdi “Müsteşara konuyu
ilettim. O da dedi ki konuyla ilgileniyoruz, kayıplar konusu büyük bir
hadise, insanların üzülmesini daha fazla istemiyoruz, kimseye fayda
getirmez, bize de fayda getirmez...” Güvenlik Kuvvetleri Komutanı, Barış
Kuvvetleri Komutanı, Sayın Büyükelçi ve Başbakan, belki Denktaş... Bunlar
bir toplantı yaptılar, dört saat süren bir toplantıymış bu, Hüseyin bey
bana “Dört saat boyunca özellikle sizin konunuzu görüştüler” dedi, “Bu
konuda size yardımcı olmaya karar verdiler, yalnız bu Strazburg’tan
dönünce olacak, lütfen müsade et...” dedi. Ben ayrılırken Hüseyin beye bir
soru sordum: Bu yükü artık taşıyamayacak haldeyiz, psikolojimiz bozuldu,
ben bundan önce de Mehmet Çakıcı’yı aradım birkaç sefer, buluşamadık. Hem
psikolojik açıdan yön almak için, hem de bu çaresiz durumda ne
yapabilirim? Bana nasıl yön verebilir? Çıkmazdayım, ondan bir aydın
olarak, konusu olarak benim psikolojimi anlayabilecek bir insan olarak ona
danışmak için çırpındım durdum dört gün boyunca, başbakanlıktan haber
beklerken. Ama buluşamadık, ya röportajdaydı, ya televizyondaydı, bir
türlü buluşamadık. Ayrılırken Hüseyin beye sordum: “Her an bir gazetenin
kapısını çalıp bütün bu yaşadıklarımı ömür boyu anlatmak isterim ve
anlatacağım. Ama size saygı duydum çünkü beni insan gibi dinlediniz, saygı
duydunuz, bana birşeyler yapacağınızı söylediniz. Size soruyorum: bu
konuyu basına aktarayım mı aktarmayayım mı?” “Siz bir insansınız Sevilay
hanım, bu sizin hakkınızdır, bir insan hakkıdır. Ben size yön veremem, siz
kendiniz düşünün, manevi hakkınızdır bu, birşey diyemem. Ama birkaç gün
müsade ederseniz, sanırım hakkınızda iyi olacak...” dedi Hüseyin bey.
“Tamam, olur” dedim. Eşime danıştım geldiğinde, “Ne yapalım, arayalım mı
bir gazeteyi, anlatalım mı bu olayı?” “Biraz bekleyelim bakalım ne olacak”
dedi. Hüseyin bey de kapatırken telefonu “Sevilay hanım en azından
Başbakanın dönüşünü bekle Strazburg’tan” demişti. Döndükten sonra o gün
bugündür Başbakanlıktan hiçbirşey gelmedi. Ama habire oradaki o kemikler
orada açıldı, eller tarafından alındı, bir oradaydı, bir buradaydı. Ya
ondadır ya bunda oynadık bütün zaman. Ama bizim bu halimizi düşünün...
Hala ellerim titrer yani...
MUSTAFA BERK: Bu
kuyuda üç kişi vardı, o civar köylerden, Monarga’dan Mehmet Halil Bulli...
Kuyunun açıldığını bildikleri için Sevilay’ın kızkardeşinin biri ve o
aileden birkaç kişi Denktaş beyden randevu alıyor ve gidip bu konuyu
görüşüyor. Denktaş bey onlara demiş ki “Olmaz böyle şey, bu
sorumsuzluktur, polisin yaptığı sorumsuzluktur, ben onlara çok sert bir
yazı yazacağım” demiş. Neticede bunlar ayrılır. Ayrıldıktan bir gün sonra,
baldızıma Denktaş bey bizzat telefon açmış ve demiş ki “Kemikleriniz filan
adamdadır, gidin alın...”
SORU: Yani özel bir
kişi, polis falan değil...
MUSTAFA BERK:
Hayır, bilmiyorum kimdir, mülk sahibiymiş... Sakın dedim, bu patlamak
üzere olan bir bomba, yarın size alır beş tane on tane köpek kemiği, der
ki kemikleriniz bunlardır ve konu kapanır. Bilirkişi tarafından gelsin,
ister Birleşmiş Milletler, ister Rum tarafından, ister Avrupa Birliği,
nereden gelirse gelsin, bilirkişi gelsin, ona göre teslim alalım
kemiklerimizi. Bu arada yine Sevilay’ın kızkardeşleri ve erkek kardeşi
gidiyorlar, biri telefon etti onlara, gelin kemiklerinizi verelim diye,
gittiler kuyunun yanına, kuyunun yanında kuyudan çıkan moloz değil de,
cıvık su var ya, kuyunun kenarına atıldı bunlar. Bunlar sertleşir, kaya
gibi oldu... Bir tanesi kemik parçası gördüğünde, orada elindeki
anahtarlarla, tornavidalarla kazıdı iki üç saat boyunca, oradaki kemikleri
toparlamaya çalıştılar ne kadar buldularsa. Küçük küçük parçalar. Biz bu
parçaları alıp Rum tarafına götürdük, kesin olarak insan kemiği olduğunu
öğrendik. Ayak tarak kemiği... Bulunan parçaları belge karşılığında teslim
ettik ancak ufak ufak parçalar olduğu için insanlar bizden daha büyük
kemikler gelsin ki dedi, bunların DNA testini yapabilelim tam. Bundan da
yapabiliyoruz dedi ama kemikler zayolabilir...
SEVİLAY BERK:
Konuyu anlattık panik içinde... Onlar bunların kesin insan kemiği olduğunu
ve çok yüksek bir ihtimalle, yüzde yüz o kuyunun içinden çıkan kemiklerin
onlara ait olduğunu iddia ederler, bunu lütfen bizim Kayıplar Bürosu’na ve
devletimize söylememizi ve talep etmemizi söylediler. Biz gittik şifahen
bu kemikleri talep ettik. En azından bu kuyunun koruma altına altınmasını
söyledik.
SORU: Polisle herhangi
bir temasınız oldu mu?
SEVİLAY BERK:
Polisle herhangi bir temasım olmadı...
MUSTAFA BERK:
Polisle yapılacak olan bir temas zaten başından itibaren sıfırlandı. Çünkü
Turgut yani kayınbiraderim polisi çağırdığında oraya alayvari gülerek işte
“Hani kemik mi var?” deyip alaylı alaylı konuşmalar yaptı. Bu demektir ki
polise itimat yok, polis laubali, görevini yapmıyor veya yapmaması için
emir almıştır. Açıklaması bu...
SEVİLAY BERK:
Açıklaması bu... Şimdi kemikler orada duruyor, bizim DNA testlerimiz
verilmiştir ama bu büyük kemiklere sahip çıkmak isteriz evlatları olarak.
Oyalamalar vardır. Kayıp Bürosu’ndan bizi Kutlay beye yönlendirdiler,
Kutlay beyin çok insan biri olduğunu, iyi bir politikacı olduğunu ve
yardımsever bir insan olduğunu, onun da kayıpları olduğunu, psikolojimizi
anlayacağını söylediler. Randevu aldık Kutlay beyden, Kutlay bey de bizi
Başbakanık Müsteşarı Eşref Vaiz beye gönderdi. O da kayıp ailesidir. O çok
ciddi bir şekilde dinledi, “Kayıp ailesiyim çok iyi anlıyorum” dedi “Ama
olaya fazla kaptırmışsınız kendinizi, metin olun. Mutlaka birşeyler
yapacağız... 15 gün bana zaman verin” dedi. Biz kuyunun koruma altına
alınmasını istedik çünkü oradan su çekiliyor, inşaat yapılıyor, bu kemik
parçaları o inşaatın içine dağılıyor...
SORU: Yani kuyuyu su
almak için mi açtılar?
MUSTAFA BERK:
Hayır, izin alamadılar... İmar izni alamayınca kuyunun engel olduğunu
anladılar ve kuyuyu bir şekilde açtılar... Açınca da su buldular ve
kullanmaya başladılar. Ama ben şaşarım, ne biçim devlettir bu devlet ki
toplu mezar olduğu için izin verilmiyor ve bizim kemik sahibi olarak
dokanırsak ellerimizin kesileceğini bahsedenler, ne olduğu belirsiz
kişiler tarafından emir verilip açılabiliyor ve bu adamların kılına zarar
gelmiyor. Adaletin gerçeği!
SEVİLAY BERK:
Bizim isyanımız burada! İsyanımız budur! Ve bugün hala bu kemikler meçhul
kişidedir... Ve Sayın Cumhurbaşkanı telefon ediyor kızkardeşim Nurten’e
“Kemikleriniz filan kişidedir, gidin alın” diye. Biz de karşı olduğumuzu,
güvenmediğimizi, bir oyuna gelebileceğimizi düşündük, gidip almadık öyle
birşey. Raptuzapt altında bize verilmesini, resmi bir şekilde verilmesini
istiyoruz. En azından bu komiteler üçlüdür, tek başına kimse hareket
edemez, ne Türk, ne Rum, ne de Birleşmiş Milletler. Bu arada Birleşmiş
Milletler’e de gittik, olayı aktardık, o da dedi ki Tatar beye gitmeniz
lazım, onun görevidir ve yapmazsa bize yaz dedi, en azından size yardımcı
olacağız dedi. Ondan da birşey çıkmadı. Bu arada biz ortalıkta sağa sola
koşuştururken herhalde rahatsız oldu Sayın Cumhurbaşkanı ve kızkardeşime
telefon etti, filandadır gidin alın diye, biz de karşı çıktık tabii,
gitmedik. Olay burada duruyor...
MUSTAFA BERK:
Fakat gayet normaldir çünkü bugüne kadar, 1963’ten bugüne kadar
politikalar vatan-millet-sakarya ve şehitler üzerine yapıldı. Bu kayıplar,
şehitler eğer verilirse neyin üzerine politika yapacaklar? Bu bir...
İkincisi, onlarca kişi var Türk tarafında, Rum tarafında... Bu kemikler
ortaya çıkarsa, bunların hampası nereye gidecek? Her biri beş-on bin dolar
alır toplantı başına!
SORU: Son olarak ne
söylemek istersiniz?
SEVİLAY BERK:
Kemiklerimizi istiyoruz. Yani ahım çok büyüktür onlara, bu şekilde
engeller çıkarıp da bizi huzura kavuşturmayanlara ahım çok büyüktür! Bize
yaşattıklarını Allahım onlara versin, bunu diyorum. Ve bizi bu huzurdan
mahrum edenler, köpek kemiği değildir atamızın kemikleri. O kemikleri alıp
bir yere gömdüğümüzde en azından onlara olan saygımızı kanıtlamış
olacağız, bizi yetiştiren insanlara olan saygımızı... Ve en azından
huzurlarına gidip bir duamızı yapabileceğiz ve belki şu kadarcık bir görev
yapmanın huzurunu yaşayacağız. Bu neden bize çok görülüyor, merak
ediyorum. Acaba kendi ailelerini Limasol’dan kemik taşırken buraya,
bizimki neden kemik değil? Yahut da ata değil? Yahut da insan değil? Neden
bu kadar hafife alınıyor, onu anlamak çok zor. Anlayabilmiş değilim,
çözmüş değilim, sabahlara kadar uykularım kaçar, üç ay boyunca bu evin
içinde sabahlara kadar dolandım, şekerim yükseldi, tedavi altındayım.
Kızkardeşim kanser hastasıdır, hepimiz çok perişanız yani...
Yaşadıklarımızı anlatamam... Çektiğimiz yeter olsun...
SORU: Teşekkür ederim
bana konuştuğunuz için...
[ başa dön ]
Kayıpların İzinde - 3 [
başa dön ]
Değirmenlik’ten Maria Georgiades’in
öyküsü...(*)
Herşey ALITHIA
gazetesine bırakılan, el yazısıyla kaleme alınmış bir mektupla başlamıştı...
Kıbrıs’ın güneyinde yayımlanmakta olan günlük ALITHIA gazetesinde haftada
bir kez, Pazar günleri yayımlanan makalelerimden birini okuyan George
Georgiades adlı bir okurum, bana bir mektup yazarak “Benim Kahramanlarım”
başlıklı makalemi beğeniyle okuduğunu, saydığım isimlerin yanına karısını
da eklemem gerektiğini, karısı Maria’nın kardeşi kayıp, annesi, babası ve
kızkardeşi de öldürülmüş olduğu halde içinde kin ve nefret beslemediğini
söylüyor ve benimle tanışmak istediklerini yazıyordu...
Maria’nın annesi,
babası, kızkardeşi ve erkek kardeşi kayıptı... Değirmenlik köyündeki
ailesi 1974’ün Ağustos’unda kaybolmuştu...
Bir akşamüstü onları
Ledra Palace barikatından alarak evimize getiriyoruz, bahçede, havuzun
başında oturup yemek yiyoruz, sohbet ediyoruz... Maria ve George, tıpkı
bizler gibi insanlar. Maria yıllarca bir bankada çalışmış, sonra emekli
olmuş. George da emekli ama şimdilerde bir kurye şirketi için
motosikletinin üstünde taşımacılık yapıyor.
Maria harika bir kadın:
zaman zaman kuzeye geçiyor, çarşıya da gidiyor, köyüne de... İçinde en
ufak bir düşmanlık ya da kin duygusu yok. Tüm ailesi kayıp olduğu halde,
insanlara sevecenlikle yaklaşıyor...
Annemin hastalıkla
boğuştuğu günler bunlar ama Maria’nın içten gelen o doğal sevecenlikle
söylediği birkaç sözcük, tıpkı büyü yapmışçasına annemi ayağa kaldırmaya
yetiyor:
“Koukla!” diyor annemi
görünce Maria... “Sen ne güzel kadınmışsın! Çabuk iyileşmelisin ki her
tarafa gidebilelim, bandabuliyaya da, alışverişe de, kebap yapmaya da,
Larnaka’da denize de...”
Belki bu sözcükler
annemin moralini düzeltiyor, kendini güzel ve iyi hissetmesini sağlıyor ve
o günden sonra hızla iyileşmeye başlıyor. Çünkü uzun süre yemeyi
reddettiği yemekleri yemeye, kopmuş olduğu hayata yeniden sarılmaya,
çevresinde olup bitenlerle ilgilenmeye başlıyor.
Maria’yla ikinci kez
evinde buluşuyoruz - artık annem onlarda yemeğe gidebilecek kadar
toparlandı. Maria epey uğraşmış - harika yemekler hazırlamış. Annemin çok
beğendiği et dolmaları, kebaplar, harika bir cheesecake vesaire...
Maria’nın çocukları ve torunları da geliyor, hepsiyle tanışıp konuşuyoruz...
Torunu Georgia resimde çok yetenekli - belki resim okuyacak... Minik
torunu Emily bir gün önce kayıp düşmüş, bana dizindeki yaraları gösteriyor.
Televizyonun üstünde geçmişten gelen eski bir fotoğraf: Maria’nın annesi,
babası, kızkardeşi gülümsüyor... Zamanda donup kalmışlar, bir daha asla bu
şekilde gülümseyemeyecekler...
Yemekte Xenia da var -
Xenia, Maria’nın kayıp erkek kardeşi Stelyos’la evliymiş - henüz genç bir
gelinken dul kalmış. 13 yaşından beridir fabrikalarda çalışan emekçi bir
kadın. Xenia’nın gözleri konuşuyor, gözleri ağlıyor, gözleri bütün
hikayesini dünyaya anlatıyor... Ondaki hüzün o kadar somut, o kadar elle
tutulur ki buna dokunuyorsunuz ve dokunduğunuzda yüreğiniz kırılıyor...
Yemek sona erdiğinde,
kahvelerimizi içerken arka bahçede oturup röportaj yapıyoruz..
Ardından yine
buluşuyoruz. Bu kez annesi, babası, kız ve erkek kardeşinin izini sürmeye,
cesetlerinin nereye gömülü olduğunu araştırmaya gidiyoruz. Önce
Minareliköy’den geçip erkek kardeşinin Xenia’yla içine evlendiği ve
şimdilerde kreş olan evi geziyoruz. Ardından Beyköy’e, Maria’nın ailesini
yakından tanıyan ve bir zamanlar amcasıyla ortak işler yapmış olan İsmet
beyi bulmaya gidiyoruz. İsmet bey evde yok... Ailesine ait hellim
fabrikasını sora sora bulup kızları ve eşiyle sohbete dalıyoruz, derken
İsmet bey de kahve içmeye gittiği Cihangir’den geliyor ve sohbete
katılıyor. Ardından Maria’nın doğup büyüdüğü eve gidiyoruz. Annesi, babası
ve kızkardeşi bu evde yaşamışlar, bu evde öldürülmüşler. Maria’nın
toparladığı bilgilere göre son görüldüklerinde üçünün de cesedi yatağın
üzerine serilmiş... Ardından söylentilere göre bahçedeki asmanın altına
gömülmüşler. Ama artık asma yok, incir de öyle. Evinde yaşayan Ramazan
beyle konuşuyoruz, ben tercümanlık yapıyorum. Bizi büyük bir saygıyla
karşılıyor ve dikkatlice dinliyor...
12 yaşlarında bir
çocukken annesi ve babasıyla gelmiş Kıbrıs’a, Değirmenliğe, Mariaların
evine yerleşmiş. O zamanlar bahçede asma da, incir de varmış... 1986’dan
sonra Değirmenlik pınarı kuruduktan sonra, köydeki pek çok ağaç gibi asma
da, incir de kurumuş. Kesmişler.
Asmanın yerini tam
olarak kestirmek zor çünkü Mariaların avlusunda yeni bir ev inşa edilmiş.
Ramazan bey inşaat yapılırken kemik falan bulmadıklarını söylüyor... Maria
ona “Herhangi bir yeri kazmanızı istemiyorum... Bir gün kayıplar
konusunda anlaşma olursa... O güne kadar arada bir gelip bulundukları yeri
tütütmeme izin veriniz” diyor... Bizim “kötü göze” karşı zeytin dalı
yakmamızın Kıbrıslırumlarda da bir gelenek olduğunu biliyordum ama bunu
ayrıca mezarlarını tütütmek için yaptıklarını bilmiyordum... Ramazan bey
Maria’ya ne zaman isterse gelebileceğini söylüyor...
Değirmenlik’te daha
fazla oyalanmanın anlamı yok... Ama tıpkı Sevilay Berk ve ailesinin,
annesiyle babasını aramayı sürdürdüğü gibi, Maria da annesinin, babasının,
kızkardeşinin ve erkek kardeşinin izlerini aramayı sürdürecek. Belki
Değirmenliğe yeniden gidip başkalarıyla da konuşacağız. Ya da bu
röportajın yayımlandığını gören, duyan, okuyan birileri çıkıp Maria’nın
ailesine neler olmuş olduğunu anlatmaya karar verecek.
Bu yazı dizisinin
başında da yazmıştık: Ölüler sabırlıdır, yaşayanlar onları unutmadığı
sürece, başlarından neler geçtiğini anlatmak için sessizce beklerler.
Maria da, tıpkı Sevilay Berk gibi, annesinin, babasının ve kardeşlerinin
kemiklerini istiyor. Onlara doğru düzgün bir tören yapıp gömmek için... Bu
son derece insani bir istek...
Kıbrıslıtürk olsun,
Kıbrıslırum olsun, tüm kayıplarımızın akibetini öğrenmek, onların bulunup
uygun biçimde gömülmelerini sağlamak ve bir daha aynı şeylerin yaşanmaması
için bu trajik öyküleri belgelemek, biz hayatta olanların yapması gereken
insani bir görev...
*** 1974’te annesi Christalla, babası
Andreas, kızkardeşi Militsa ve erkek kardeşi Stelyos Orfanidu’yu kaybeden
Maria Georgiades:
“Denktaş gibi, biz de ailemizin kemiklerini
geri istiyoruz”
Maria Georgiades ya da
evlenmeden önceki adıyla Maria Orfanidis ve kayıp kardeşi Stelyos’un eşi
Xenia’yla söyleşimiz şöyle:
SORU: Kaç yaşındasın
Maria?
MARİA: 59
yaşındayım. 1945 yılının Aralık ayında Kythrea’da (Değirmenlik) dünyaya
geldim...
SORU: Değirmenlik
küçük bir köy müydü, büyük bir köy müydü?
MARİA: Köy değildi,
büyüktü, kasabaydı... Omorfo gibiydi Kythrea. Zengin bir köydü.
SORU: Pınarı vardı,
ağaçları vardı, değirmenleri vardı...
MARİA: Evet un
değirmenleri vardı. Suyu vardı ya, tüm civar köyler Kythrea’ya gelirlerdi,
buğdaylarını getirirlerdi değirmenlere un elde etmek için, hayvan yemi
elde etmek için. Değirmen sayısı 10’dan fazlaydı hatırladığım.
Kefalovrisos’un yanında (pınarın çıktığı nokta) hala çalışan bir değirmen
var, o değirmeni hatırlıyorum.
SORU: Çocukluğundan
neler hatırlıyorsun Maria? Nasıl bir çocukluk geçirmiştin?
MARİA: Çok güzeldi
çocukluğum... Yoksulduk, zengin değildik ama çocukluğumuz zengindi.
Oyunlarımızı hatırlıyorum...
SORU: Kaç kardeştiniz?
MARİA: Bir kız
kardeşim, bir erkek kardeşim vardı. Kız kardeşim Militsa yani Emily benden
2 yaş, erkek kardeşim Stelyos da 5 yaş küçüktü.
SORU: Annenle baban ne
yapardı?
MARİA: Babam
gençliğinde babasıyla birlikte hayvancılık yapardı, koyunları, kuzuları
vardı, sütçülük yaparlardı, hellim üretirlerdi. Ancak büyükbabam ölünce
babam herşeyi satıp inşaatlarda çalışmaya başlamıştı. Annem ise ben 12
yaşına gelinceye kadar köyde çalışırdı, evlere gidip zeytinlerin toplanıp
tuzlanmasına, buğdayın biçilmesine, domateslerin macun yapılmasına,
lahanaların toplanmasına yardım ederdi. Çünkü Değirmenlik’te bol bol sebze
yetişirdi, çünkü suyu boldu...
SORU: Bir Kıbrıslırum
köyü müydü Değirmenlik, Kıbrıslıtürkler de yaşar mıydı burada?
MARİA: Yalnızca
birkaç Kıbrıslıtürk aile vardı. Ali ve Emine’yi hatırlıyorum, Frederik’in
babasına ait çiftlik ve ağaçlara bakarlardı, bahçede portakal ağaçları
vardı... Mulihiya ektiklerini de hatırlıyorum. Oraya gidip mulihiya
ayıklamaya yardım ederdik, Ali’yle Emine de olurdu. Bir de galligas vardı
(nalbant), onu da hatırlıyorum, Kıbrıslıtürk’tü... Ama çok yakınımızda bir
Kıbrıslıtürk köyü olan Beyköyü vardı... Beyköy’den sürekli gelirlerdi,
değirmenlere gelirlerdi ya da ürettiklerini satmaya, birşeyler almaya
gelirlerdi. Annemin danaları vardı, inekleri vardı... Beyköy’den İsmet
evimize gelir, bu hayvanlardan alırdı, annem de hellimini ondan alırdı.
Karışırdık, zeytin toplarken karışırdık... O kadar bol su vardı ki,
evlekleri hatırlıyorum... Yalınayak girerdik evleklere ve burada yengeçler
bulurduk, ördekleri yakalamaya çalışırdık! Sigara bulmaya çalışırdık ki
ördeklerin ağzına sigara koyalım! Böyle oyunlar oynardık sularda! Sonra
annem Lefkoşa’da bazı evlere gitmeye başlamıştı çalışmaya, o zaman
Lefkoşa’da okula gitmeye başladıydım... Ortaokula yani... O zaman
hayatımız değişmeye başlamıştı. Annem çalıştığı yerlerde yeni şeyler
görüyordu. Annemin adı Christalla, babamın adı Andreas Orfanidu idi...
Değirmenlik’teki okul evimizden çok uzaktaydı, yürüyerek giderdik...
Yükseklerdeydi, tırmanırdık, oraya “Dumba” derdik. Öğleden sonraları da
olurdu okul, bunu unutmadım. Ben ilkokula giderken henüz İngiliz idaresi
vardı Kıbrıs’ta ve okulda bize üzerinde İngiliz Kraliçesi’nin resmi olan
bardaklarda süt dağıtırlardı. O kadar kötü kokardı ki, sütten nefret
etmiştim, hala süt içemiyorum...
SORU: Herhalde süt
tozundan yapılmıştı...
MARİA: Süt
tozundan yapılmıştı evet... Değirmenlik güzeldi, yemyeşildi, kendi
“buppa”larımızı (oyuncak bebeklerimizi) kendimiz yapardık, karışık
yaşardık, aklımızdan kötü şeyler geçmezdi, temizdik hepimiz... Bu başka
bir hayattı... O hayatı özlüyorum gerçekten. Şimdiki çocukların o kadar
çok şeyi var ve yine de sıkılıyorlar. Nasıl oynayacaklarını bilmiyorlar,
hangi oyuncağı seçeceklerini bilmiyorlar.
SORU: Sonra Lefkoşa’ya
geldin ve ortaokula burada gittin...
MARİA: Evet,
Lefkoşa’ya geldim. Palluryotissa Ortaokulu’na gidiyordum, açıldığı ilk
yıldı bu okulun.
SORU: Köye nasıl gidip
geliyordunuz?
MARİA: Otobüsle
gidip geliyorduk. Otobüs gelip okulun dışında dururdu... 14 yaşına
geldiğimde, belki hatırlayacaksınız Papadopulos diye biri naylon torba
üretmeye başlamıştı, annem onların evinde çalışıyordu - bir de kulüpleri
vardı. Annem oraya giderdi, o zaman Lefkoşa’da kalır, çocuk bakıcılığı
yapardım ya da anneme işini bitirmesinde yardımcı olurdum.
SORU: Liseyi
bitirdikten sonra neler yaptın?
MARİA: O zaman
mesleğimi seçmem gerekti. Hostes olmak istiyordum! Ama babam bırakmadı!
SORU: Oğlun seçti bu
mesleği!
MARİA: Evet!
Hostesliği çok seviyordum, hatta sınava da girmiş ve kazanmıştım ama babam
gitmeme izin vermemişti! Şimdiki gibi değildi o zamanlar, daha değişikti.
Sonra çocuk doktoru olmam için bir burs önerisi gelmişti, Romanya’ya gidip
okuyacaktım. Babam yine “Hayır, burada kalacaksın!” dedi ve gitmeme izin
vermedi. Altı ay kadar hükümette çalıştım ama hoşuma gitmedi, başka birşey
istiyordum, insanlarla ilgili bir işte çalışmak istiyordum. Bankada bir
münhal açılınca başvurdum, sınava girdim, kazandım. 1966’da bir yıl kadar
hükümette çalıştım, sonra da Bank of Cyprus’un Larnaka şubesinde çalışmaya
başladım. Orada kalıyordum, ayda üç Kıbrıs Lirası kira ödüyordum...
SORU: Çalışmaya
başlayınca, para kazanmaya başlayınca ve kendine ait bir oda kiralayınca,
kendini özgür hissetmeye başlamış mıydın?
MARİA: Evet!
Annemiz babamız pinti olduğundan değil ama gerçekten üç çocuğu yetiştirip
okutacak ve onlar için birşeyler yapacak kadar çok paraları yoktu. Ayda
33 Kıbrıs Lirası alıyordum, o zamana göre iyi paraydı bu. Giyinmeyi çok
severim... Önce kendime güzel elbiseler aldım...
SORU: O zaman terziler
vardı, herhalde kumaş alıp diktirirdiniz...
MARİA: Yeğenim
terziydi. Benim için elbiseler dikiyordu... Her ay neredeyse bütün maaşımı
elbise diktirmeye harcıyordum! Şapkaları da çok severim, o zamanlar şapka
da takardım.
SORU: Ne zaman
evlendin?
MARİA: 1969’da
evlendim. George daha önce evlenip ama boşanmıştı, Christie ve Andros onun
ilk eşinden çocuklarıdır ama onları ben büyüttüm. Lefkoşa’da evlendik,
törenimizi de Papadopulos’un kulübünde yaptık. George RAF’te çalışıyordu,
havaalanında. “Shift” çalışıyordu, nöbetlere giriyordu, kimi zaman sabah
gidiyordu işe, ertesi sabah dönüyordu. Bir ev kiralamıştık Lefkoşa’da...
Haftada birkaç kez Değirmenliğe gidiyorduk, özellikle Pazar günleri...
Erkek kardeşim Stelyos, Xenia’yla 1971’de evlendikten sonra onlar
Neochorgo’ya yerleşmişti (Minareliköy), gidip onları da arıyorduk ve
Değirmenliğe gidiyorduk. Pazarları Kefalovrisos’a giderdik annemle - annem
her Pazar tava pişirirdi, et ve patates kebabı hazırlardı... Bahçelerden
glistirida toplardı (semizotu)...
SORU: 1974’te ne oldu?
15’inde ne yapıyordun?
MARİA: 15’inde
işteydim, Christine ve Andros okuldaydı, iki oğlum olmuştu, Stelyos
kreşteydi, Michael’a da kayınvalidem bakıyordu. Kızkardeşim Militsa da
Lefkoşa’da Nicolau fabrikasında çalışıyordu... 15 Temmuz’da korkmuştuk,
çocuklar korkmuştu. Ben Bank of Cyprus’un Cumhurbaşkanlığı yakınındaki
şubesinde çalışıyordum, Atalassa caddesinde, İngiliz Okulu’nun arkasında...
Annemle babama dikkatli olmalarını söylemiştim... Annem çalışmaktan vaz
geçmişti, herkes ne olacağını bilemiyordu o günlerde çünkü... 20 Temmuz
geldiğinde herşeyi görmüştük, evimizin yanına bir uçak düşmüştü, Michael
henüz 9 aylıktı ama Stelyos hatırlıyor, annemin evini de hatırlıyor... 4
yaşındaydı o zaman. Yatağın altına saklanıyordu! Hepimiz korkmuştuk çünkü
o zaman farklı yerlerden gelen insanlar görüyorduk, olağandışı şeyler
oluyordu...
SORU: Savaştı bu...
MARİA: Böyle
şeylerin olabileceğine inanmak zordu, inanılmazdı!... Annem
Değirmenlik’teydi ama sık sık bize gelirdi. Ancak babam savaştan sonra
hiçbir yere gitmemişti. Değirmenlik’te kalmıştı o. Kızkardeşim Lefkoşa’ya
gelirdi çalışmaya. Herkes şoke olmuştu, etrafta gerginlik vardı. İkinci
harekattan bir gün önce...
SORU: Yani Ağustos’a
kadar Değirmenlik’teydi..
MARİA: Evet...
İkinci işgalden önceki Pazar, annemin evinde toplanmıştık. George anneme
“Oğlun Stelyos’a biraz para versene” demişti, “Şimdi asker oldu o...”
Kardeşim Miamilya yakınlarındaydı (Haspolat).
SORU: Stelyos zorunlu
askerlik yaptığı için mi askerdi yoksa savaştan ötürü mü asker alınmıştı?
MARİA: Hayır,
savaştan ötürü askere çağrılmıştı, herkesi askere çağırmışlardı. Stelyos
BATA’da çalışırdı öncelerdi, sonra inşaatlarda çalışmaya başlamıştı,
Neachorgo’da (Minareliköy) kendi evini yapmıştı. Eşi Xenia da JET
fabrikasında çalışıyordu, akrabamızdı sahibi, 13 yaşından beri orada
çalışırdı Xenia. O günlerde çalışmazdı çünkü Pandelitsa’yı dünyaya
getirmişti ve çocuğu 22 Ağustos’ta iki yaşında olacaktı. Annem ona
doğumgünü pastası yapması için badem almıştı... İkinci işgalden önceki
Pazar annemin evinde toplanmıştık. Tava yapmıştı annem, patates kebabı...
Konuşuyorduk... Ondan sonraki Pazartesi gelmemişti Lefkoşa’ya ama Salı
günü gelmişti evimize. Onu otobüs durağına götürmemi istemişti. Ama
gitmeden önce “Klorun var mı? Köye gidinceye kadar bakkallar kapanacak”
demişti. Evde klor vardı, dört yaşındaki Stelyos ona “Burasının bir
süpermarket mi olduğunu düşünüyorsun?” demişti! Annem de ona “Ey be
maskaracık!” demişti. Klorla bulaşık teknesini temizleyecekti. Ona “Anne,
gitme!” demiştim. “Durumlar iyi değil, başka şeyler de olacak diyorlar,
gitme! Kızkardeşim Militsa’yı da arayayım, burada kal” demiştim ona. Annem
de bana “Olmaz! Babanı evde yalnız bırakmak istemiyorum” demişti. “Beni
otobüs durağına götür, birşey olursa gelirim” demişti. Ama gelemedi geri...
SORU: Bu onu son
görüşündü...
MARİA: Evet...
Salı günüydü onu son görüşüm ve Çarşamba günü ikinci işgal olmuştu. Ancak
duyduğuma göre 15 Ağustos’ta öldürülmüşler... Annemin doğum günüydü 15
Ağustos. Bir komşumuz bana şunu anlattı: annem köyden kalkan son otobüse
binmiş Değirmenlik’ten ayrılmak üzere. Ancak bazı Kıbrıslırum askerler
gelmiş ve sivil giysiler istemişler, üstlerini değiştirmek üzere. Sanırım
oğlunu düşünüyordu annem daha çok, belki oğlunun onların arasında
olabileceğini düşünmüştür. Otobüsten inmiş, o inince babam da inmiş,
kızkardeşim de inmiş. Ve köyde kalmışlar. Annem komşuların geride
bıraktığı hayvanlara da bakıyormuş. Petros Stylianou’yu bilir misin? O
zaman milletvekiliydi. Babasının inekleri vardı, adı Savvas Stylianou’ydu.
Annemin evine gittiğini söyledi bize Savvas ve onlarla 14 Ağustos’ta
konuştuğunu... Anneme “Gori Hristallu, bu gece gidiyorum ben!” demiş.
“Kanlıdere’yi takip edeceğim... Benimle gelmek istersen, bu gece gel, hep
birlikte gidelim” demiş. Annem “Hayır gidemem, oğlumun dönmesini
bekleyeceğim” demiş. Savvas Stylianou da ona “Madem kalacaksın, o zaman
bizim hayvanların sütünü al, hellim yap” demiş. Bir başka komşumuz daha
vardı, adı Bebu... Şimdi Avustralya’dadırlar, yakın geçmişte kocası öldü.
Onların da inekleri vardı, annesi Panayota da orada kalmıştı Bebu’nun
çünkü çok yaşlıydı ve hareket edemezdi fazla. Bebu da anneme “Arada bir
gidip anneme bak, hayvanların sütünü de al, hellim yap” demiş. Annem
15’inde ortaya çıkmayınca Panayota teyze merak etmiş ve tarlalardan
geçerek ona bakmaya gitmiş. Onları yatağın üstünde vurulmuş olarak bulmuş,
üçü de aynı yatağın üstündeymiş, annem, babam ve kızkardeşim. Hemen orayı
terketmiş. Ekim-Kasım aylarına dek kaldı Panayota enklavda, ama döndükten
sonra anlattı bize. Amcam da enklavda kalmıştı ve sürekli mesaj
gönderiyorduk Voni’ye çünkü tüm tutuklular oraya götürülmüştü, okulda
kalıyorlardı. Biz Voni’ye mesaj gönderiyorduk ve sağ olduklarına dair
yanıt alıyorduk, “Tamamız” diye.
SORU: Kim getiriyordu
bu mesajları?
MARİA: Birleşmiş
Milletler. Ancak amcam oradaydı tutuklu, karısıyla. Belki de onlardı
gönderen bu mesajları, üzülmeyelim diye. 26 Ekim 1974’te kayın pederimin
ölüm yıldönümüydü, George kiliseye gitmişti ama ben evdeydim. Her sabah
gazeteci gelip gazeteyi eve getirirdi. Gazetede Değirmenlik ve tüm civar
köylerde ölenlerin isimleri yazılmıştı, onların adını gazetede gördüm. O
an ölmüştüm... Xenia Larnaka yakınlarındaydı kızı ve annesiyle, bir
çadırda kalıyorlardı... Aynı çadırda on aile kalıyorlardı, insanlar
hayatta kalmak için böyle yaşıyorlardı. George’un kardeşi bizde kalıyordu,
daha önce Neapoli’de yaşarlardı (Yenişehir).
SORU: Kardeşin
Stelyos’un adı da o listede miydi?
MARİA: Hayır.
Stelyos kayboldu. Xenia’nın tek bildiği şey, kızkardeşinin kayın pederi
Xilofagu’da buluştuklarında ona Stelyos’u Yipsu yakınlarında görmüş
olduğunu söylemesidir. Yipsu-Trikomo arası bir yerde...
Ancak insanların çoğu
onun Değirmenlik’te olduğunu söylüyorlar. Kim bilir? Belki Dikomo’dan
gelip karısıyla kızını aramaya mı gitmişti Değirmenliğe? Ne olduğunu
bilmiyoruz, kayıptır. Salı öğleden sonra eve gelmişti yani 13’ünde, duş
yapmıştı, Xenia ona yemek yapmıştı, traş olmuştu, kızı Litza onu öpmüş ve
“Artık sakalın yok baba!” demişti, kızı henüz iki yaşındaydı... Sonra
Xenia ve kızı Minareliköy’den kaçtılar... O zamandan beri ondan haber yok.
Ancak buraya gelenler, annenle baban şuraya gömülüdür, buraya gömülüdür
diyordu. Thomazos, Kallis Jet’in kayın pederiydi - Xenia da Jet
fabrikasında çalışıyordu 1974’ten sonra. Thomazos da esir alınanlar
arasındaydı. Döndükten sonra Xenia’ya “Ben hayatta olsam da olmasam da,
yollar açılırsa Değirmenliğe gidin, kayın pederin ve kayın validen asmanın
altında gömüldür, bunu bilin...” dedi...
Barikatlar açıldıktan
sonra evime gittim, birşey bulamadım. Evimde Kürtler yaşıyordu... Evimiz
önce bir mandra olarak kullanılıyordu, sonra 1975-76’da Kürtler gelip
yerleşti. Konuştuğum kadın birşey bulmadıklarını söylüyor, İngilizce de
bilmiyor zaten. Evin avlusuna yeni bir ev yaptılar, artık asma da orada
yoktur... Yine de oraya gidip zeytin yaprağıyla tütüdüyorum gömülü olmuş
olabilecekleri yeri... Bana böyle birşey yapma demediler... Önceleri her
ay giderdim oraya ancak son gidişim referandum sonrasıydı, bir kez gittim.
Köyümüzden benim yaşlarımda bir kadın beni arayıp “Birileri bana ailenin
nerede gömülü olduğunu söyledi” dedi. “Öyleyse gidelim” dedim. Bu kadınla
ve Xenia’yla birlikte gittik. Bir Kıbrıslıtürk kadınla buluştuk, Rumca
konuşuyordu. Bizi bir yere götürdü, oradan evimiz görünüyordu ancak
kadının ailemin gömülü olduğunu söylediği yere bedenleri taşımak çok zor
olurdu, çünkü bedenler şişmişti ve asbestos koymuşlardı üstlerine
duyduğumuza göre ve bahçemize gömmüşlerdi. Nasıl taşıyacaklardı bu
bedenleri? Bir traktör ya da şiro gerekirdi ama traktörün oradan geçmesine
imkan yoktu çünkü zeyin ağaçları çok sık ekilmişti o bölgeye, araç
geçemezdi... Thomazos’un anlattığı daha akla yakın geliyor bana. Yoksa
yeni bir ev yaptıklarında kemikleri oradan kaldırdılar da bize söylemek
istemiyorlar mı? Ben yalnızca ailemin kemiklerini bulmak istiyorum, başka
birşey istemiyorum. Başka hiçbirşey istemiyorum, inan. Evimi seviyorum,
orada doğdum büyüdüm... Çocuklarıma ne dedim biliyor musun? Ölürsem beni
yalnız olacağım bir yere gömün dedim. Annemin, babamın, kızkardeşimin
kemiklerinizi bulduğunuzda onları da benimle gömün... Onlara doğru düzgün
bir tören yapmak istiyorum, sadece nerede gömülü olduklarını bilmek için.
Şuradaydı yok buradaydı demekten kurtulmak için. Bu adil birşey, insanlık
bu, başka birşey değil. Geçmişte olanlar olmuştur. Nehir geriye dönmez,
hep akar... Ancak en azından onlardan birşey almalıyım geriye. Hiçbirşey
bulamadım. Bütün çocukluk fotoğraflarım Değirmenlik’teydi - 1970’te
evlenmiştim ve kiralık evde oturduğumuz için hiçbirşey almadım
Değirmenlik’ten. Düğünümde gelen bütün hediyeler de Değirmenlik’teki
evdeydi... Herşey annemin evindeydi... Annem bana çarşaflar almıştı,
tencereler, tavalar... Tekrar gitmek istemiyorum, gidersem seninle
gideceğim, sana göstermek için gideceğim. Belki Kürtlerle ya da o bize
yardımcı olmaya çalışan Kıbrıslıtürk kadınla konuşmak istersin,
Aleminyolu’dur, çok iyi bir insan, çok yardımsever. Larnaka’da malları
var. Bize annemle babam ve kızkardeşimin gömülü olduğu yeri gösterdiğinde,
orası tellerle çevriliydi ama şimdi telleri kaldırdılar.
SORU: Eğer herhangi
bir kimse birşey duymuş, görmüş ya da birşeylere tanık olmuşsa, belki bu
röportaj yayımlandıktan sonra konuşmak isterler...
MARİA: İnanıyorum
ki bilenler vardır ama konuşmak istemiyorlar şimdi... Belki daha sonra
konuşurlar. Denktaş Baf’a gitti ve annesinin kemiklerini aldı, onu doğru
düzgün biçimde tören yapıp gömdü. Neden biz de yapmayalım bunu? Bunun
savaşla, politikayla ilgisi yok, nefretle ilgisi yok. Bu insanlıktır. İnan
bana, içimde nefret yoktur... Pek çok insan bana “Neden kuzeye gidiyorsun?
İlk geçenlerden birisin, geçmemelisin, ailenin başına gelenlerden sonra”
dediler. Ben de onlara “Bunun insanlarla ilgisi yok, o zamanki durumla
ilgisi var” dedim. Annem, babam, kızkardeşim ve erkek kardeşim kayıptır
diye Kıbrıslıtürklerden nefret etmem gerekmez... Onlar da insandır... Bir
köpek alırsın, evde beslersin, köpek öldüğünde bile bir eksiklik
hissedersin. Ya insanlar?
SORU: Kayıp kardeşin
Stelyos’un eşi Xenia da birşey eklemek ister mi acaba? Çok acı çektiğini
görebiliyorum...
XENİA: Ne
söyleyebilirim ki? Yalnızca Yipsu yakınlarında gördüklerini biliyorum...
Bekliyorum... Ölü mü diri mi olduğunu bilmek istiyoruz... Dinimize göre
uygun bir tören yapmak istiyoruz. İçim acıyla doludur. Minareliköy’den
kaçtığımızda hiçbirşey alamamıştık yanımıza, neredeyse yalınayaktık, iki
yaşındaki kızım kollarımdaydı. Nereye gidecektik? Tek başıma çocuğumu
büyütmek, onu yetiştirmek, bir iş bulup çalışmak ve ayakta durmak için çok
çaba harcadım, çok acı çektim.
MARİA: 32 yıldır
birlikteyiz. 24 yaşındaydı eşi Stelyos’u kaybettiğinde. Onunla
kızkardeşten bile daha yakınız. Ama çok acı çekti Xenia. Babası onları
terketmişti Xenia henüz üç yaşındayken, kızkardeşi Sotirulla henüz dört
aylıktı. Annesi onları tek başına büyüttü. 13 yaşında çalışmaya başladı,
dikiş dikmeyi öğrenmişti... Çalışarak Neochorgo’daki (Minareliköy) evini
yaptı. Şimdi o ev bir kreştir... Boyamışlar evi... Çocuklar olduğu için
evinde memnundur. Daha önce bir elektrik kontağından yanmış evi ama tamir
etmişler. Orada yaşayan insanlar İngiltere’den gelen Kıbrıslıtürklerdi,
İngiliz pasaportları vardı. Xenia evindeki eşyalardan yalnızca bir puf ve
bir ütü bulabildi, başka hiçbirşey bulamadı.
XENİA: İlk evlilik
yıldönümümüzde bir radyo satın almıştık. 1974’te evden kaçarken bu radyoyu
almıştım yanıma, ne olup bittiğini takip edebileyim diye... Kızım
Pantelitsa’nın ayakkabılarını almayı bile unutmuştum... Süt yok, ayakkabı
yok... Kuzenimin arabasıyla kaçmıştık 14 Ağustos’ta, sabah saat 5.30’da.
Stelyos 13’ünde gelmişti eve ve “Yarın gelip size kebap yapacağım”
demişti... Çarşamba günü uçaklar gelince, apar topar kaçtık...Xilotimbu’ya
gittik, Pantelitsa’nın kulakları ağrıyordu, her hafta doktora giderdik
Lefkoşa’ya... Sonra fuar alanına gittik... Tüm göçmen aileler oraya
gidiyordu, orada kalıyorduk, çadırlarda... Çok zor günler geçirdik...
[ başa dön ]
Kayıpların İzinde - 4
[ başa dön ]
Cesareti olmasaydı, mezarlar açılmazdı...
Andreas Paraskos,
Kıbrıs’ın yetiştirdiği en cesur, sözünü sakınmayan, doğruya doğru, eğriye
eğri dediği için kendi yönetimince (bu her zaman böyledir!) sevilmeyen
eski bir gazeteci arkadaşım...
Onunla 1987’de Dünya
Kadınlar Konferansı için ilk kez gittiğim Moskova’da tanışmıştık... Henüz
gazetecilik okuyordu. Ardından öğrenimini tamamlayıp Kıbrıs’a gelerek
gazeteciliğe başladı.
Henüz “Barış ve
Federal Çözüm İçin Kadın Hareketi”ni oluşturmadan önce, Paraskos bir gün
beni alıp Popi Daniel’le buluşturmuştu... Popi Daniel güneyde kadın
hareketinin aktif üyelerindendi. Popi’nin evine gitmiştik Andreas’la -
burada bizleri bir grup kadın bekliyordu. “Women Walk Home” yani “Kadınlar
Eve Dönüyor” hareketinin lider kadrolarıydılar... Onlarla konuşmuş, bu
hareketin sürekli olarak kuzeydeki rejim tarafından biz Kıbrıslıtürk
ilericilerin aleyhine bir silah olarak kullanıldığını anlatmaya
çalışmıştık... Popi’yle anlaşmıştık: kuzeyde de barışı savunan benzer bir
kadın hareketi oluşturarak biraraya gelecektik. Ama “Kadınlar Eve Dönüyor”
tarzı bir biraraya geliş olmayacaktı bu... Daha çok birbirimizi tanıyıp
anlamak, birlikte çeşitli etkinlikler yapmak ve belki ortak bir görüş,
ortak bir duruş oluşturmak olacaktı amacımız...
Yıllardan belki 1987,
belki 1988’di... Andreas’la Popi’nin balkonuna çıkmış, uzaklardan görünen
Beşparmaklar’a bakmıştık... Kıbrıs’ı, barış için yapmamız gerekenleri
konuşmuştuk... Arkadaşım Şefika Beren’le birlikte kolları sıvamış, yeni
bir kadın barış hareketine katabileceğimiz isimlerin listesini yapmış,
bunun için insanlarımızla konuşmaya başlamıştık... Ardından Oya Talat,
Dudu Soyer gibi Yurtsever Kadınlar Birliği’nden gelen kadınlar da bize
katılmıştı... Oya’nın kafasında zaten benzer bir hareket oluşturmak vardı...
Kolları sıvamış ve “Barış ve Federal Çözüm İçin Kadın Hareketi”ni
oluşturmuştuk... Popi Daniel’le ya da “Kadınlar Eve Dönüyor” hareketiyle
hiçbir zaman biraraya gelememiştik çünkü biz kendi hareketimizi
oluşturuncaya dek, onlar dağılmıştı. “Sınır”dan geçmenin “hain”likle
eşdeğer olduğu, barış aktivitelerine katılan kadınların özel sektörde dahi
işinden atıldığı, Kıbrıslırumlarla buluşmaya rejimin kolay kolay izin
vermediği günlerdi... Kıbrıslırumlarla buluşmanın “tabu” olduğu günlerdi.
Bir gazeteci olarak bile röportaj için güneye “geçiş izni” almanın çok zor
olduğu günlerdi... Andreas’la işte bu koşullarda dostluğumuzu sürdürmeye
çalıştık - telefon, faks, internet, mobil telefonların olmadığı,
“sınırlar”dan kuş uçurulmadığı koşullarda...
Ogünden bugüne
Paraskos değişmedi: aynı insan yüreği, aynı dobracılık, gerçeğin peşinde
her ne pahasına olursa olsun koşmak için aynı isteklilik...
Andreas Paraskos’un
yazılarını hazırlamakta olduğum YENİDÜZEN MEDYA sayfalarında zaman zaman
okuyorsunuz... Ama Kıbrıslıtürklerin onu gerçekten tanıması, geçen yıla
rastlıyor. 23 Nisan’da “sınırlar” aralandığında, kuzeye geçen ilk
gazetecilerdendi... Zaten gazetecilik yapmaya başladığı günden hep kuzeye
geçerdi. 23 Nisan’dan hemen sonra GENÇ TV’ye, yanılmıyorsam Harun
Denizkan’ın hazırladığı GAK TV’ye çıkmış ve Kıbrıs’ta bugüne dek yaşanmış
olan acı tarihimizden ötürü Kıbrıslıtürklerden özür dilemişti. Paraskos’un
Kıbrıslıtürklerden yaşananlardan ötürü özür dilemesi, Kıbrıs’ın güneyinde
“olay” olmuş, bunu bir “skandal” olarak niteleyen gerici güçler,
Paraskos’u “Hain” ilan etmişlerdi. Onun hayatında bu tür olaylar ne ilk,
ne de son olacaktı...
Andreas kayıplarla
ilgili çalışmalar yaptığında da ölüm tehditleri almıştı - bazılarının
çıkarına çomak soktuğunuzda sizin fikirlerinizle değil hayatınızla
oynamayı seçerler... Kaba güce başvurmakla tehdit ederler... Gazetecilik
tarihimiz bunun örnekleriyle doludur...
Paraskos’un
çalışmaları sonucundadır ki güneydeki toplu mezarları açma kararı aldı Rum
yönetimi... Onun kesintisiz mücadelesi, inatçılığı ve cesareti olmasaydı,
bugün İnsan Hakları için Hekimler Örgütü’nden Dr. Haglund, Kıbrıs’ta toplu
mezarlardaki kemikleri inceliyor, insanlardan kan örnekleri alıp, geride
kalanların kimlere ait olduğunu araştırıyor olmayacaktı...
Bu yüzden “Kayıpların
İzinde” dizisinde Andreas Paraskos’la da konuşmayı seçtim... O bir kayıp
ailesi değil ama kayıpların izini sürmüş bir Kıbrıslırum gazeteci...
Cesareti olmasaydı, mezarlar açılmaz, kayıplar konusu da olduğu yerde
dururdu...
*** Gazeteci Andreas
Paraskos, kayıpların izinde yıllarını harcadı ama toplu mezarların
açılmasını da sağladı...
“Bu insancıl konuyu çözelim...”(*)
Kayıplar konusunda
kesintisiz mücadele vermiş olan POLİTİS gazetesi Yazı İşleri Müdürü olan
Andreas Paraskos’la söyleşimiz şöyle:
SORU: Andreas
gazeteciliğe ne zaman başlamıştın?
PARASKOS: 1987’de
dönmüştüm Moskova’dan, o zaman başlamıştım...
SORU: Kayıplar
konusuyla ilgilenmeye nasıl başlamıştın?
PARASKOS: 1995
yılında... 1994’te bir şarkı yazmıştım kayıplarla ilgili. Bu şarkı burada
çok popüler olmuştu.
SORU: Şarkının adı
neydi?
PARASKOS: Vağoris...
Şarkı Evagoras Balligaridis’le ilgiliydi, 1957’de İngilizler asmıştı onu,
asılan en genç kişiydi İngilizler tarafından. Henüz 17 yaşındaydı.
Düşünebiliyor musun? 17 yaşında olmak ve asılmak! Bir şairdi Evagoras,
özgürlükle, aşkla ilgili şiirler yazardı. Bu şarkıyı yazarken bizim
tarafta “kutsal” bir sayı vardı - 1619 kayıp kişi... Bunlardan
bahsediyordum şarkımda, kayıp insanlardan, yaşları iki ile 100 arasında
değişen kayıplardan. Şarkımda onları yürüyüşe geçmiş halde resmediyordum,
bir yere gidiyorlardı ve aniden çıkmaza giriyorlardı, çıkış yolu
bulamıyorlardı. Bu kişi yani Evagoras önlerine çıkıyor ve onlara yolu
gösteriyordu, asılmamak için, özgürlük için. O zaman çok meşhur olmuştum
bu şarkıdan ötürü.
SORU: Bestesini de sen
mi yapmıştın?
PARASKOS: Hayır,
bestesini Gullis Theodorou isimli bir arkadaşım yapmıştı ve şarkı Kıbrıs
ağzıyla yazılmıştır, çok popüler bir şarkı olmuştu bu. Dalaras söyledi bu
şarkıyı. Kimi zaman ya kader ya da şans diyelim insanı çok garip bir
durumla karşı karşıya getirir. 1619 sayısını şarkımda kullanan bendim, ama
sonra da bu sayının gerçek olmadığını kanıtlayan da ben olmuştum! Bu şöyle
olmuştu: çok yakın bir arkadaşım Lakadamya Mezarlığı’nda bir cenaze
törenine katılmıştı - burada 1974’te öldürülenlerin mezarları vardı. Bu
mezarların bazılarının üzerinde “Meçhul asker” ya da “Meçhul sivil”
yazıyordu. Arkadaşım bunu bana söyledi ve dedi ki “Eğer meçhulse, bu onun
kayıp olduğu anlamına gelir! Demek ki burada gömülü kayıp kişiler vardır!”
Ben de ona “Bu nasıl olabililir?” dedim. O da bana “Neden? Hiç Lakadamya
Mezarlığı’na gitmedin mi?” dedi. “Hayır, gitmedim” dedim. Araştırmaya da
oradan başladım.
SORU: Orada kaç mezar
vardı?
PARASKOS: Bazı
toplu mezarlar vardı, bir de tek tek gömülenler vardı. Ama konu bu değil
yani kaç kişi oldukları... 150 falan olabilir, şu anda hatırlamıyorum, tam
sayı verebilirim bakıp ama konu bu değil. Yaptığım ilk şey, öncelikle
kayıplar listesini bulmaya çalışmak oldu. Eğer 1619 kayıp varsa demek ki
bir isim listesi olmalıydı. Bunun “gizli” tutulduğunu, kayıplar listesine
ulaşmanın zor olduğunu öğrendim. Kayıp Şahısların Yakınları Örgütü’ne
gittim ve bana “Bizde böyle bir liste yoktur” dediler. “O zaman nasıl
çalışıyorsunuz?” diye sordum. “Bu imkansız!” O zaman bana, “Ama bu liste
gizlidir, dışarıya veremeyiz” dediler. “Ama 21 senedir nasıl
çalışıyorsunuz? Bu imkansız!” dedim. Bana söylemek istemiyorlardı. Üstelik
kızmışlardı da bana. Sonra Zahariadis’le konuşmaya çalıştım, sizin tarafta
Rüstem Tatar’ın yaptığı işi yapıyordu bu tarafta. Tatar’ın muadiliydi bu
tarafta. Zahariadis ile Kayıp Şahısların Yakınları Örgütü arasında
birşeylerin tamam olmadığını anladım. O zaman konu ilgimi çekmeye başladı.
Gazeteci olarak merağınızı çekerse, o zaman tartışılacak bir konu vardır
ortada demektir. Araştırmaya başladım. Listeyi kendi kendime buldum. 1619
kişilik listeyi. Bu listeyi Strazburg’a vermişlerdi, ben de listeyi
Strazburg’tan buldum. Bir kitap gibiydi, daktiloda yazılmıştı, buna
bakmakla bunun imkansız olduğunu anlıyordunuz. Bazı şeyler uymuyordu. Bazı
isimler aynıydı ya da tarihler tutmuyordu mesela... Bu listeyle işe
giriştim ve mezarları listeyle karşılaştırmaya giriştim. Mezarlığa
gidiyordum, tek tek mezarların üstündeki isimleri yazıyordum, mezar
taşlarının resmini çekiyordum. O kadar ki insanlar meraklanmıştı, ne
yapıyor bu insan mezarlıkta diye! “Hava karardı, hala mezarlıkta
birşeyler yapıyor” diyorlardı! Benim tuhaf biri olduğumu düşünüyorlardı.
Sonra gidip mezarlıkta
bulunanların akrabalarını bulmaya çalıştım. Onların öykülerini dinlemeye
başladım. Mezarlıkla ilgili çok tuhaf öyküler olduğunu keşfettim. Kocası
Kermiya-Ayios Pavlos bölgesinde kaybolmuş olan bir kadının onu aradığını,
adamın toplu mezara gömülmüş olduğunu öğrendim, o kadınla tanıştım. O
toplu mezarın bir de fotoğrafı var bende. Kadın, kocasıyla aynı takımda
olanlara gidip kocasına ne olduğunu sormuş, ona hiçbirşey
söyleyememişlerdi. Sonra kadın onların bir evde kısıldığını, askerlerin
geri çekildiğini, Türk askerlerinin geldiğini ve çevrelerini sardığını
keşfettiklerini öğrenmişti. Ve öldürülmüşlerdi. Ama kimse kadına kocasının
nereye gömülü olduğunu söyleyemiyordu. 1974’ün Eylül ayında nihayet
kocasının nereye gömülü olduğunu bilen birilerini bulmuştu. Kadının kocası
sivil bir kişi olduğu için kot pantolon ve spor ayakkabı giyiyordu. Kadın
askerlere “Kot pantolon ve spor ayakkabı giyen birini gömmüş müydünüz?”
diye sordu ve biri “Evet” dedi. “Evet” diyen kişi de benim bir
arkadaşımdır, onunla bu yıl tanıştım. Ona bu öyküyü anlattığımda “Ama evet
diyen o kişi bendim!” dedi bana! Yaşam o kadar tuhaf yani!
Kadın Lakadamya’ya gitti
gecenin birinde ve mezarları kazmaya başladı akrabalarıyla birlikte.
Mezarları açmış, tek tek ölülere bakarak kocasının ölüsünü bulmaya
çalışmıştı Eylül ayında. Kocasını bulmuştu, kocasının cebinde hala kimlik
kartı duruyordu ve parası...
SORU: Öyleyse onları
nasıl gömmüşlerdi?
PARASKOS: Yani
onları gömdüklerinde kimlik bile aramamışlardı! Kayıp Şahısların Yakınları
Örgütü’nde bulunan bir kişi darbede rol almıştı. 1974’te bir Yunan subayı
Genel Hastane’nin başına geçmişti, Kayıp Şahısların Yakınları Örgütü’nde
bulunan ve darbede rol alan o kişi de, bu subayın yardımcısıydı. Ölenleri
o mezarlığa göndermekten sorumlu olan kişi de bu şahıstı. Ölenleri
saymadan ve üzerilerini kimlik için aramadan, hiçbirşey yapmadan gömmüştü
onları. Ve kayıplar komitesinde görevliydi! Kayıp şahıslardan sorumlu
olduğu halde, kayıpları bulacak olan komitede görev alıyordu! Bu çıkmaz
bir sokaktı! Bu çıkmaz sokaktı çünkü bu şahsı tek ilgilendiren şey, 1619
sayısının bozulmamasıydı, bunun üzerinden politika yapmaktı, başka bir
istediği yoktu. Bu tür öyküler... Binlercesini anlatabilirim...
SORU: Bir de yaşayıp
da kayıplar listesinde olan yaşlı adamdan söz etmiştin sohbetimizde...
PARASKOS: Evet!
Adı Andreas Mayas idi. 572 numaralı kayıp şahıstı listede. 15 Ağustos
1974’te Değirmenlik’te kaybolduğu yazıyordu. Aslında kaybolan oğluydu,
kendi değildi. Oğlunun adı Panayotis idi, 1954’te doğmuştu. Bu yaşlı
adamın 1954’te doğmuş olması imkansızdı. 8 Aralık 1995’te bir makale
yazmıştım onunla ilgili. Adam hayattaydı, umarım bugün de hayattadır. Gece
bekçisi olarak bir inşaat şirketinde çalışıyordu Kaymaklı yöresinde.
Hükümet ona her ay 67 Kıbrıs Liralık bir çek gönderiyordu kendi adına,
kayıp olduğu için!
SORU: Listeye nasıl
dahil olmuştu?
PARASKOS: 1974’te
gidip oğlunun kayıp olduğunu bildirmişti - anons yapmışlardı, ailesinde
kayıp olanlar gelip kayıp şahısların adını yazdırsın diye. Adamcağız da
gidip “Bakın, oğlum kayıptır” demişti. Ona “Adın nedir?” diye sormuşlar, o
da “Andreas Mayas” demiş. “Oğlunun adı nedir?” demişler. O da “Panayotis
Mayas” demiş. Listeye oğlu yerine adamın kendini yazmışlar ve her ay ona
çek gönderiyorlardı 67 Liralık, 1995’te oğlu kayıp olduğu için ama listede
oğlunun değil kendi adı vardı!
SORU: Yani listede
kayıp oğlu Panayotis’in adı yoktu...
PARASKOS: Yoktu.
Yani böyle bir liste yapmışlardı ama 21 yıl boyunca kimse bu listeyi
kontrol etmemişti! Ve oraya buraya gidip “Bunlar kayıplarımızdır! Türkiye
bize onları ne yaptığını söylesin!” diye bağırıyorlardı. Ben de “Evet ama
siz bu konuda hiçbirşey yapmadınız! Neler olduğunu öğrenmek için araştırma
yapmadınız!” diye bağırıyordum! “Burnunuzun dibinde gömülü olanlar
kimlerdir acaba?” diye soruyordum... Orada gömülü olanların listesi vardı
ellerinde, tümünün değil yarısının listesiydi bu, akrabalarına bunu
bildirme zahmetine bile katlanmamışlardı! Yani Lakadamya’da gömülü
olanların akrabalarına zahmet edip de yakınınız burada gömülüdür
dememişlerdi!
Andreas Mayas gibi başka
kişiler de vardı. Yunanistan’dan Lohios Hristos Kukullaris de listedeydi,
2000 yılında mezarlar kazılıp çıkarıldığında bulunmuştu mezarda. Ben
birkaç kez yazdım bunun bir suç olduğunu, çünkü annesi babası ölmüştü
mezar açılmadan önce, oğlularının nerede olduğunu bilemeden ölmüşlerdi.
Oysa bu resmi bir listeydi, 1991’de 12 Kasım’da yapılmıştı. Hükümetin
Kayıp Kişiler Dairesi’nden Bendalyodis isimli yetkilinin imzası var
altında. 1974’ten bir belge var mesela, Lakadamya mezarlığına
gömülenlerin listesi... Bu listeyi, bir kısım ölüyü mezarlığa gömerken
üzerlerinde kimlik aramayı bilen kişiler yapmıştı. Bu listede Yunanistan
Kukullaris de vardı. Yani 1974’ten beri orada gömülü olduğunu biliyorlardı
ama kimse ailesine söyleme zahmetine katlanmamıştı. Böylesi suçlar, VIP
olan ve kayıp şahısların dosyalarının üstünde oturanlar tarafından
işleniyordu. Dosyaları kapatmıyorlardı, araştırmıyorlardı... Çünkü
öncelikle yapmaları gereken bu listeyi yayınlamak olmalıydı, böylece kayıp
şahıslarla ilgili bir bilgisi olan ortaya çıkıp, bunu söyleyebilirdi.
Örneğin Girne’den X kişinin öldürüldüğünü gördüm diyebilirdi, o zaman
listeden düşülürdü X kişi. Bu yıl 20 Temmuz’da bu konuda bir makale
yazdım, kayıplarla ilgili... Beşparmaklar’da öldürülen bir kişinin
öyküsünü yazdım. Kahramanca bir hareket yapmıştı arkadaşlarını kurtarmak
için... Etrafları çevrilmişti, karanlık bastırıyordu, karşılarında
makineli bir tüfek vardı. Gidip bir el bombası atmıştı makineli tüfeğe,
vurulmuştu ama arkadaşları kurtulmuştu, büyük bir ekibi kurtarmıştı. Gidip
el bombasını atmadan önce arkadaşlarına “Eğer öldürülürsem, aileme onları
çok sevdiğimi söyleyin” demişti. İki yıl önce ben kayıplar listesini
yayımlayınca, bunu okuyan o ekipten arkadaşlarından biri bana telefon etti
ve “Ailesinin onun öldürüldüğünü bilmediklerini ben nereden bilecektim?”
diye sordu. “Onun ailesini nerede bulacağımı bilmiyordum ki... Onların kim
olduğunu da bilmiyordum. Ordunun onlara bilgi vermiş olduğunu varsaydım.
Şimdi onun kayıplar listesinde olduğunu görüyorum oysa o kayıp değil, o
benim için bir kahraman, benim hayatımı, bizlerin hayatını kurtardı”
demişti.
Eğer 1619 kişilik
kayıplar listesi henüz ilk günden yayımlanmış olsaydı 1974’te, sorular
sorulmuş olsaydı haklarında “Bu adamla ilgili birşey biliyor musunuz?”
diye, bu insanlar gelip bizlere anlatacaklardı...
Örneğin bazı insanlar
Türkiye’ye götürülmüş, yoldayken gemide öldürülmüşler. Bunu bana bağımsız
bir kaynak söyledi - yabancı hükümetler biliyor ki bazı Kıbrıslırumlar
gemideyken öldürülüp denize atılmışlar. Evet ama, mutlaka gemide duran bir
Paraskos ya da bir Sevgül vardı, kimlerin denize atıldığını gören birileri
vardı yani. Eğer bu liste yayımlanmış olsaydı, insanlara sorulmuş olsaydı,
insanlar bunları hatırlayacaktı. 30 yıl aradan sonra hatırlamaları zordur
oysa...
Yani kayıplar konusu
insani bir konudur, bu çerçevede bakılmalıdır. Siyasi bir konu olarak
kullanılmıştır. Şimdi sana söyleyeceklerimden emin olabilirsin, buradaki
hükümete karşı pozisyonumu biliyorsun. Şimdi eminim ki bu konuyu insancıl
biçimde ele alıyorlar. İnsancıl bir konu olarak bakıyorlar şimdi. Bu
konuyu çözümleyebiliriz, elbette 1619 Kıbrıslırumun ya da 500
Kıbrıslıtürkün tümünün de tam olarak nereye gömülü olduğunu bulamayız.
Herşeyi tümüyle bulmak mümkün değil ama çok büyük oranda çözülebilir bu
konu. %90’ı çözümlenebilir. Ailelere nerede gömülü oldukları söylenmeli ve
sevdiklerinden geriye kalanlar ailelerine geri verilmelidir. Ve böylece
iki toplumun arasını açan, araya kanın girmesine neden olan bu sorun
çözümlenmelidir.
SORU: Lakadamya’yla
ilgili yazılarından sonra neler oldu? Sanırım sen yazmaya başlayınca, bu,
mezarların açılmasına neden oldu...
PARASKOS: Evet...
Çok kötü bir dönem geçirmiştim o dönem...
SORU: Ölüm tehditleri
de alıyordun...
PARASKOS: Konu bu
değil ama... Organize olup hayatlarını bundan kazanan, VIP olarak dünyayı
dolaşıp, kayıplarla ilgili konuşan, öteki tarafın ne kadar kötü, bizim
tarafın da ne kadar iyi olduğunu anlatan bu kişiler, Aleminyo ve Dohni’de
gömülü bulunan kendi günahlarımıza rağmen, bu kişiler hayatımı
zorlaştırmaya çalıştılar. Resmi kayıtlara girmem zordu, hükümetler bu işi
ellemekten korkuyordu, öylesi şeyler yazıyordum ki başka bir ülkede
olsaydık hükümetler düşerdi oysa herkes hiçbirşey olmamış gibi
davranıyordu. Buna karşın öyle bir dönem geldi ki Kasulides Dışişleri
Bakanı’ydı, Klerides hükümetteydi... Dışişleri Bakanlığı’nda bulunan
birkaç kişinin kayıplar konusunda harika işler yapmış olduklarını görünce,
bazı kayıp kişilerin mezarlıklarda gömülü olduğunu görünce, o zaman gidip
mezarları açmaya karar verdiler. O zaman bu konularla ilgili uluslararası
bir örgüt bulunduğunu keşfettiler, Dr. Haglund’un ekibiydi bu, İnsan
Hakları için Doktorlar Örgütü. Bosna’da, Arjantin’de, Latin Amerika’nın
başka ülkelerinde benzer konularda çalışmıştı Dr. Haglund’un ekibi. Çok
enteresandırlar, mezarları arkeolojik bir alan çalışması yapar gibi
açıyorlar, çok dikkatli çalışıyorlar, her bir kemik parçasını topluyorlar,
iskeleti yeniden biraraya getiriyorlar. Bazı durumlarda o kişinin nasıl
öldürülmüş olduğunu bile söyleyebiliyorlar. Çok ilginçtirler. Ekip şu anda
Kıbrıs’tadır.
2000 yılında mezarları
açmaya başladılar, kemikleri alıp biraraya getirdiler, bazı durumlarda
mezarın üstünde yazan isimle içinde yatanın aynı kişi olmadığını, o
kişinin başka bir mezarda olduğunu buldular.
1978-1980 yıllarında
Yunan Kayıp Şahıslar Komitesi Kıbrıs’a gelmiş, o mezarları açmış, oradan
kemikler alıp geri Yunanistan’a gitmişlerdi. Bu kemikleri Yunanistan’da
gömdüler. Ancak Haglund ve ekibi, bu süreçte alınan kemiklerin bir
kısmının Kıbrıslırum kayıp şahıslara ait olduğunu buldular, başka kemikler
de buldular. Yani Yunanlılar kendilerine ait kemikleri değil, başkalarının
kemiklerini alıp gitmişlerdi kendilerinin sanıp. O zaman önlerine şöyle
zorlu bir görev çıktı: Yunanistan’a gidip ailelerle konuşmak, oradaki
mezarları açmak, kemikleri alıp Kıbrıs’a getirmek ve ait oldukları
ailelere vermek. Yani doğru biçimde yapılırsa bu iş, son kalan kemiği bile
bulabilirsin, eğer oradaysa. Şu kemiğin, bu iskeletin filan kişiye ait
olduğunu, bulmuş olduğun ekstra kemiğin de ona ait olmadığını
bulabilirsin. O kadar detaylı yani... İyi bir iş yapıyorlar, işlerine
bağlıdırlar ve deneyimlidirler.
Prosedür şöyledir: kayıp
şahısların birinci dereceden akrabaları, gidip kan veriyorlar Genetik
Enstitüsü’ne, burada DNA’yı tanımlıyorlar kan örneğinden. Kemikten de DNA
alıyorlar ve bunun kandaki DNA’yla uyuşup uyuşmadığına bakıyorlar. Ve sana
söz konusu kemiklerin ailenin kayıp üyesine ait olup olmadığını
söyleyebiliyorlar. Biliyorum ki 23 Nisan’dan sonra barikatlar açılınca pek
çok Kıbrıslıtürk gidip kan vermiştir. Bu enstitü çok iyidir, iki toplumlu
olmalıydı, enstitüyü iki toplumlu bir şekle dönüştürmeleri gerektiğine
inanıyorum. Bunun için mücadele etmeliyiz. Resmi olarak iki toplumlu olan
herşey, özünde de iki toplumlu olmalıdır. Yukarılarda olup da iki toplumlu
olması gereken şeyleri yapmayanları, bunu yapmaları için biz zorlamalıyız.
Çözümümüz budur.
Kayıplarını bulmak
isteyenler Genetik Enstitüsü’ne gidip kan örneği vermelidir. Orada bu
konularda çalışan bir Kıbrıslıtürk kadın doktor vardır, Arif Hasan
Tahsin’in eşidir, Armağan hanım. O bu konuda çalışıyor, çok iyi bir
insandır ve bunu yapabilir. Artık bu işi ciddi biçimde yapmamızın zamanı
gelmiştir. Bugüne kadar kayıplarla ilgilenen kişiler bu konuyu çözmek
istemediklerini bizlere kanıtladılar. Çözemezler de. Bu konuyla ilgilenen
bağımsız bir kişi olarak - çünkü ben kendimi bağımsız olarak kabul
ediyorum - şunu söylüyorum: eğer Kıbrıs sorununu çözmek istiyorsak, o
zaman Kayıplar Komitesi’nin damarlarına taze kan gitmelidir. Her iki
tarafta da bu sorunu çözmek isteyenler bu komiteye getirilmelidir, sorunun
çözümü yalnızca birkaç ay alacaktır. Toplu mezarlar her iki tarafta da
açılmalıdır. Bu tarafta toplu mezarların yerlerini biliyorlar, Dohni’de
öldürülmüş olanların nerede gömülü olduğunu biliyorlar. Hatta Aleminyo
mezarını da açtılar, gördüler ve kapattılar, ta ki Aleminyoluların
akrabaları gelip kan verinceye kadar. Aleminyoluların akrabaları
Değirmenlik’te yaşıyor, onlarla buluştum, bazı yaşlı hanımlarla. Ancak
orada korktukları biri vardı sanırım ve o nedenle gelip kan vermediler.
Onların çocukları bunu yapmalıdır. Aleminyo mezarlığı zaten açıktır, bu
konuyu çözmek kolaydır ve çözebiliriz.
SORU: 23 Nisan’da
“sınır”lar kısmi olarak açıldıktan sonra Kıbrıs hükümeti ilanlar vermişti
gazetelere ve çağrılar yapmıştı...
PARASKOS:
Kıbrıslıtürkler gelip nasıl kan verecek? Öncelikle kayıp Kıbrıslıtürklerin
listesini yayımlamanız gerekir. Ve bu listeyi Kıbrıs Türk tarafında
yapmalısınız. Önce bunu yapmak istemediler, “Öteki tarafta nasıl ilan
verebiliriz?” dediler. Ben de onlara “Ben yayınlatırım öteki tarafta!”
dedim kendilerine. Böylece Türk tarafında yayımlandı listeler gazetelerde.
Bunu yapmaya karar vermişlerdi, sonra seçimler oldu, herşey bir kenara
itildi, sonra referandum oldu, yine herşey bir kenara itildi. İnanıyorum
ki referandumdan birkaç ay sonra şimdi, eğer bir çözüm istediklerini
söyleyen bizim tarafın bunu kanıtlamak üzere yapabileceği şeyler vardır.
Bunlardan bir tanesi de kayıplar konusudur. Aldığım bilgilere göre bunu
yapmak istiyorlar da. Elbette yüzde yüz garanti veremem ancak bu konuyu
çözmek isteyen insanlar olduğunu biliyorum. Şimdi önemli olan sizin
tarafın da bu konuyu çözmeye karar vermesidir. İnanıyorum ki sizin tarafta
dürüst, barışa inanan insanlar vardır ve bu konuyu çözmek isteyen. Niyet
varsa, bunu çözmenin yolu da vardır. Biraraya gelelim ve bu işi yapalım.
[ başa dön ]
Kayıpların İzinde - 5 [
başa dön ]
*** Aleminyolu
İbrahim Dervişoğulları, güneyde yeri saptanan Aleminyo toplu mezarı için
Aleminyoluların kan vermesinin önündeki engeli açıklıyor:
“Denktaş izin vermedi!”
*** Uluslararası
İnsan Hakları için Hekimler Örgütü’nden Dr. Haglund, YENİDÜZEN’e yaptığı
açıklamada, Aleminyo toplu mezarının yerini saptadığını ancak mezarın
açılarak kemiklerin Aleminyolu ailelere verilebilmesi için Aleminyolu
Kıbrıslıtürklerin kan örneği vermesi gerektiğini söylemişti
*** Aleminyolu
İbrahim Dervişoğulları’na göre güneyde yeri saptanan Aleminyo toplu
mezarındaki kemiklerin kimlere ait olmasını belirlemek üzere
Aleminyoluların kan vermesini Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş “Biz kendimiz kan
alıp yapacağız” diyerek geçen yıl engelledi...
Aleminyolu İbrahim
Dervişoğulları, güneyde yeri saptanan Aleminyo toplu mezarı için
Kıbrıslıtürk Aleminyoluların kan vermesine Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın
izin vermediğini söylüyor. “KAYIPLARIN İZİNDE” röportaj dizimizin ilk
röportajında Uluslararası İnsan Hakları için Hekimler Örgütü’nden Dr.
Haglund, YENİDÜZEN’e yaptığı açıklamada, Aleminyo toplu mezarının yerini
saptadığını ancak mezarın açılarak kemiklerin Aleminyolu ailelere
verilebilmesi için Aleminyolu Kıbrıslıtürklerin kan örneği vermesi
gerektiğini söylemişti. Aleminyo toplu mezarında gömülü olanların
kemiklerinin yakınlarına verilebilmesi için yakın akrabalarının kan örneği
vermesini isteyen Dr. Haglund, böylece DNA testleriyle hangi kemiklerin
hangi aileye ait olduğunu saptayabilecekti. Kıbrıs’ın güneyinde yeri
saptanmış olan ve Aleminyoluların kan vermesini bekleyen toplu mezarda
Kıbrıslıtürk Aleminyolular bu örnekleri vermediği için herhangi bir
çalışma yapılamıyor.
Aleminyolu İbrahim
Dervişoğulları’na göre güneyde yeri saptanan Aleminyo toplu mezarındaki
kemiklerin kimlere ait olmasını belirlemek üzere Aleminyoluların kan
vermesini Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş “Biz kendimiz kan alıp yapacağız”
diyerek geçen yıl engelledi...Ancak Denktaş sözünü ettiği “biz kendimiz
kan alıp test yapacağız” sözünü de tutmuş değil...
İbrahim
Dervişoğulları’yla Değirmenlik’teki evinde yaptığımız röportaj şöyle:
SORU: İbrahim bey kaç
yaşındasınız?
DERVİŞOĞULLARI:
1936 doğumluyum yani 68 yaşındayım. 1936’da Larnaka kazasına bağlı
Aleminyo köyünde doğdum...
SORU: Nasıl bir köydü
orası?
DERVİŞOĞULLARI:
Köy iki kısımdan ibaretti. Bir kısım Türk, bir kısım Rum. İsim bir,
Aleminyo ama tamamen ayrıydı. Rumlarla aramızda bir dere vardı, akıyordu.
Derenin doğusunda biz, batısında Rumlar kalırdı. Aramızda en az 7-8
dönümlük bir mesafe vardı. Yalnız tabii onlar bizim kahvelerimize, biz
onların kahvelerine gidiyorduk - daha evvelden çok karışırdık. Tabii bu
63-74 arası bu münasebetlerimiz tabii Komutanlığın da devreye girmesiyle
kesilmişti, karışmıyorduk...
SORU: Siz kaç
kardeştiniz?
DERVİŞOĞULLARI:
Biz hepsi üç kardeştik, iki oğlan, bir kız. Kardeşimin biri Londra’ya
kaçtı, bir kız kardeşim de buradadır, o da eşini ve çocuklarını kaybetti
1968’de, yani “Hadise Kurbanı” dediler... Rumların kurduğu bir tezgahtı...
Tabii şehit değil de...
SORU: Kayıptırlar...
DERVİŞOĞULLARI:
Kayıp değiller, yanımızda öldüler... Ailemizde bunlar var kayıp. Hanımın
bacanağı var, 25 yaşlarında falan. En yakınlarımız bunlar, kızkardeşimin
kocası ve çocukları. İki kişi bacanağım ama köyden kayıplarımız çok yani,
çok oldu...
SORU: Babanız anneniz
rençberlikle mi uğraşırdı?
DERVİŞOĞULLARI:
Bunlar bir vesile oldu ve Londra’ya kaçtılar. Önce babam gitti, arkadan
annemi arattı, zaten kardeşim de gitmişti ya... Kalan malını mülkünü de
bana verdi... Yani anne babamdan ayrılmıştım. Hadiseler çıktığında onlar
Londra’daydı, bunda kesilmediler.
SORU: Peki ne zaman
başladı gerginleşsin Aleminyo’da ilişkiler?
DERVİŞOĞULLARI:
Şimdi gerginlik 1956’lardan ufak çapta başladı ama pek böyle birbirimize
belli etmeyecek kadar 58’lere kadar. 58’lerde bayağı aramız açıldı... Ama
kavgaya girecek duruma girmedik, muhabbetimiz azaldı falan... Bir
tedirginlik oldu ama aramızda kavga falan olmadı...
SORU: 60’ı yıllarda
neler oldu?
DERVİŞOĞULLARI:
60’lı yıllarda anlaşmalar oldu... İstesek de istemesek de bu seneleri iyi
geçirdik gibi göründü - esasında pek iyi geçirdik sayılmaz yani...
SORU: Ne oldu yani?
DERVİŞOĞULLARI: O
eski şey yoğudu, ovalarda kalırdık, galiflerimiz yakın yakındı,
birbirimiznan ne irtibat kurardık, ne birşey... Olmadı... 1963’te
hadiseler koptuğu zaman o zaman tamamen... Gerçi yine de ovalarda
buluştuğumuz zaman konuşuyorduk ama birbirimize de pek iyi niyetle
bakmıyorduk. Bilhassa onlar...
SORU: Köyde ne zaman
oldu hadiseler?
DERVİŞOĞULLARI:
Karşı karşı olmadı hiçbir zaman. 74’te şöyle oldu... Köyün dışında, aşağı
yukarı iki kilometre dışında eniştemin, kızkardeşimin kocasının bahçeleri
vardı, orada çalışıyorlardı. Hadise şöyle oldu - bizim bu Derviş Yücetürk
var, görmezler derneği başkanı. Bu bizim Derviş 15-16 yaşlarında
delikanlıcığıdı - traktör falan sürerdi. Rumlar bunlara bir tuzak kurdu.
Bunlar bir bomba buldular, bomba derken bir kutu buldu Derviş ve kardeşi
falan. Derviş büyükleriydi. Bir kutu... Öyle bir şekle soktular ki, mermi
kutusu intiabı yaratacak şekilde. Gayet güzel, süslü püslü, üstünde mermi
resimleri anlattıklarına göre, fakat kutuyu görmedim... İnsana al beni
deyen bir kutu. Kızkardeşimin adı Rahmeli’ydi, Dervişler bu kutuynan geldi
bahçeye... Eniştem saf biri, öyle kalbinde kötülük olan biri değil. İşte
bir kutu bulduk ama açamadık dediler ona... Bu da saf biri, koştu
traktörün yanına, çocukları da orada. Bu Salih Aleminyolu’nun bir kardeşi
vardı orada, Derviş, kardeşi, bir de kendi... Bu güçlüydü... Derviş
traktörün üstünde bakıyordu, eniştem kutuyu açtığında patladı, Derviş
ölmedi ama gözünün şafkını aldı. Eniştem, Derviş’in kardeşi,
Aleminyolu’nun kardeşi üç, iki çocuğu eniştemin beş... Öldüler... Derviş
de gözlerini kaybetti, epey hastanede yattı. Yani aramızda harp olmadı,
hadise böyle oldu, hatta birçok Rumlar olduktan sonra üzüntülerini
belirttiler falan. Yani bazı şeyler oldu ama dediğim gibi karşılıklı
kavgamız olmadı. Gücenme falan oldu ama kavgamız olmadı.
SORU: Bu hangi sene
olduydu?
DERVİŞOĞULLARI:
Bunlar 68’de olduydu.
SORU: 74’e kadar
köydeydiniz yani...
DERVİŞOĞULLARI:
Göçmen olmadık biz 74’e kadar köydeydik, çalıştık, hatta ortakçılık da
yaptık. Ben 74’te bu hadiselerin içinde bir Rum’la ortakçılık yapıyordum.
Ortakçılık da yaptık...
SORU: 74’te ne
yaptınız?
DERVİŞOĞULLARI: 15
Temmuz’da Rumlarla domates toplardık, benim hanımım, onun hanımı falan.
Bir radyocuğu vardı Rumun, açtı dinlerdi haber, Makarios’a darbe yapıldı
diye... O esnada radyoda “Makarios öldü” denildi. Ortağım sesini çıkarmadı
ama ortağımın karısı böyle bir heşşa çekti böyle, yani bir sevindi!
Papazın ölüm haberini duyunca böyle bir sevinç yaşadı orada! Tabii
sonradan duyuldu ki papaz kaçtı, ölmedi! Yani dolayısıyla, ortakçılık
yapardık ama belki de bir yandan kuyumuzu kazarlardı!
SORU: Siz ne zaman
kaçtınız köyden?
DERVİŞOĞULLARI: 74
hadiselerinin ilk günlerinde kaçtık. 74’ün 20 Temmuzu’nda akşamüstü sıra
bize gelmişti. İlk zaten mesela Köfünye yahut Yeni Boğaziçi savaşları’nda
doğrudan onlara saldıydılar, bize dokanmadıydılar. Bu defa doğrudan bizim
üstümüze geldiler 20 Temmuz’da...
SORU: Bunlar
Kıbrıslırumlar mıydı yoksa Yunan askerleri miydi, yoksa bilmez misiniz?
DERVİŞOĞULLARI:
Şimdi bunların en iyisini bana Andreas Paraskos buraya geldiğinde o
anlattı bana. Onun deyimine göre onun da bir arkadaşı varmış o gelen
askerlerin içinde mecburi askerliğini yaparmış, tesadüfen. Yalnız onlar
arkadan gelirmiş, görmüşler ki önde sakallı falan EOKA’cılar gelir...
SORU EOKA B’ciler...
DERVİŞOĞULLARI:
Evet. Bu adam demiş, “Yahu” demiş, “Yanlıştır. Biz nizami ordu olarak
yürüyelim, bunları çekin, alın bunları geri...” Böyle bir laf etmiş, ama
Andreas Paraskos bana o çocuğun bu lafı ettiği için onu öldürdüklerini
anlattı. “Öldürdüler kendini” dedi bana. “Kendi arkadaşları öldürdüler
kendini” dedi...
SORU: Köyden birini
öldürdüler miydi o gün?
DERVİŞOĞULLARI:
Tabii. Epey insanımız öldü o gün...
SORU: Nasıl olduydu?
DERVİŞOĞULLARI:
Biz tabii emirleri Geçitkale’den komutanlıktan alırdık. Telsiz çalıştı,
şöyle şöyle üzerimize geliyorlar falan, napalım diye. “Çarpışacaksınız,
yardım gelecek” falan dendi. Emir kıldan ince, kılıçtan keskin! Yerine
getirildi tabii! Çarpışmaya başladık!
SORU: Kaç kişi vardı
köyde?
DERVİŞOĞULLARI:
Asker olarak, eli silah tutan 15-20 kişiydi. Zaten gerisi 63’ten 74’e
kadar gençlik kaçtı, dağıldı yani. Azaldı nüfusumuz 250’den 180’e düştük,
onlar da yaşlı kısım, en gençleri bizidik. Dolayısıyla ne olacak? Hade bir
saat, birbuçuk saat dayandık! Köfünye’den yardım gelemedi. Gelse ne
olacaktı? Köfünye’ye kim yardım edecekti? Tabii bu esnada biz da insan
öldürdük. Her halukarda kapalı mevzinde, o da gelir üstüne, tabii atacan
kendine değil mi yani? Harba girdik yani...
SORU: Kaç kişi öldüydü
yani o gün?
DERVİŞOĞULLARI:
Vallahi bilmiyorum ama epeyi öldürdük biz da. Sayısını bilmiyorum ama 7-8
kişi öldürdük.
SORU: Sizden kaç kişi
öldüydü?
DERVİŞOĞULLARI:
Bizden 15-16 kişi öldüydü. Şöyle bir durum var, biz daha güçlü olsak belki
20-30-40 kişi öldürürdük, o zaman ne olacaktı? Sonra hepsimizi
öldürürlerdi, esir aldıktan sonra yani! Ne kadar fazla öldürürsek, o kadar
fazla ölecekti bizden de, dolayısıyla çıkmazın içindeydik.
Yapabileceğimizin belki en iyisini yaptık ama dediğim gibi daha da fazla
insan öldürebilsek onlar da bizden daha fazla öldürecekti. Hatta bir ara
hepsini öldürmeyi düşünmüşler yani bizim köylüler. Hepsini öldürmeyi de
düşünmüşler...
SORU: Sonra ne oldu?
Esir mi oldunuz?
DERVİŞOĞULLARI:
Şimdi bizim köyde bir muhtar vardı Layifi diye, öyle çağırırdık kendini,
Rum muhtar... Bu adam çok iyi niyetli yani, Türkleri çok seven, Türklerle
çok iyi irtibatları olan bir kişiydi. Mücadele etmiş. Galiba tesadüfen
oğlu da komutanlarıymış bunların. Bizimkilerden çoluk çocuğumuz kaçabilen
kaçtıydık zaten dağlara mağlara falan. En sonunda kaçabilen kaçtı,
saklanabilen saklandı. Ama gerisini öldürmeyi düşünmüşler ama o engellemiş
işittiğim kadarıyla, pek de resmi değil bu ama duyum...
SORU: Köy kaçtı
dağlardan, nereye saklandı?
DERVİŞOĞULLARI:
Köy dağlardan kaçtı, mücahitler mesela kaçtı kaçabilen. Akşamüstü bizim
teslim olacağımız saat, Köfünye’den birkaç tane havan topu atıldı. Rumlar
genelde korkaktırlar, birkaç havan topu vurunca toparlama yaptılar,
çekildiler mahallelerine. Onlar mahallelerine çekilince bizimkiler de
gecenin karanlığından istifade kaçabilenler kaçtı, kalanlar kaldı, çoluk
çocuk falan kaldı. Bu kaçamayan kişilerimiz ki 18-40 yaş arasındaydı yani
mücahitlik yapabilecek yaştaydılar, onları öldürdüler.
SORU: Ve gömdüler o
toplu mezara...
DERVİŞOĞULLARI:
Evet, ve gömdüler. Yani çarpışırken öldürmediler bu insanları...
SORU: Teslim aldıktan
sonra öldürdüler...
DERVİŞOĞULLARI:
Evet, teslim aldıktan sonra öldürdüler. Yani yüzyüze çarpıştık ve
öldürdüler, hayır! Teslim aldıktan sonra...
SORU: Peki bu
öldürenler, çarpıştığınız insanlar, sizin köyden insanlar mıydı?
DERVİŞOĞULLARI:
Bana “Teslim ol!” diye çağıranların içinde bizim köylülerdi, seslerinden
tanırım. Onların sesini tanırım yani, bizim köylüydüler. Yalnız tabii
onlara göre yani kendileri öldürmemiş de, EOKA’cılar falan öldürmüş,
önleyememişler. Bilemem tabii, ne diyecek sana şimdi? Ben öldürdüm de
diyemez ya! Ama köylü olarak niye önleyemediniz? Önleyemedik diyorlar.
Önlemek istedik da önleyemedik derler, ne kadar samimidirler bilemem...
Bana göre önleyebilirdi. Onlarda da bir mazaret: Niye silahlarınızı teslim
etmediniz? Kolay mı silah teslim etmek? Nasıl teslim edeyim, emir alırım
teslim etmeyecen çarpışacan diye! Kolay mı? Hiç teslim eder min?
SORU: Geçitkale’de
kimdi komutanınız?
DERVİŞOĞULLARI:
Türkiyeli bir komutandı... Şimdi iş devam etti. Biz kaçtıktan sonra sağ
kalanlar Geçitkale’ye gittik. Ertesi gün tabii Geçitkale’yi kuşattı Rum,
yani Köfünye’yi...
SORU: Niçin iki tane
ismi var? Hem Köfünye, hem Geçitkale?
DERVİŞOĞULLARI:
Şimdi Rumlar Köfünye der esasında - 63’e kadar Köfünye bilinirdi. Sonra
bizimkiler Geçitkale yaptılar orayı. Çok da uygun bir isim yani Geçitkale
çünkü bir kere Leymosun-İskele, Leymosun-Lefkoşa, Geçitkale’nin içinden
geçmesi gerekirdi, hiçbir yolu yoktu, ortadaydı, merkezdi yani
Geçitkale... Köfünye’yle Aleminyo’nun arası da üç mil idi. Yani 5
kilometre... Köfünye’de hiçbir zaman yoktu Rum, beş-on kişi vardı, onlar
da ayrılmışlardı, dolayısıyla Köfünye, Mennoya, Aytotoro, bunlar Türk
köyüydü. Dolayısıyla biz silah tutanlar Köfünye’ye sığındık, ertesi gün
Rumlar Köfünye’yi kuşattı. Ama orada Barış Gücü komutanı girdi devreye.
Bizde yetişemediydi gelebilsin... Barış Gücü komutanı gelir ve bizim
komutana der ki, “Aleminyo’da sağ insan bırakmadılar. İskele düştü...
Leymosun’u bitirdiler. Üç kuvvet burada toplanıyor, onlarla çarpışacak
durumdamın? Hadi sen çarpışacak durumdasın ama bu çoluk çocuk ne olacak?
Teslim ol ki sizin can emniyetinizi sağlayayım, mal emniyeti değil, sadece
can emniyetinizi sağlayayım...” Ve yalvarır tabii Barış Gücü komutanı
bizim komutana... Bizim komutan tabii ne yapacak? Bölük komutanı, takım
komutanına danışır, köyün ileri gelenlerine falan. Kimi böyle der, kimi
şöyle der, bir türlü bir karara varamadılar. Kimi savaşalım der, kimi
teslim olalım. Komutan da ne yapacağını şaşırdı. Adam gene gelir, “Aha
geliyorlar” der “Üç kuvvet burada toplanacak!”
SORU: Siz evli
miydiniz o zaman?
DERVİŞOĞULLARI:
Evliydim, ondört yıllık evliydik. Dört çocuğumuz vardı, en küçüğü beş
yaşındaydı. Sonunda komutan karar verdi, dedi ki ben kendi insiyatifimi
kullanarak köyü teslim ediyorum! Bu defa Barış Gücü “Tamam” dedi “Teslim
olacaksınız amma silahını koyanı asker kabul ederim, silahsız geleni asker
diye kabul etmiyorum esirliğe, Barış Gücü esiri olarak...” Dolayısıyla ben
de Aleminyo’dan kaçarken bir tabanca getirebildim ancak, onu verip biz de
esir kampına girdik diğer arkadaşlarla! Köfünye’nin çıkışındaydı esir
kampı, Bebek Bar vardı, onun karşısında.
SORU: Sizi başka köye
götürmediler yani...
DERVİŞOĞULLARI:
Yok yok, Barış Gücü aldı, isimlerimizi aldı, Ruma bildirdi, bu kadar kişi,
isimleri şunlar şunlar, liste olarak Ruma bildirdi. Rumu bize yanaştırmadı
yani. Biz esir olduk ama Rum esiri, Barış Gücü himayesinde. Esir olarak
Rum esiriydik ama Barış Gücü himayesindeydik, Rumun yüzünü görmedik
yani...
SORU: Önlemeye çalıştı
ki birleşip de üstünüze gidip sizi kesmesinler ve böyle bir yöntem buldu
Birleşmiş Milletler Barış Gücü...
DERVİŞOĞULLARI:
Evet. İkinci Barış Harekatı olduktan sonra artık Rum bizimle uğraşmadı,
anladı hanyayı konyayı, bu işlerin daha fazla büyümesinden daha fazla
zararlı çıkacaklarını herhalde anladılar onlar da. Gelip bizimle
uğraşmadılar. Hatta bizim onun içinde ne olurdu? Mesela her gece üç beş
tane arkadaş kaçardı, kaçak kaçardı Lefkoşa’ya bir yolunu bulup kaçıyordu,
onların arkasından başkalarını getirirdik, yazmazdı! İbrahim kaçtı, başka
İbrahim getirirdik! Dolayısıyla o kadar insan kaçtı onun içinden, aynı
nüfus devam etti yani!
SORU: Ne kadar
kaldınız orada?
DERVİŞOĞULLARI: Üç
ay... Aleminyo’daki kadınlar ve çocuklar da üç gün sonra geldiydiler... 20
Temmuz’dan üç gün sonra.
SORU: Şimdi mesela
Aleminyo’da bir toplu mezar buldular. Açtılar. Baktılar, Uluslararası
İnsan Hakları için Hekimler Örgütü... Açtılar, baktılar, tahmin ettiler ki
15-16 kişi olabilir. Gene kapattılar... Çünkü açabilmeleri için
Aleminyoluların kan örneği vermesi gerekir DNA testi için. Birinci
dereceden akrabaların kan vermesi gerekir ama bu köyden kimse kan vermedi.
DERVİŞOĞULLARI:
İki kişimiz var ki kesin orada değil... Biz gittik, Denktaş’a danıştık, bu
Salih Aleminyo falan... Dedik ki böyle böyle, bu Andreas Paraskos geldi
bize yardımcı olacak, kan testi yaptıralım, cenazelerimizi kaldıralım Türk
tarafına. Denktaş hayır dedi.
SORU: Niçin?
DERVİŞOĞULLARI:
Ben yaptıracam dedi...
SORU: Ben yaptıracam
dedi?
DERVİŞOĞULLARI:
Evet, biz yaptıracayık dedi, yaptırmadı! O dava bu şekilde oldu yani...
SORU: Yani Denktaş’ın
izni yoktur köye gitsin ve kan versin...
DERVİŞOĞULLARI:
Öyle. Galiba Dohnililer uğraşmış, yapabildiler mi Dohnililer, Taşkentliler
yani? Onlar karar verdilerdi yapsınlar yani.
AYSAN DERVİŞOĞULLARI:
Tabii bizim güveyimizi öldürdüler, iki kişi daha. Yekten onları
öldürdüler, ertesi gün aldılar. Onları tam olarak bilmeyik yani
öldürdülersa...
DERVİŞOĞULLARI:
Güveyimizi getirdiler, görsün karısını ve çocuklarını, ondan sonra
öldürdüler...
AYSAN DERVİŞOĞULLARI:
Onları Pazar gün aldılar... Kızkardeşimin kocasıydı o, kızkardeşim yaşar
Yenişehir’de. Kocasını gördü o, süngü da varduydular ona, boğazı hep
kandı.
DERVİŞOĞULLARI:
Ben birinci derece şehit ailesi değildim, yakınlarımızdı ölenler,
arkadaşlarımızdı hepsi ama neticede onlar karar vereceklerdi. Mesela
Sadiye hanım var, onun oğulları mesela, hatta bir tanesi Denktaş’ın
yanında çalışmış Kudret Özersay... Onlar geri çekildi. Birinci derecede
onların uğraşması lazımdı, babaları olarak. Baldızımın çocukları da
uğraşmadı.
Bir de bunları alıp
götürsek nereye gömeceğiz? O zaman Paraskos’a da söyledim. Diyelim ki
getirdik Değirmenliğe. Değirmenliğin verilip verilmeyeceği ne malum. En
azından bir anlaşma olsa... Hesapta Değirmenlik bizde kalacak bir anlaşma
olursa ama kesin mi? Ben dedim ki kesin bir anlaşma olsun, nere
gömeceğimizi tesbit edelim. O da tabii maalesef Rum’un inadına takıldı...
Olacağa da benzemez şimdi bu durumda, Rumların yanaştıkları yok. Öyle bir
durum ki Rum’dan insaf beklemek lazım artık - e buna da biz yanaşmayık,
daha fazla taviz verecek durumda da değilik herhalde yani. Haklarımızdan
feragat etmeyik, Annan Planı’na razı olduk, EVET dedik. Şimdi bakarım
Rumlar Annan Planı’nda değişiklik ister ama yapılacak olan değişiklik ne
olacak? Bir de o var yani...
SORU: Aleminyoluları
hep bu köye, Değirmenliğe mi yerleştirdiler?
DERVİŞOĞULLARI:
Şehit ailelerine bir şans tanıdılar, istedikleri yere yerleşsinler diye.
Esasında leyhlerine olmadı, o şans aleyhlerine oldu çünkü mal vermediler
ondan sonra. Bu köye gelselerdi mal alacaklardı. Lefkoşa’dan ev aldılar,
şehire gitmeleri aleyhlerine oldu çünkü bu defa mal alamadılar. Oradan
mağdur kaldılar...
[ başa dön ]
Kayıpların İzinde - 6 [
başa dön ]
*** Babası Hüseyin
Dildar, Aleminyo’da bir toplu mezarda bulunan Kudret Özersay, bir kayıp
çocuğu olarak duygu ve düşüncelerini yazdı:
“Kan testini kendi devletimiz yapsın”
*** Babasının
Aleminyo’da gömülü kalmasını isteyen Kudret Özersay, Aleminyo’da teslim
alındıktan sonra öldürülerek toplu mezara gömülenler için Kıbrıslırumların
anıt mezar yaptırmasını öneriyor
*** Kudret
Özersay, kan testi yaptırmamış... Bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Bu
testi yaptıran Taşkent (Dohni) köylülerinden edindiğim ve bu test
sırasında kişilere sağlık görevlileri tarafından imzalatılan formda
yazanlar benim için kabul edilebilir değildi. Zira orada, verilen kanın
sadece bu amaç için kullanılacağı belirtildikten sonra “Kıbrıs Cumhuriyeti
Cumhurbaşkanının” kanı veren kişiyi bilgilendireceğini, kişisel olarak
kabul eden bir beyan altına imza atılması talep edilmekteydi. Bu
uygulamanın devam edip etmediğini bilmiyorum...”
*** Özersay, kan
testi yaptırdıktan sonra olabilecekler konusundaki kaygılarını şöyle dile
getiriyor: “Fakat, kan testini yaptırmaktan kaçınmamın asıl nedeni,
şehitlerin kimliklerinin belirlenmesi ertesinde karşı karşıya
kalabileceğim bir diğer “siyasi” girişimdi. Kimlikleri tespit edilen bu
kemiklerin akıbeti ne olacaktı. Buraya mı getirilecek yoksa güneyde mi
kalacaklardı?...”
*** Kudret
Özersay, “Babamın, şu anda gömülü bulunduğu yerde sade bir mezar taşı
altında yatmasını ve onu öldürenlerin, köy meydanına yakın yerdeki bu
mezar konusunda kendi çocuklarına her karşılaşmada hesap vermesi
gerektiğine inandığım için kan testi yaptırmadım...” diyor...
Babası Hüseyin Dildar,
Aleminyo’da bir toplu mezarda bulunan Kudret Özersay, bir kayıp çocuğu
olarak duygu ve düşüncelerini yazılı olarak gazetemize gönderdi.
Özersay’ın mektubu şöyle:
“Sevgül hanım,
Bu mektubu Yenidüzen’de
Alaminyo şehitleri konusunda yayınlamış olduğunuz röportaj üzerine
yazıyorum. Aslında bu köy şehit yakınlarının önemli bir bölümünün benimle
aynı görüşte olduğunu biliyorum, ancak bu yazıyı onlar adına değil, kendi
adıma yazıyorum. Babasını, amcasını, birisi evli diğeri bekar iki
dayısını, büyük dayısını ve onun çocuklarını Alaminyo’da kaybeden bir
şehid oğlu olarak yazıyorum, şehid Hüseyin Dildar’ın oğlu olarak
yazıyorum, bu konuda söz söylemeyi hak bilerek yazıyorum...
Bir süredir,
Alaminyo şehid yakınlarının Rum yönetiminin girişimiyle başlatılmış olan
kan testlerini yaptırmadığı, oysa diğer köylerdeki yakınların bu işlemi
yaptırdığı, bunun nedeninin anlaşılamadığı yönünde haberler çıkıyor
basında. Bu da, Alaminyo şehid yakınlarının “şehitlerine sahip
çıkmadıkları” havasının esmesine neden oluyor ve çok sayıda insanın henüz
dinmemiş acılarını tazeleyerek hepimizi üzüyor.
Bizler
şehidlerimize sahip çıkıyoruz. Tam 30 yıldır, her 20 Temmuz tarihinde
evlerimizde mevlidler okutuyoruz, onları, babalarımızı, amcalarımızı,
dayılarımızı anıyoruz. Üstelik geçtiğimiz yıl kan testine ilişkin
gelişmeler yaşanırken Alaminyo şehid yakınları da bazı girişimler yapmış
ve Yenidüzen’deki röportajda da belirtildiği şekilde devlet yetkililerinin
bu konuda vermiş olduğu sözün yerine getirilmesini beklemiştir, halen
beklemektedir.
Ben de,
yakınlarım gibi kan testi yaptırmayı kabul etmedim. Bunun iki temel
nedeni vardır. Bir kere, bu testi yaptıran Taşkent (Dohni) köylülerinden
edindiğim ve bu test sırasında kişilere sağlık görevlileri tarafından
imzalatılan formda yazanlar benim için kabul edilebilir değildi. Zira
orada, verilen kanın sadece bu amaç için kullanılacağı belirtildikten
sonra “Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının” kanı veren kişiyi
bilgilendireceğini, kişisel olarak kabul eden bir beyan altına imza
atılması talep edilmekteydi. Bu uygulamanın devam edip etmediğini
bilmiyorum, ancak bu denli insani bir konuya Rum tarafının siyaset
bulaştırdığı çok açıktı. Fakat, kan testini yaptırmaktan kaçınmamın asıl
nedeni, şehitlerin kimliklerinin belirlenmesi ertesinde karşı karşıya
kalabileceğim bir diğer “siyasi” girişimdi. Kimlikleri tespit edilen bu
kemiklerin akıbeti ne olacaktı. Buraya mı getirilecek yoksa güneyde mi
kalacaklardı?
Kişisel
olarak tercihim, Alaminyo dışı şehid yakınlarından farklı oldu. Bu benim
en doğal insan hakkım. Neden mi?
1- Alaminyo’da 30
yıldan sonra şehidlerin kemiklerinin kaldırılmasını, taputlara konularak
bayraklara sarılmasını ve tören eşliğinde buraya getirilmesini, bu olayın
siyaset aracı olarak kullanılmasını istemediğim ve KKTC’de bunu siyaset
malzemesi yapacak çok sayıda kişi olduğunu bildiğim için;
2- Bütün ömrünü
Alaminyo’da geçirmiş, orada direnmiş ve orada şehid olmuş olan babamı,
hayatında adım atmadığı bir köye (Değirmenlik) götürüp toprak altına
koymaya elim varmadğı için;
3- Çocukluğunu
birlikte geçirmiş, birlikte mücadele etmiş ve omuz omuza savaşmış olan
şehitlerimizin, içiçe geçip bütünleşmiş kemiklerini isme göre ayırıp ayrı
ayrı gömmeye yüreğim elvermediği için ve onları bunca yıldan sonra
ayırmaya hakkım olmadığını düşündüğüm için;
4- Bu konular
konuşulmaya başlandığından bu yana uykuları kaçan anneme ve ailemin diğer
üyelerine, aynı acıları yeniden yaşatmak ve onların ruh sağlığı ile
oynamak istemediğim için;
5- Çatışma sona
erdikten ve mevzi düştükten sonra, silahsız bir savaş esiri olmasına
rağmen kurşuna dizilerek ve savaş suçu işlenerek öldürülen babamın, şu
anda gömülü bulunduğu yerde sade bir mezar taşı altında yatmasını ve onu
öldürenlerin, köy meydanına yakın yerdeki bu mezar konusunda kendi
çocuklarına her karşılaşmada hesap vermesi gerektiğine inandığım için;
Sevgül hanım,
Tüm
bunları, aynı koşullarda hayatını kaybeden Kıbrıslı Rumların ve
yakınlarının durumunu akılda tutarak söylüyorum. Alaminyo şehid çocuğu
olarak ben, kan testi yapılmasına karşı değilim. Ancak şehitlerimizin,
oldukları yerde ve insan onuruna yaraşır şekilde (bugün toplu mezar
bitişiğinde fırın kurmuş küp kebap yapıyorlar) kalmasını istiyorum. Kan
testinin tercihan kendi devletim tarafından organize edilmesi, eğer
olamıyorsa da Rum yönetiminin bu konuyu siyasete alet eden tutumundan
vazgeçerek formları gözden geçirmesi gerektiğini düşünüyorum.
Şehitler, toplum ve devlet için çok önemli değerledir. Ve toplumun ve
devletin, şehitler konusunda söz söylemeye hakları vardır. Buna şüphe yok.
Ancak bu konuda belirleyici olması gereken bireysel hak olarak bizlerin,
şehid çocuklarının, analarının, eşlerinin ve kardeşlerinin
görüşüdür.
Kudret ÖZERSAY
kudret.ozersay@emu.edu.tr
9 Ağustos 2004”
[ başa dön ]
Kayıpların İzinde - 7 [
başa dön ]
*** Eşi Cuma Hamit
ile oğlu Hamit Cuma, Dohni’den Andriko Foru tarafından alınıp toplu bir
mezara gömülen Cemaliye Şoförel, yakınlarının kemiklerini geri istiyor:
“Kemikleri almamızı Denktaş ve muhtar
engelledi...(*)
*** Beş çocuk
annesi Cemaliye Şoförel Dohni’de yaşananları YENİDÜZEN’e anlattı...
Dohnili Andriko Foru’nun köydeki Kıbrıslıtürk erkekleri teker teker
evinden topladığını anlatan Şoförel, onların iki otobüsle köyün dışına
götürülerek toplu bir mezara gömüldüğünü, oğlunun ve eşinin bir daha geri
gelmediğini söylüyor...
*** Uzun süre
eşinin ve oğlunun geri gelmesini bekleyen beş çocuk annesi Cemaliye
Şoförel, kuzeye geçtiğinde Taşkent’e yerleşti... Uzun yıllar oğlunun ve
eşinin izini aradı... Çocuklarına iş verilmedi... Sınırlar aralandığında
güneye giderek DNA testi için kan veren Cemaliye Şoförel, eşinin ve
oğlunun kemiklerini geri istiyor ancak köyün muhtarıyla birlikte Rauf
Denktaş’ın buna engel olduğunu anlatıyor...
*** “Tek istediğim
kemiklerimizi geri alıp onları gömmek, gidip bir su dökmek, çiçek
götürmek, okumak... Onlar orada, biz burada, böyle olmaz...” diyen
Cemaliye Şoförel, yaşadıklarını anlattı...
Cemaliye Şoförel’i
bana gazeteci Hasan Kahvecioğlu tanıştırdı. Cemaliye hanım Kahvecioğlu’nun
teyzesi. Onunla konuştuktan sonra bir gün boyunca kendime gelemedim... Ve
anladım ki Dohni’nin hikayesini ayrıntılı biçimde bilmeyen birisi, Kıbrıs
sorununun ne olduğunu da bilmiyordur... Cemaliye hanımın hayatı, sanki
bunun kristalize olmuş hali...
Cemaliye hanım
Lefkaralı, Dohni’ye gelin gidiyor, Cuma Hamit’le evleniyor. Beş çocuğu
oluyor... Cuma Hamit otobüsüyle köyde şöförlük yapıyor, civar köylere ve
Leymosun’a, Larnaka’ya gidip geliyor. Cemaliye hanımın anlattığına göre
karma bir köy olan Dohni’de Rumlarla iyi geçiniyorlar, hatta köyde bir Rum
otobüsü olmasına rağmen, Rumlar Cuma beyin otobüsüne binmeyi tercih
ediyor...
Ama savaş, insanların
içinde gizlenmiş ırkçılığı ve şiddeti açığa çıkarıyor. Aynı köyden yine
otobüsleri, kamyonları olan Andriko - ki Cuma Hamit otobüsü bozulduğunda
Andriko’ya çok yardım etmiştir - 14 Ağustos’ta köyün erkeklerini elinde
megafonla açık bir cipte gezerek teker teker toparlıyor. Erkek çocukları
da affetmiyor Andriko Foru - buna itiraz eden annelere “Ne çocuğu? Onları
emziriyor musunuz da çocuk diyorsunuz?” diyor ve kadınların gözünün yaşına
bakmadan alıp köyün okuluna taşıyor hepsini... Komşu Terazi köyünden
toplanmış olan erkekler de okula getiriliyor... 15 Ağustos sabahı köye iki
otobüs geliyor ve Dohnili Kıbrıslıtürk erkekler ve çocuklarla Terazi köylü
Kıbrıslıtürk erkekler ve çocuklar bu otobüslere doldurulup bilinmeyen bir
yere götürülüyorlar... Aslında ölüme götürülüyorlar, bir toplu mezara
gömülmeye...
Otobüste Cemaliye
hanımın 19 yaşındaki oğlu Hamit ve eşi Cuma da vardır... Dohni’de tek bir
Kıbrıslıtürk erkek bile bırakılmamıştır ve bugün yolunuz Taşkent köyüne
düşerse, burada yaşayan tüm kadınların aynı durumda olduğunu
görebilirsiniz... Taşkent yani Voni köyünde Cemaliye hanım bize yüreğini
açtı: öyküsünü anlattı, acısını, umudunu ve gözyaşlarını paylaştı...
Sınırlar aralandıktan sonra köylüler Rum tarafına gitmişler, DNA testi
için kan vermişler, güneydeki toplu mezarın açılmasını, sevdiklerinden
geride kalanların kendilerine verilmesini istemişler. Cemaliye hanıma göre
Rauf Denktaş ile köyün muhtarı, mezarların kuzeye taşınmasını
engellemişler, buna izin vermemişler...
Cemaliye hanım tek
birşey istiyor: oğlundan ve eşinden geride kalanları Rum tarafındaki toplu
mezardan alıp, uygun biçimde kuzeyde gömmek, mezarlarına ziyaret yapmak,
bir çiçek götürmek, bir su dökmek...
Bunu ona çok görenler
utanmalı... Ve Dohni’nin hikayesini bu adada yaşayan herkes, ister
Kıbrıslıtürk, ister Kıbrıslırum, isterse başka etnik kimliklerden insanlar
olsun, herkes ama herkes öğrenmeli... Savaşın yıkımını öğrenmek,
ırkçılığın, şovenizmin, milliyetçiliğin nelere kadir olduğunu kavramak ve
toplu mezarların bir daha asla bu adacıkta var olmamasını sağlamak için...
Milliyetçiliğe daha fazla kan vermemek için öğrenmeli bunları ve
çocuklarımıza da öğretmeli...
Cemaliye Şoförel’le
Taşkent’teki evinde yaptığımız röportaj şöyle:
SORU: Kaç
yaşındasınız?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
64 yaşındayım...
SORU: Nerede doğdunuz?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Lefkara’da doğdum, Dohni’ye evlendim... Altı kardeştik... Cuma Hamit’le
evlendiydim. Efendim şöfördü. Limasol’a işçi götürürdü, servis yapardı,
gidip gelirdi İngiliz talebelerini Polemitya’ya götürürdü. İskele’ye
giderdi... Panayır olurdu, halkı panayır yerine götürürdü, sinema olurdu,
oraya götürürdü halkı, uğraşırdı işte. Ben hayvancıklarım vardı
oğlucuğumun, onlara bakardım, çocuk bakardım, süt yapardım, nakış
yapardım, o kadar...
SORU: Lefkara işini
nasıl öğrendiydiniz?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Lefkara’da öğrendiydim, yedi yaşından beri öğrendim. Okula giderdik,
okuldan çıkınca nakış ederdik. Annem bilmezdi, köylüden öğrendik nakış
etmeyi. Dohni’ye gittik, gene aynı. Çocuklarımın masrafını çıkarırdım
Lefkara işleyerek... Bugüne kadar nakışım üstünde, işlerim gene...
SORU: Kaç çocuğunuz
olduydu?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Beş çocuğum oldu, dört oğlum bir kızım.
SORU: Nasıldı Dohni’de
hayat? Küçük köy müydü, büyük köy müydü?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Çok büyük köy değildi, buradaki gibi ama iyi geçinirdik. Karışık bir köy.
Rumlar, Rum şöför olduğu halde, benimkinin arabasına binerlerdi hep,
giderlerdi. Rum arabasına binmezlerdi, benim beyim Cuma’nın arabasına
binerlerdi.
SORU: Sonra nasıl oldu
olaylar? Biraz anlatabilir misiniz?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
20 Temmuz’dan sonra, Temmuz’un sonuna doğru Birleşmiş Milletler silahları
topladıydı bizden... Rumlarnan beraber topladıydılar...
SORU: Köyde çatışma
oldu muydu o tarihe kadar?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Oldu, biz karşılık vermedik çünkü silahımız yoktu, topladıydılar
silahları. Silahları topladıktan sonra adamları bir bir götürürlerdi
Kalovosson köyüne, orada bir bir döverlerdi kendilerini, gelene
söylemezlerdi şu döverler ama çok felaket döverlerdi kendilerini. Beş-altı
kişiyi götürdüler, dövdüler. Ondan sonra biz bunları duyunca benimkine
dedim kaçalım, sonu felakettir. O da bana “Bırak da Türkiye onları yeycek,
merak etme. Nere gideceyik? Hiçbir yere gidemeyik. Bize da hiçbirşey
olmaz” dediydi. Öyle güvendi kendilerine...
SORU: Çatışmalara
dönersak, Dohnili Kıbrıslırumlar mıydı ateş eden size yoksa başka köyden
gelenler miydi, yabancılar mıydı?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Kendi köylülerimizdi... Bundan sonra dediler ki bizim erkeklerimiz
toplansın, gelsinler Kilise’ye ve bir konuşma yapacayık kendilerine. Hemen
toplandılar. Dar bir sokak var bizim orada, giderken hemen ateş açtılar,
ateş açınca hepimiz evlere sokulduk, çocukları da bacaklarımızın içine
aldık. Bizim araba yukarıdaydı, onu kurşunladılar. Su bombasını
patlattılardı otobüsün. Ondan sonra Rumun biri benimkiynan çok iyi giderdi
güya, gitti kendine su bombası aldı, yardım etti otobüsü onartsın.
SORU: Peki ateş
ettiklerinde ölen oldu muydu?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Hayır olmadı... Böyle attılar. Kadın bile pencereden atardı bize kurşun.
Benimki gitti ve dedi ki kendine “Senin karın bile ateş etti otobüsüme”
ama adam inkar etti, halbuki gördüydüler kadını ateş ederken... Ateş
ettikten sonra kalmaya devam ettik köyde, sarılıydık, gidecek yerimiz
yoktu, etraf hep Rum köyüydü, hiçbir yere gidemezdik... Sonra devri günü
topladılar adamları, gelesiniz okula da bir konuşma yapıp sizi göyverelim
dediler. Herkes duydu. Birkaç kişi saklandı. Miyafonnan Andriko, Stasi,
Mihalaki - köyden iyi tanıdığımız insanlar bunlar... Dediler ki iki de
yabancı vardı ama ben gözümle gördüm, Andriko’ydu... Komşunun oğlunu
tutardı ve gelirdi, Andriko miyafonu tutardı, açık cibin üstünde, durdu ve
çocuğu aldı. Küçüktü çocuk, 13 yaşında... Mühlet hanımın oğlu... Mühlet
onlara “Bu çocuk, neyini alacaksınız?” dedi. Andriko da ona “Çocuktur?
Emzirirsiniz gendini?” dedi. Çekti aldı çocuğu, cipe koydu, gitti, o
gidiş. Erkekleri bir gün bir gece tuttular okuldu, devri günü bir otobüs
doldurdular gittiler... Bir otobüs sabah saat 9’da gitti, 2’ye doğru
ikinci otobüs gitti. Herhalde onu götürdükleri yere diğer otobüsü da
götürdüler. O zamandan görmedik ne olduklarını. Bir ümitle yaşardık ki
gelecekler... Buraya geldik ve bazan çocuklar birşey toplaylım götürelim
derlerdi, yok oğlum biz bunda kalmaycayık, kaçıp gideceğiz evimize baban
gelecek derdim. Öyle bir umutla geldiydik ama maalesef hiçbirşey görmedik.
SORU: Oğlunuz ve
kocanız kayboldu...
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Oğlum Hamit Cuma 19 yaşında ve kocam Cuma Hamit kayboldu... Bugüne kadar
30 sene... 15 Ağustos gene seneleridir. 15 Ağustos’ta götürdüydüler...
Dört tane çocukla geldim buraya Taşkent’e (Voni’ye). Önce kaçırdılar orada
kalan birkaç kişiyi, benim evim mükemmeldi diye benim evime koydular,
kilitlediler. Yeğenim Turgut geldi, onları yataklarla örttü ve Köfünye’ye
götürdü. Ondan geçirdi onları diye artık Rumlar başladılar görümceme gidip
gelmeye... Onun kocası askeri üslerde işlerdi diye kurtulduydu.
SORU: Köyün kaç
erkeğini aldıydılar?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
74 kişi aldılar. Bir kadınının, Sultan abanın aldılar dört oğlunu,
kocasını, kardeşini... Fevziye’nin kocası vardı, dört kardeş onlar -
Hüseyin, Salih, Cuma, Turgut... Dört kardeş birden... Her bir evden iki
kişi, dört kişi, beş kişi, öyle alındı, gitti... Bindirdiler otobüslere,
akibetleri bulunmadı. Bizim de kayıptırlar, kayıptırlar... Bir gün bana
beyaz bir mendil geldi, üzerinde “Cuma hayattadır” yazardı ve kanlı bir
parmak izi... Ve Şevket dayının oğlancığı Mustafa’nın da adı vardı üstünde
mendilin. Ve Süleyman Mehmetali. Kızkardeşimin oğlu Hasan Kahvecioğlu
öğretmendi Pergama’da ve gittik bize yardımcı olsun. Kaç defa gittik
74’te, 75’te... Bir sene gidip geldik Pergama’ya... Bize derlerdi “Hah!
Filan yerde gördük Cuma’yı, kalede gördük Cuma’yı, Limasol’da kalede
gördük” falan... O mendilin üzerinde “Nolur bizi kurtarın, biz hayattayık”
yazardı, “Limasol kalesindeyik...”
SORU: Kim yapardı
bunları?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Hiç bilmem kim yapardı... Peşine düştük, taksiciler bulduk, çok para
yediler... Nereye söylerlersa koştururduk, bir sene Fatmanım, Mehmetali,
ben ve komşumuz koştuk durduk... Mehmetali kurtulanlardandı, birkaç kişi
kurtulan askerdi, birkaç kişi ağaçlara sığındılardı, kuyuya ve
kurtuldular. Benim oğlum Hamit, öğretmen Ahmet beynan kuyuya indiler,
saklıydılar. Ben bilirdim ki kuyuda saklıdırlar. Sonra tabii
konuşurlardı... Ahmet bey oğluma dedi ki “Benim evde bir karpuz vardır
büyük, 15 kilo gelir... Gel gidelim göresin...” Çıktılar kuyudan, geldiler
gördüler, o tekrar kuyuya indi, benim oğlum da arkadaşı Osman vardı, ona
girdi. Ben zannederim ki saklıdır kuyuda. Ne vakit ki topladılar ve
aldılar da giderlerdi, o zaman komşunun evinden çıktığını gördüm oğlumun
da... Son görüşüm, şu sarıldım üstüne, onu bilirim... Çeşidini bağırdık,
bırakın diye!
SORU: Kimdi alan
oğlunu?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Andriko’ydu...
SORU: Andriko ne iş
yapardı o köyde?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Makarios’çuydu evvel... Makarios’çuydu, öldüreceklerdi kendini, saklandı,
kurtuldu o. Şimdi de bizimkileri bitirdi. 15 Temmuz’da saklandı... 20
Temmuz’dan sonra çıktı dışarı.
SORU: Andriko yaşar
mı?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Yaşar...
SORU: Gördün mü
kendini?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Görmedim... Bilirim yaşadığını, gidenler görür... Çıkar mı insan içine?
Kaç kişi bizden gitti Dohni’ye, çıkmaz dışarı... Dohni’de tam girişte
oturur. Köyü girerken bir hayli kamyonlar, traktörler, şirolar var, hep
onundur.
SORU: Oğlunu ve kocanı
Andriko’nun aldığını sen gözünle gördün...
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Hepsini o aldı, bütün erkekleri toplayan odur. Okula götürdü, Stasi kapıda
beklerdi.
SORU: Stasi ne iş
yapardı?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Stasi Amerika’daydı ve bu olay olunca bütün gece geldi Kıbrıs’a... Geldi
Kıbrıs’a... Sonra okula gittik yemek götürelim ve kocam ağlardı... Komşu
gitti, kahve getirdi kendilerine, “Be Cuma al da iç kahve” dedi. “Be
Mühlet aba, zehir getir bana içeyim” dedi. Ben gittim, yemek götürdüm, hiç
unutmam. Böyle cam kırıktı okulun ve çocuğum çıkardı böyle başını, “Anne”
dedi “Son bir defa öp beni” dedi... Allah beni yaksın... Uzandım o parmak
aralarından ve öptüm kendini...
SORU: Okulda kimler
vardı?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Okulda bütün köylülernan karşılaştım ve Terazi köylüleriynan... Terazi
köyünden da topladıydılar erkekleri, onlar da oradaydı... 92 kişiydiler
hepsi. Stasi de beklerdi kendilerini, silah bacaklarının içinde...
Stasi’nin soyadını hatırlamam çünkü o Amerika’daydı ve o gecelerde
geldiydi...
SORU: Ne otobüsüne
koyduydular kendilerini? Köyün otobüsü müydü yoksa başka bir yerden mi
geldiydi otobüsler?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Başka köyden getirdiler, bizim köyden değil, başka yerden getirdiler,
koydular kendilerini otobüse. Sabahın saat dokuzunda, ben tam indim
gideyim göreyim kendilerini... 15 Ağustos günüydü... Birinci harekatta
birşey olmadı köyde, ikinci harekatta topladılar erkeklerimizi. Sabah
dokuza çeyrek kalarak otobüslerden biri geldi köye, bir tanesi de ikide
geldi. 15 Ağustos’ta... Dokuzda tam aldılar kendilerini gittiler... Bir
kere daha da görmedik... Oğlum kuyuda kalsaydı kurtulacaktı, hoca kendine
git karpuzu getir dediği için kuyudan çıktı... Ve alındı... Aldıkları
zaman oğlumu ve kocamı, her gün bir fırın vardı, onun üstüne çıkar
basardım çığlığı, ağlardım... Birleşmiş Milletler Barış Gücü gelseydi
köye, bunlar olmazdı. Aslında Tatlısu’yu götürüp katledeceklerdi ve hemen
yetişti Barış Gücü, yazdı kendilerini, kurtuldular. Ondan döndüler
bizimkilere ve bizimkiler gitti...
SORU: Erkekleri alıp
gittikten sonra siz köyde kaç gün daha kaldınız?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
İki ay daha kaldım. İki ay bekledim, hiçbir haber yok... Evimizdeydik,
hiçbir yere gidemezdik ki... Köyde herkes ağlardı, biri düşer bayılırdı,
öteki düşer bayılırdı. Ben bayıldım, doktor geldi, garantiye aldılar
beni... Sadece kadınlar kaldıydı köyde, hiç erkek yoktu... Barış Gücü
20-22 gün sonra geldi. Şimdi neye geldi? Adamlarımızı aldıktan sonra...
Hiç haber almadık onlardan... Barış Gücü geldikten sonra İngilizce
bilenler ne olup bittiğini, Andriko’yu falan söyledi kendilerine. Ben iki
ay kaldım köyde, sonra beni kuzeye ablam geçirdi. Kahvecioğlu’nun annesi
yani... Lefkoşa’da yurtta kaldık bir ay... Kız lisesinin yurduydu...
Kızkardeşim izin aldı beni geçirsin diye Dohni’den kuzeye, Rum
arabalarıyla bindik geldik, yokladılar bizi barikatta. Geçitkale’ye
gittik, oradan da Lefkoşa’ya. Ondan sonra Dohnili kadınları hep geçirdiler
bu tarafa. Dohni’deyken anayoldan esirleri geçirirlerdi otobüslerle,
kadınlar anayola çıkar bakardı, belki yakınlarını görebilirler diye,
“Yoktur yoktur!” diye bağırırlardı... Obir bas geçerdi, yoktur, yoktur!
diye bönürürdü insanlar. Dohnili Kıbrıslıtürk erkekleri okuldan alıp
otobüslerle Muttayaga’nın yanında Ayafilaga’ya götürdüler, oraya toplu
mezara gömdüler. Ama biz bilmezdik bunu daha... Biz buraya geldik, hepsi
geldi, toplandık. Hala daha beklerik, Denktaş’a giderik adamlarımızı
kurtarın diye... Tamam gelin yürüyüşe derlerdi, giderdik. Tamam gelin aha
Klerides konuşma yapacak, Rumca bilen gelsin konuşsun derlerdi, seçtiler
beni ve birkaç kişi gidip konuştuk. Dedim Rum’a “Kayıplarımız bizim...
Aldılar adamlarımızı sapasağlam gittiler, ölüdürler, sağdırlar, hiç
bilmeyik...” “Bizim de kayıbımız var” dedi, sadece o kadar. Dışarı nasıl
çıkardılar kendini, saldırdılar bizimkiler Klerides’in üstüne, tabii
Denktaş bırakmadı. Sonra Denktaş ümit keselim diye çağırdı bizi, gidelim,
bir toplantı yapalım, bize bir konuşma yapsın...
Daha biz Dohni’deyken
haber geldiydi ki öldürdüler adamlarımızı ama Suat aralarından kaçtı. Bir
otobüsü öldürdüler ve Suat gördü. Adamlar üstüne sıra sıra düştüğünde
öldürürlerken, Suat yara almadan kurtulmuş. Nasıl oldu bilmem. Suat’ın
kardeşi hem babası düşmüş üstüne toplu mezarda. Bütün köylüler diyelim ki
topladılar, hepsi düşmüş üstüne, o sinmiş, yatmış, ölüymüş gibi yapmış.
Gavur hade bırakın gendilerini, gidelim alalım şiroyu da gelelim ve
gömelim kendilerini demiş. Onlar yürüyünce o tarafa, bu ağır ağır
sıvışmış, Muttayaga’ya gitmiş, bir kişi bulmuş, yardımcı olmuş kendine ve
İngiliz üslerine geçti. Da İngiliz üslerinden uçakla geçti bu yannı.
Katliamdan kurtulan tek çocuk oydu, o da 18-19 yaşındaydı. Kurtuldu, geldi
bu yannı ve söyledi: “Bir otobüsü bilirim, Hasan’ın beyni üstüme geldi ve
kurtardı beni” dedi. Anlattı, filan filan vardı dedi. “E bizimkiler?”
dedik. “Sizinkiler yoğudu, ikinci arabadaydılar... Herhalde ben kaçtıktan
sonra geldiler” dedi. Çünkü ikinci otobüs ikibuçuktan sonra gittiydi
köyden. Onu da oraya mı götürdüler? Başka yere mi götürdüler? Ümit de
ondandı. Biz sandık ki bir araba katledildi, belki öteki araba kurtuldu
derdik... Hala daha o ümit var...
Denktaş beye dönecek
olursak, Mücahitler Sitesi’nde topladı bizi, altı aylık alınmıştılar
erkeklerimiz. Denktaş “Napalım” dedi “Hepinizin başınız sağolsun” dedi...
“Yoktur artık, hepsini katlettiler” dedi. “Zaten bir çocuk da kurtuldu, o
da söyledi. Ben aldım bilgi de, ümidinizi kesiniz ve onlar şehit oldular,
başınız sağolsun” dedi. Artık düşen bayılanın haddi hesabı yoktu,
hastaneler insan doldu... Elimizden ne gelirdi ki yapalım?
SORU: 23 Nisan’da
“sınırlar” açıldıktan sonra birşey yapmaya çalıştınız mı?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Köyden bir grup genç, 11-12 kişilik bir heyet oluşturdu. Köy bunları kendi
arasından seçti, onayladı. Rum tarafına gittiler, kan verdiler...
Mezarları tesbit edildi, ellerine verildi bu bilgiler. Bu komisyon
Denktaş’la görüşmeye gitti sonra, hükümet yardımcı olsun da mezarları
buraya taşınsın diye. Denktaş “Çok selam ederim Taşkent hanımlarına!
Beklesinler! Önce tazminat istesinler” dedi. Biz tazminat istemeyik, biz
erkeklerimizin ne olduğunu öğrenmek isterik. Denktaş “Acele etmesinler!”
dedi, “Biz herşeyi yapacayık!” dedi. Şimdiye kadar ne yapmadı? Hani?
Gittik hepsimiz kan verdik, mezarlarını getirelim diye, hiç olmazsa
bilelim, birceez var mı hayatta, şimdiye kadar ümidinan yaşarık. Gene da
yaşarık, ümidimiz ölmez ki... Ben beklerim hala ümidinan çıkıp gelecek
diye, geceleri rüyalarıma girer. Kolay değil. Allah kimsesinin başına
vermesin... Belki gelseler, belki var birceez hayatta... Oğlum olsun, ya
konu komşunun oğlu olsun, birşey... Bilelim... Veyahut da bilelim
mezarlarını, gidelim okudalım, su dökelim, çiçeğini koyalım, herşeyini...
Yok, onlar onda, bunda okuruk, ne değeri vardır? Var mı bir değeri?
Yoktur! Hem köyümüzün muhtarı, hem Denktaş bizi yaktı onun için, çok fena
acı... Hem evlat acısı, hem koca acısı, Allah kimseye vermesin. Evinin
direği, garip kaldı herkes.... Bıraksa da getirsek mezarlarını, bir çiçek
olsun koyardık çocuklarımızın mezarına... Kolay değil... Ne söyleyebilirim
artık? İçim kan ağlar... Temmuz’dan beridir şu hergün ağlarım, hergün
ağlarım ama hemen o Temmuz ayının girişi şu o felaketler geçti başımızdan
bugüne kadar hiç kendime malik değilim, hergün ağlarım. Biri birşey
söylese, hemen dokanır bana... 19 yaşında benim oğlum, kapı sığmazdı
kendini. Sapasağlam, başı ağrımadı, eli ağrımadı, ayağı ağrımadı da
aldılar da gittiler. Gittim Lefkara’ya, kaç tane gavur gördüysem hepsine
söyledim. Oğlum da der bana “Ay anne ne söylen her gelene?” Söyleyecem,
boşansın garnım dedim, söyleycem yok söylemeycem... Söyledim. Gittim
Lefkara’ya, bir tane gene tanıdığdı... Der bana “Ah gızım, o şu ki yaptı,
aha böyle yapar” dedi bana. Stasi yani... Bizim acımız zaten odur ki aynı
köyden insanlar yaptı bu işi... Denktaş ne bastırmadı? Aha seni bildiğimiz
komuşumuz, her gün iş yapan insan... Yardımcı olurlardı o kadar... Kaç
defa otobüsü kalırdı yollarda Andriko’nun, benimki onarırdı, yardım
ederdi. Andriko şöförüdü...
SORU: Dohni’ye
gittiniz mi hiç ondan sonra?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Gitmedim. Gidemem... Dedim gidersem, nere göreyim? Ta köşeden görürdüm eli
kolu dolu, nereye gideyim göreyim? Otobüsünü koyduğu yeri mi? Göreyim şu
evladım hayvanlarını otlatırdı, neyi göreyim a gızım? Gidemem ben...
Buraya bir hayle Rum geldi, onları ağırladım. Mesela ev sahipleri geldi,
oğlumun ev sahipleri, benim ev sahibi yaşlanmış ölmüş... Oğlumun ev
sahipleri geldi, ben iyi yüz gösterdim kendilerine, çünkü onlar yapmadı
ki! Başka biri yaptı, onun ne suçu var? Ağırladım kendilerini ama lafımı
da söyledim... Ağlardım... 33 yaşından beridir dulluk çekerim dedim
kendine, kucakladılar beni “Manamu, manamu” diye... “Adları batsın sebep
olanların” dedi bana... Ne deycek sana? Lefkara’da bir Rum bana “Bu işi
yapanın buracığında ateş yanar” dedi. E bana ne? Beni yaktıktan sonra, ne
istersa olsun.. Dört tane çocukla geldim buraya, Vuni’ye (Taşkent)...
Buraları asker doluydu, herşeyden Hasan Kahvecioğlu korudu beni, nikahını
kıydı, aldı karısını geldi... Bir lacivert pantoloncuk, gelin bile olmadı,
geldi benim evde kaldı bir iki ay bunlar kaldı benim yanımda, ta ki
diğerleri gelsin köye... Gorkardım yatırayım kendilerini, sererdim yere
yatağı ve çocuklarımın hepsini yanıma alırdım... Küçüğü 6 yaşındaydı, 9
yaşında kızcığımdı, 13 yaşında Yılmaz, 14 yaşında Hasanım’dı o zaman... Ve
bu çocuklar iş bulmadılar... Hem kocamı kaybettim, hem evladımı, küçük
oğlum Reşat da elinde bomba patladı, gitti elciği, bugüne kadar hiçbir
destek, hiçbir yardım görmedik. Ne işe alındılar, ne birşey... Hepsinin
şehit çocuğuydu, bizim Allah ölümüydüler? Her bir evden bir tane bile
koymadılar. Dört tane çocuğum, bir tanesini bile koymadılar işe. Biri
işler Rum tarafında, biri sandalye bağlar - onun da dört çocuğu var, onlar
da iş bulamadı, onların da kahrını çekerim, işte... Yani biz buraya şu
geçtik, hiçbir destek görmedik.
SORU: Nasıl hayatta
kaldınız bu tarafta? Ne iş yaptınız? Çocuklarınızı nasıl geçindirdiniz?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Bu tarafta geldik, aklım başıma gelene kadar, birkaç tane hayvancık
aldıydım, onlarla uğraşırdım, çocuklarla beraber ben da hayvancıklara
bakardım. Sonra sosyal yardım vermeye başladılar, 3 milyon TL
verirlerdi... Sonra ettiler 5 milyon... Buraya yeni geldiydik, oğlum Reşat
orta ikiye giderdi, bir ümidi vardı subay olsun. Onu da ağlarım ya her
gün... Gitti, hayvancıkları beklerken, çocuk ya bu, fünyecik buldu,
oynarken patladı elinde. İki parmacığı yara aldı, gitti bombadan. Altı ay
bir başıma, üzüntümden mada onu çektim. Altı ay süründüm hastanelerin
içinde. Gittim geldim, yattım kalktım, Erdinç bey sağolsun, Allah
iyiliğini versin, acıdı beni, ayrı odaya koydu, üç defa ameliyat ettiler
bana çocuğumu. Buraya geldiğimde bitmedi çilem ve bitmedi daha...
Çocuklarını görün işsiz, sen nasıl yen da gitsin aşağa? Gecelere kadar
çalışırdı, bir gece 12 olduydu gelsin, hava soğuktu, yağmurlar yağardı.
Battaniyeye sarınıp dolanır, onu beklerdim. Acıyı gördüm ya, korkarım.
Dönerim evin etrafını, geldi mi kaldı mı arabası, ne oldu? Ve bir tanesini
bile işe almadılar, böyle acılar geçirdim ve geçiririm daha... Yani
dinmedi acım... Reşat hala Rum tarafında çalışır, elektrik teknisyenidir,
gece 9’da gelir... Kızımın Türkiyelidir kocası, subay. Şimdi emekli oldu,
Kayseri’dedirler. Kızım Gonce 13 yaşındaydı, boyluydu, gösterişliydi diye,
gitti geldi komutan, bunlar o kadar söylediler, gene da istedi aldı...
Evlendiler... O onda Kayseri’de... Ben da bunun içinde... Çok şükür olsun
iyi geçinirler, çocukları büyüdü, bir tanesi okur burda DAÜ’de, bir tanesi
de geldi subay olmak için burada katıldı astsubaylığa... İmtihanı geçti...
Yılmaz işsiz... Verdilerdi kendine haftada iki defa yazları, toplardı
çöpleri köyden ve birkaç kuruş verirlerdi kendine. Şimdi onu da elinden
aldılar. İşsiz kaldı... Bazan bir arkadaşıyla Rum tarafına gider işler...
İşsizlik... Bugün işledin ye, yarın tutmadın geri kal...
Oğlum Reşat Rum tarafında
çalışırken, kimlik çıkarmak için gittiydi Dohni’ye. Dohni’nin muhtarı
Vasso’nun oğlu... Oğlum gitti, “Beni tanımaz mın?” dedi... Çağırdılar
birkaç kişi... “Tanıman be muhtar bunu?” dediler kendine... “Onu başka
yerde görmüş olsak bile, şöför Cuma’nın oğludur, Hamit’in torunudur be,
tanıman kendini be?” dediler. Görünüşü, yürüyüşü herşeyi benzer. Bütün
belgeleri istediler, bütün belgeleri götürdü oğlum. Köyün muhtarından da
kağıt istediler, onun için gittiydi. Dokuz ay uğraştı kimlik alsın diye,
giderdi gelirdi, işten da durduttuydular kendini... Ne vakit ki Hasan bir
yazı yazdı Rumca bir gazetede, o zaman kendine verdiler kimliğini... Rum
evsahibimzin da kardeşi kimlik dairesindeymiş, ben rica ettiydim
kendilerine, “Bakın da çıkarın çünkü işsizdir, günahtır” dediydim...
İkibuçuk ay camlığın içinde oturdu, gider gelir, bakar çocuklarına
ağlar... Haçana bir görecen kendini işsiz otursun? Da beklesin ekmek
vereyim kendine? İş arardı, ondan bundan, yok yok yok! DAÜ’de çalışırdı,
çıkardıydılar. Liseyi bitirdi, elektrik bölümünü bitirdi, bütün teşkilatı
kurmayı, herşeyini bilir elektriğin. Ne bulmadı Denktaş kendine bir iş
bunda da yolladı Rum tarafına? Mecburuk, bizi sürükledi Rum tarafına, yani
kendi mecbur etti bizi. Dohni’de o istemediği muhtara muhtaç oldu kimlik
çıkarmak için... İki hafta çocuğum hasta yattı, Dohni’ye gidip o yerleri
gördükten sonra... “O köprüden babam kaç defa geçti otobüsüynan?” derdi...
Bir de kardeşinin otobüsünü görmez mi! İskeletini görmez mi tarlanın
içinde! Aldılar herşeyini, kasasını bıraktılar. Geldi, iki hafta hasta
yattı. Kapalı dönemde olan bir olaydı, ustası da kimliksiz çalıştıramam,
getir kimliğini derdi... Rum tarafında çalışma izni alsın diye burada da
gelir ayda iki gece nöbet tutardı askerde... Gece yatırdı arabanın içinde,
Asal Şube’nin önüne giderdi, gece saat 2’de kalkardı, nöbet tutardı ayda
iki gece... Bir aylık verirlerdi izni o zaman.
SORU: Ne isten şimdi
olsun?
CEMALİYE ŞOFÖREL:
Mezarlarını isterim... Hayatta bilelim, hakikaten ölüdürler, sağdırlar,
isterik gelsinler, bari bir çiçek olsun koylum, okutalım... Ben tepenin
üstünde, ne paralarını isterik ne hiçbirşey. Sadece onların gelmesini,
getirsinler bu tarafa, bari sularını dökelim... Gelsin... Biz zaten
ölüyük, her gün için ölüyük... Hayatta diye birşey yoktur, benim karnım bu
kadar, sakatlandı her tarafım... İsterik erkeklerimizi geçirsinler bu
yannı. Mezarlarını olsun bilelim. Niçin engel olsunlar? Lütfen, engel
olmasınlar... İsterik bilelim... Rum verecekti bunları, Denktaş ve
muhtarımız istemedi. Muhtara ben gittim...
SORU: Kanal T geldiydi
geçen sene köye, program yaptıydı bu konuda...
CEMALİYE ŞOFÖREL:
“Üç tane kendini bilmeyen şehit çocuğu” deyiverdi televizyonda da
duyduysanız. Neyi bilmedi? Sen cahilsin da bunlar okumuştur... Aslan
Mengüç kızardı kendilerine “kendini bilmez şehit çocuğu” diye... Olmaz
öyle şey... Oğlum da konuştuydu, çok şey söylediydi ama kestilerdi
yayınlarken kendini. Çünkü doğruyu söylerdi...
(Devam edecek)
(*) Bu yazı
dizisini YENİDÜZEN gazetesi için hazırladım, Hamamböcüleri’ndeki
okurlarımla da paylaşıyorum...
POLİTİS
Teyzemin oğlu Reşat’ın kimlik mücadelesi…
(*)
Hasan KAHVECİOĞLU
Teyzemin oğlu Reşat; 1966
yılına Dohni köyünde doğdu.
1974’te köyünde ilkokula
gidiyordu. Savaşın hemen arkasından annesi ve diğer kardeşleri ile
birlikte kuzeye göç etti. Lefkoşa’nın yakınındaki “Vuno” köyüne yerleşti.
Küçük Reşat; bu yeni
köyünün dağ yamaçlarında oynarken, yerde bulduğu savaştan kalma bir
bombanın patlaması sonucu, sol elinin üç parmağını kaybetti.
Savaşın; Reşat’a vurduğu
bu ikinci “darbe”ydi..
Birincisi, çok daha acı
vermişti..
Dohni’de köyün bütün
erkekleri toplanmış ve Limasol yakınında katledilmişlerdi. Reşat’ın babası
da, abisi de bu öldürülenler arasındaydı.
Savaş’ın “acı”sını hem
teyzem, hem Reşat hep “yüreklerinde” taşıdılar.
Reşat’ın iki ağabeyisi ve
kızkardeşi hep bu “acı” ile büyüdüler.
Reşat, Meslek Lisesi’ni
bitirip elektrik teknisyeni oldu.
İlk gençlik yıllarında
O’nu hep muhalif haraketler içinde gördüm. Aşırı milliyetçilerin ve sağ
partilerin kayıp aileleri üzerinde oynadıkları oyunlara gelmedi. 1990
seçimlerinde aktif biçimde Denktaş’ın karşısındaki adayları ve partileri
destekledi.
Gün geldi, köyünde aday
oldu, barışı savunan partilerde yer alarak politika yaptı.
Ailesinden en çok sevdiği
babası ile ağabeyisini kaybetmiş olması onu “Rum düşmanı” yapamadı.
Barış eylemlerinde elinde
bayrakla O’nu gördüğümde hep gurur duydum.
Muhalif karakteri ve
ailesinin pozisyonu nedeniyle, bu taraftaki yönetim ne ona, ne de iki
ağabeyisine iş verdi.
Yıllarca, burada bir
üniversitede elektrik teknisyeni olarak çalıştı.
Bir gün ekonomik kriz
olunca, pek çok kişi gibi, kendisini iki çocuğuyla kapı önünde buldu. Uzun
süre işsiz kaldı.
Geçen yıl, bir
tanıdığının yardımı ile Rum tarafında inşaatlarda işe başladı.
Sabahleyin saat 4.00’te
kalkıyor, Pergama barikatından geçerek güneyde çalışmaya gidiyordu.
Ayda iki gün, buradaki
makamlardan güneye geçiş izni alabilmek için gece yarıları kalkıp kuyrukta
bekliyordu.
Rum tarafında
çalışabilmesi için gerekli olan “Kimlik Kartı” yoktu.
Bunun üzerine, 16 Eylül
2002’de “Kıbrıs Cumhuriyeti” kimlik kartı alabilmek için Larnaka
kaymakamlığı’na başvurdu. İlkokula Dohni’de başlamasına karşın,
kaymakamlıkta kaydı yoktu. 16 Eylül 2002 günü Larnaka’da mahkemede yemin
verdi.
Kendisinden annesinin ve
babasının kimlik kartlarını talep ettiler. Onları da götürüp teslim etti.
3 ay sonra, daireye
gittiğinde kimliği hazır değildi. Reşat’tan verdiği belgelere ilave
olarak “Muhtar kağıdı” getirmesini istediler. 1974’te babasını ve
ağabeyisini yitirdiği köyüne, ustası ile birlikte gitti ve Muhtar’dan
istenen belgeyi alıp Larnaka Kaymakamlığı’na teslim etti.
Bu defa kendisinden
“ilkokul diploması”nı istediler. Diploması yoktu, çok uğraştı ve buradaki
makamlardan ilkokulu bitirme belgesini alarak götürdü.
Bu defa annesinin evlenme
kağıdını talep ettiler. O’nu da götürdü. Bütün kardeşleri ile ilgili doğum
bilgilerini talep ettiler. Bunları da verdi. Geçen yıldan beri hem Reşat,
hem Rum ustası bir “kimlik kartı” çıkarmak için uğraşıyorlar.
23 Nisan’dan sonra,
Pile’de Rum polisi, “kimlik” kontrolü yapmaya başladı.
Reşat, daha önce güneyde
serbestçe çalıştığı halde, 23’ünden sonra polis kontrolü nedeniyle
Pile’den öteye geçerek çalışmaya gidemedi.
Bir aydan beri “işsiz”
olarak kimlik kartını alacağı günü bekliyor. Son kez Larnaka
Kaymakamlığı’na gittiğinde kendisine Stella adında bir memur yardımcı
oldu. “Ben dosyanı tamamladım. Müdürün yanındadır.” dedi. Müdürün yanına
giden Reşat “Burada dosyan yok” yanıtını aldı.
Reşat; şimdi ne yapacak?
Kendini yönetenler ona iş
vermedi. Ailesinden öldürülenler olduğu halde, iş için güneye geçmeyi
içine sindirebildi. Babasının öldürüldüğü köye gidip belge aldı. Ancak
bir aydır güneye geçerek çalışamıyor.
Hem Türk tarafı, hem Rum
tarafı bu “savaş”ın yaraladığı gence iyi davranmıyor.
Bu genç; ne birinden, ne
de ötekinden yardım görebiliyor.
İki çocuğununa, bir aydan
beridir ekmek götüremiyor.
Kıbrıslı Rumlar, sanırım
kendileri ile birlikte yaşamak istediğimiz bu “ortak vatan”da bu tür
“tatsız olaylar”a karşı çok duyarlı olacaklardır. Bu bir genel şikayet
değildir. Ancak birileri sanırım bana “iyi haber” verebilmek için gerekli
hassasiyeti gösterecektir.
Ben size Reşat’ın “duygu
dünyası”nı anlatmadım.
Köyüne gittiğinde
yaşadıklarını, burada işten atıldığında hissetiklerini, güneyde bir
kimlik kartını bir yılda alamamasının yarattığı tahribatı anlatmadım.
Bizler bu tür insanların “kin” taşımayan yüreklerini “sevgi” ile
doldurmalıyız. Onlara yardım elini uzatmalıyız.
Kıbrıslı Rumların
“hassasiyetlerini” görmek Reşat’ı ve beni mutlu edecektir.
(*) Hasan
Kahvecioğlu’nun güney Kıbrıs’ta yayımlanan POLİTİS gazetesinde 12 Haziran
2003 tarihinde yayımlanan bu yazısı ardından, babası kayıp Reşat Şoförel,
Kıbrıs Cumhuriyeti kimliği alabildi. Bu kimlik kartını almak onun dokuz
ayına mal olmuştu...
[ başa dön ]
Kayıpların İzinde - 8 [
başa dön ]
*** Babası toplu
mezarda bulunan Aleminyolu Ali Taşbel, onu kaybettiğinde henüz üç
yaşındaydı... Duygu ve düşüncelerini YENİDÜZEN’e yazdı: “Annan planı
gelince, bu konular ister istemez gündemden düştü...”
“Babam hiçbirşey söylemeden yanaklarımdan
öptü, bize veda etti...” (*)
*** “Bizler
1974'de Rumların elinde esirken ben sürekli olarak 'babamı öldürecekler'
diyerek ağlıyordum. Babam 2. gün Rum askerlerinin arasında getirilip
hiçbirşey söylemeden beni alıp yanaklarımdan öptü ve bize veda etti. Ben
bu toplu mezarı her ziyaret ettiğimde onlara getirdiğim çiçekleri öpüp
atıyorum bu şekilde babamın o günkü öpücüğünü tekrar yanaklarımda hissedip
mutlu oluyorum.Ve topluma da şunu söylemek istiyorum. Bizler
yakınlarımızdan kalan tüm anılarına ve kırıntılarına, 27 yıl sonra 30-40
kişinin katılımıyla yapılan devlet töreniyle değil herzaman onları
yüreklerimizde yaşatarak sahip çıkmaktayız.”
*** “Eğer günün
birinde Annan planında öngörüldüğü gibi Rumlarla birlikte yaşayacaksak
geçmişte bu insanlık suçlarını işleyen kişlerin (gerek Türk gerek Rum)
ölmüş olsalar bile insanlık önünde teşhir edilmeleri ve hesap vermeleri
gerektiğini düşünüyorum”
Babası toplu mezarda
bulunan Aleminyolu Ali Taşbel, onu kaybettiğinde henüz üç yaşındaydı...
Duygu ve düşüncelerini, YENİDÜZEN’e şöyle yazdı:
“Sayın Sevgül Uludağ,
Yenidüzen gazetesindeki
Kayıpların İzinde adlı yazı dizinizi 3 gündür takip etmekteyim. Ben
(Mustafa Ali 'nin oğlu Ali Taşbel) Aleminyo'daki olayda birinci dereceden
yakınlarını kaybeden birisiyim. Size öncelikle şunu belirtmek isterim ki
bu travmaları yaşamış olan ve her temmuzda yeniden yaşayan insanların
hissettiklerini anlaması, birinci dereceden yakınlarını kaybetmeyen
insanlar için o kadar kolay değildir.
Ben öncelikle yaptığınız
röportajda önemli bir yanlışı düzeltmenizi istiyorum.Röportajda 'yeri
saptanan Aleminyo toplu mezarı' ve sorduğunuz bir soruda 'Aleminyo'da bir
toplu mezar bulundu' şeklinde kullanılan ifadeler konuyu yanlış bir
şekilde topluma aktardığınızı gösteriyor.Ben 1971 doğumluyum , yani
savaşda 3 yaşındaydım.Yaşananları daha çok annem ve halamın anlattıkları
ile biliyorum.Bizler 3 gün esir tutulduktan sonra serbest bırakıldık ve
talan edilmiş evlerimize birkaç giyisi almak için gittiğimizde birçok
insanın gördüğü ve bildiği gibi, babalarımızın ,amcalarımızın katledildiği
duvarın üzerindeki kazınmış kan izlerini ve toplu halde gömüldükleri yeri
gördü.Burası Rum dışişlerinin internet sayfasında yayınladığı gibi
rastgele bulunmuş bir toplu mezar değildir.Keza büyüklerimizin
anlattıklarına göre köydeki olaylar sırasında ve sonrasında köye gelen BM
askerleri durumu ve yeri rapor ettiler fakat gerekli kimyasal maddeleri
olmadığı için burasının açılamayacağını söylemişler.Ayrıca BBC'de ve
İngiliz basınında toplu mezar önünde ağlayan, 2 oğlunu kaybetmiş Dildare
Dayı'nın röportajı ve fotoğrafları yayınlanmıştır.
İkinci husus olarak da,
röportajda katledilen bu insanların birinci dereceden yakınları olarak
bizlerin geri çekildiği ve yeterince uğraşmadığımız iddiasını kesinlikle
ret ediyorum.Ben 2002 Aralık ayında olayı duyar duymaz Kayıplar Komitesi
üyesi Rüstem Bey'den bilgi almaya gittim.Neler yapabileceğimizi
etrafımızdaki yakınlarımızla tartışmaya başladık ve 2003 Temmuzunda
Mustafa Tolga Bey'in evinde bir toplantı yaptık.Bu tartışmalar sonucunda
edindiğim izlenimler şunlardır:
1-Bir kısmımız
çıkartılacak kemiklerin teşis edildikten sonra ,Aleminyo'da bir anıt
yapılarak orada gömülmesini,
2-Bir kısmımız ise
kemiklerin Türk tarafında Değirmenlik veya uygun başka bir yere
gömülmesini uygun gördü.
3-Birde bazı
yakınlarımızın ruhsal durumlarının bu olayları kaldıramayacak kadar hassas
olduklarını gözlemledim.
Daha sonra gündeme Annan
planın girmesiyle bu konular gündemden ister istemez düştü.
Bu günlerde BM ve siz
kayıplar konusunu yine gündeme getiriyorsunuz.Benim bu konudaki görüşüm
mezarın uygun bir zamanda açılıp teşis yapıldıktan sonra oraya,
Aleminyo'ya gömülmesidir.Bu işlem yapılırken kendi devletimizden de
uzmanların orada olmasını istiyorum.Çünkü 2002 Aralık ve 2003 Ocak
aylarında Rum tarafında bu konuyla ilgili Cyprus Weekly gazetesinde çıkan
2 yazıda anlatılan yalanlar Rumların bu olayları saptırmaya çalıştıklarını
gösteriyor.Eğer günün birinde Annan planında öngörüldüğü gibi Rumlarla
birlikte yaşayacaksak geçmişte bu insanlık suçlarını işleyen kişlerin
(gerek Türk gerek Rum) ölmüş olsalar bile insanlık önünde teşhir
edilmeleri ve hesap vermeleri gerektiğini düşünüyorum.(Bir iddiaya göre
bizim köydeki olayların sorumluları ismen bilinmektedir)
Sonuç olarak bizler
yakınlarımızın öldürüldüğünü biliyoruz ve kabul ediyoruz. Bazıları gibi
kayıp mı ? esir mi tutuluyor ?diye düşünmüyoruz.Bizler 1974'de Rumların
elinde esirken ben sürekli olarak 'babamı öldürecekler'diyerek
ağlıyordum.Babam 2. gün Rum askerlerinin arasında getirilip hiçbirşey
söylemeden beni alıp yanaklarımdan öptü ve bize veda etti.Ben bu toplu
mezarı her ziyaret ettiğimde onlara getirdiğim çiçekleri öpüp atıyorum bu
şekilde babamın o günkü öpücüğünü tekrar yanaklarımda hissedip mutlu
oluyorum.Ve topluma da şunu söylemek istiyorum.Bizler yakınlarımızdan
kalan tüm anılarına ve kırıntılarına, 27 yıl sonra 30-40 kişinin
katılımıyla yapılan devlet töreniyle değil herzaman onları yüreklerimizde
yaşatarak sahip çıkmaktayız.
Ali Taşbel (Tel
2234061)
tasbel@kibris.net
Not:Yazı dizinizde
direk adım geçmediği halde yazılanların bir kısmının direk muattabı
olduğum için bu yazıyı da gazetenizde yayınlamanızı rica ediyorum.”
[ başa dön ]
Kayıpların İzinde - 9 [
başa dön ]
*** 1989 yılından
bu yana Kıbrıs Kayıp Şahıslar Komitesi’ndeki Kıbrıslırum Temsilci’nin
yardımcılığını yapan ve toplu mezarların açılışında bulunan Xenophon
Kallis:
“Kıbrıslıtürk kayıpların yarıdan fazlasının
akibetini biliyoruz...” (*)
*** Kıbrıslıtürk
kayıpların %50’den fazlasının akibetleri ve nerede gömülü olduklarına
ilişkin bilgileri Kıbrıs Kayıp Şahıslar Komitesi’ndeki Kıbrıslıtürk
Temsilci’ye 1998’de verildiğini anlatan Kallis, “Yaptığımız araştırmalar
temelinde, Kıbrıslıtürk temsilciye, Kıbrıslıtürk kayıpların %50’sinden
fazlasının akibeti hakkında bilgi verdik... 200’den fazla şahıs...
Kıbrıslıtürk temsilciye ayrıca başka kayıp şahıslarla ilgili ek bilgilere
sahip olduğumuzu da aktardık. 1963 ve 1974’te kaybolmuş bulunan
Kıbrıslıtürk kayıp şahısların durumunu aydınlatmak için çok iş yaptık”
diyor...
*** Kallis “Bu
bilgilerin bazıları 1989’da Kayıp Şahıslar Komitesi’ne verilmişti. Ama
esas bilgiler 1998’de verilmişti... Yani 6 yıl önce verildi kendilerine,
ancak hiçbirşey yapılmadı. Mezarların açılması için birşey yapılmadı.
Ailelerin bu bilgileri alma hakları vardır. O nedenle Kıbrıslıtürk kayıp
ailelerine, eğer isterlerse ofisimize gelerek bu bilgileri almaları
çağrısı yaptık...” diye konuşuyor...
Xenophon Kallis,
1989 yılından bu yana “kayıplar” konusuyla yakından ilgili. Kıbrıs
Kayıplar Komitesi’nde bulunan Rum üyenin asistanlığını yapıyor. Aynı
zamanda toplu mezarların açılışında bulunan çalışma grubunun üyesi...
Babası Libmyalı, annesi Dalili olan Xenophon Kallis, halen Dali köyünde
yaşıyor. Onunla söyleşimiz şöyle:
SORU: Kayıplar
konusuyla nasıl ilgilenmeye başladınız?
KALLİS: Farklı
düzeylerde ilgilenmeye başladım kayıplar konusuyla... Ancak inanıyorum ki
tüm Kıbrıslılar şu veya bu şekilde, şu veya bu düzeyde “kayıplar”
konusuyla ilgilidir çünkü kayıplarla ilgili öyküleri dinliyoruz, Kıbrıs’ın
zorlu tarihsel dönemleri boyunca kaybolmuş bulunan arkadaşlarımız,
yakınlarımız, ailemiz vardır... Bu bağlamda, her bir Kıbrıslı ilgilidir
kayıplar konusuyla. Bu çerçevede ben de kayıplar konusuna duyarlıydım...
İngiltere’de öğrencilik yıllarım boyunca da çeşitli gruplardaydım ve
kayıplar konusuna duyarlıydım. Sosyoloji, sosyal politika ve kamu yönetimi
okuyordum. Kıbrıs’a döndüğümde Kayıplar Komitesi’nde bulunan Rum üyenin
ofisinde çalışmaya başlamıştım... Bu da benim resmi olarak ilgimin
başlangıcı oldu...
SORU: Hangi yıldı bu?
KALLİS: 1989’du...
SORU: Yani 15 yıldır
kayıplarla uğraşıyorsunuz...
KALLİS: Evet, 15
yıl oldu! Başladığım gündeki konular neyse, bugün de aynı konular var...
SORU: Kayıplar
konusuyla daha derin biçimde ilgilenmeye başladığınızda neler farkettiniz?
Beklediğinizden daha fazla acı mı getirdi size? Neler getirdi? Orada
çalışmak nasıl birşeydi?
KALLİS: Her
birimiz için kendini keşfetme sürecidir bu... Kıbrıs çok küçük bir yerdir,
çok zor koşullarda büyüdük, sürekli öyküler duyuyoruz, kendi
yaşanmışlıklarımız da var. Ancak bu konuyla resmi olarak uğraşmaya
başlayınca iki şey keşfettim: Kıbrıs toplumunda, hem Kıbrıslırumlar, hem
de Kıbrıslıtürklerin bu trajik sorun nedeniyle çektiği acının büyüklüğünü
ve olayın genişliğini farkettim. İkincisi de ailelerin çıkarına olacak
şekilde, bu sorunu insancıl biçimde çözmek için işbirliği eksikliğini
farkettim. Ailelerin çıkarına olacak şekilde derken şunu kastediyorum:
onların sevdiklerine neler olduğunu, başlarına neler geldiği konusunda
aydınlatacak, sağ mı, ölü mü olduklarını ortaya koymak... Üçüncüsü, bir
Kıbrıslı olarak, bir insan olarak, uluslararası topluluğun bu konuya
tepkisi benim için üzücüydü. Kıbrıs gibi küçücük, yarım nüfuslu bir
ülkede, New York’un ya da Londra’nın bir kenar mahallesi büyüklüğünde bir
yerde, nasıl bunca çok kayıbın olabileceğini bugüne kadar anlamış
değilim... Ve bu konuların bunca uzun süredir çözülememiş olması, ilerleme
kaydedilmemiş olması benim için en trajik yönüdür konunun. Çünkü
uluslararası topluluk, her zaman Kıbrıs’ın işlerine karışmıştı ve bu konu
bilinçli ya da maksatlı biçimde çözümsüz mü bırakılmıştır? Çözmek mi
istemediler? Bilemiyorum... Bugüne dek bunun nedenini anlayabilmiş
değilim.
SORU: Sohbetimizde
1981’den bu yana Birleşmiş Milletler’in kayıplar konusuyla ilgili
olduğunu, Kayıplar Komitesi’ne bu tarihte katıldığını söylemiştiniz...
KALLİS: Kıbrıs’ta
Kayıp Şahıslar Komitesi 1981’de oluşturulmuştu. Birleşmiş Milletler
kararları uyarınca oluşturulmuştu bu komite ve üç kişiden oluşuyordu - bir
Kıbrıslırum temsilci, bir Kıbrıslıtürk temsilci ve bir de BM Genel
Sekreteri’ni temsilen Birleşmiş Milletler temsilcisi. Genellikle bu
İsviçre büyükelçisi olurdu, Uluslararası Kızılhaç Komitesi tarafından
önerilirdi, Genel Sekreter tarafından da atanırdı. Bu komitenin amacı,
kayıplar sorununu çözmekti, Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum kayıplar
sorununu... Hem Kıbrıslıtürk, hem de Kıbrıslırum temsiclilerin araştırma
ekipleri vardır ve bunlar tüm Kıbrıs’ta, Birleşmiş Milletler’in de
varlığının bulunduğu ortamda araştırma yaparlar, kayıp şahısların sağ mı
ölü mü olduklarını bulmak için araştırma yaparlar. Ofisimiz Kıbrıslıtürk
kayıpların akibetini araştırdı, Kıbrıslıtürk temsilcinin ofisi de
Kıbrıslırum ve Yunan kayıpların akibetini araştırdı, tabii Birleşmiş
Milletler’in önünde...
SORU: Araştırma
yapmaya başladığınızda neler bulmuştunuz? Çünkü Kıbrıslıtürk kayıpların
gömülü bulunduğu pek çok alanı bildiğinizi öğrendik... Örneğin Dohni gibi,
Alaminyo gibi... Birazcık bulgularınızdan söz edebilir misiniz?
KALLİS: Kıbrıs’ta
Kayıp Şahıslar Komitesi çerçevesinde çalışmalarımız tümüyle gizlilik
içinde yürütülür, toplantılarımız da, bulgularımız da... Kıbrıslırum
araştırma ekibi olarak yaptığımız araştırmalar sonucunda, komiteye birkaç
grup Kıbrıslıtürk kayıbın akibeti hakkındaki bulgularımızı aktardık.
Bazılarının gömülü bulunduğu alanları da bildirdik 1989’da. Ne yazık ki
hiçbirşey yapılmadı. Ne yazık ki Kıbrıslırumlarla ilgili benzer bilgiler
gelmedi... Pek çok politika karıştı bu işlere, onca yıl geçti, bulgular
ailelerin lehine kullanılamadı. Kıbrıs hükümeti, bir noktada ilerleme ve
bazı adımlar atma kararı aldı. 1997’de Sayın Denktaş ve Sayın Klerides,
kayıplar konusunda bir anlaşmaya vardılar. Buna göre kayıp şahısların
gömülü olduğu yerler hakkında bilgi alış verişinde bulunacaktık.
Yaptığımız araştırmalar temelinde, Kıbrıslıtürk temsilciye, Kıbrıslıtürk
kayıpların %50’sinden fazlasının akibeti hakkında bilgi verdik...
SORU: Kıbrıslıtürk
kayıpların %50’si derken, sayıca ne anlama geliyor bu?
KALLİS: 200’den
fazla şahıs... Ancak Atlılar-Sandallar’ı da dikkate alırsanız, onlar da
kayıp sayılıyor, onları toplam sayıdan çıkarırsınız, çünkü onlardan
kalanlar oradadır, gömülü oldukları yer de oradadır. Kıbrıslıtürk
temsilciye ayrıca başka kayıp şahıslarla ilgili ek bilgilere sahip
olduğumuzu da aktardık. Bir başka deyişle, 1963 ve 1974’te kaybolmuş
bulunan Kıbrıslıtürk kayıp şahısların durumunu aydınlatmak için çok iş
yaptık. Kıbrıslıtürk temsilci ise bize Kıbrıslırum kayıp şahısların gömülü
bulunduğu iki yerle ilgili bilgi verdi, bu yerlerden biri Beşparmaklar’da,
diğeri de Lefkoşa’da. Müzakereler kesildi çünkü Kıbrıslıtürk temsilcilik
yeni önşartlar ortaya koymuştu, darbede öldürülenlerin listesini talep
etmişti. Onlara bu listeyi verdik, bunu kabul etmediler ve müzakereler
durdu.
SORU: Yani 15 Temmuz
1974’te meydana gelen darbede öldürülen Kıbrıslırumların listesini mi
istediler demek istiyorsunuz?
KALLİS: Evet,
çünkü uluslararası alanda Kıbrıslıtürk temsilci her zaman “Onların
kayıpları Yunanlılar tarafından öldürüldü, bize onların gömülü olduğu
alanları söyleyin” diyordu. Darbede öldürülenlerin listesini hem Birleşmiş
Milletler’e, hem de Kıbrıslıtürk temsilciye verdik. Listeyi ben
hazırlamıştım...
SORU: Kaç kişiydiler?
KALLİS: 100 kişi
kadardı. Bu liste Kıbrıs Dışişleri Bakanlığı web sitesinde görülebilir.
Listeyi verdik. Bu olanaktan yararlanıp çağrıda bulunuyorum: eğer herhangi
bir kişinin bilgisi varsa kayıp Kıbrıslırumlarla ilgili, bunu paylaşsın.
Kayıplar listesinde bulunan Kıbrıslırumların, darbe esnasında öldürülen ya
da darbe esnasında kaybolan kişilerden oluşmadığını kesinlikle
söyleyebilirim. Darbede öldürülen her bir kişiyi biliyoruz, isimlerini
biliyoruz, ailelerini biliyoruz, her aileyi bilirim... Yani bu konuda
kuşku götürmeyecek bilgilere sahibiz ve kayıp Kıbrıslırumlarla darbede
öldürülen Kıbrıslırumlar konusunda kafa karışıklığı olmamalıdır. Ve yine
ilerleme olmamıştı, 1997’de varılan anlaşma yine uygulanamamıştı. Sonra
hükümet tek taraflı adımlar atmaya karar verdi ve Constantin-Heleni
mezarlığı ile Lakadamya’da mezarlar kazılarak açıldı...
SORU: Bunu biliyorum
çünkü Andreas Paraskos’la röportaj yaptık bu konuda... Lakadamya
mezarlığını nasıl keşfettiğini anlattı...
KALLİS: Ben de
anlatayım çünkü bu konuda yanlış anlamalar vardır, neden bu kazıların
yapıldığına ilişkin de yanlış anlamalar vardır. 1974’te pek çok yaralı ve
ölü Kıbrıslırum vardı, oysa Lefkoşa Genel Hastanesi’nde bunca çok ölüye
yönelik altyapı bulunmuyordu. İnsanları Constantin-Helena mezarlığına
gömmeye başlamışlardı, orası dolunca da Lakadamya’yı buldular. Burası
henüz açılmamıştı... Lakadamya’yı ölüleri gömmek için kullandılar. Bazı
ölülerin durumu çok kötüydü çünkü bu insanlar normal koşullarda
ölmemişlerdi, şiddet dolu ölümlerdi bunlar, kimisi yanmıştı, kimisi
bombalardan ölmüştü... İnsanlar hastaneye götürülüyordu ancak onları
kaydedecek zaman yoktu, kimlik saptayacak zaman yoktu. Böylece
buldozerleri kullanarak ölüleri gömdüler. Gömdükleri pek çok kişinin
kimliğini bilmiyorlardı. DNA teknolojisi gelişince artık bilimsel olarak
bu insanların kimliğini saptama olanağına kavuştuk, o zaman mezarları
açtık. DNA’ları temelinde oraya kimlerin gömülü olduğunu biliyoruz şimdi.
Şu ana kadar 140 kişinin kimliğini saptadık, buna 13 kayıp şahıs da
dahildir. Bu 13 kişi Kıbrıs’taki Kayıp Şahıslar Komitesi’ne verilmiş olan
kayıplar listesindeydi. Ve buna devam ediyoruz, henüz işimiz
tamamlanmadı. Daha ileri gidebilmek için, Kıbrıslıtürk kayıplarla ilgili
olsun, Kıbrıslırum kayıplarla ilgili olsun, ailelerin işbirliğine
ihtiyacımız vardır. İster Kıbrıslıtürk, ister Kıbrıslırum, isterse
dünyanın başka bir yerinde olsun, aileler DNA testi için kan vermedikleri
sürece, herhangi bir kimlik saptaması yapamayız geride kalanlardan. Sonra,
bundan sonraki aşamaya geçtik. Bundan sonraki aşama da Kıbrıslıtürk kayıp
şahıslar için açıklanan önlemlerdi. Mezarların açılmasından sonra yani, bu
önlemler açıklandı...
SORU: Bu, 23 Nisan
2003’te barikatların açılmasından sonra olmuştu demek istiyorsunuz
herhalde...
KALLİS: Evet...
SORU: Kıbrıslıtürk
temsilci tarafından Kıbrıs’taki Kayıp Şahıslar Komitesi’ne verilen 500
kişilik bir listeyi yayınlamıştınız... Bu ailelere çağrınız neydi? Gelip
kan vermeleri mi isteniyordu DNA testi için?
KALLİS: Bunlar bir
dizi önlemlerdi...
SORU: Ne gibi?
KALLİS:
Kıbrıslıtürk kayıp şahıslarla ilgili çok araştırma yapmıştık. Bunu
insancıl nedenlerle yapmak görevimizdi, ayrıca onlar Kıbrıslılardı...
İnsanın acısı aynıdır. Böyle bir liste yayımladık, ailelerin buna
bakmasını, ailelerinden kayıp şahsın o listede olup olmadığına bakmasını
istiyorduk. Ve onların ofisimize gelerek, her bir Kıbrıslıtürk kayıp için
hazırladığımız dosyayı görmelerini, kayıp şahıs için ne yaptığımızı, ne
tür bilgi topladığımızı görmelerini istedik.
SORU: Bu bilgiler,
Kayıp Şahıslar Komitesi’ndeki Kıbrıslıtürk temsilciye on yıl kadar önce
verilmişti diye duyduk...
KALLİS: Bu
bilgilerin bazıları 1989’da Kayıp Şahıslar Komitesi’ne verilmişti. Ama
esas bilgiler 1998’de verilmişti... Yani 6 yıl önce verildi kendilerine,
ancak hiçbirşey yapılmadı. Mezarların açılması için birşey yapılmadı.
Ailelerin bu bilgileri alma hakları vardır. O nedenle Kıbrıslıtürk kayıp
ailelerine, eğer isterlerse ofisimize gelerek bu bilgileri almaları
çağrısı yaptık...
SORU: Bu ofis
nerededir?
KALLİS: Telefon
numaralarını vermek istiyorum. 22-305794. Bu telefon, Kıbrıs’taki Kayıp
Şahıslar Komitesi’ndeki Kıbrıslırum Temsilci’nin ofisinin numarasıdır.
Sayın İlias Georgiadis’in... Ben onun yardımcısıyım. Bu ofis Ayios
Omogolides bölgesindedir, Akropolis bölgesindedir. Aileler buraya
gidebilirler, kayıp şahıslarına ait dosyaya bakabilirler, dosyadaki
bilgileri inceleyebilirler. Size anlattığım gibi, Kıbrıslıtürk kayıpların
çoğu için yapmış olduğumuz araştırma sonuçları vardır, eğer ölmüşlerse,
gömülü oldukları alanlarla ilgili de bilgiler vardır.
SORU: Pek çok
Kıbrıslıtürk gelip baktı mı bu dosyalara?
KALLİS: Çok sayıda
Kıbrıslıtürk geldi...
SORU: Ve Kıbrıslıtürk
temsilcilik kendilerine bilgi vermediği için ilk kez öğrendiler ne
olduğunu...
KALLİS: Evet, ilk
kez öğreniyorlardı - kendilerine bilgi verilmemişti... İkinci adım ise
şuydu: onlara mezarın açılmasını isteyip istemediklerini soruyorduk. Ancak
bunu yapmak için de kan örnekleri gerekiyordu. Bir databank oluşturduk,
bir tür kan bankası, bunu Genetik ve Nöroloji Enstitüsü’nde yaptık,
havaalanının yanında... Kıbrıslıtürkler oraya gidebilirler,
Enstitü’dekiler her bir kayıp şahısla ilgili bilgilendirilmişlerdir. Ve
burada küçük bir kan örneği verebilirler, eğer sağlık nedeniyle kan
veremiyorlarsa, salya örneği de olabilir bu. Bunu alıp DNA’sını çıkarırlar
Enstitü’de. DNA bilgileri son derece gizli tutulur, yalnızca aile içindir
bu ve yalnızca sevdiklerinin kimliğini belirlemek içindir, başka bir amaç
için kullanılmayacaktır. Ve Kıbrıslıtürklerin gömülü olduğunu bildiğimiz
yerler için eğer yeterli sayıda kan örneği varsa, o zaman mezar
açılabilir. Alaminyo’da mezar kazılmıştır, yerleri saptanmıştır ancak
İnsan Hakları İçin Hekimler adlı sivil toplum örgütünden gelen, farklı
ülkelerden bilim adamları - Dr. Haglund ve ekibi yani - ailelerden yeterli
sayıda kan örneği olmazsa, buradaki kemikleri çıkarmayı reddetmiş
bulunuyorlar. Çünkü bu projenin amacı insanidir - amaç, sevdiklerinden
geride kalanları ailelere uygun biçimde gömebilmeleri için geri vermek ve
ailelerin nihayet sevdiklerinin akibetini öğrenmeleridir. Sevdiklerinden
geride kalanları verdiğimiz her bir olayda DNA analizine ilişkin bilimsel
bir rapor da veriyoruz, kazıdaki bulgularla ilgili bilimsel bir rapor da
veriyoruz aileye ve bir de ölüm sertifikası veriyoruz, o insanın nasıl
öldüğüne ilişkin bir rapordur bu. Her bir kişinin cenazesi için de bin
Kıbrıs Lirası veriyoruz...
SORU: Hatırladığım
kadarıyla bu önlemlerde Kıbrıslıtürk kayıp yakınlarının, Kıbrıslırum kayıp
yakınlarıyla aynı haklara sahip olduğu belirtiliyordu, öyle miydi?
KALLİS: Evet, aynı
haklara sahiptirler. Yakınları kayıp olan ya da ölmüş bulunan
Kıbrıslırumlarla ilgili bir yasa var. Belirli hakları var, anne ya da eş
ya da çocuk olmasıyla ilgili bazı kriterlere göre bazı mali yardımlar var.
Bu önlemleri açıklarken, Kıbrıslıtürk kayıp ailelerinin, asker olmayan ve
ölmüş olan Kıbrıslıtürklerin ailelerinin, bu durumdaki Kıbrıslırum
ailelerle aynı haklara sahip olduklarını belirtmiştik. Örneğin darbeye
katılmış olan Kıbrıslırum askerler bu yasada haklara sahip değil, o
nedenle herhangi bir yardım almıyorlar. O nedenle siviller diyorum...
Sivillerin bu hakları var...
Kıbrıslıtürklerin bu
çağrımıza yanıtı kitlesel oldu diyebilirim...
SORU: Kaç Kıbrıslıtürk
ailenin DNA testi için kan verdiğini söyleyebilir misiniz?
KALLİS: Bu gizli
bir bilgi olduğu halde, şöyle diyebilirim: yüzlerce kan örneği verildi,
yüzlerce... Tam sayıya girmek istemiyorum. Ailelerden ayrıca antropolojik
bilgiler de aldık. Ofisimizde bir Kıbrıslıtürk doktor çalışıyor, Dr.
Armağan Salih... Ofisimizdedir, kan örneklerini alıyor, Kıbrıslıtürk
ailelerin vermek istediği bilgileri alabiliyor... Şunu belirtmek
istiyoruz: yaptıklarımızı tümüyle insancıl nedenlerle yapıyoruz,
Kıbrıslıtürklerin Kıbrıslırumlar için neler yapıp neler yapmayacağına
bakmaksızın, Kıbrıslıtürk kayıp aileleri için elden gelen herşeyi
yapacağız. Bu problemin çözümünü istiyoruz, ailelerin çıkarları için bu
sorunun çözümünü istiyoruz.
SORU: Sohbetimizde bir
kişinin kayıp olmasının anlamından söz etmiştiniz. “Kayıp olmak, yaşamın
inkarıdır” demiştiniz... Biraz bundan söz eder misiniz?
KALLİS: Kıbrıs
dahil, tüm dünyada kayıp şahıslar için trajik olan şudur: insanlık
tarihinde ilk kez, bir insan varlığının yaşamının inkarı ortaya çıkıyor -
çünkü kayıp kişi ne yaşamdadır, ne de ölüdür. İster sağ, ister ölü olalım,
hepimiz bir topluma aitiz. Oysa kayıp şahıslar bir tür boşlukta yaşarlar,
insanlık tarihinde ilk kez bu tür bir “varlık” sözkonusudur. Görevimiz,
ki mezarları açarken bunu yapmaya çalışıyoruz, kayıp kişileri ister sağ,
isterse ölü olsunlar, ailelerine ve toplumlarına geri vermektir. Elbette
her aile sevdiklerinin kendilerine sağ olarak dönmesini ister ancak eğer
bu kişiler ölmüşlerse, onların ölülerini ailelerine ve toplumlarına vermek
de önemlidir çünkü ölü olsalar bile o topluma aittirler. Sosyal terimlerle
söyleyecek olursak, kayıp kişilere “varlık” kazandırırız. Ailelerin buna
ikna olması önemlidir çünkü verilen siyasi bir demeç sonucunda bir kayıp
kişinin yaşamının inkarını kabul etmek zordur. Ailelerin ölümle ilgili
kanıta ihtiyacı vardır. Ölümün kanıtı ve yaşamın inkarının kanıtı da kayıp
kişilerden geride kalanlardır, bunu ailelere geri veririz. Daha önce
belirttiğim gibi kayıp kişilere “varlık” kazandırırız, onları ailelerine
ve toplumlarına geri veririz ve bu ailelere ölü olduklarına dair kanıtları
veririz. Şunu da eklemeliyim: şimdiki insan hakları kavramlarına ve insani
hukuğa göre, uluslararası alanda ölülerin de uygun biçimde gömülme hakları
vardır. Ölülerin de huzur içinde yatma hakkı vardır. Bunun çok önemli
olduğunu düşünüyorum, hem toplumsal, hem de dini bakımdan... Her birinin
uygun biçimde gömülmesinin, her birinin somut kanıtlar sonucu sağ mı ölü
mü olduğunun belirlenmesinin önemli olduğunu düşünüyorum.
SORU: Birkaç sorum
daha var. Biri Dohni’yle ilgili. Dohni’de neler oluyor?
KALLİS: Spesifik
olarak konuşmak istemiyorum, diğer kayıp ailelerine haksızlık olur bu.
SORU: Neden Dohni’den
bahsediyorum? Çünkü Dohnililer DNA testi için kan örneği verdi...
KALLİS: Dohni’deki
kayıpların akıbeti ve gömülü oldukları yerler hakkında bilgi verdik.
Ailelere, sevdiklerinden geride kalanları geri vermek için elden gelen
herşeyi yapacağız. Şu anda ne yaptığımızı tartışamam ancak tüm
önçalışmaları yapıyoruz aileler için yapmamız gereken şeyleri yapabilmek
için.
SORU: Alaminyo’dan
bazı insanlarla konuşuyorum, özellikle kayıp çocuklarıyla... Alaminyo’dan
kayıp şahısların çocukları birkaç şey söylüyorlar. Öncelikle babalarının
kayıp olmadığını bildiklerini, onların ölmüş olduğunu ve gömülü oldukları
yeri de bildiklerini söylüyorlar. Bazıları babalarının gömülü olduğu yerde
kalmasını istediklerini söylüyorlar, rahatsız edilmelerini istemediklerini
söylüyorlar. Bazıları, babalarının gömülü olduğu toplu mezarda bir tür
anıt yapılmasını istediklerini söylüyorlar... Ne düşünüyorsunuz? Bunlar
Alaminyo’da gömülü bulunan bazı Alaminyolu Kıbrıslıtürklerin çocuklarından
aldığım mektuplarda yazıyor... Onlarla konuştum da...
KALLİS:
Alaminyo’yla ilgili iki nokta var. Kıbrıslıtürk temsilcinin Kıbrıs
Kayıplar Komitesi’ne getirmiş olduğu Alaminyolu Kıbrıslıtürklerle ilgili
dosyalarla yapmış olduğu resmi başvuruda, onların “kayıp şahıslar” olduğu
belirtiliyor. İlk kez bu kişilerin aileleri tarafından “ölmüş” olarak
kabul edildiğini duyuyorum. Burada bir çelişki var çünkü bir yandan bir
kişiyi “kayıp” olarak takdim edip, öbür yandan “ölmüş olduğunu”
söyleyemezsiniz. Ailelerin onların kayıp olduğu yönündeki bilgilerine
dayanarak, araştırmalar yaptık, önhazırlık kazısı yaptık. Bunun amacı,
sevdiklerinden geride kalanları ailelere geri vermekti. Her bir ailenin
haklarını tanıyoruz. Ailelerin işbirliği olması halinde, bizim insancıl
görevimiz sevdiklerinden geride kalanları, ailelerine geri vermektir. Her
bir aileye... Kişi olarak şuna inanıyorum: her bir aile, sevdiklerinden
geride kalanlarla ilgili işlemleri kendilerine göre yapacaklardır. Ben
yalnızca ailelerin haklarını tanıyorum, her bir ailenin bu hakkı vardır.
Şu çağrıda bulunmak istiyorum bir kez daha: eğer sevdiklerinin kayıp
olduğuna inanıyorlarsa, elimizde bilgiler vardır, onların işbirliği
olmadıkça, daha fazla ilerleyemeyiz.
Sevdiğiniz insanları
tarlalarda, dağlarda, gömülmüş oldukları çeşitli yerlerde bırakmanın
birazcık insani olmadığını düşünüyorum. Her bir dönemin politikalarına
bakılmaksızın, ölülere saygı göstermeliyiz. Ölülerin huzur içinde yatma
hakkı vardır, tümümüz bu insanların huzur içinde yatması için işbirliği
yapıp elimizden geleni yapacağız.
SORU: Dün Alaminyolu
kayıplardan bir Kıbrıslıtürkün oğluyla görüştüm... Öncelikle
Kıbrıslırumlardan derin bir kuşku duyuyordu, bunu anlayabilirim. Babasıyla
ilgili yaşadığı deneyimler acıdır... Bana şunu söyledi: “Neden mezarları
açmaya ille de Alaminyo’dan başlamak istiyorlar da örneğin Dohni’den
başlamıyorlar?” dedi. “Çünkü onlar yasaları çok iyi biliyorlar” dedi...
Son derece kuşkuluydu... “Neden Dohni değil de Alaminyo?” diyordu...
KALLİS: Bir kuşku
olmaması gerekir Alaminyo’yla ilgili. Fazla güven olmadığını anlıyorum,
sosyal düzeyde buluşmalara ancak çok yakın geçmişte başladık, geçmişte
kötü deneyimlerimiz oldu, bu deneyimler de birbirimize nasıl bakacağımızı
koşullandırıyor. Aynı şekilde birbirimizin hareketlerini ve tepkilerini de
yorumlamamıza ya da yanlış yorumlamamıza neden oluyor. Bu anlaşılabilir
birşey, bu kişinin tepkilerini anlayabiliyorum. Ona şunu söylemek
istiyorum: “Gizli” bir “gündem” yoktur, siyasi bir manipülasyon yoktur,
neden Alaminyo da Dohni ya da başka bir yer değil diye siyasi bir neden
yoktur. Kıbrıslıtürklerin gömülü olduğu alanların büyük çoğunluğuyla
ilgili bilgiler verdik. Eğer aileler işbirliği yaparsa, kazılara devam
edeceğiz. Yani Alaminyo’yla ilgili özel birşey yok, bir yerden başlamamız
gerekirdi, bu da tesadüfen Alaminyo oldu, özel birşey yok yani...
SORU: Son sorum şu:
Erdoğan hükümetinin Avrupa Konseyi’ne Ekim’e kadar kayıplar sorununu ele
alıp çözmeye söz verdiğini okuduk Rum basınından. Neden böyle bir söz
verildi? Konu neydi?
KALLİS: Türk
delegasyonundan Avrupa Konseyi’ne işbirliği yapacaklarına dair bir söz
verildi, mezarların açılacağına, etkili araştırmalar yapılacağına ve başka
şeylere söz verdiler.
Ben bir politikacı
değilim, umuyorum ve dua ediyorum ki anons ettikleri uygulanır. Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’nin Kıbrıs’taki kayıp şahıslarla ilgili kararının
uygulanması konusu görüşülürken böyle bir söz verdiler.
SORU: Bu karar ne
zaman alınmıştı?
KALLİS: Birkaç yıl
önce. Kıbrıs devletinin Türkiye’ye karşı açtığı bir davanın sonucuydu bu.
Yine umudumu ve dualarımı ifade etmek istiyorum, en azından orada
söylediklerinin somut adımlar olarak uygulanması ve bu konuda ilerleme
kaydedilmesini umuyor, bunun için dua ediyorum.
SORU: Benim
sormadığım, sizin eklemek istediğiniz birşey var mı son olarak?
KALLİS: Benimle
röportaj yapan biri olarak değil de bir Kıbrıslı olarak şunu ifade etmek
istiyorum: o kadar çok sayıda, onca kuşak boyunca, o kadar çok acı çekildi
ki Kıbrıs’ta, inanıyorum ki bu sorunu çözmeliyiz, bu sorunu inandırıcı
biçimde çözmeliyiz. Toplumlar olarak tüm bu hatalardan birşeyler
öğrenmeliyiz. Eğer bunları temizlemezsek, bir Kıbrıslı olarak, adada
hiçbir zaman güven koşulları oluşturabileceğimize inanmıyorum.
SORU: Çünkü bunlar
sistemi zehirlemeye devam edecektir...
KALLİS: Sistemi
zehirlemeye devam edecektir, şurada, burada, Kıbrıs’ın her yerinde
insanların gömülü olduğu mezarlar olacaktır, bunlar tesadüfen ortaya
çıkacak, insanlar sevdiklerini aramaya devam edecekler... Benim için iki
toplum arasındaki güvenin düzeyini gösteren bir barometredir bu. Gelecekte
birlikte yaşama olasılığımızın ve aramızdaki ilişkinin niteliğinin de
barometresidir...
[ başa dön ]
Kayıpların İzinde - 10 [
başa dön ]
Parçaları gizlenen bir “yapboz” oyunu... (*)
“İNCİSİNİ KAYBEDEN İSTİRİDYELER” yazı dizisini Ocak 2002’de
YENİDÜZEN’de yayımladığımda, Kıbrıs Türk basınında henüz “kayıplar” konusu
fazlaca ellenmemişti...
Kıbrıslıtürk kayıpların çocukları ilk kez basına konuşmuş, yıllarca
bastırılmış, gizlenmiş, unutulmuş seslerini, düşüncelerini, duygularını,
insan yüreklerini içtenlikle açarak duyurmuşlardı.
Şemi Bora’yla, Kutlay Erk’le, Tijen Gulle’yle, Özel Pınardan’la
konuşmuştum... Tümünün babası kayıptı... Babası Sampson’un adamları
tarafından vurulan Salih Bayraktar, 1957’de 10 yaşındaydı... O da bu
dizide konuşmuştu...
KAYIPTA ADALET YOKTUR
İçişleri Bakanlığı Kaza Müfettişi Şahap Şemi kaybolduğunda, Şemi Bora
12 yaşındaydı... “İncisini kaybeden istiridyeler” dizisi için
konuştuğumuzda şöyle demişti:
“Babam Türkler tarafından Larnaka polis karakolunda en son 26 Aralık
1963’te görüldü... Bir yerde 12 yaşında ailenin sorumluluğunu üstlenen bir
çocuğu düşünün... Kardeşimle birlikte benim büyümemiz, tahsil yapmamız
için annem büyük özverilerde bulundu... Dedem de bize yardımcı oldu, zor
günlerden geçip bugünlere geldik... O hisleri anlatmak da kolay değil,
yaşamayan insanın anlaması mümkün değil... Hiç kimsenin bu duyguları
yaşamamasını dilerim... Bana göre kin, medeni bir insanın içinde olacak
bir duygu değil... Ancak hiçbir zaman unutamayız, bu gibi olaylar başına
gelenler karşı tarafı bağışlama duygusunu geliştirmeli, onun da koşulları
birlikte gelme duygusuyla... Kayıpta adalet yoktur... Bu konular bir an
önce politik malzeme olmaktan çıkarılmalıdır... Yeter artık diyoruz,
neredeyse 40 yıl geçti üzerinden... Ben 12 yaşındaydım, oğlum
üniversiteden mezun oluyor ve hala biz bu kayıplar konusunun her iki taraf
arasında gidip geldiğini, görüşüldüğünü, alevlendiğini, geri düştüğünü
görüyoruz... Artık yeter diyorum, bu konu artık kapansın. Otursunlar, bir
şekilde ne yapacaklarsa yapsınlar, bu konunun kapatılmasının yönetimini 40
yıldır bulmalıydılar diyorum...Çünkü her açıldığında, ben yaşlı annemi
düşünüyorum, babam kaybolduğunda 30 yaşındaydı, şimdi zor yürüyecek
durumdadır. Her konu açıldığında acı çekmektedir... Artık yeter
diyorum....”
MEZARININ OLMAMASI UMUDA YOL AÇIYOR
Tijen Gülle’nin babası Aretyulu Vasıf Hasan, Lefkoşa’da mozaikçiydi...
Babası kaybolduğunda 11 aylıktı, takvimler 18 Aralık 1963’ü gösteriyordu.
Tijen Gülle duygularını şöyle anlatıyordu:
“Veli toplantısı olurdu, anneler babalar gelirdi, benim babam yok... O
eziklik hiç eksilmedi... Babaya tam ne olduğunu bilememek, o çocuk aklımla
yorum getirememek... Baban kayboldu diyorlar ama mezarı yok... Sanki babam
çıkıp gelecekmiş gibi gelirdi, hatta ortaokula kadar ben babama mektup
yazardım, duygularımı anlatırdım... Kayıp olduğunu bilmek ve mezarının
olmaması, insanda her zaman bir ümide yol açıyor... Şu anda öyle bir
ümidim yok ama belli bir yaşa kadar o ümidi taşıdım...”
SİVİL İNSANLAR ALINIP GÖTÜRÜLDÜ...
Mehmet Ali Göçer’in kardeşi Naim Hüseyin 29 Aralık 1963’te Aretyu’daki
evinden Rum polisi tarafından alınıp götürüldükten sonra ondan bir daha
haber alınamamıştı... Şöyle diyordu:
“Uzun müddet abimin öldürüldüğüne hiç inanmadıydım, esir olduğunu
düşünerek, o hayalle yaşadım senelerce... Hiçbir zaman ölü olduğunu
düşünmedim... Fakat zaman geçince artık o ümidi yitirdim... Suçsuz
biriydi... Bir mevzide çarpışırken ölseydi, savaştı öldü derdim.
EOKA’cılar yoldan alıp gitseydi, bir diyeceğim olmazdı. Ama müdafaasız
biri silahlı biri tarafından alındı, resmi görevli polis tarafından
alındı, eğer Kıbrıs hükümeti varsa, ben bundan onu sorumlu tutarım. Kıbrıs
hükümeti bugün bana kardeşimi bulmaya zorunludur... Deftera polisiydi
alan, belki de bugün o polis yaşamaktadır... Eğer bu suç cezasız kalacaksa
ve AB’ye gireceklerse, nasıl girecekler? Ben Avrupa Birliği’nde hakkımı
arayacağım... Ben de barıştan yanayım, ama bunlara dikkat edelim, çünkü
yarın bunlar çıban başı olacak... Bu gibi insanlar istismar edilip bir
kıvılcım başlayabilir, o nedenle çok dikkatli olmalıyız Kıbrıs’ta...”
BİR ÇOCUĞUN KALDIRAMAYACAĞI BİR YÜK...
Bu dizi yayımlanırken babası kayıp Kutlay Erk’in öyküsü içime
dokunmuştu... Babası Merkezi Cezaevi gardiyanı Mustafa Arif 23 Aralık
1963’te kaybolduğunda, Kutlay Erk henüz 11 yaşındaydı, ilkokul son
sınıftaydı... Babası nöbetteyken kalp krizi geçirmiş, Lefkoşa devlet
hastanesine yatırılmıştı... Tarihler 21 Aralık 1963’ü gösteriyordu... 23
Aralık’ta babası hastaneden alınıp götürülmüş, geride ondan hiçbir iz
kalmamıştı... Bir süre sonra esirlerin değiş-tokuşu gündeme geldiğinde
Kutlay Erk, Girne Kapısı’na gidip babasının gelip gelmediğine bakardı:
“Esir edilmiş Kıbrıslı Türkler kamyonlar içinde Girne Kapısı’na
getirilirdi. Babam geldi mi diye onu bulmaya giderdim... Girne kapısında
kamyondan bir bir esir Türkler çıkar, aileleriyle kucaklaşırdı... Ben
hisarın üstünde beklerdim, benim babam çıkmazdı... Gidip oradakilere
sorardım, “Bu defa değilse gelen defa çıkar, daha gelecek olanlar var”
diye bir umut verirlerdi... O burukluk, acı ve hüsranla eve giderdim...
Tek başıma döndüğümde evde yıkım olurdu...” diyordu...
“Orada ben hatırlıyorum, küçük 11 yaşında bir çocuk olduğum için
hisarın üzerinden izlerdim, daha yüksekçe bir yerden yani, çünkü
kalabalığın içine karıştığımda göremezdim diye... Tabii gözünüz takılır
kamyonun arkasından atlayan insanlara... Ve onun etrafında, ona sarılan,
kucaklayan insanlara... Her atlayana bakardım ama hiçbiri değildi... Hep
şimdi çıkacak olan, şimdi çıkacak olan diye Hisarın yamacında ayakta
beklediğimi hatırlarım, o çıkarsa koşacak gibi bir hazırlık içinde... Bir
kamyon boşalır, ikinci kamyon boşalır ve çıkmaz... Ve en sonunda bütün
boşalan kamyonlar gider ve çıkmayınca tabii, büyük bir burukluk, kırıklık,
hüsran içinde olurdum. Bu o anki bir ruhtu ama bir de eve gittiğimde ne
diyeceğim de vardı. Bir benim yaşadığım vardı ki gelmedi, bir de eve
gittiğimde, söylediğimde yaşanacak olan vardı. Onu da beraber yaşarsınız.
Başka bir esir değiş-tokuş programı olur ve bu gene yaşanır ve çok iyi
hatırlarım, o esirlerin değiş-tokuşu olduğu gün için annem evi
hazırlardı... Bayram temizliği gibi temizlik yapılırdı geri dönecek diye.
Bisikletini temizlerdik, hazırlardık geri dönecek diye... Yemekler
yapılır, elbiseleri hazırlanırdı geri dönecek diye... Dediğim gibi evin en
müsait oğlanı bendim onu gidip izleyebilecek durumda... Bu arada ben
bisiklet sürmeyi öğrendim, bir defasında hatırlıyorum bisikletiyle gittim,
bisikletiyle birlikte geleceğiz diye. Her defasında aynı olay olur,
kamyondan bir bir esir Türkler çıkar, aileleriyle kucaklaşır, arkadaşıyla
dostlarıyla kucaklaşır ama benim babam çıkmaz... Gene hüsran, gene yoktur.
Gidip oradakilere sorardım, başka gelecek var mı diye, tabii tabii derler,
daha gelecek var. Bu defa değilse, gelen defa diye bir umut verilirdi. O
buruklukla, o acıyla, o hüsranla eve giderdim. Tek başıma dönünce evde
epey bir üzüntü, ağlama, yıkım havası çıkardı. Teselli etmeye çalışırdım
annemi, ablamı, daha gelecek olan var, bu defaya olabilir diye. Bir süre
sonra dediler ki bitti, artık yok... Henüz evine dönmemiş olanlar akibeti
meçhul kayıp kişiler sayılabilir. Onlarla ilgili araştırmalar yapılacak,
belki bulunur falan şekline döndü durum. Ve kayıp ailesi olarak ilan
edildik...”
YALUSA’DAN ALINIP GÖTÜRÜLEN YARGIÇ...
Aralık 2002’de YENİDÜZEN’de yayımlanan “ÖTEKİ TARAFTAN İNSAN YÜZLERİ”
dizisinde, bir Kıbrıslırum kayıp çocuğuyla konuşmuştum... Babası Takis
Hacınikolau, 1974’te ikinci harekat sonrası Yalusa’da (Yeni Erenköy)
kahvehanede otururken alınıp götürülmüştü. Kahvehanede 50 kişi vardı ama
aralarından 9 kişi seçilip götürülmüştü... Şöyle diyordu:
“Kahvehanede 50 kişi vardı ama 9 kişi aldılar. Bu 9 kişinin alınmasının
bilinçli bir seçim mi olduğu, bir listeden mi seçildikleri falan
anlaşılamadı çünkü bu 9 insanın iki toplum arasında yaşananlarla ilgisi
yoktu. Çünkü alınıp götürülenler arasında öğrenciler vardı, müzik okuyan
öğrenciler vardı, yalnızca orada tatillerini geçirmeye gelmişlerdi.
Alındılar, biz haberi evde duyduk, şok geçirdik. Tümüyle izlerini
yitirdik... Babam bir yargıçtı, Lefkoşa’da mahkemede çalışıyordu, adı
Takis Hacınikolau’ydu. Çok bilgili, kibar biriydi. Ve gerçekten de onun
alınması sürprizdi, belki yanlışlıkla alınmıştı yani siyasi ya da başka
nedenlerden ötürü değil...”
Kıbrıslıtürk olsun, Kıbrıslırum olsun, ailesinde kayıp olanların
duyguları aynıydı, acıları aynıydı... Onlar incisini kaybetmiş
istiridyelerdi... Hep bir tarafları eksik kalırdı...
PARÇALARI BULUP YERİNE KOYMALI...
“Kayıpların izinde” yazı dizisi, “İncisini kaybeden istiridyeler”in
devamı oldu... Birlikte okuduk Sevilay Berk’in trajik öyküsünü, Cemaliye
Şoförel’in feryadını, İbrahim Dervişoğulları’nın anlattıklarını...
Dohni’ye, Alaminyo’ya uzandık... Ali Taşbel’in, Kudret Özersay’ın
acılarını paylaştık... Andreas Paraskos’la güneydeki Lakadamya toplu
mezarının açılışına tanık olduk - o bize herşeyi anlattı... Ardından
Xenophon Kallis’le neler yapıldığını konuştuk... Konuşma cesareti
gösterdikleri için tümüne teşekkür ediyorum... Onlar konuştuğu,
konuşabildiği için bu topraklarda yaşanmış olan acıların derinliğini
öğrendik, yaşanan travmaları birlikte aşmaya çalıştık...
Kayıpların izini sürerken, Maria Georgiades bizleri alıp
Değirmenlik’teki küçük evine götürdü - annesini, babasını, kızkardeşini,
erkek kardeşini yitirişini anlattı... Bugün bütün ailesi kayıp, buna
rağmen kuzeye geçmekte tereddüt etmiyor, Kıbrıslıtürklerle dost olmak
istiyor, barış istiyor.
Artık bitsin istiyor...
MEZARLAR GİZLENDİKÇE KATİLLER GİZLENİR...
Artık bitsin...
40 yıldır bu topraklarda insanlar kayboluyor... 40 yıldır mezarlar
gizleniyor... Kıbrıslıtürk mezarları, Kıbrıslırum mezarları farketmiyor...
Kayıpların acısı aynı çünkü: gözyaşlarının milliyeti yok, pasaportu yok,
sınırı yok...
Nerede olursa olsunlar, 40 yıldır gizlenen mezarlar, cinayetlerin
gizlenmesi demek, kanıtların gizlenmesi demek, katillerin gizlenmesi
demek...
Artık bitsin...
Adamız o kadar güzel ki, kan kokusuyla yaşamaktan vazgeçelim artık...
İster Kıbrıslıtürk, ister Kıbrıslırum, ister Kıbrıslıermeni, ister
Kıbrıslımaronit, istersek Türkiye’den gelip buraya yerleşmiş olalım, kim
olursak olalım, bu adanın sakinleri olarak birbirimize insan elimizi
uzatalım... Konuşalım... Suskunluğumuzu bozalım... Bildiklerimizi,
gördüklerimizi, duyduklarımızı anlatalım... Bizler suskun kaldıkça
mezarlar gizlenir, mezarlar gizlendikçe kanıtlar gizlenir, kanıtlar
gizlendikçe katiller gizlenir çünkü... Bu suskunluğu bozalım - hangi
milliyetten olursa olsun, kayıplara aramıza dönmeleri, toplumlarımızın
parçası olmaları, uygun biçimde gömülüp artık huzur içinde yatmaları için
bir şans verelim...
Bir bulmacanın eksik parçalarını yerli yerine koyalım: kayıplar
konusunu bir defada, kökten, tümüyle çözelim... Kıbrıslıtürkler ve
Kıbrıslırumlar olarak bunu yapalım...
Tarihimizi birleştirelim - eksik parçaları biraraya getirerek kendi
tarihimizi kendimiz yazalım... O tarih ki herkes kendine göre anlatır,
kendine göre yorumlar... Bu diziyi hazırlarken, Kıbrıs’ta hiçbirşeyin
göründüğü gibi olmadığını, anlatıldığı gibi olmadığını, olayları herkesin
kendine göre hatırladığını, hoşuna gitmeyen, beğenmediği şeyleri
“tarih”ten silmeye çalıştığını, gizlediğini, değiştirdiğini bir kez daha
kavradım. Esas tarih yazılamayanlar, fısıltılarla anlatılanlardı... Bir de
cesaretle bu dizide konuşabilenlerin anlattıklarıydı esas tarih...
PARÇALAR EKSİK, PARÇALAR GİZLENMİŞ...
Karşımızda kocaman bir yap-boz oyunu duruyor, parçalar eksik...
Parçalar birileri tarafından alınıp gizlenmiş... Bunları bulalım, birlikte
yerli yerine koyalım... Bütün resmi görebilelim ki bu topraklarda umutla,
korkusuzca, özgürce, barış içinde yaşayabilelim. Bunu yapmaz, suskun
kalır, bildiklerimizi, gördüklerimizi, duyduklarımızı, yaşadıklarımızı
sivil yurttaşlar olarak paylaşmazsak, eksik parçaların sorumluluğunu
birlikte üstlenmezsek, varolan güvensizlik, kuşkular, bastırılmış,
gizlenmiş travmalar, içinde yaşadığımız sistemi zehirlemeye devam eder
durur, “kayıp” üreten tarihimiz gelecekte de kendini yineleyebilir...
Bu dizi burada bitmiyor, çalışmalarımız devam edecek - çünkü dizinin
ortaya çıkardığı yeni sorulara yanıtlar aramak gerek... Eksik parçaların
bulunup yerine konulması, “yapboz” oyunundaki gerçek resmin ortaya
çıkarılması gerek... Bu dizide konuşmaya fırsat bulamadığımız başka kayıp
çocuklarıyla da konuşacağız, belki bunları bir kitaba dönüştüreceğiz...
Ama şimdilik ufak bir ara verelim ve kayıp parçaları dev bir bulmacayı
çözer gibi, birlikte aramayı sürdürelim...
[ başa dön ]
Kayıpların izinde
dizisinin medyadaki yansımaları
|