|
İncisini
kaybeden istiridyeler & Kayıpların izinde
KAYIPLARIN İZİNDE DİZİSİNİN MEDYADAKİ
YANSIMALARI
~ Sevgül Uludağ ~
---
Osman Güvenir,
Mezarlar Açılırsa,
Halkın Sesi, 25.08.2004
Armağan Karal,
Ya Kayıp Bir Toplumun
Akibeti?, Afrika, 24.08.2004
Şener Levent,
Cezası Kalan Katliamlar,
Afrika, 15-16.08.2004
Hasan
Kahvecioğlu'nun Konukları: Sevgül Uludağ ve Andreas Paraskos, Radyo
Mayıs
Hasan Kahvecioğlu,
Teyzemin oğlu Reşat’ın
kimlik mücadelesi, Politis, 12.06.2003
Okurlardan Gelen,
Yenidüzen Medya
Mehmet İncirli,
Rumlar neden katliam
yaptılar?, Kıbrıs- Okuyucu Mektupları, 22.08.2004
Medyaya takılanlar:
Talat’tan “Kayıpların
İzinde” yazı dizisine “sitem!...”, SİM FM, 17.08.2004
Hasan Kahvecioğlu,
Kayıplar konusunda mutlaka
birşeyler yapılmalı, Halkın Sesi, 17.08.2004
Mehmet Levent,
Uçup giden kuşlar nasıl
döner yuvaya?, Afrika, 17.08.2004
Medyaya mektup - Ahmet
Karaman, Yenidüzen Medya, 15.8.2004
Eralp Adanır,
Roller, yaşanmışlıklar
aynıydı, Kıbrıs Postası, 9.08.2004
Osman Güvenir,
Sevilay Berk’in öyküsünü
okurken gözlerim doldu, Halkın Sesi
Kutlay Erk,
Kayıplar konusu çözüm
bekliyor..., Yenidüzen, 22.08.2004
Sami Özuslu,
“O bir gün çıkıp
gelecek!..”, Yenidüzen, 22.08.2004
SİM FM,
“Geçmişimizle yüzleşelim,
bunlar karanlıkta kalmasın...”
HALKIN SESİ
Mezarlar açılırsa
Osman Güvenir
1963 olayları ile başlayan bir “kayboluş” ve bir
“yokoluş” yolculuğunun tamı tamına kırkbirinci yılındayız…
Tam kırkbir yıl önce ilk Türkün kayboluşu ile
başlayan bu kötü oyun, kırkbir yıl sonra çok kötü ve çok acımasız bir
şekilde noktalanır mı diye düşünüyorum.
Nice insanımızı alıp götürmüşlerdi sokaklardan
Rumlar. Bir çok çocuğu babasız bıraktılar. Onların baba sevgisinden
yoksun büyümelerine neden oldular.
O gözlerinin önünde alınıp götürülen ve meçhulde bir
çukura gömülen b abalarının akibetleri ile yanış tutuşan çocukların
hayalleri ve umutları ne oldu? Ne oldu o yıllarca yollarını bekledikleri
babalarının gelişi?
O çocuklar hep “belki bir gün bu kapıdan yine babamız
girecek ve yine onun son öpüşü gibi bir kez daha onu öpme bahtiyarlığına
erişeceğiz” düşüncesiyle yaşadılar. Ama bekledikleri babaları gelmedi.
Hiçbir zaman da gelmiyecek.
Gazeteci yazar Sevgül Uludağ’ın başlatmış olduğu
kayıpların hazin hikayeleri ve onların yakınlarının duyguları çok anlamlı
ve çok önemlidir bana göre. Gerçekten bir “iz sürüştür” bu yapılanlar.
“Bu insanları kim ne zaman ve niçin alıp bir yerlere gömmüştür?” sorusunun
karmaşası içinde bir arayış…
Hele annesi ve babası alınıp götürülen o şehit
kızının anlattıkları tam bir insanlık trajedisidir. Ömür boyu bir hayalin
peşinde koştular durdular. Küçük küçük kardeşlerine hem analık hem
babalık etti o minik kız. Ne oldu? Yıllar sonra anne babasının gömülü
olduğu çukurun yerini öğrendi Kayıplar Komitesinden. Hem de Rumların
deşifre ettiği bir gerçekten.
Bakıyorum Taşkentten alınıp götürülen Türk
erkeklerine ve onların arkada bıraktıklarına.
Fakat bir de Rum tarafındaki kayıp ailelerinin
isyanına bakıyorum. Hey gidi kavgalar ve savaşlar hey… O sıcak savaşlar
ve kitle kavgaları değil mi insanları yok eden?
Sonra soruyorum! Gerek Türk gerekse Rum insanları
hem soğuk savaşta hem de sıcak savaşta neden öldüler?
Öldüler çünkü bir kısım ENİSİS maskaralığı peşinde
koşan manyak ve sonu gelmez bir macera uğruna,ENOSİS uğruna bu adayı kana
buladı ve arada hem masum Türkler hem de masum Rumlar canlarından oldular.
Yani bütün bu kayıpların tümünden tamamen Rumlar
sorumludurlar. Durduk yerde kimse size silah sıkmaz siz durduk yerde o
kimseye silah sıkmadıkça. Yani Türkler ne yapacaklardı? Elleri kolları
bağlı mı oturacaklardı? Kaybolan kardeşlerinin kanı için, mukabil tedbir
almıyacaklar mıyıdı?
Fakat tek bir Türk, tek bir Rumu kaçırıp meçhulde
bir yerlere gömmemiştir. Sadece sıcak savaşlarda ölen ölmüştür. Bir de
15 Temmuzda Makarios darbesi esnasında yüzlerce binlerce Rumun ölmesi var.
Bunu zaten mezarlık bekçisi papaz itiraf etmedi mi gazetelerde?
Tam kırkbir yıl sonra Annan’ın görüşleri
doğrultusunda “sözde artık her şey ortaya dökülmelidir” felsefesi içinde
kayıplar konusu aydınlanacak. Yeniden otonom Kayıp Şahıslar Komitesi
toplanmaya başlayacak. Hatta dün başlamış olması lazım.
Herşeye sıfırdan başlayacaksak ve her şeyi kabul
ederek bir yerlere varacaksak, geçmişte yaşananları ve yaşananların
getirdiği ve hatta bundan sonra da getireceği trajedileri göze almalıyız.
Masada kabul edilmesi gerekenler neler
olmalıdır?
1963 olaylarında kaybettikleri kişilerin
mezarlarını taker taker bize Rumlar göstermelidir. Ve biz de artık o
dönemlerde kaybolan insanlarımızın bir kez daha geri gelemeyeceklerini acı
da olsa bilmeliyiz. Yapılabilecek DNA testleri ile en azından ölülerinin
kemikleri alınacak ve bir çukura gömülerek “işte babamızın yıllarca
özlemini çektiğimiz ve bulamadığımız mezarı buradadır” diyecekler.
Ya 1974 savaşları? Hem Türkler için hem Rumlar
için durum aynıdır. Hatta Rumlar için daha da farklıdır çünkü önce kendi
aralarındaki hesaplaşmayı bitirmelidirler sonra 20 Temmuz savaşındaki
kayıplarını aramalıdırlar. EOKA’cıların öldürdükleri kendi soydaşlarından
Kıbrıs Türkleri sorumlu tutulamaz. Şu veya bu şekilde bazı şeyler ortaya
çıkar.
Ama 1974 savaşı sıcak bir savaştı. Bizden de
onlardan da bir çok insan öldü ve bir yerlere gömüldüler herhalde. Hem
Türk tarafındaki hem de Rum tarafındaki kayıp aileleri bağırıp
çağırırlarsa ve hala acılar içinde yaşarlarsa “bu insanların
buharlaşmadıklarını” da itiraf etme durumundadır iki taraf da.
Diyelim ki Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi belli
prensipler içinde bilinen veya bilindiği sanılan mezarları açmaya karar
verdiler. Diyelim ki o açılan mezarlarda bulunan kemikler üzerinde DNA
testleri yaptılar ve yakınları belirlendi. Türk veya Rum… Önemli olarak
addedeceğimiz o insanların geçirecekleri psikolojik travmadır. Sosyal bir
travma olarak ve sosyal bir trajedi olarak yorumlamak durumundayız.
Bu mezarlar açılırsa ve DNA sonunda hangi
kemiklerin kime ait olduğu belirlenirse, yıllarca sürüp giden ruhsal
fırtına dinecek ve bir yığın toprağın altında nişanlanmış kaybolan umudun
belirgin odağı olarak orada kalacak.
Şimdi soruyorum! O insanların acıları dinecek mi?
O insanların acıları belki de daha da katmerlenecek ve yıllarca
bulamadıkları veya üzerine kapanamadıkları mezarlar üzerinde ağıtlar
yakacaklar.
Bir dakika istiyorum sizden. Bütün okurlarımdan bir
dakikalık zaman istiyorum. Lütfen o kayıpların eşlerinin ve çocuklarının
yerine koyunuz kendinizi. Hep yıllarca duvardaki resmi ile avunduğunuz
eşinizin veya babanızın son izini bulma heyecan ve merakınızı yenebilir
miydiniz?
Bir şehit çocuğu olsaydım bütün Kıbrıs’ı Neron gibi
yakardım. Bütün Rumları da bir kaşık suda boğardım. İçimdeki yangını
kimse de söndüremezdi. O nedenle şehit veya kayıp çocukları veya aileleri
yerden göğe kadar haklıdırlar diyorum arayış içinde olmakta.
Açılsın bakalım o meçhuldeki mezarlar. Açılsın
acılar, çığlıklar yine ayyuka çıksın, yine göz yaşları sessiz aksın şu
kara toprağa. Hayıf hem ölene hem de arkada kalanlaradır. İki tane
kurşun sıkmayan ganimet zengini ve fırsat düşkünü sonradan görmeler kına
yaksınlar bir yerlerine… Yudumlasınlar viskilerini görkemli villalarının
denize bakan teraslarında. Asla arkalarına bakmadan şaşaalı hayatlarına
devam etsinler. Kulaklarını tıkasınlar kaybolan insanlar için yakılacak
ağıtlara ve dökülecek göz yaşlarına.
Herkes görsün!İşte gerçek kahramanların kemikleri
toprak altından toprak üstüne çıkıyor. Aleme ibret olsun…
Şimdi anladınız mı neden “Mezarlar açılırsa…”
sorusunu sorduğumu?
(HALKIN SESİ - Osman GÜVENİR - 25.8.2004)
[
başa dön ]
AFRİKA
YA KAYIP BİR TOPLUMUN AKİBETİ ?
Armağan Karal
Sevgül Uludağ'ın kayıplarla ilgili girişimi,
Kıbrıs'ın kuzeyinde bu acıları yaşayanların yüreklerindeki kırk elli
yıllık suskunluğa gömülmüş o derin acıyı, toplumsal yüreğe yeniden
taşımakla kalmadı, bu toplumu yönetenlerin bizlere neler yaptıklarını da
başka bir açıyla yeniden görmemizi sağladı.
Sevgül'ün kayıplarla ilgili yaptığı, yalnızca bir
yazı dizisi olarak değil, bu adada karanlık tarih yaratanlarca insanların
yüreğinde açılan yaralara karşı protesto ve teşhir gücü yüksek, yeni bir
hareket olarak algılanmalıdır. O yüzden, Sevgül'ü bu girişiminden ötürü
bir daha kutlamak gerekir .
Neredeyse adam başına bir politikacının düştüğü bu
kirli siyaset, derin ve karanlık çukurda, şimdiye kadar hiç kimsenin,
hiçbir politikacının ya da muhalifin değinmediği, ilgilenip de peşine
düşmediği, çözüm aramadığı, o insanların acılarını paylaşmayı dahi
düşünmediği bir konuydu kayıplar konusu; yara deşildi, irin akmağa başladı
artık; Sevgül'ün sayesinde.
Umarım Sevgül'ün bu cesur ve bireysel hareketi,
toplumun bu hiç değinilmeyen önemli yarasının tedavisi için de iyi bir
başlangıç olur.
“Başbakan Mehmet Ali Talat'” ın protestosuna rağmen
hem de.
Sevgül'ün kayıplarla ilgili yazı dizininin sırası
değilmiş idi, şimdi.
Ne zamandır bu toplumun kayıplarını aramanın sırası?
Neyin sırasıdır acaba şimdi? Kendisine böyle bir soru sormağa gerek var mı
dersiniz?
Hiç kimse kusura bakmasın ama, zaten Kıbrıs'ın
kuzeyindeki topluma, ne zamandır zaten tümden kayıp gözüyle bakılmıyor mu?
1974'ten beridir, Kıbrıs'ın kuzeyindeki insanlara ne
zaman yaşıyorlarmış, hayattaymışlar , ya da bu dünyada varmışlar gibi
muamele edildi ki?
“Başbakan”, hala böyle sürüp gitsin istiyor demek .
Biz kayıp bir toplum olarak sesimizi kısıp oturalım,
yoksa varlığımız anlaşılırsa, adamın başı derde mi girer? Bunu mu demek
istiyor?
Öyle ya!..
Seçim zamanları geldiğinde, binbir vaadle kayıplar
oldukları yerden kah sessiz sedasız, kah meydanlarda keşfedilip
alkışlanarak, kah odun , kah mum yaktırılıp, güvercinler uçurtularak,
toplumsal varlığın kayıp ruhundaki acı öne çıkarılıp, sizin varlığınızı ,
yaşadığınızı ve bu dünyada bir değer olduğunuzu kanıtlayacağız denilerek
sandıklara götürülür.
Seçimden sonra ise, toplumun insanlarının aslında bu
dünyada yasal ve yaşar hiçbir varlık gösteremedikleri ve kayıp oldukları,
çoktan kayıp edildikleri ve öylece de kalmaları gerektiği anımsanıp
kanıksanır.. hatta kayıp kalmağa zorlanırlar..
Susunuz .. Varlığınızı belli edip de başımı belaya
sokmayın demek ne demektir bir “başbakan” için?
Ya da yaşarken ve yaşadığı bilinirken, kendi
“seçtiklerince” kayıp sayılan bir toplum için?
Bu dünyada bizim toplum olarak , vücudumuzdan ve
iskeletimizden başka, yaşadığımıza ilişkin yasal bir belge, bulgu, ya da
tanık, veya kanıt var mıdır ?
“Yokoluşumuzun hızlanması” tehlikesine karşı önlem
almağa, ya da “Varlığımızı idame ettirmek” hırsımızı kuvvetlendirmeğe
yönelik çabalarımız neden hep boşa gidiyor zannediyorsunuz?
Savaşlarda kaybolanların gündeme gelmesi bu yüzden de
çok iyi oldu bence.
Asıl kayıp kavramına uyan ve daha da acıklı olan; bir
toplumun, otuz kırk yıl boyunca yaşadığının bilinmesine rağmen, savaşlarda
kaybedilenlerden daha çok kayıp sayılıp, yokmuş muamelesi görmesidir
sanırım.
İşte Sevgül'ün yazı dizisi, o “anamın babamın
kemiklerini isterim” diye yüreği parçalanan kayıp ailelerinin yıllardır
çektikleri acıların yanında, bana bunları da düşündürdü.
Yaşarken bile yok saydıları bir toplumun kayıplarının
ve kayıplarına ait kemiklerin, kalıntıların, izlerin peşine bu efendiler
neden düşsündü?
Oysa kayıpların kemiklerini aramak, kayıpların
akibetlerini öğrenmek bir insanlık hakkıdır, bunu yapmamak da bir insanlık
suçudur.
Ya kemikleri ve vücudu hala sağlam olan bu kayıp
toplumun akibetini kim tayin edecek, kim öğrenecek?
(AFRİKA - 24.8.2004)
[
başa dön ]
AFRİKA
Cezasız kalan katliamlar...
Şener LEVENT
Geçtiğimiz aylarda Kıbrıslı bir Rum dostum bir gün
ilginç bir haber verdi bana.
-Duydun mu, dedi...
-Neyi, dedim.
Sonra şimdi adını anımsayamadığım bir Rumdan söz etti
ve,
-Ölmüş, dedi...
Kimmiş bu Rum?
Dohi'deki katliamı yapan adam...
-Herkes biliyor muydu bunu, diye sordum dostuma...
-Biliyordu ya, dedi...
-Ve ne cezalandırıldı, ne de hesap soruldu ondan
değil mi? Kendi halinde hiçbir suç işlememiş gibi yaşayıp gitti ve bu
dünyadan göçtü demek...
-Ne yazık öyle, dedi dostum...
***
Bir suçlular cennetidir bu ada...
Nice cinayetler işleyen katillerin serbestçe aramızda
dolaştığı bir ülke...
Yapanın yaptığı yanına kaldı hep...
Hesap sorulmadı hiçbir zaman kimseden...
Ne İngiliz zamanında adam öldürenlerden, ne
cumhuriyet yıllarında cinayet işleyenlerden...
60'lı yıllardaki katliamların da hesabı sorulmadı,
74'teki katliamların da...
Gezer dolanırlar aramızda hiçbirşey olmamış gibi...
Sonra bir gün öldükleri duyulur...
-Ölmüş, derler...
Merak ediyorum...
Muratağa, Atlılar ve Sandallar katliamlarını yapanlar
nerde acaba?
Ne yapıyorlar?
Onlar da biliniyor mu böyle?
Herkes bu katliamları yaptıklarını bile bile onlarla
birarada yaşamayı içine sindirebiliyor mu?
Ayvasıl katliamını yapanlar yaşıyorsa, bugün 70'li
yaşlarında olmalı.
Onlar ne alemde?
Kapılar açıldıktan sonra Ayvasıl'a gidenler de oldu
mu acaba?
Tazelediler mi anılarını?
***
Sevgül Uludağ izini sürmüş acıların.
İyi de etmiş...
Türk-Rum kayıp yakınlarını bulup trajik öykülerini
dinlemiş onların...
Ve aktarmış bize...
İşte bir şehit eşi ve anası...
Cemaliye Şoförel...
Eşi ile oğlu katledilmiş Ağustos 74'te Dohni'de...
Oğlu,
-Anne son bir defa öp beni, demiş ona.
Bir daha da ne görüşmüşler, ne kucaklaşmışlar...
Cemaliye Şoförel dün gibi anımsıyor herşeyi...
Bu katliamı yapanları da...
-Andriko Foru, diyor...
Herkesi toplayıp götüren Rum o işte...
Yaşıyor mu hala?
Cemaliye Hanım diyor ki:
-Yaşar... Görmedim... Bilirim yaşadığını, gidenler
görür... Çıkar mı insan içine? Kaç kişi bizden gitti Dohni'ye, çıkmaz
dışarı... Dohni'de tam girişte oturur... Köyü girerken bir hayli
kamyonlar, traktörler, şirolar var, hep onundur...
Gördünüz mü, bir cani nasıl yaşar...
Nasıl sefa sürer şu Kıbrıs denilen suçlular
cennetinde...
***
Biz bunları bile bile yaşıyoruz işte bu memlekette...
En korkunç katliamların bile cezasız kaldığı bir
yerde ömür törpülüyoruz...
Bir Nürenberg Mahkemesi kurmayı başaramadık burada.
Suçluları sanık sandalyesine oturtamadık.
Hatta daha da kötüsü, bu suçluların çoğunu başımıza
idareci yaptık.
Bugün Güney'deki ipler de, Kuzey'deki ipler de hala
onların elinde...
Kıbrıs'ta çözüm yoksa bunun için yok işte...
Cinayetlerini örtbas eden ve canilerini
cezalandırmayıp ödüllendiren toplumlar nasıl bir adalete, nasıl bir barışa
ulaşabilirler ki?
Dohni katliamının baş aktörlerinden Andriko Dohni'de
kamyonları ve şiroları ile hiçbir şey olmamış gibi yaşayıp gidiyorsa,
Kıbrıs'ta bulacağımız adalet nasıl bir adalet olacak?
CEZASIZ KALAN KATLİAMLAR (2)
Cezasız kalan cinayet ve toplu katliamlar yalnız
Rumlara ait değil.
1974'tre öldürülen çok sayıda Rum da var.
Nerde oldukları, nereye gömüldükleri bilinmeyenler de
var...
“Biz sivilleri öldürmedik” diyenler yalan söylüyor.
Bizim Ali Osman, TC'li komutanın öldürmek için
kendisine teslim ettiği o beş sivil Rumu emre itaat edip de öldürseydi,
onlar da şimdi ölmüş ve bir yerlere gömülmüş olacaktı.
***
Yıllardır terennüm ediyoruz biz...
Dohni...
Muratağa...
Atlılar...
Sandallar...
Eğer Kuzey'deki tozlu mezarlar açılırsa ne olacak?
Rumlar da söylemeye başlayacak belki...
Lapta...
Karava...
Kazafana...
Toplu mezarlar propagandasında bugüne dek Rumlara
karşı bir üstünlük sağladıysak, Kuzey'deki toplu mezarların açılmasına
izin vermediğimiz için sağladık.
Toplu sivil katliamları bizim değil, yalnız Rumların
işiymiş gibi gösterdik.
Ama bilen bilir.
Gören bilir...
Ağızlarını kerpetenle açsan açılmaz bilenlerin ve
görenlerin...
En küçük ayrıntılarına dek anlatırlar da “ benden
duymamış ol” derler.
Ölenler mezara götürür bildiklerini...
Yaşayanlar mezara götüreceği günü bekler...
***
Bildiklerini, gördüklerini anlatma cesaretine hala
sahip olamayan toplum bir zındana hapsetmiş gibidir kendini...
“Gör duy konuşma” ile geçen hayatımız bir korku
filminden başka nedir ki?
Bir toplumda konuşanların ocağı söndürülürse eğer,
geriye kalanlar nasıl konuşabilir?
Bir de bu korku filminin tam ortasında perdede
beliren Talat “Biz özgürüz, içine korku sinmiş olan Rumlardır” demez mi?
Kan lekelerinin tarihteki izini sürerken korkuya
kapılan kim?
Biz mi?
Rumlar mı?
***
Güney'deki yönetim Dohni'de yapılan katliamı inkar
etmiyor.
Ve 1963'ten sonra kaybolan ve izine bir daha
rastlanmayan 500 Kıbrıslıtürkün listesini de hazırlayıp verdi bizim
tarafa...
Toplu mezarları açmaya hazır olduğunu açıkladı...
Kan testi için hgalkımıza çağrı yaptı.
Siz bizim tarafta bu yönde herhangi bir adım
atıldığını duydunuz mu hiç?
Kuzey'deki toplu mezarların açılmasına hala izin
vermedikleri gibi, insanlarımızın Güney'e gidip kan testi yaptırmalarını
da engellemeye çalışıyorlar...
***
İçine korku sinmiş olan toplum hangi toplum?
Bizim burada kendi imzası ile gazeteye yazı yazma
cesareti bile olmayan binlerce insanımız var...
Dinlenen telefonlardan dolayı telefonda
konuşamayanlar var.
Muhalif bir gazeteyi dairede masasına açıp
okuyamayanlar var...
“Benden duymamış ol” diyenler ülkesi burası...
Bu mu özgürlük?
Bizim özgürlüğümüz de o üç maymunun özgürlüğü kadar!
***
Toplu mezarlar açılır mı?
Göreceğiz...
İşte Annan da “açın artık” diyor.
Rum “ben hazırım” dedi, ama bizim taraftan yanıt yok
henüz...
Canileri bıraktık...
Kimsenin peşine düştüğümüz yok!
Ama hiç değilse yeraltından o kemikleri çıkaralım.
Kemikler katilleri ele vermez!
Merak etmeyin!
Bayrağınızın rengini ele verse de kimse sorumlu
tutmaz sizi bundan...
Günahlar savaşa yazılır, size yazılmaz!
(AFRİKA - Şener LEVENT - 15-16.8.2004)
[
başa dön ]
*** Kayıplar konusu Radyo Mayıs’ta tartışıldı...
Gazeteci Andreas Paraskos ile Sevgül Uludağ, Hasan Kahvecioğlu’nun
sorularını yanıtladı... Paraskos:
“Lakadamya mezarlığında bir de Kıbrıslıtürk kadın
yatıyor...”
YENİDÜZEN MEDYA:
Kayıplar konusu Radyo Mayıs’ta tartışıldı. Gazeteci
Hasan KAHVECİOĞLU’nun hazırlayıp sunduğu “Doğruya Doğru” programının dünkü
konukları Kıbrıs’ın güneyinde kayıplar konusunu 10 yıldır işlemekte olan
Kıbrıslırum gazeteci Andreas Paraskos ile Kıbrıslıtürk gazeteci Sevgül
Uludağ idi. Geçtiğimiz on yıl içinde Kıbrıs’ın güneyinde kayıplar
konusunda yaptığı araştırmaları özetleyen Andreas Paraskos, bu konunun
artık bir çözüme kavuşturulması gerektiğini belirterek gelecek kuşaklar
için bunun yapılması gerektiğini vurguladı. Paraskos, 1994 yılında
kayıplar konusuyla bir tesadüf sonucu ilgilenmeye başladığını, bir komşusu
ve yakın arkadaşının Lakadamya mezarlığında bir cenazeye katıldıktan sonra
kendisine burada “meşhul yurttaş-meçhul asker” yazılı mezarlar bulunduğunu
ve bunların “kayıplar” olabileceğini söylemesi üzerine konuyla
ilgilendiğini anlattı. Paraskos o dönem FİLELEFTHEROS’un SELİDES
dergisinde çalıştığını, Lakadamya mezarlığında mezarları incelediğini ve
1619 kişilik kayıplar listesini alarak mezarda gömülü olanlarla kıyaslamak
istediğinde kendisine bu bilgilerin “çok gizli” olduğunu söylediklerini
ancak konunun peşini bırakmayarak listeyi Strazburg’tan aldığını ve bunu
yayımladığını anlattı. Liste yayımlandıktan sonra kayıplar listesinde
bulunan bazı kişilerin aslında ölmüş ve gömülmüş olduğu gibi bilgilerin
ortaya çıktığını anlatan Paraskos, o günlerde Kıbrıslırum Kayıp Yakınları
Komitesi Sekreteri olan Nikos Sergides’in bir memur olduğunu, kardeşinin
de devlette kayıplarla ilgili bölümün sorumlusu olduğunu, bu kişilerin
kayıplarla ilgili dosyaların “üzerine yattığını” ve 1619 kişilik listede
bulunan isimlerle ilgili araştırma yapmadıklarını anlattı. Bir gazeteci
olarak yürüttüğü araştırmaları ve ortaya çıkardıklarını aktaran Paraskos,
Sergides’in 1974 darbesinde bir Yunan subayının yardımcısı olduğunu
söyledi. Paraskos programda şöyle dedi:
“Bunlar faşistlerdi, halkı terörize ediyorlardı.
Lefkoşa Hastanesi’nin kontrolünü ele geçirmişlerdi... Bu durum devam
etti... 20 Temmuz’da Türk askerleri adaya geldikten sonra Ağustos’a kadar
devam etti. Ağustos’a kadar hala hastaneyi denetimlerinde tutuyorlardı.
1974’te darbeye katılmış olanları değiştirmek üzere yeni Yunan hükümetinin
adaya gönderdiği komutan adaya geldiğinde, bu Nikos’un yıldızlarını
sökerek onu dışarıya attı. Ancak öykü burada bitmiyor. Lakadamya
mezarlığına gömülen bir kısım kayıplardan sorumluydu bu kişi, çünkü
hastanedeki görevli buydu. Hastanede bir hayle ölü asker vardı, birisinin
bunları gömmesi gerekiyordu. Sivil Savunma Departmanı’nın bunu yapması
gerekiyordu. Sivil Savunma’nın başkanı o günlerde Bay İliofodu idi Bu adam
yaşlı bir adamdı, İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz ordusunda subay olarak
görev yapmıştı. Mısır’da ölen İngiliz askerlerinin gömülmesinden
sorumluydu, o nedenle izlemesi gereken prosedürü biliyordu. Onu buldum ve
onunla konuştum. Hastaneye giderek Nikos Sergides’le konuştu. “Şimdi bana
gömmek üzere bu elli kişiyi veriyorsunuz, bana onların kimliklerini de
vermeniz lazım’ dedi. Nikos da ona “Hayır, onları al, git ve göm” dedi.
İliofodu, “Doğru prosedür bu değil, ben sorumluyum çünkü bunları
gömmekten, onlar burada kalsın, gidip Enformasyon Dairesi’nden bir
fotoğrafçı bulayım, ölülere numara verelim, fotoğraflarını çekelim, ondan
sonra gömelim, eğer bir kimlik listesi veremiyorsan bana” dedi. Gidip bir
kamyon ve fotoğrafçı bulmaya gitti. İki-üç saat sonra hastaneye döndüğünde
ölüleri orada bulamadı. Sergides, bandoda görevli askerlere ölülerin
Lakadamya mezarlığına gömülmesi için talimat vermişti... Bir askeri kamyon
getirip ölüleri gömmüşlerdi. Bunu bana İliofodu’nun kendisi anlattı...”
Bu öyküyü 1994 Aralığında yazdığını anlatan Andreas
Paraskos, bu yüzden ölüm tehditleri aldığını, Sergides’in kendisini dava
edeceğini söylediğini ama hiçbir zaman dava etmemiş olduğunu anlattı.
“Elbette, bir sivil toplum örgütü olan Kayıp Yakınları Komitesi’nin
sekreterinin aslında kayıpların bir bölümünden sorumlu olduğunu ortaya
çıkardığınızda, neler olabileceğini siz düşünün” diyen Paraskos, hükümetin
20 yıl boyunca kayıplar konusunu bu kişilerin eline bırakmış olduğunu,
“Bunlar kayıp yakınlarıdır, en iyi onlar bilir” diye düşündüğünü aktardı.
Rum Dışişleri Bakanlığı’nda genç kuşak insanların da bu konuyla
ilgilenmeye başladığını ve Rum tarafında kayıplarla ilgili sürecin bu
şekilde başladığını aktaran Paraskos, medyanın bu konuda nasıl bir rol
oynayabileceğini de anlattıklarıyla gösterdi. Lakadamya mezarlığının daha
sonra açıldığını ve Kıbrıslırum ölü askerler arasında bir de Kıbrıslıtürk
kadına ait olduğuna inanılan bir ceset bulunduğunu, kayıp ailelerinin kan
vermesi halinde DNA testlerinden bu kadının kimliğinin ortaya
çıkarılabileceğini de aktardı.
YENİDÜZEN’de 2002’de “İNCİSİNİ KAYBEDEN İSTİRİDYELER”
ile geçtiğimiz günlerde “KAYIPLARIN İZİNDE” başlıklı yazı dizileri
yayımlanan gazeteci Sevgül Uludağ ise kayıp insanların aslında Kıbrıs
tarihinin kayıp parçaları olduğunu, kayıp ailelerinin büyük acı çekmekte
olduğunu anlatarak, “İstiridyelerin incilerine kavuşması gerek... Böylece
aileler kayıp şahıslarla ilgili eksik bilgilere kavuşabilecek, tarihimizin
karınlık bölümleri de aydınlatılacak” dedi. Sevgül Uludağ şöyle dedi:
“Bir insan yaşıyor, doğuyor, yaşıyor, evleniyor
belki, çoluk çocuğu oluyor. Bir gün aniden ortadan kayboluyor. Ne sağdır
ne de ölü kayıp kişi... Yeryüzünde bütün kültürlerde bir ritüüel var, bir
kişi gömülmeden mezara, ne kadar çılgın olursa olsun, sağ olduğuna dair
çılgın bir umudu yaşatıyor insanlar yüreklerinde. Belki gelir, belki döner
diye... Bunu anlatmak kolay değil... İncisini kaybeden istiridyeler dedim,
onlar istiridye gibiydiler, incileri eksikti... Bekliyorlardı... İnciler
bulunup yerine konulmalıdır... Kayıpların İzinde dizisinin inanılmaz bir
etkisi oldu, bu, Kıbrıs Türk toplumunda yeni bir süreci başlattı tarihle
ilgili. Kayıp insanlar aslında tarihimizle ilgili kayıp parçalardır... Kim
kayıp olursa olsun Kıbrıs’ta, tarihimizin kayıp parçalarıdır, bunları alıp
yerine koymalıyız. Kayıp insanların topluma geri döndürülmesi lazım,
onlarla ilgili bilgiler paylaşılmalı, geride kalanlar ailelere verilmeli
ki uygun biçimde gömülebilsinler... Ki inciler istiridyelerine
dönebilsin... Yeni bir süreç başlatılmalıdır, Annan planı temelinde çok
küçük bir bölüm olarak ele alındı, “Yeniden Uzlaşma Komitesi” bir dairede
bir altbirim olarak ele alınmıştı. Oysa bunun sivil toplum tarafından,
otoritelerden bağımsız olarak yapılmalıdır. Kayıplarla ilgili veriler
belki bir enstitü oluşturularak belgelenmelidir, insanlar yaşadıklarını bu
enstitüde anlatmalıdır. Herşey ortaya dökülmelidir çünkü bunlar açığa
çıkarılmazsa, bastırılmış kuşkular, korkular, önyargılar, sistemi
zehirlemeye devam edecektir...”
Andreas Paraskos ise programın sonunda şöyle konuştu:
“Bu kanlı sayfayı temizlemediğimiz sürece, gelecekte
tekrarlanabilir. Kanlı tarihi ancak mezarları açarsak temizleyebiliriz.
Sevdiklerini kaybeden ailelere özür dilenmesi lazımdır. Bu kanı
temizlemeliyiz ki aynı hataları yapmayalım. Çünkü aynı hataları yaparsak
kurbanlar çocuklarımız olabilir, o zaman da suçlanan biz olacağız, bu
kanlı işi temizlemediğimiz için biz suçlanacağız...Bir tek mezar açarsak,
tüm mezarlar açılmış olacak. Bu kanı temizlemeliyiz...”
Programa katılan BDH lideri Mustafa Akıncı da
programa telefoniyen katılarak mezarların açılmasına destek verdiğini
belirterek, şöyle konuştu:
“Kıbrıs acılı sayfalarından birini çevirmek zorunda.
Bunu çevirirken benim geçmişte yaptığım bir öneriyi yeniden tekrarlamak
istiyorum. Ortak vatanımız diyoruz ama bu ortak vatanda savaştık, acılar
çektik, ölüler var, kayıplar var, geride bir hayli acılı insan var. Bu
acılı insanlar haklı olarak sevdiklerinden geride kalanları geri
istiyorlar. Düşünüyorum, hiç de yadırgamıyorum. Sayın Cumhurbaşkanı
annesinin kemiklerini taşıttı, yanına Lefkoşa’ya getirtti, değil mi?
İnsanlar sevdiklerini anacağı bir yer olsun ister. Türk olsun, Rum olsun,
insanlar mezarların açılmasını haklı olarak istiyor. İnsani bir konudur,
bugüne kadar politik kaygılar, insani değerlerin önüne geçti. Ne kadar acı
olursa olsun, bu acı gerçekle yüzleşmeyi öğrenmek zorundayız. Bu acı
gerçeği, bir şekilde tarihin sayfalarına yazıp, yüzleşmek zorundayız. Bir
yandan bu yüzleşmeyi yaşarken en azından acılarımızı ortak anacağımız
ortak bir anıt olursa uygun bir yerde... İki tarafın kayıp ailelerinden
müteşebbis bir heyetin biraraya gelerek yapacağı birşeydir bu,
toplumlarımızın acılarını paylaşmaktır bir bakıma ve geleceğe daha farklı
bir bakış açısıyla yürümemizi temin edecek bir harekettir diye
düşünüyorum. Gözümün önüne Willy Brandt geliyor, gidip Yahudi anıtında diz
çöküp özür dilemişti. Dünya liderleri bunu başarıyorsa, Kıbrıslıtürkler ve
Kıbrıslırumlar da bunu başarabilmeli. Andreas Paraskos bunu yapmıştı sınır
açıldığında GENÇ TV’de... Birbirimize çok acılar çektirdik, onlardan
kaybolan dünya kadar insan var, bizden kaybolan insanlar var. Andreas
Paraskos ve Sevgül Uludağ, gerek yaptıkları yayınlar, gerekse duruşlarıyla
öncülük yapıyorlar bu konuya...”
[
başa dön ]
POLİTİS
Teyzemin oğlu Reşat’ın kimlik mücadelesi…
Hasan KAHVECİOĞLU
Teyzemin oğlu Reşat; 1966 yılına Dohni köyünde doğdu.
1974’te köyünde ilkokula gidiyordu. Savaşın hemen
arkasından annesi ve diğer kardeşleri ile birlikte kuzeye göç etti.
Lefkoşa’nın yakınındaki “Vuno” köyüne yerleşti.
Küçük Reşat; bu yeni köyünün dağ yamaçlarında
oynarken, yerde bulduğu savaştan kalma bir bombanın patlaması sonucu, sol
elinin üç parmağını kaybetti.
Savaşın; Reşat’a vurduğu bu ikinci “darbe”ydi..
Birincisi, çok daha acı vermişti..
Dohni’de köyün bütün erkekleri toplanmış ve Limasol
yakınında katledilmişlerdi. Reşat’ın babası da, abisi de bu öldürülenler
arasındaydı.
Savaş’ın “acı”sını hem teyzem, hem Reşat hep
“yüreklerinde” taşıdılar.
Reşat’ın iki ağabeyisi ve kızkardeşi hep bu “acı” ile
büyüdüler.
Reşat, Meslek Lisesi’ni bitirip elektrik teknisyeni
oldu.
İlk gençlik yıllarında O’nu hep muhalif haraketler
içinde gördüm. Aşırı milliyetçilerin ve sağ partilerin kayıp aileleri
üzerinde oynadıkları oyunlara gelmedi. 1990 seçimlerinde aktif biçimde
Denktaş’ın karşısındaki adayları ve partileri destekledi.
Gün geldi, köyünde aday oldu, barışı savunan
partilerde yer alarak politika yaptı.
Ailesinden en çok sevdiği babası ile ağabeyisini
kaybetmiş olması onu “Rum düşmanı” yapamadı.
Barış eylemlerinde elinde bayrakla O’nu gördüğümde
hep gurur duydum.
Muhalif karakteri ve ailesinin pozisyonu nedeniyle,
bu taraftaki yönetim ne ona, ne de iki ağabeyisine iş verdi.
Yıllarca, burada bir üniversitede elektrik teknisyeni
olarak çalıştı.
Bir gün ekonomik kriz olunca, pek çok kişi gibi,
kendisini iki çocuğuyla kapı önünde buldu. Uzun süre işsiz kaldı.
Geçen yıl, bir tanıdığının yardımı ile Rum tarafında
inşaatlarda işe başladı.
Sabahleyin saat 4.00’te kalkıyor, Pergama
barikatından geçerek güneyde çalışmaya gidiyordu.
Ayda iki gün, buradaki makamlardan güneye geçiş izni
alabilmek için gece yarıları kalkıp kuyrukta bekliyordu.
Rum tarafında çalışabilmesi için gerekli olan “Kimlik
Kartı” yoktu.
Bunun üzerine, 16 Eylül 2002’de “Kıbrıs Cumhuriyeti”
kimlik kartı alabilmek için Larnaka kaymakamlığı’na başvurdu. İlkokula
Dohni’de başlamasına karşın, kaymakamlıkta kaydı yoktu. 16 Eylül 2002 günü
Larnaka’da mahkemede yemin verdi.
Kendisinden annesinin ve babasının kimlik kartlarını
talep ettiler. Onları da götürüp teslim etti.
3 ay sonra, daireye gittiğinde kimliği hazır değildi.
Reşat’tan verdiği belgelere ilave olarak “Muhtar kağıdı” getirmesini
istediler. 1974’te babasını ve ağabeyisini yitirdiği köyüne, ustası ile
birlikte gitti ve Muhtar’dan istenen belgeyi alıp Larnaka Kaymakamlığı’na
teslim etti.
Bu defa kendisinden “ilkokul diploması”nı istediler.
Diploması yoktu, çok uğraştı ve buradaki makamlardan ilkokulu bitirme
belgesini alarak götürdü.
Bu defa annesinin evlenme kağıdını talep ettiler.
O’nu da götürdü. Bütün kardeşleri ile ilgili doğum bilgilerini talep
ettiler. Bunları da verdi. Geçen yıldan beri hem Reşat, hem Rum ustası bir
“kimlik kartı” çıkarmak için uğraşıyorlar.
23 Nisan’dan sonra, Pile’de Rum polisi, “kimlik”
kontrolü yapmaya başladı.
Reşat, daha önce güneyde serbestçe çalıştığı halde,
23’ünden sonra polis kontrolü nedeniyle Pile’den öteye geçerek çalışmaya
gidemedi.
Bir aydan beri “işsiz” olarak kimlik kartını alacağı
günü bekliyor. Son kez Larnaka Kaymakamlığı’na gittiğinde kendisine Stella
adında bir memur yardımcı oldu. “Ben dosyanı tamamladım. Müdürün
yanındadır.” dedi. Müdürün yanına giden Reşat “Burada dosyan yok” yanıtını
aldı.
Reşat; şimdi ne yapacak?
Kendini yönetenler ona iş vermedi. Ailesinden
öldürülenler olduğu halde, iş için güneye geçmeyi içine sindirebildi.
Babasının öldürüldüğü köye gidip belge aldı. Ancak bir aydır güneye
geçerek çalışamıyor.
Hem Türk tarafı, hem Rum tarafı bu “savaş”ın
yaraladığı gence iyi davranmıyor.
Bu genç; ne birinden, ne de ötekinden yardım
görebiliyor.
İki çocuğununa, bir aydan beridir ekmek götüremiyor.
Kıbrıslı Rumlar, sanırım kendileri ile birlikte
yaşamak istediğimiz bu “ortak vatan”da bu tür “tatsız olaylar”a karşı çok
duyarlı olacaklardır. Bu bir genel şikayet değildir. Ancak birileri
sanırım bana “iyi haber” verebilmek için gerekli hassasiyeti
gösterecektir.
Ben size Reşat’ın “duygu dünyası”nı anlatmadım.
Köyüne gittiğinde yaşadıklarını, burada işten
atıldığında hissetiklerini, güneyde bir kimlik kartını bir yılda
alamamasının yarattığı tahribatı anlatmadım. Bizler bu tür insanların
“kin” taşımayan yüreklerini “sevgi” ile doldurmalıyız. Onlara yardım elini
uzatmalıyız.
Kıbrıslı Rumların “hassasiyetlerini” görmek Reşat’ı
ve beni mutlu edecektir.
(POLİTİS - Hasan KAHVECİOĞLU - 12.6.2003)
[
başa dön ]
OKURLARDAN GELEN...
*** Babası toplu mezarda bulunan Aleminyolu Ali
Taşbel, onu kaybettiğinde henüz üç yaşındaydı... Duygu ve düşüncelerini
YENİDÜZEN’e yazdı:
“Annan planı gelince, bu konular ister istemez
gündemden düştü...”
*** “Eğer günün birinde Annan planında öngörüldüğü
gibi Rumlarla birlikte yaşayacaksak geçmişte bu insanlık suçlarını işleyen
kişlerin (gerek Türk gerek Rum) ölmüş olsalar bile insanlık önünde teşhir
edilmeleri ve hesap vermeleri gerektiğini düşünüyorum”
*** “Bizler 1974'de Rumların elinde esirken ben
sürekli olarak 'babamı öldürecekler'diyerek ağlıyordum.Babam 2. gün Rum
askerlerinin arasında getirilip hiçbirşey söylemeden beni alıp
yanaklarımdan öptü ve bize veda etti.Ben bu toplu mezarı her ziyaret
ettiğimde onlara getirdiğim çiçekleri öpüp atıyorum bu şekilde babamın o
günkü öpücüğünü tekrar yanaklarımda hissedip mutlu oluyorum.Ve topluma da
şunu söylemek istiyorum.Bizler yakınlarımızdan kalan tüm anılarına ve
kırıntılarına, 27 yıl sonra 30-40 kişinin katılımıyla yapılan devlet
töreniyle değil herzaman onları yüreklerimizde yaşatarak sahip
çıkmaktayız.”
Sayın Sevgül Uludağ,
Yenidüzen gazetesindeki Kayıpların İzinde adlı yazı
dizinizi 3 gündür takip etmekteyim. Ben (Mustafa Ali 'nin oğlu Ali Taşbel)
Aleminyo'daki olayda birinci dereceden yakınlarını kaybeden birisiyim.
Size öncelikle şunu belirtmek isterim ki bu travmaları yaşamış olan ve her
temmuzda yeniden yaşayan insanların hissettiklerini anlaması, birinci
dereceden yakınlarını kaybetmeyen insanlar için o kadar kolay değildir.
Ben öncelikle yaptığınız röportajda önemli bir
yanlışı düzeltmenizi istiyorum.Röportajda 'yeri saptanan Aleminyo toplu
mezarı' ve sorduğunuz bir soruda 'Aleminyo'da bir toplu mezar bulundu'
şeklinde kullanılan ifadeler konuyu yanlış bir şekilde topluma
aktardığınızı gösteriyor.Ben 1971 doğumluyum , yani savaşda 3
yaşındaydım.Yaşananları daha çok annem ve halamın anlattıkları ile
biliyorum.Bizler 3 gün esir tutulduktan sonra serbest bırakıldık ve talan
edilmiş evlerimize birkaç giyisi almak için gittiğimizde birçok insanın
gördüğü ve bildiği gibi, babalarımızın ,amcalarımızın katledildiği duvarın
üzerindeki kazınmış kan izlerini ve toplu halde gömüldükleri yeri
gördü.Burası Rum dışişlerinin internet sayfasında yayınladığı gibi
rastgele bulunmuş bir toplu mezar değildir.Keza büyüklerimizin
anlattıklarına göre köydeki olaylar sırasında ve sonrasında köye gelen BM
askerleri durumu ve yeri rapor ettiler fakat gerekli kimyasal maddeleri
olmadığı için burasının açılamayacağını söylemişler.Ayrıca BBC'de ve
İngiliz basınında toplu mezar önünde ağlayan, 2 oğlunu kaybetmiş Dildare
Dayı'nın röportajı ve fotoğrafları yayınlanmıştır.
İkinci husus olarak da, röportajda katledilen bu
insanların birinci dereceden yakınları olarak bizlerin geri çekildiği ve
yeterince uğraşmadığımız iddiasını kesinlikle ret ediyorum.Ben 2002 Aralık
ayında olayı duyar duymaz Kayıplar Komitesi üyesi Rüstem Bey'den bilgi
almaya gittim.Neler yapabileceğimizi etrafımızdaki yakınlarımızla
tartışmaya başladık ve 2003 Temmuzunda Mustafa Tolga Bey'in evinde bir
toplantı yaptık.Bu tartışmalar sonucunda edindiğim izlenimler şunlardır:
1-Bir kısmımız çıkartılacak kemiklerin teşis
edildikten sonra ,Aleminyo'da bir anıt yapılarak orada gömülmesini,
2-Bir kısmımız ise kemiklerin Türk tarafında
Değirmenlik veya uygun başka bir yere gömülmesini uygun gördü.
3-Birde bazı yakınlarımızın ruhsal durumlarının bu
olayları kaldıramayacak kadar hassas olduklarını gözlemledim.
Daha sonra gündeme Annan planın girmesiyle bu konular
gündemden ister istemez düştü.
Bu günlerde BM ve siz kayıplar konusunu yine gündeme
getiriyorsunuz.Benim bu konudaki görüşüm mezarın uygun bir zamanda açılıp
teşis yapıldıktan sonra oraya, Aleminyo'ya gömülmesidir.Bu işlem
yapılırken kendi devletimizden de uzmanların orada olmasını
istiyorum.Çünkü 2002 Aralık ve 2003 Ocak aylarında Rum tarafında bu
konuyla ilgili Cyprus Weekly gazetesinde çıkan 2 yazıda anlatılan yalanlar
Rumların bu olayları saptırmaya çalıştıklarını gösteriyor.Eğer günün
birinde Annan planında öngörüldüğü gibi Rumlarla birlikte yaşayacaksak
geçmişte bu insanlık suçlarını işleyen kişlerin (gerek Türk gerek Rum)
ölmüş olsalar bile insanlık önünde teşhir edilmeleri ve hesap vermeleri
gerektiğini düşünüyorum.(Bir iddiaya göre bizim köydeki olayların
sorumluları ismen bilinmektedir)
Sonuç olarak bizler yakınlarımızın öldürüldüğünü
biliyoruz ve kabul ediyoruz. Bazıları gibi kayıp mı ? esir mi tutuluyor
?diye düşünmüyoruz.Bizler 1974'de Rumların elinde esirken ben sürekli
olarak 'babamı öldürecekler'diyerek ağlıyordum.Babam 2. gün Rum
askerlerinin arasında getirilip hiçbirşey söylemeden beni alıp
yanaklarımdan öptü ve bize veda etti.Ben bu toplu mezarı her ziyaret
ettiğimde onlara getirdiğim çiçekleri öpüp atıyorum bu şekilde babamın o
günkü öpücüğünü tekrar yanaklarımda hissedip mutlu oluyorum.Ve topluma da
şunu söylemek istiyorum.Bizler yakınlarımızdan kalan tüm anılarına ve
kırıntılarına, 27 yıl sonra 30-40 kişinin katılımıyla yapılan devlet
töreniyle değil herzaman onları yüreklerimizde yaşatarak sahip
çıkmaktayız.
Ali Taşbel (Tel 2234061)
tasbel@kibris.net
Not:Yazı dizinizde direk adım geçmediği halde
yazılanların bir kısmının direk muattabı olduğum için bu yazıyı da
gazetenizde yayınlamanızı rica ediyorum.”
[
başa dön ]
KIBRIS
Rumlar neden katliam yaptılar?
Mehmet İNCİRLİ
Bildiğim kadarıyla Rumlar, Aralık 1963’te
Ayvasıl’da, Temmuz 1974’te Aleminyo’da(Taşkent) Ağustos 1974’te
Muratağa-Sandallar-Atlılar’da toplu katliamlar yaptılar... Bu katliamların
hepsinde toplu mezarlar ortaya çıktı... 2-3 aylık çocuklardan 70-80
yaşlarındaki yaşlılara kadar... Çoğunluğu kadın ve çocuk... Ancak Aleminyo
katliamındakilerin tümü erkeklerden oluşuyor... Bu katliamları, hangi
kurama göre açıklayabiliriz ki!... Korku, nefret, kin, intikam, zevk,
rahatlama. Rakibinden kurtulma güdüsü...
Rumların münferit olarak yollardan toplayıp
öldürdükleri/katlettikleri insanlar da çoktur...
Yapılan katliam ve cinayetlerin nedenleri(nin)
araştırılıp, açıklamaları yapılmalıdır. Çünkü Rum toplumunun bu
katliamlarla yüzleşmesi mutlaktır. Hatalarıyla yüzleşmeyen
insan(lar)/toplumlar sağlıklı olamazlar. Bu bakımdan, Rumların bu
gerçeklerle yüzleşmesi çok önemli bir olgudur.
Bizim hiç mi günahımız yoktur. Elbette vardır.
Ancak Kıbrıslı Türkler, kısmen de olsa hatalarıyla yüzleşmişlerdir.
Geçmişte yapılanlar gençlik arasında konuşulmuş, tartışılmış ve en azından
deşifre edilmiştir. Bu kadarı yeterli mi dersiniz? Elbette yeterli
değildir. Bu yazının amacı da, bunu yeniden gündeme getirmeyi
amaçlamaktadır.
İki toplum için de gerçeklerle yüzleşme zamanı
çoktan gelmiş ve geçmiştir. Yüzleşme olmadan, geleceğe sağlıklı olarak
varmak mümkün değildir. Sağlıklı nesillerin yetişmesi için her şeyin
açıklanması, deşifre edilmesi, gerekirse de cezalandırılmaların yapılması
şarttır.
Hepsini bir tarafa bırakarak bu köylere geri
dönmeye çalışalım. Yani katliamların yapılmadığı dönemlere. Bu köylerin
hemen hemen hepsinde Türklerle Rumlar karışık ya da yakın yakın
yaşıyorlardı. 1950’lere kadar, barış içinde yaşayan insanlara ne olmuş da
birbirlerinin boğazlarına sarılmışlardır. Aslında Rum toplumu genel olarak
Türkleri küçümseyerek (çünkü onların kilisenin önderliğinde İngilizlere
karşı bir özgürlük mücadeleleri vardı. Ve adayı Yunanistan’a bağlamaya
çalışıyorlardı. Türkler de Rumlara göre sayıca az ve güçsüz oldukları
için, İngilizlerin yanına sokularak korunmaya çalışmışlardır.
Rumları, çoğunlukla kilise yönlendirdiğine göre
soruna buradan bakmakta yarar var. 1571’de Osmanlıların Kıbrıs’a
çıkmasında Rum Ortodoks Kilisesi’nin büyük katkısı olduğu bilinmektedir.
Venediklilerin zulmünden bıkan yerli halk, çareyi Osmanlıları adaya
çağırmakta bulmuştu. Bundan dolayı, Osmanlılar adayı ele geçirdikten sonra
Rum Ortodoks Kilisesi’ne özerklik vermiştir. Zulümden kurtulan Rum halkı,
adaya gelen Türklerle uzun zaman barış içinde yaşayacaklardır. Zaman
sonra, 1821 yıllarında adadaki Rumlar, Yunanistan’ın bağımsızlık kazanması
üzerine seslerini yükseltmeye başlarlar. Dönemin valisi Küçük Mehmet de
500 Rum’u öldürterek kanlı bir olaya sebebiyet verir. O dönemdeki ölüm
cezasını (idamı) tabii ki bugünkü şartlara göre düşünemeyiz. Haklı mıydı
haksız mıydı tartışması da yapma durumunda değiliz. Ancak 500 kişinin
öldürüldüğü de bir gerçek. O döneme göre 500 kişi oldukça büyük bir sayı.
Öldürülenlerin çoğu da kiliseye yakın insanlar. Ve bütün mallarına el
konuluyor. Tabii daha sonra Rum Ortodoks Kilisesi’ne başkası atanıyor.
Kilisenin hakları eskisi gibi devam ediyor. Rum Ortodoks Kilisesi’nin, bu
ölümlerden sonra Türklere karşı herhangi bir kini oldu mu?. Bizce olmaması
lazım ancak bunun kilise tarafından da açıklanması lazım. Ve daha sonra
1900’lü yıllardan sonra Rumların kilise önderliğindeki bağımsızlık
mücadelesi. Ancak Türklerin dışlanacağı bir özgürlük mücadelesi. Rumlar
Türkleri neden dışladılar??? Bu konunun da açıklanması şart. Bu dışlama
Rumların özledikleri bağımsızlığın gelmesini de engellemiştir.(Ünlü şair
N. Hikmet ne güzel söylemiş “Kurtulmak yok tek başına ya hep beraber ya
hiçbirimiz” diye...) Bu dışlama meselesi çok önemli bir konu ve kuramsal
olarak henüz açıklanmamıştır.
Rumlar yola yalnız çıktıkları için İngilizlerin
işi kolaylaşmıştır. Böl-yönet tekniği devreye sokulmuş... Fakir Türkler
polis olarak Rumların üstüne sürülerek düşmanlık tohumları kolayca ekilmiş
olur... Böylece Rumlar dışladıkları Türkleri bir engel olarak görmeye
başlarlar...
1950’li yıllardan sonra Türklerle Rumlar iyice
ayrılmaya başlarlar. Önce Rumlar EOKAyı sonra Türkler tam karşıtı TMTyi
kurarak devreye sokarlar.
Çatışmalar yavaş yavaş alevlenmeye başlamak üzere
iken 1960 yılında ortak bir cumhuriyet kurulur. (İngilizlerin istediği
olmuştur. Bir anlaşma yapılarak İngilizler 99 mil kare toprağı garantiye
almışlardır. 1960 öncesinde İngiliz’in böl-yönet yöntemi uygulamada olduğu
için barış ortamının sağlanması mümkün değildi. Ancak artık İngilizler
yoktu. Daha doğrusu böl-yönet politikası uygulamadan kalkmıştı...) Üç yıl
sonra, 21 Aralık 1963’te toplumlar arası çatışmalar tekrardan başlar...
Zaman zaman alevlenen çatışmalar, 1968 yılında ateşkes ilan edilerek sona
erer. Rumların, 1963 yılında yaptıkları Ayvasıl katliamı hakkında bilgimiz
olmadığı için, yorum yapmayalım. Bu katliamla ilgili Rumlardan herhangi
bir açıklama yapılmış mıdır??? Kimler yaptı ve nedeni nedir?... Rum
kardeşlerden açıklama bekliyoruz. Yalnız bizim için değil kendileri için
de gereklidir bu açıklama...
Gelelim Temmuz 1974’e... 20 Temmuz 1974’te Türkiye
adaya çıkarma yaptığı zaman toplumlar arası şiddetli çatışmalar yine
başlar. (15 Temmuz 1974’te Yunan cuntasının adamı Samson, Makarios’a darbe
yaparak yönetimi ele geçirir. Samson, Türklere herhangi bir saldırı
yapmaz. Samson öncelikle AKEL’li komünistlere ve Makarios’un
taraftarlarına saldırır. Sonradan Türklere de saldıracak mıydı bilinmez...
Ancak Samson’un öncelikle Rumları öldürdüğü kesin. Aslında Makarios’a
yaptırılan darbe biraz da Türkiye’nin adaya çıkmasını haklı çıkarmaktı...)
Türkiye’nin adaya çıkması üzerine, Rumlar Türklere de saldırmaya
başlarlar. Birçok yerde Türkler zor durumda kalırlar. Bunun üzerine, BM
devreye girerek, Türklerin silahlarını bırakarak teslim olmaları
teklifinde bulunur. Bu çağrı üzerine, birçok Türk köyünde olduğu gibi
Aleminyo’daki Türkler de teslim olur. BM, insanlara can güvenliği hakkında
güvence vermesine rağmen, her yerde bunu başaramamıştır. Aleminyo
köyündeki kadınlarla erkekler ayrılarak farklı yerlere gönderilirler. Ve
malum olayda, Rumlar Aleminyolu Türk erkeklerini ıssız bir yer götürüp
katletmişlerdir. Şans eseri bir kişi kurtularak kaçmayı başarmış ve her
şeyi anlatmıştır... Olaydan sağ kurtulan adam- ‘bizi ıssız bir yere
götürdüler. Ve makineli tüfekle tarayarak öldürdüler. Ben bayılarak yere
düştüm. Kalktığım zaman yeğenim benim üzerimdeydi ve ölmüştü. O kadar çok
kan vardı ki!; Rumlar benim vurulmadığımı anlayamadılar. Ben ayıldığım
zaman herkes gitmişti. Herkes ölmüştü. Babam, kardeşim, yeğenim. Herkes.
Oradan nasıl uzaklaştığımı bugün bile anımsamıyorum...’ diye anlatmıştır.
Korkunç olaydan önce, Aleminyo köyünde birlikte
yaşayan Türklerle Rumlar neden bu olayı yaşamak zorunda kalmışlardır.
Aslında 1963 yılından sonra Türklerle Rumlar arasında gerginlik başlamış
ve köy ikiye ayrılmıştı. (Birçok köyde olduğu gibi) köyden giriş-çıkışlar
BM vasıtası ile oluyordu. Genellikle bütün köylerin ortasında sınır vardı.
Diğer tarafa geçmek isteyen, BM eskortu ile geçiyordu. Aleminyo’da da
durum aynıydı. Ancak Aleminyo’da Türk tarafından çıkış yapmak
avantajlıydı. Rumların da, köye girmek için Türk tarafındaki yolu
kullanmaları daha avantajlıydı. Aksi takdirde yol çok uzundu. Dağların
arasında kendi başına bir köycüktü. Aleminyo, geçişler BM aracılığıyla
olmasına rağmen, Türk ve Rum komutanlığının da geçişe onay vermesi şarttı.
Onay verilmediği takdirde kapıya kadar geldikten sonra geriye dönüş
olabilirdi. ‘Geçiş yok geri dönülecektir...’
Aleminyo köyünün Türk bölgesindeki sorumlusu, sık
sık Rum arabalarını geriye döndürüyormuş. Özellikle de köy otobüsünü. İzin
verilmediği takdirde arabalar geriye dönerek, uzak yoldan köye girmek
zorunda kalıyorlarmış. Ancak otobüs büyük, yol dar olduğu için geri geri
gitmek zorundaymış. Köyün yolları uçurum olduğu için arabanın geri geri
gitmesi çok tehlikeliymiş. Yani otobüs geriye döndürüldüğü zaman ölüm
tehlikesi yaşanıyormuş. Ve bu olay sık sık da tekrarlanıyormuş. Bunu
yaptıran adamın maksadını anlamak oldukça zor olsa gerek. Ancak bu
fenalığa karşılık olarak insanların hayatına son vermek de anlaşılacak
gibi değil. Katliamın başıboş Rum askerleri tarafından yapıldığı
sanılmaktadır. Bu konunun da aydınlanmaya ihtiyacı vardır...
Gelelim 14 Ağustos 1974 Muratağa-Atlılar-Sandallar
katliamına. Rumların buradaki katliamda kadın ve çocukları öldürdüğünü
görüyoruz. Erkekler teslim olup esir kampına gönderildikten sonra kadınlar
köyde kalır. Türkiye’nin 2. harekatı başlatması üzerine
Muratağa-Atlılar-Sandallar köylerindeki Rum ele başları kaybedeceklerini
anlayarak bütün kadın-çocuk-yaşlı ne varsa hepsini çukurların içine
koyarak öldürmüşlerdir. Ellerini telle bağlayıp, iş araçlarıyla üzerlerine
toprak dökerek ve çiğneyerek, öldürmüşlerdir. Neden bu kadar vahşice.
Açıklanması mümkün değil. Katliamı yapanların, çevre köylerin Rum ileri
gelenleri olduğu bilinmektedir. Neden yapmışlardır. Rumların bu konuyu da
açıklaması şarttır. Bizden çok kendileri için. Kendi toplumlarının sağlığı
için. Çünkü ortada bir suç var ve henüz aydınlatılmamıştır...
Gelelim Muratağa-Atlılar-Sandallar köylerinin
öncesine. Yani savaş öncesine. Buradaki köylerde de 1950’lerden sonra bir
gerginlik başlar. Gerçi bu üç köyde Rum yoktu ancak çevre köylerin hemen
hemen hepsi Rum köylerinden oluşuyordu. Muratağa-Atlılar-Sandallar köyünde
de, diğer Türk köylerinde olduğu gibi savunma örgütlenmeleri vardı.
Örgütün gençleri arasında A ve B isimli iki kişi vardı... ( İsim
yazmıyoruz. Bizim işimiz isimlerden çok olaylarla ilgilidir) Bu iki kişi,
küçük yaşta teşkilata katılırlar. Bir gün komşu köyün fırıncısının
deposunu kundaklarlar. Depo ve içindeki un çuvalları yanar.(Bu fırıncı
daha sonra katliamın ele başlarından biri olacaktır) Gençler
yakalanmazlar. Ancak Kıbrıs küçük yerdir. Rumlar kundaklamayı kimlerin
yaptığını öğrenirler. Bu olayı yıllar sonra A şöyle yorumlamıştır- ‘Bize
ekmek vermediler biz de onların fırınlarını yaktık. Sonra onlar bizim
çocuklarımızı toprağa gömdüler. Olacak şey değil...’ Başka bir gece ise A
isimli Türk alkol aldıktan sonra, Landrover marka araçla komşu Rum köyüne
giderek, kahvehaneyi tarar. Kimse ölmez. Ancak kahvedekiler arabayı
görürler. Tabii kimin yaptığını da... Bunun üzerine Rumlar hemen ardından
A’nın babasını ve amcasını öldürerek intikam almışlardır. Merada hayvan
otlatırken A’nın babası ve iki kişi; yıllardır, birlikte hayvan
otlattıkları için Rum arkadaşlarından kuşkulanıp kaçmaya teşebbüs bile
etmemişler... Önceki olaylardan haberleri olmadıkları için. Feodal bir
intikam şekli... A’nın bu olayla ilgili söyledikleri de çok acıklı... -
‘Bizi ablukaya almışlardı. Sıkışmıştık. Onlardan korkmadığımızı göstermek
için bir gece kahveyi taradım. Ancak onlar babamı ve amcamı öldürdüler.
Sanki onların bir suçu vardı. Sonra da çocuklarımızı. Bütün köyü
öldürdüler... Alçaklar...’
Evet işte böyle... İki toplum birbirlerine
anlamsız saldırılarda bulunmuş. İnsanlar ölmüş. Büyük acılar yaşanmıştır.
Rumların bu katliamı da açıklığa kavuşturmalar şarttır. İki kişinin
yaptığını (eğer yaptıysalar...) kadınlar-çocuklar-yaşlılar çekmemeliydi...
Bu vahşetin de aydınlığa kavuşması dileklerimiz arasında...
İki toplum kendi hatalarıyla yüzleşmeden, gerçek
barış sağlanamayacaktır. Biz kısmen de olsa hatalarımızla yüzleştik. Ancak
Rum kardeşlerimiz henüz gerçekleriyle yüzleşmemişlerdir. Milli davalarının
zarara uğramaması için gerçeklerle yüzleşmekten kaçıyorlar. Bu çok
tehlikeli bir şey. Bizim için değil, kendileri için... Halen daha,
Muratağa-Atlılar-Sandallar katliamından haberdar olmaya, Rumlar vardır...
(kapılar açıldıktan sonra Muratağa köyüne giderek çocukluk arkadaşını
görmek isteyen Rumlar vardır...)
Kardeşler her zaman için kavga edebilirler.
Birbirlerinden nefrette de edebilirler. Ancak bu nefret kardeş olduklarını
değiştirmez...
Anadolu / Hellas iki komşu, kardeş ne derseniz
deyin...Troya savaşı vardır; herkes bilir. (Geçtiğimiz aylarda gösterilen
Troy filmi değil ama. Homeros’un İlyada ve Odesa destanlarından
bahsediyoruz...) Troya savaşında Anadolulular ile Hellaslar karşı karşıya
gelirler. Savaşı tam Anadolulular kazanmış derken Hellaslar hile yaparak
savaşı dokuz yıl aradan sonra kazanırlar. Ancak savaşı kazanan Hellaslar
geriye dönerlerken başlarına büyük belalar çıkar. Sanki hilenin gazabına
uğrarlar. Ve evlerine ancak dokuz yıl aradan sonra dönebilirler. Bu savaş
mitolojik bir savaş olabilir. Ancak mitolojilerin, insanları etkileyen
faktörler olduğu unutulmamalıdır...
İkinci savaş 1920’lerde olan savaştır. Kurtuluş
Savaşı. Bu savaşı Anadolulular kazanmıştır. Hellaslar Anadolu’yu işgal
etmişler. Bir süre sonra Anadolulular Hellaslıları geriye
göndermişlerdir...
Durum 1-1 iken rövanş yapılmıştır...Yani
Kıbrıs’taki olaylar... Buradaki savaşta kimse kazanamamıştır. Yani, sıfır
sıfır ve maç bitmek üzeredir. Kimsenin kazanmasına da olanak yoktur.
Önemli olan zararı önlemek için maçı bitirmektir...
Bir bir ve sıfır sıfır maç bitsin artık...
Geçmişi geri getiremeyiz. Yaşananlar yaşanmış ve
bitmiştir. Geride kalmıştır. Önemli olan gelecektir. Ancak sağlıklı bir
gelecek için hesaplaşmak, kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımızda
durmaktadır. Barış dolu günlere...
(KIBRIS - OKUYUCU MEKTUPLARI - KONUK YAZAR - Mehmet
İNCİRLİ - 22.8.2004)
[
başa dön ]
MEDYAYA TAKILANLAR
Talat’tan “Kayıpların İzinde” yazı dizisine
“sitem!...”
Gazeteci Cenk Mutluyakalı’nın SİM FM’de hazırlayıp
sunduğu ve her gün saat 12.15-13.30 arasında yayımlanan “RADYO GAZETESİ”
programının dünkü konuğu olan Başbakan Mehmet Ali Talat, YENİDÜZEN’de
yayımlanmakta olan Sevgül Uludağ’ın hazırladığı “Kayıpların İzinde” yazı
dizisine “sitemde” bulundu...
Kendilerinin kayıplarla ilgili komiteler kurarak
görüşmeler yaptıklarını, her iki tarafta da konunun “politize edilmemesi
ve insani olarak ele alınması” yönünde karar aldıkları günün ertesi günü
YENİDÜZEN’deki yazı dizisinin yayımlanmaya başladığını söyleyen Talat
“YENİDÜZEN’e sitemim var” diye konuştu. Kayıplar konusunun her iki tarafta
da “politikaya malzeme yapılması halinde çözülemeyeceğini” duyuran Talat,
konunun “zaman zaman politika malzemesi yapıldığını” söyledi.
(SİM FM - 17.8.2004)
[
başa dön ]
HALKIN SESİ
Kayıplar konusunda mutlaka birşeyler yapılmalı...
Hasan KAHVECİOĞLU
1975 yılı sonbaharında Beyarmudu’nda öğretmendim...
Bir gün teyzem, elinde bir mendil ile ziyaretime
geldi...
Hıçkırıkları kalbimde yankılanıyor, bilincimi delip
geçiyordu...
-Enişten yaşıyor, Limasol’da kaledeymiş, diyordu...
Bize bir beyaz mendil gönderdi...
Beyaz mendili alıp inceledim... Üzerinde kanla “Bizi
kurtarın” yazıyordu...
Teyzemin hem kocası hem de oğlu Taşkent köyünden
alınıp götürülmüştü...
Daha sonra, köyün tüm erkeklerinin katledildiğini
öğrenmiştik...
Teyzem köyde erkekleri toplayan Rum’u yakından
tanıyordu...
Adamın adı Andrikko idi... Bu karma köyde o güne
kadar Türk komşuları ile hiçbir sorunu yoktu.
1974’ten hemen sonra, zaman zaman eniştem ile
yeğenimin yaşadığına ilişkin bilgiler alıyorduk... Uzun süre bu bilgilerin
peşinden koştuk... Bazen umutlandık, kimi zaman da herşey bitti diyerek
kahrolduk...
Kıbrıs sorunu bu tür “trajik” öykülerle doludur...
50’li yıllardan beri “kayıp”lar veriyoruz...
Yollardan, işyerlerinden, yaşadıkları evlerinin
önünden alınıp götürülmüş ve bir daha kendilerinden haber alınamamış
yüzlerce Türk ve Rum yakın tarihin “kurbanları” oldular...
23 Nisan’da kapıların açılmasından sonra, Türk ve Rum
birçok kayıp ailesi, yıllar önce kaybettiği babasının, annesinin ya da
kardeşinin mezarını bulmak için yollara düştü...
İnsanı hüngür hüngür ağlatacak birçok acı “öykü”
ortaya çıkarıldı...
Babasının içine atıldığı kuyuyu, gömüldüğü mağarayı
saptayıp, yılların “acı”ları ile yeniden yüzleşenler oldu...
Her iki tarafın “otorite”si bu konuda işbirliği
yapmazken sivil düzeyde insanlar hem kuzeyde hem güneyde kayıplar
konusunda birbirlerine yardımcı oldular...
Şimdi BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ı bile harekete
geçiren önemli bir “aşama”da bulunuyoruz...
Annan; her iki taraftaki mezarların açılmasını
istiyor...
Bu konuda hem Türk, hem de Rum tarafına mektup
göndermiş bulunuyor...
Zamanımızda DNA testleri ile mezarlardaki şehitlerin
kimlikleri tesbit edilebiliyor... Bu konuda bizim taraf Rum Kayıplar
Komitesi’nin önerilerini kabul etmeyince, ne yazıktır ki kendiliğinden bir
insiyatif geliştirildi. Taşkent köylülerinin büyük bölümü Rum tarafına
giderek kan örneği verdi. Ancak Alaminyo şehitlerinin aileleri farklı
davrandı. Denktaş’a yakın bazı kişiler bu köylülerin kan vermesini
engellediler.
İki toplumun birçok çatışma ve savaştan sonra,
kayıplarını ortaya çıkarma ve sahip çıkma konusunda işbirliği yapması
gerekirken, ne yazıktır ki bu konuda tam bir “başıbozukluk” yaşanıyor...
Türk tarafının eskiden beri “korku”larını yenemediği
ve bu konuda somut adım atmaktan kaçtığı anlaşılıyor...
Böyle olunca da, Rum tarafı bunun üzerinden politika
yaparak, bu insani konuda dünyaya yapıcı mesajlar göndermeyi başarıyor...
Aslında artık bu konunun tamamen temize havale
edilmesi gerekmektedir...
Şok halinde bir “acı” kasırgası yaşayacak olsak da,
buna göğüs germeliyiz...
Kayıp öyküleri artık yüreğimizi dağlarken, savaşların
acı sonuçlarının üzerinden gelebileceğimizi kanıtlamalıyız...
Bu konunun tanınma ya da tanıtma ile ilgisi yoktur...
Her iki tarafın yönetimleri süratle biraraya
gelebilmeli ve bu konuda herkes eteğindeki taşaları ortaya dökmelidir...
Taşkent (Vuni) köyünde yaşayan teyzem, geçen gün
Sevgül Uludağ’ın kendisi ile yaptığı söyleşide şöyle diyordu:
-Biz mezarlarımıza sahip çıkmak istiyoruz... Ancak
bizim köyün muhtarı ile Denktaş Bey şehitlerimizi geri almamızı
engelliyor... Biz mezarlarımızı alalım, onları ziyaret edelim, suyunu
dökelim, çiçeğini koyalım istiyoruz...
Temmuz ve Ağustos aylarında her gün gazete
sayfalarını açarken, kocaman fotoğraflardaki savaş kurbanlarını
görüyoruz...
Yüreğimiz paramparça oluyor...
O günleri bir daha yaşıyoruz...
Mezarı bile bilinmeyen kayıp ailelerinin acıları ise,
mevlid ilanlarında, anma fotoğraflarında her gün karşımıza çıkıyor...
Temmuz’u ve Ağustos’u zehir ediyor...
Kayıplar konusunda iki tarafın yönetimleri bir an
önce “ortak insiyatif” ile birşeyler yapmalıdır...
Bu “acı”lar daha uzun süre insanımızı tutsak
etmemelidir...
(HALKIN SESİ - Hasan KAHVECİOĞLU - 17.8.2004)
[
başa dön ]
AFRİKA
Uçup giden kuşlar nasıl döner yuvaya?
Mehmet Levent
Türk tarafı, toplu mezarların açılması konusuna 30
yıldır hep soğuk baktı.
İsteksiz davrandı.
Hâlâ da öyle davranıyor!
Böylesine insancıl bir konuya insanca bir yaklaşım
göstermiyor.
Neden?
Kimbilir, belki de 30 yıldır dünyaya sundukları
katliam politikası ve propagandasının çökeceğinden, en azından Rum
tarafıyla eşitleneceğinden korkuyor bizimkiler!
***
BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın geçenlerde yaptığı
“Toplu mezarları açın” çağrısına Rum tarafı hiç gecikmeden olumlu yanıt
verdi.
“Biz bu konuda üstümüze düşen herşeyi yapmaya
hazırız” dedi.
Türk tarafı ise olumsuzluk anlamına gelen 30 yıllık
suskunluğunu sürdürüyor!
Oysa kayıplar konusu da, toplu mezarların açılması
da, barış ve çözüm çabalarının, niyetlerinin bir anlamda içtenlik
ölçüsüdür.
Toplu mezarların açılmasını kabul etmemek, geçmişi
bağışlamamak demektir.
Kan ve gözyaşı ile yoğrulmuş o geçmişi unutmak,
elbette mümkün değildir.
Ama ondan ders almak, aynı acıların bir daha
yaşanmasına geçit vermemek mümkündür.
Bunun için de, Türk olsun, Rum olsun her Kıbrıslıya
düşen görev, bu acı dolu geçmişi karşılıklı olarak bağışlamaktır.
Bağışlamak, unutmak anlamına gelmiyor.
Tam tersi “Biz bu kanlı geçmişi bir daha yaşamak
istemiyoruz ve buna kararlıyız” anlamına geliyor.
Rum tarafı, Annan'ın çağrısına olumlu yanıt vererek
bu niyet ve tavrını ortaya koydu.
Türk tarafı da, siyasi kaygılardan bir an önce
kurtularak, konuya insancıl ve barışçıl bir yaklaşım göstermek
sorumluluğundadır.
Ama ne yazık ki bizimkiler, bırakın toplu mezarların
açılmasını, iki toplumun savaşta kaybettiklerini ortak bir etkinlikle
birlikte anmalarına bile izin vermiyorlar!
İki toplumlu eğlenceler düzenleniyor...
Korolar...
Halkdansları gösterileri...
Festivaller...
Kültür-sanat etkinlikleri...
Vur patlasın çal oynasın!
Düzenlenmesin mi?
Elbette düzenlensin.
Bütün bunlar insanın yüreğinde kıpırtılar ve umutlar
uyandıran şeyler.
Ama ne yazık ki bugüne kadar barışa ve çözüme elle
tutulur bir katkıları olmadı bu iki toplumlu etkinliklerin...
Türk makamları bütün bunlarda biraraya gelmemize izin
veriyorlar da, savaşta kaybettiklerimizi birlikte anmamıza izin
vermiyorlar!
“Siz bizim şehitlerimizin mezarlarına çiçek
koyamazsınız” diyorlar Rumlara!
“Siz bizim şehitlerimize gözyaşı dökemez, ağıt
yakamaz, onlardan bağışlama dileyemezsiniz”!
Peki, söyler misiniz be efendiler!
Kayıplarımızın mezarları başında birlikte gözyaşı
dökemez, acılarımızı ve pişmanlıklarımızı paylaşamaz, birbirimizi
karşılıklı olarak bağışlayamazsak...
Nasıl gelir bu adaya barış?
Uçup giden kuşlar nasıl döner yuvaya?
(AFRİKA - Mehmet LEVENT - 17.8.2004)
[
başa dön ]
MEDYAYA MEKTUP
Kıbrıs Türkü’nün hali...
Ahmet KARAMAN
1963 olaylarından sonra Kıbrıs’ta oluşturulan Türk
bölgelerine TC’den yöneticiler gönderdiği günler yaşandı. O dönemlerde
insan hakları ve hukuk, bu yöneticilerin iki dudağı arasındaydı.
Kıbrıs’lı dostlar bilir ama,Türkiye’ ve diğer
ülkelerde bulunan dostlar için yazalım:Olaylar başlamadan önce ismi
“Köfünye” olan Türk köyü, bir yerleşim yeriydi. Çevre yerleşim yerleriyle
bölgede bir Türk kantonu oluşturulmuştu.
Ve zamanın modasına uyularak “Köfünye’nin “ ismi
Türkçeleştirmek için “Geçitkale” olarak değiştirildi..
O dönemlerde Türk yerleşim yerlerinden Rum
barikatlarındaki zorluklara ve insanlık dışı uygulamalara katlanılarak
Lefkoşa’ya gidilip gelinmeler başlayınca, buradan da ayni olay başlar.
Ne var ki köy otobüsünün “Geçitkale” olarak
yazılan ismine kafayı takan Rum görevliler,otobüs şoförünü hakaretlerle
bir güzel “uyararak”, köyün onlara göre esas adı olan “Köfünye’yi”
yazmasını isterler.
Adam çaresiz bunu yapar.
Gel gelelim köye dönüşte olayı öğrenen bölgenin
komutanı çağırıp şoförü bir güzel tertipleyerek otobüse “Geçitkale”
tabelasını asmasını emreder.
Biçare şoför,”Geçitkale” yazdığı için
Rum’dan,”Köfünye” yazdığı için bölge yöneticisi Türkiyeli Komutandan
“nasibini” almada şaşkındır..
En nihayet iki tabela yapar.Türk bölgesine yakın
yerde “Geçitkale”, Rum bölgelerine gireceği yerde “Köfünye” tabelasını
takmak zorunda bırakılır..
Kıbrıs Türkü’nün bu günlere gelişlerinde böyle
yaşanmış öyküler çok.
Ve bugünlerde diğerlerini geçin,yılların
“Lefkoşa’sının” adını bilgisayarımda yazarken yanlış kelime olarak altını
kırmızı çizgi ile çizip, “Lefkoşe” diye yazınca yanlış çizgisini
kaldırmasında dünden bu güne ne değişti diye düşünüyorum işte...
Ve birkaç gün önce bir yerel gazetemizde verilen
ilanda adres kısmına “Lefkoşe” yazılmasına tepkimin “yersiz” olduğuna da
inanıyorum!.
Para ödeyerek,halen taksitlerini ödemeye devam
ettiğim bilgisayarım bana bunu yapabilirse, para ödeyerek gazeteye ilan
veren ilan sahibi bunu hayda hayda yapabilir!..
Bu olayı yine bazı arkadaşlar “bu küçük iş.Şimdi
onca sorun dururken bunu ön plana çıkarmanın yeri zamanı mı?” diye
geçiştirmeye soyunup,bunu gündeme getirdiğim için beni kınayabilirler..
Dahası “Kıbrıs’lı şövenist” olarak de
tanımlayabilirler..
Benim kendi ülkemde bana dayatılanlara, “dünyaca
bilinen,çocukluğumdan beri telafuz ettiğim “Lefkoşa’nın-Lefkoşe” olarak
değiştirilmesi,bilgisayarıma bile öyle kotlanması değil de, benim yaptığım
şövenistlikse bunu kabul ediyorum..
“Köfünye” bir yanda,”Geçitkale” bir yanda hala bu
topraklarda!..
Daha acısı “Köfünye” baskıcıları “Lefkoşa’nın”
adını değiştirmedi..
Ama “Geçitkale” baskıcıları değiştiriyor..
1974 öncesi onca baskılara rağmen değişemeyen
Kıbrıs Türkü’nün yaşamını,1974 sonrasında “sağlanan özgürlükte”
değiştirebildikleri gibi!..
Rumlar 1967’de işgal ettikleri Köfünye’den
çekilmişlerdi..
Ama ne yazık ki “Geçitkale” hala işgal
altında!...
Bugünlük bu kadar,gerekirse daha açabiliriz bu
konuyu..
(YENİDÜZEN MEDYA - 15.8.2004)
[
başa dön ]
KIBRIS POSTASI
Roller, yaşanmışlıklar aynıydı...
Eralp ADANIR
Evet, roller, yaşanmışlıklar aynıydı ama kahramanlar
farklıydı.
Özellikle röportajlarında, araştırmalarında çok
takdir ettiğim gazetecilerden olan sevgili Sevgül Uludağ’ın, Yenidüzen
gazetesinde yer alan “Kayıpların İzinde” başlıklı yazı dizisinde, savaşın
iğrenç yüzünün izdüşümleri yansımaktaydı sayfalara.
Gerek Kıbrıslı Türk olsun gerekse Kıbrıslı Rum,
savaşın “yıkıcılığı”, ne yazık ki ırk, din, dil tanımıyor.
Tandığı tek şey “insanların kıyımıydı”.
Şu küçücük adada nice insanları “kayıp” olarak
belgeledik yaşamlarımıza.
Binlerce insan sadece bir “sayı” oluverdi kayıplar
listesinde.
Sevgül’ün araştırma dizisinde yer alan Maria
Georgiades’in anıları, yaşanmışlıkları ve Kıbrıslı Rumların sosyal
yaşantılarına denk düşen bazı satıraraları, ne kadar benzeştiğimizin
çarpıcı bir örneğiydi.
“... Pazarları Kefalovrisos’a giderdik annemle-annem
her Pazar tava pişirirdi, et ve patates kebabı hazırlardı...”
Pazar günleri “patates fırında” dediğimiz
“gelenekselleşen” yemek bizim evde de pişer. Hatta hatırladığım kadarıyla;
Limasol’da Rum kesminde İstanbul’dan gelmiş bir Rum’un (belki de
Ermeniydi) fırını vardı, tepsileri hazırlar ona götürür ve Pazar yemeğimiz
fırında pişirilirdi. Kuzey’e geçtiğimizde rahmetli anneannem bu geleneği
sürdürürdü. Onun yaptığı “patates fırında”, onunla birlikte anılarımda
kaldı ne yazık ki...
“... 20 Temmuz geldiğinde herşeyi görmüştük, evimizin
yanına bir uçak düşmüştü...”
Bu satırarasındaki bilgi şu soruyu getirmişti aklıma;
20 Temmuz’da başlayan harekatta kaç uçağımız, nerelerde düşürülmüştü? Bir
bileniniz varsa bu bilgiyi bizlerle paylaşsın. Türk milleti
“kahramanlıkları” paylaşır da acıları pek gündeme getirmeyi sevmez
nedense; tıpkı “Kocatepenin” batış nedenini, elinden geldiğince bir “sır”
olarak saklamaya çalışması gibi.
“... Ancak babam savaştan sonra hiçbir yere
gitmemişti. Değirmenlik’te kalmıştı...” diye anlatıyor Maria Georgiades.
20 Temmuz’dan ikinci harekatın başladığı 15 Ağustos’a
kadar geçen sürede, Değirmenlik bölgesinde hâlâ daha Rumların yaşadığını
görüyoruz. Maria’nın annesi, babası ve kızkardeşi Değirmenlik’ten ayrılmak
için otobüse binmişler ama sonra inmek durumunda kalmışlardı. Nedeni;
“... Ancak bazı Kıbrıslı Rum askerler gelmiş ve sivil
giysiler istemişler, üstlerini değiştirmek üzere...”
Bu olay bana Limasol’da teslim olduğumuz günü
hatırlattı. Saklandığımız eve birçok mücahit gelmişti, yana yana sivil
elbiseler arıyorlardı. Üstlerini çıkarıp buldukları gömlekleri,
pantolonları giyiyorlardı. Uzunluğu kısalığı, bol gelmesi filan önemli
değildi. Yeter ki tutsak olduklarında “asker” oldukları anlaşılmasın.
Hatta bazıları hastahaneye gidip doktor gömleği bile geçirmişti üzerine.
Savaşın iki yüzünde de askerlerin davranışları aynıydı...
Maria’nın annesi, Değirmenlik’ten kaçmaları
gerektiğini belirten dostlarına, 14 Ağustos günü şu sözleri sarfetmişti:
“... Hayır gidemem, oğlumun dönmesini
bekleyeceğim...”
Anneannem de aynı şeyi yapmıştı Limasol’da. Esirler
arasında yer alan başta oğlu ve tüm yakınlarının, sağ salim Kuzey’e
geçmedikleri sürece Limasol’da kalmayı sürdürdü, onlara yemekler yapıp
göndermişti. Halbuki önlerinde Kuzey’e geçmek için iki seçenek vardı; ya
bizimle birlikte arabamızla Dikelya üzerinden geçeceklerdi ya da “Happy
Valley”e gidip çadırlarda kalacaklardı. Limasol’u en son terkedenlerdendi
çünkü, oğlunun ve yakınlarının öncelikle Kuzey’e geçmesini bekliyordu.
“... Annem 15 Ağustos’ta ortaya çıkmayınca Panayota
teyze merak etmiş ve tarladan geçerek ona bakmaya gitmiş. Onları yatağın
üstünde vurulmuş olarak bulmuş, üçü de aynı yatağın üstündeymiş, annem,
babam ve kızkardeşim...”
Tıpkı bir fotoğraf gibi; yatak ve üç masum insanın
ceseti. Tıpkı Limasol’a civar köylerden kamyonun arkasında getirilen
cesetler gibi. Yaşlı bir dedenin arkasında dört kurşun izi vardı. Bir de
futbol üniforması giymiş, eli anlında kasılı kalmış gençten çocuk vardı.
Onların gömülüşlerini hiç unutmadım.
Ve son...
“ Aynı çadırda on aile kalıyorlardı, insanlar hayatta
kalmak için böyle yaşıyorlardı...”
Limasol’daki “Happy Valley” denen bölgede aynı
ızdırabı ve çileyi Kıbrıslı Türkler de çekiyordu.
Savaşın insanlar üzerindeki etkisinde bir farklılık
yoktu gördüğünüz gibi. Hırs ve politikalar sadece politikacıların üzerinde
kalırken, acıların bin beteri ise sivil insanların yüreklerinde ölene
kadar kendini hissettiriyordu.
(KIBRISPOSTASI.COM - Eralp ADANIR - 9.8.2004)
[
başa dön ]
HALKIN SESİ
Sevilay Berk’in öyküsünü okurken gözlerim doldu
Osman GÜVENİR
29 Temmuz, 2004 tarihli Yeni Düzen Gazetesi’nde
manşeten verilen bir mülakat vardı. Manşete atılan başlık “TRAJEDİ”ydi.
1964 yılında anne ve babaları Rumlar tarafından
alınıp götürülen ve öldürülerek bir katliam kuyusuna atılan bir karı
kocanın ve beş çocuğunun dramını ve hayat yolunda çektikleri acıları
analtan en büyük çocuk Sevilay Berk’in ve kardeşlerinin acıları. Sevgül
Uludağ’ın röportajı…
İnanır mısınız ki bu röportajı okurken gözlerim dolu
dolu oldu. İçimde derin bir sızı duydum. Eminim ki siz de okumuşsanız en
azından benim hissettiklerimi siz de hissetmişsinizdir.
Sevilah Berk, beş kardeşin en büyüğü… Yani 1964’te
henüz 16-17 yaşında. En küçüğü de 2 yaşında. 1964’teki aile hayatlarını
ve hayatta kalabilme mücadelesini, anne babasının hayvancılık ve bahçe
işleri ile uğraşlarını, çocuklarını en iyi şekilde olabildiğince
yetiştirme gayreti içinde olduklarını anlatıyor.
21 Aralık sonrasında, yani 1964’ün Anneler Günü’nde
anne ve babalarının son gidişini ve bir kez daha onlardan haber
alamayışlarını, geçen 39 yıllık zaman zarfında üzerine çiçekler
koyabilecekleri mezarları dahi olmamasının sızısını nasıl yüreklerinde
hissettiklerini analtıyor Sevilay Berk…
Sevilay Berk’in yerine koydum kemdimi bir an için ve
içimde büyük fırtınaların dalga dalga yayıldığını hissettim. Bu
çocukların yerinde ben olsaydım başıma neler gelirdi ve hangi duygularla
bu zor hayat yolunda nasıl bir gelecekle kucaklaşırdım? Hep bu soruyu
sordum kendi kendime.
Genç bir kızın çaresizlik içindeki çırpınışlarını,
kardeşlerine sahip çıkmanın zorluklarını ve doğru hayat yolunda yürümenin
erdemlerini nasıl muhafaza ettiğini büyük bir takdirle karşıladım.
Onların yüreklerinde hep yoksun sevginin arayışı vardı. Anasız babasız
büyümenin ve hayata dört elle sarılmasının zorluklarını idrak ettim.
Sevilay Berk ve kardeşleri hep o kaybolan, gaddar
Rumlar tarafından alınıp götürülen ve bir kere daha geri gönderilmeyen
anne babalarının akibetlerini öğrenmekle bir ömür tükettiler. Dile kolay
bir ömür.
Tek bir Allah’ın kulu çıkıp da, “İşte bu toprak
yığının altında yatan ölüler sizin anneniz babanızdır” diyemedi. Her
anneler veya babalar gününde yüreklerinde büyük bir sızı hissettiler.
Sevilay Berk, on yıl önce Kıbrıs Türk Kayıplar
Komitesi’nden, anne babasının gömülü olduğu kuyunun harita üzerinde yerini
öğrenir. Ama bir sonuç alamaz; bütün çırpınışlarına rağmen. Ta ki 39 yıl
sonra kapılar açılıncaya ve gidip o haritadaki noktayı buluncaya kadar…
Vardığı nokta, üzeri otlarla kaplı fosilleşmiş
toprakla örtülü bir kuyu… Bu kuyu, bir toplu mezardır. Bakalım daha ne
kadar masum insanın kemikleri o kuyunun içindedir.
Sevilay Berk gerekli girişimleri yaptığında, bu kez
Rum’un tepkisi ile karşılaşır. Hatta kuyunun bulunduğu arazi üzerine
villarlar yapılmakta imiş. Ve hatta kuyunun açıldığı haberini alıp
çılgına dönmüş Sevilay Berk. Esasında o müteahhidin imar izni alamamasının
nedeni, o arazide masum sivillerin gömülü olmasındandı.
Sevilay Berk’in heyecanı, en azından anne babalarının
kemiklerini alarak DNA testi yaptırmak suretiyle onlara ayrı ayrı iki
mezar hazırlatarak, “İşte yıllarca özlem duyduğumuz ve yokluğuna
alışamadığımız anne babamızın en azından mezarları buradadır”
diyebilmeleri içindi.
Ve sıkılmadan şimdi Rumlar, Türkiye’nin AB yolundaki
gidişatında ön şart olarak “kayıp Rumlar” hakkında hesap sormaktadır. Bu
kadar somut ve gerçek belgeler elimizde olmasına rağmen Rumlar hâlâ
sıkılmadan kendilerini dünyaya sütten çıkmış kaşık gibi bembeyaz ve masum
göstermeye çalışıyorlar.
Bence Sevilay Berk’in bu acılarla dolu mülakatı bütün
AB üyelerine tercüme edilerek gönderilmeli, “İşte sizin tanıdığını
zannettiğiniz Rumların gerçek yüzleri” demeliyiz. Daha nice Sevilay
Berk’ler vardır ki yüreklerinde o acıyı hâlâ taşımakta ve sessizliklerini
korumaktadırlar.
Bu kayıp insanların, bu şehitlerin veya hadise
kurbanlarının çocuklarına bütün dünyayı versek ne yazar? Bütün dünyanın
hazinelerini önlerine döksek ne yazar? Onların yüreklerinden kopartılıp
meçhule gönderilen anne babalarının hazine ve dünya mallarından da değerli
manevi varlıkları olmadıktan sonra…
Sevilay Berk’in hazin hikayesini herkes okus |