Fikrimin İnce Gülü, 19 Subat 2001
Zeki Erkut
BU GİDİŞ NEREYE?
Çok bildik, çok klasikleşmiş bir soru oldu: Bu gidiş nereye?
Sadece soru mu çok bildik? Ya sorunlar?
Evet, şu son birkaç ay içinde yaşananlar o çok bildik soruyu, o çok bildik sorun için kullanmak durumundayız.
Gazetelerde yayınlanan polisiye haberlere bakıyoruz, şimdiye dek eşi görülmemiş bir artış içinde. Her köşeden adi bir suç ve suçlu fışkırıyor. Bir bakıyorsunuz, köyün birinde bir kuzu çalınmış. Bir bakıyorsunuz devletin bir dairesine gizlice girilmiş, bir çek çalınmış.
Evlere girip yükte hafif, pahada ağır ne varsa alınıp götürülüyor.
Marketlerden gıda, bahçelerden sebze,meyve çalınıyor.
Her hafta onlarca esnaf, memur ve iş adamı çek kullanma yasağına giriyor.
Mahkemeler icra davalarıyla meşgul.
Dün, bir iş yerine ateşli silahlarla ateş açıldı.
Bir gazetemiz, 2000 yılında boşanma olaylarının had safhaya vardığını yazıyor ve “her gün bir boşanma olayı gerçekleşti” diyor.
Bir başka gazetemiz sadece Lefkoşa’da yüzün üzerinde dükkanın kepenk kapattığını ve bunların halen boş olarak “satılık”, ya da “kiralık” levhalarıyla alıcı beklediğini yazdı.
175 kişi kapasiteli Lefkoşa Merkezi Cezaevi, “ful-kapasite” suçluların hızmetinde! Hatta rivayete göre bazı polis karakollarında amirler, sırf cezaevinin kapasitesini daha fazla zorlayıp “ele-güne mahcup olmamak için” bazı suçlara gözünü kapattığı, bazı suçluları da birkaç gün karakolda ağırlayıp mahkemeye sevketmedikleri söyleniyor.
Olabilir tabii..Polisin de kendine göre bazı tasarrufları olabilir.
Düşününüz, toplumumuzun gelenek-görenekleri ya da ulaştığı uygarlık seviyesi en fazla 175 kişinin aynı anda suçlu olabileceğini öngörmüş.
Hapishane kapasitesi, gardiyan istihdamı ve diğer hizmetler de buna göre yapılmış. Ama gelin görün ki evdeki hesap çarşıya uymamış. Hapishanemiz, bayramdan bayrama “ful-kapasite” dolan oteller gibi dopdolu!
Örnekleri daha da çoğaltmak mümkün. Ama gerek var mı? Bu kadarı bile “bu gidiş nereye?” sorusunu haklı kılmaz mı?
Denktaş bey, “hırsızlara karşı evinizi köpek besleyerek koruyunuz” demişti.
Olur, onu da yaparız...
Ancak, Ankara-UBP-TKP hükümetinin dayattığı sözümona “ekonomik istikrar paketi” insanlarımızı o hale getirdi ki değil köpek beslemek, kendi karnını doyuramama noktasına sürükleniyor.
Bir de hırsızları düşünün!
Aç olmasa, bu düzen onu açlığa, işsizliğe, sevgisizliğe mahkum etmese hırsızlık yapar mıydı?
Zevk olsun diye değil ya, aç olduğu için hırsızlık yapıyor, suç işliyor.
Açlık, evinizde sizi korusun diye beslediğiniz köpeği bile aç hırsıza “meze” yapar alimallah.
UBP-TKP hükümetinin sözümona “ekonomik istikrar paketini”acı meyvelerini vermeye başladı bile. Öngörülen vergiler memurları %11, emeklileri %12 oranında daha yoksullaştıracakmış. Ekonomistler öyle diyor.
Ayni ekonomistler ve bir kısım akademisyenler, 4 kişilik bir ailenin asgari geçinmesi için en az 600 milyon gerektiğini saptamışlar.
Ama gelin görün ki hükümet “alın size 160 milyon TL” diyor.
Sonra da artan suçlara bakıp “hapishanemiz yetersiz” diye hayıflanıyoruz.
Her gün bir aile çözülüyor diye üzülüyoruz.
Gençlerimiz göç yollarında diyerek politika yaparız.
Ya da bizim gibi, çok bildik bir soruyu, çok bildik bir sorun için peşrev yaparız.
Oysa bu gidişin nereye doğru olduğu belli değil mi?
Gideceğimiz köyün minareleri hala gözümüze ilişmedi mi?
Sonuç dünden belliydi, bugün netleşti.
Bu ülkeye bir an önce, adil ve kalıcı bir barış gelmezse, entegrasyon süreci durdurulmazsa ve Kıbrıs, iki toplumunu da içine alacak şekilde AB ailesine birlikte katılmazsa, gideceğimiz yer bellidir. Bu bir!
Ekonomistin ya da bilim adamının saptamalarına ve öngörülerine değer vermeyen, bilimsel düşünceye ve bilimsel verilere kuşku ile bakan bir ülke nereye gitmişse, bizim de gideceğimiz yer orasıdır. Bu da iki!
Gerisi mi? Bundan başka birşey kaldı mı ki?