Fikrimin İnce Gülü, 27 Mart 2001
Zeki Erkut

SAVAŞ BİTELİ ÇOK OLDU

Kısa olsun, uzun olsun, oldum olasıya seyahatleri severim. Havaalanlarındaki o anonslar, bavul çekiştiren ya da uçuş saatini kitap okuyarak bekleyen yolcular hep ilgimi çeker, heyecan duyarım.

Bir yerlere gitmek, dostlarla buluşmak, bazan vitrinleri seyretmek, bazan yürüyüp giden insanları süzmek , bazan büyük bir alışveriş merkezinde gezinmek, bazan lüks bir balık restorantında efkar dağıtmak, hatta bazan antika ya da ikinci-üçüncü el eşya satan yerleri dolaşmak ve her defasında özyurdum Kıbrıs’ı özleyerek geri dönmek bana tarif edilmez zevkler verir. Zaten yaşam dediğiniz nedir ki? Bunca stresin yaşandığı, bunca kısır döngülerle çepeçevre sarıldığımız, fikir üretiminden çok ıvır-zıvırla ömür türpülediğimiz bu ortamda ve uğruna ölümlere gidip geldiğimiz ideallerimize uğruna karınca karınca sürdürmekte olduğumuz barış ve demokrasi mücadelesinde yaşama bir nebzecik renk katmanın başka ne gibi yolları vardır ki?

Her fırsatta kendimi bu kısır ortamdan uzaklaştırmak ve her defasında yeni deneyimler, yeni birikimler, yeni dostlar kazanarak ve eski dostlukları pekiştirerek geri dönenmek neredeyse bende bir alışkanlık ya da yaşam felsefesi haline geldi.

İşte, geçenlerde yine İstanbul’daydım. İstanbul gerçekte benim için bir tutkudur. Herşeyiyle ama herşeyiyle seviyorum İstanbul’u. Sadece adı bile bende tanımlamakta zorluk çektiğim hazlar yaratır. İstanbul benim geçmişimin, gençlik yıllarımın, aktif mücadele yıllarımın, aşklarımın kentidir. Ne İstanbul benden vazgeçebilir ne de ben ondan. Öylesine ve ölesiye melankolik bir aşk yaşıyoruz İstanbul’la.

Geçtiğimiz hafta yine geçmişimin ve geleceğimin kenti İstanbul’daydım. Bana yine müthiş keyif verdi. Ama, orada geçirdiğim dolu dolu üç gün, bana, ülkemin ve ülkem insanının dünyadan ne kadar soyutlandırıldığını ve ne kadar zavallılaştırdığını bir kez daha hatırlattı. Hüzünlendim.

Arkadaşlarla Boğaz’da bir balık restorantındaydık. Nezih bir ortam, her milletten insan ve müzik. Geniş bir aile ortamındaydık sanki. Kalabalık bir masada Yunanlı turistler, başka bir masada sessiz Japonlar, Türkler v.s. Bir ara sahnedeki şarkıcı Mustafa Sandal’ın “Hatırla Beni” isimli şarkısını söylüyordu. Şarkı daha başlar başlamaz bir nakarat Türklerden hem arkasından da Yunanlılardan geldi. Sonra sözler birbirine karıştı ve iki farklı dil, iki masa, iki kültür birbirine karıştı, tekvücut oldu. Büyük depremin yakınlaştırdığı iki halkın, düşmanlıktan dostluğa dönüşen fevkalade ahengi karşısında duygulanmamak elde değildi. Şarkılar birbirini izledi. Yunanlı bir genç ve Türk sevgilisi , o ana kadar ağırbaşlılığı büyük bir meziyetmiş gibi koruyan bizim masayı da ayağa kaldırınca artık zincirden boşanmış keyifli saatler birbirini izledi.

Sonra düşündüm ve hüzünlendim. Aklıma üç-dört yıl önce izlediğim bir film geldi. Film, savaşın uzun yıllar önce bittiğinden habersiz bir manga Japon askerinin balta girmemiş ormanda düşmanla şavaşmasını konu ediyordu. Aslında düşman falan yoktu ama onlar savaşın bittiğinden de, iki halkın artık dost olduğundan da habersiz bir mücadele sürüyorlardı. Tıpkı bizim gibi. “Türkün Türkten başka dostu yoktur diyen” Türk ile “En iyi Türk ölü Türktür” diyen Yunanlı çoktan kol kola girmiş, düşmanlıkla geçirdikleri yılların acısını çıkarıyorlar ama biz burada birbirimize hala mazgal deliklerinden bakıyoruz. Daha doğrusu bakmaya zorlanıyoruz. Her gün pompalanan şoven propaganda, her gün çalınan savaş tam-tamları, gergin bir ortam ve dünyadan bi haber bir halk!

Böylesi bir ortamdan çıkarı olanlar belli. Onlar böyle ortamların rantı yiyorlar, semiriyorlar ve gert gert ediyorlar. O nedenle bu ortamın değişmesinden, ülkemize barış gelmesinden korkuyorlar. Gerginlikleri ve düşmanlıkları diri tutacaklar ki ekmeklerindeki yağ hiç eksik olmasın. Oysa, benim ya da benim gibi onbinlerce insanın bundan rant elde etmediği açık. Ranttan da vazgeçtik. İnsanca yaşayalım yeter. Ama bırakmıyorlar. Bizi tutsak etmişler, bu güzelim yurdumuzda yaşamı bize zından ediyorlar.

Türk ve Yunan halkları atı almış Üsküdar’ı geçiyor, bize de ormanda hayali düşman kovalayan Japon askeri rolü oynatıyorlar.

Yetti artık. Savaş biteli çok oldu. Artık ormandan çıkıp dostluğa el uzatmanın vakti geldi ve geçiyor bile.


Zeki Erkut|Ana Sayfa