Fikrimin İnce Gülü, 30 Nisan 2001
Zeki Erkut
DAR ALANDA KISA PASLAŞMALAR
İstanbul Film Festivali’nde “en iyi film” dahil, dört ödüle birden layık görülen Türk filmi “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar”ı, Lefkoşa Lemar’da sadece 4 kişiyle izlemenin burukluğunu anlatmak kolay değil. Balalayka’yı, Fasulye’yi, Filler ve Çimen’i de çok az seyirciyle izlediğimi hatırlıyorum. Neden böyle? Büyük emeklerle çevrilen ve usta sanatçıların rol aldığı bu filmler neden insanımızın ilgi alanına bir türlü giremiyor?
Neyse, “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” ı bir film eleştirmeni gözü ve bilgi birikimiyle irdelemek haddim değil. Sadece sıradan bir sinemasever gözüyle baktığımda bir Savaş Dinçel’i, bir Erkan Can’ı, bir Müjde Ar’ı hatta bir müziksever olarak filmin müziklerini yapan Fahir Atakoğlu’nu takdir etmemek mümkün değil.
Film, gerçekten ödüllere layıktı.
Ancak film bende çok değişik izler ve duygular bıraktı. Bir an, ilk gençlik yıllarıma gittim. Çamur sahada bir grup genç, formaları, ayakkabıları eskimiş, başımızda futbola gönül vermiş ağabeylerimiz Hüseyin Karabulli ya da Kemal Konde, Derviş Şekerci ya da Eşref abi çalıştırıcılığında tam bir amatörlük ruhuyla, bir noktada hiçbir çıkar gözetmeksizin, çoğu kez boş tribünlere oynadığımız futbol!
Dostluksa dostluk, iddiaysa iddia, hep o çamurlu dar alanlarda paslaşıp durduk. Zamanla aramızdan sivrilenler de oldu tabii. Olağanüstü koşulların biraz yumuşamasıyla ligler yeniden kurulmuş, örneğin bir Taner Ulutaş, bir Ertoğrul Gardiyanoğlu, K. Aytaç, Erdoğan Günsay, Tahir Seroydaş, Türkmen, Münip, Selçuk Deveci, Mustafa Yekta, Soner Yorgozlu ve daha niceleri “büyük takımlarla” oynamaya başlamıştı. Ancak amatörlük yine vardı. “Büyük takım” dediysek de aslında değişen birşey yoktu. Hepsi yine çamurlu dar alanlarda paslaşıp durdular.
Uzun yıllar hep böyle oldu. Hani film hangi sözlerle başlıyordu? “Hayat fena halde futbola benzer. Dört pas yüzde 90 gol olur”
Film yine ayni sözlerle sona erdi. Bu kez oyuncular başkaydı, koşullar değişmemişti ama aslında onlar için herşey yeni baştan başıyordu.
Hayattı aslında yeni baştan başlayan. Dört pası sağlayıp gole dönüştürülemeyen hayat!
Hep iki ya da üç pas’ta kalınıp da gole gidilemeyen hayat!
Biz Kıbrıslıların yazgısına ne kadar benziyor değil mi?
Bazan tatlı, bazan kıran kıran bir rekabet, İngilizin ve Amerikalının teknik direktörlüğü, Türk ve Yunanlının hakemliği , suyu ve tozuyla çamura ya da bataklığa dönüşmüş dar bir alanda gole gidemeyen paslaşmalar!
Hayatımız bu değil mi aslında?
Fena halde hayatımız ne kadar da benziyor futbola?
Çamurlu dar alanda yuvarlanıyoruz, tekmeleniyoruz ama gol adına filelerle kucaklaşamıyoruz. Havalandıramıyoruz fileleri. Bize umut bağlayanları sevindiremiyoruz. Hoş bize de o sevinci yaşatmıyorlar ya. O bize yasak! İki pas, üç pas ama asla 4 pas değil.
Maksat gol olmasın! Hep çamurlu dar alanda, hep alt kümede...
“Dar Alanda Kısa Paslaşmalar”ı çok sevdim.
Fena halde hayatımızı anımsattı bana.