Fikrimin İnce Gülü, 30 Mayis 2001
Zeki Erkut
İŞİMİZ ÇOK ZOR
Geçenlerde STV'de "Küreselleşme" konulu bir form vardı. Bir tarafta "ulema" takımı, yani politikacı, aydın, milliyetçi, "sol"cu, dinci, öbür tarafta halk! İşçi, köylü, öğrenci, esnaf... Sabahın 3'üne dek süren tartışma programında küreselleşme dahil her konu tartışıldı. IMF'in politikaları, Kemal Derviş'in ulusal programı ve Kıbrıs..
Görülebileceği gibi Kıbrıs sorunu sadece "milli" konuların gündeminde değil, hemen her konunun ve her gündemin içinde yer alıyor. Bir başka deyişle Kıbrıs sorunu, her fırsatta, Kıbrıs ve Ankara şahinlerinin öteden beri ürktükleri "uluslararası" özelliğini hep koruyor. Küreselleşme olgusu içinde nasıl yer almasın ki?
Savunalım ya da savunmayalım dünyamız bir küreselleşme yatağında akıp gidiyor. Bu süreci geri çevirmenin olanağı ve olasılığı yok. Türkiye de bu süreç içinde akıp gidecek, Kıbrıs sorunu da. Avrupa Birliği bu sürecin sadece bir boyutunu işaret ediyor. Ya yer alacaksınız ya da almayacaksınız! Süreç ilerliyor, kendi hukukunu oluşturarak, kendi demokratik ilkelerini belirleyerek ilerliyor.
TV'deki tartışma ilk başlarada bu minval üzerine seyretti. "Ulema" sınıfında sıraladıklarımız küreselleşmeden ne anladığını ne anlamadığını büyük bir bilgiçlikle ortaya serdiler. Konuşmalarında bazan akılcı yaklaşımlar vardı bazan cehalet fışkırıyordu. Nitekim, halk sınıfı arasında saydığımız öğrenciler zaman zaman tepki göstererek "ulema"yı alaşağı etti. Cehaletlerini yüzlerine vurdu, Örneğin "sol" adına orada bulunan Hasan Yalçın, Perinçek'in partisini temsil ediyordu. IMF'ye karşı, Atatürkçü, İnönü'cü v.s. Kemal Derviş'e de karşı, IMF'nin politikalarına da.
İtirazımız yok elbette.
Ama tutarlı olmak koşuluyla. Halk'tan bir öğrenci açık açık, "siz birşey bilimiyorsunuz, konuşuyorsunuz ama birşey bilmiyorsunuz" diyor. Neden? Çünkü öğrenci, IMF'yi yerden yere vuran Hasan Yalçın'a, "IMF 1945'te kuruldu, O dönemde İnönü'nün tek parti iktidarı vardı ve İnönü 1946'da IMF'yi Türkiye'ye davet etti. Sen burada devletçi politikaları savunuyor İnönü'yü örnek gösteriyorsun" diyor.
Hasan Yalçın sus pus oluyor.
Ulemadan biri (Türkiye'nin Günlüğü dergisinin genel yayın yönetmeni), Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesine kesin kes karşı, atıp tutuyor, ulus-devlete toz kondurmuyor. Ne küreselleşmeye sıcak bakıyor ne de Avrupa Birliği'ne.
Halktan biri ise diyor ki, "70'li yıllarda Türkiye ekonomisi Yunanistan'dan daha iyi durumdaydı. Şimdi Yunanistan'ın ekonomisi Türkiye ekonomisinden 4 kat daha güçlü. Yunanistan'da kişi başına düşen gayri safi milli hasıla 15 bin dolar, ekonomik yıkım öncesi Türkiye'nin kişi başına düşen gayri safi milli hasılası 4 bin dolar. Türkiye Avrupa Birliği ailesine katılmazsa bu fark gelecek 10 yılda 7 ya da 8 kat açılacak İşte veriler."
diyor. Ulemadan birinin mazereti hazır: "Avrupa Birliği'ne girmek için Kıbrıs tavizi mi vermemizi istiyorsunuz? Asla! Zaten halk da buna izin vermez"
İşte o anda halktan bir ses yükselir: "Hiç belli olmaz!"
Evet, yanlış duymadık. Eskiden Kıbrıs için sokaklara dökülen, vurup kıran halk (6-7 Eylül olaylarını hatırlayalım) bugün önünde olan seçenekleri daha akılcı olarak değerlendirebiliyor ve daha korkusuzca düşündüğünü söyleyebiliyor.
Açıkçası gerek Türkiye'de gerekse toplumumuzda hükümetlerin politikasıyla halkın düşünce ve beklentileri arasında uçurumlar vardır. Hem de her konuda. Kıbrıs konusu ve Kıbrıs sorununa bulunacak çözüm de buna dahildir. Artık kimse Kıbrıs'ta Denktaş'ın, Türkiye'de de Ecevit'in, Cem'in ya da diğerlerinin Kıbrıs konusundaki görüş ve önerilerini havada kapmıyor. Sorguluyor ve tavrını ortaya koyuyor. Alın Türkiye gazetelerini okuyunuz neler yazdığını?
Bakınız dün Ecevit Kıbrıs için "Çekoslavakya" örneğini ortaya attı. Yani Kıbrıs sorununu 50 yıl geriye, taaa "taksim" örerisinin ortaya atıldığı günlere dündürdü. Çek ve Slovak devletleri gibi Kıbrıs'ta Türk ve Rum devletleri kurulsunmuş!
Akılcı bir öneri miydi? Buna en hızlı ve en akılcı yanıtı NTV'ye çıkan öğretim üyesi Mensur Akgün verdi. "Türkiye'nin başbakanına yakışmayacak, üstelik uçakta, önerilerde bulunuyor. Dünyanın benimsemediği çözüm önerilerinden sonra şimdi de Taksim'i yada İkili Enosisi öneriyor" diyor ve Denktaş-Ankara ekseninde dile getirilen çözüm önerilerine eleştiriler yağdırıyor.
Söyleyecek başka söz var mıdır? Halk başka görüşte, yukarıdakiler başka görüşte. Kıbrıs sorununun çözümünde olsun Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesinde olsun hükümetler ve liderler halkın uzağındadır. Halkın istem ve düşünceleriyle liderlerin görüşleri arasında uçurumlar vardır. İşte bu yüzdendir ki işimiz zor, hem de çok zordur.. Halkın sesine kulak verilmediği, halka ne düşündüğü sorulmadığı ya da halk tavrını açıkça ve kararlılıkla ortaya koymadığı sürece yukarıda bir avuç "şahin" halka hayatı zından etmeye devam edecektir.
Bunu hem istemeyiz hem de izin vermeyiz.