Fikrimin İnce Gülü, 1 Eylül 2004 Zeki Erkut | ||
BU SERTLEŞME NİYE? TC Başbakanı Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün Kıbrıs sorununa ilişkin eş zamanlı olarak yaptıkları açıklamalar en başta Avrupa Birliği temsilcileri tarafından hayretle karşılandı.Bizim gibi Kıbrıs sorununun en erken zamanda adilane bir şekilde çözümlenmesi umudunu taşıyanlar da bu açıklamalara akıl erdiremediler. Tayyip Erdoğan'ın söylediklerine bakılacak olursa, Kıbrıs'ta çözüm sağlanmadan askerin çekilmesi söz konusu olmaz! Abdullah Gül ise TC'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ayni koşullar altında tanınmayacağını söylüyor. Gerçekte Kıbrıs sorunundaki tıkanıklığı gerginliğe dönüştürmeye yönelik bu tür açıklamalarda bulunmak için ortada herhangi bir neden göremiyoruz. Ya da neden olarak ileri sürülebilecek "ambargolar-izolasyonlar" konusunu, ipleri koparma noktasına taşıyacak kadar gerçekçi bulmuyoruz. Çözüm başka, AB aday ülkesi TC'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıması ve 1 Mayıs'tan bu yana tümü AB toprağı sayılan Kıbrıs'tan asker çekilmesi başka mesele. Türkiye, AB üyesi olan bir ülkede şimdiki konumunu sürdürebilir mi? Kıbrıslıtürk toplumuna uygulanan ambargolar elbette ki savunulamaz. Ama bunlara yönelik uluslararası arenada başarı sağlamanın yolu da Kıbrıs sorununa bulunacak herhangi bir anlaşmadan geçer. Yoksa çözüm sağlanmadan kimse durup durduğu yerde 150 bin kişilik bir toplum için ne kendini riske atar ne de rahatını bozar. Öyle olmasaydı bu güne kadar ambargolar ya da izolasyon çemberi kırılmaz mıydı? En başta Türkiye bu çemberi kırar ve Kıbrıslıtürk toplumuna uyguladığı ekonomik ambargoyu kaldırırdı. Yoksa, yıllar yılı rakımızın, tekstil ürünlerimizin, şampuanımızın, portakalımızın, patatesimizin ve Bixi kolamızın TC pazarlarına girmesi sağlanamaz mıydı? Adına "bürokratik engel " dediler, imzalanan protokollarla oyaladılar ama sonuçta en büyük ambargonun TC tarafından uygulandığı gerçeğini ortadan kaldıramadılar. Şimdi kendilerinin bir türlü kaldıramadığı ambargoların başka ülkeler tarafından kaldırılması için mücadelenin sürdürüleceğinin ileri sürülmesini gerçekçi ve samimi bulmuyoruz. Eminiz TC bürokratları gibi Avrupalı ya da Amerikalı bürokratlar da benzer mazeretlere sahiptirler. Üstelik onları bağlayan uluslarararı yasalar ve ellerini-kollarını bağlayan lobiler vardır. Dolayısıyle Kıbrıs'tan asker çekmek ya da Kıbrıs Cumhuriyeti tanıma konusunu Kıbrıslıtürk toplumuna uygulanan izolasyonun kaldırılması koşuluna bağlanması ne mantıken ne de siyaseten doğrudur. Türkiye eğer AB'nden müzakere tarihi alacak ve bu ailenin bir üyesi olacaksa bu tür yaklaşımlardan medet ummaması gerekmektedir inancındayız. Üstelik gerek Erdoğan'ın gerekse Gül'ün açıklamalarında bir tehlike daha vardır. Bu tür açıklamalar Kıbrıslıtürk toplumunda milliyetçi akımların güç kazanmasını ve ayrılıkçı tohumların yeşermesine de yol açabilecektir. Zaten 24 Nisan referandumunda Kıbrıslırumların ezici çoğunluğunun "hayır" oyu kullanmasından sonra Kıbrıslıtürk toplumunda yeni bir milliyetçilik ve ayrılıkçılık rüzgarı esmiştir, "tanımayız", "asker çekmeyiz" gibi açıklamalarda bulunmanın da bunu pekiştirmeye hizmet etmeyeceğini kim ileri sürebilir ki? AB'den görüşme takvimi almayı bekleyen Türkiye için doğrusu hayret uyandırıcı açıklamalardır bunlar. Burada şunu bir kez daha belirtelim. Kıbrıslıtürk toplumu Annan Planına "evet" oyu verip çözümden ve Birleşik bir Kıbrıs'tan yana tavır aldı diye Türkiye, Kıbrıs'a yönelik tüm yükümlülüklerini yerine getirmiş değildir. Ankara hep bunu ileri sürüyor ama Avrupa'lı öyle anlamıyor. Birleşmiş Milletler Örgütü de öyle anlamıyor. Bush yönetimi de. Kıbrıslıtürk toplumu "evet" demişse, bunu, barıştan ve çözümden yana olduğunu bir kez daha kanıtlamak için demiştir. Yoksa bunun TC'nin Kıbrıs'taki sorumluluk ve yükümlüklüklerinden sıyrılmasıyla ilgisi yoktur. Kıbrıslıtürk toplumunun görev ve sorumlulukları başkadır, Ankara yönetiminin sorumlulukları başkadır. Ankara'nın sorumlulukları arasında asker de vardır, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınması da. Kayıp kişilerin akibetinin ortaya çıkarılması da. Yerleşikler sorunu da, mülkiyet sorunu da vardır. Yoksa Türkiye'nin K.Kıbrıs'taki statükoyu muhafaza ederek ve bunu yaparken de "ambargolar-izolasyon" mazeretinin arkasına sığınarak AB'den görüşmeler için takvim alabileceğine inanması bizce gerçekçi değildir. Ama şu olabilir:Türkiye, AB'nin Ekim ayında açıklayacağı "Türkiye raporu" öncesi çıtayı yükseltmek isteyebilir. Ya da koşullar Aralık ayında görüşme takvimi almasına müsait değildir ve Kıbrıs'ta statükoyu muhafaza etmek suretiyle elindeki kozu yitirmek istememektedir. Nedeni ne olursa olsun, Eroğan'ın ve Gül'ün açıklamaları, Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye duyduğu sempatiyi sıfırla çarpacak ve AB kapısında görüşme takvimi bekleyen Türkiye'ye yönelik tepki ve kuşkuların zirve yapmasına neden olabilecek talihsizliktedir. Üstelik bu açıklamlar, Kıbrıs'taki çözümsüzlüğe çare de değildir. İpleri germeye ve koparmaya daha meyillidir. copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org
| ||