Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 19 Temmuz 2005 Leyla Kıralp | ||
“GÖRDÜ GÜNÜNÜ” MÜ, GÖRDÜK GÜNÜMÜZÜ MÜ??? 20 Temmuz, 15 Temmuz’un sonucu gibi değerlendirilirse de, bence her iki tarih de, Kıbrıs’ta toprak için, Kıbrıslıları birbirine öldürten, üç garantörün çok önceden çizdikleri bir plandır.20 Temmuz, şarkıda söylendiği gibi sadece Rumlar değil, tüm Kıbrıslılar “gördü gününü.” Ama ne yazık ki, “günlerini gördüklerini” anlayan Kıbrıslılar olduğu gibi, hala daha bunu anlayamayan Kıbrıslılar da var! O günleri anmak, o günleri düşünmek, o günleri unutmak ve de o günleri yazmak zor hem de çok zor! 20 Temmuz’da Terazi’de idim. Savaş haberini radyodan öğrenir öğrenmez, telaşa ve korkuya kapıldık. Terazi zaten çok küçük, mücahidi, askeri ve de silahı olmayan savunmasız bir köydü. Oturup ne yapacağımızı düşünmeye başladık. Terazililere, 40 yıllık dost olan Rumlar, ortalıkta yoktu. Köyün içerisinde sadece rum ve yunan askerleri dolaşıyordu. Öğleye doğru köyüme Tatlısu’dan boş bir otobüs geldi. Terazilileri alıp, Tatlısuya götürecekti. Çünkü Tatlısu, hem nüfus olarak büyük, hem de mücahidi ve silahı olan bir köydü! Otobüse binip Tatlısuya gittik. Şimdi düşünüyorum da, Tatlısuyu yöneten komutanlar, ne kadar sorumsuzdu! Neden mi? Çünkü eli tüfekli genç birini, güya bizi korusun diye otobüse koymuşlardı. Rumlar eğer, otobüsü durdurup, eli silahlı o genci görseler halimiz ne olurdu. Ne mi olurdu? Bir katliam daha olurdu! Sorumsuz bencil bir T.M.T. komutanının voyvodalığı sonucu olduğu söylenen Dohni katliamı benzeri şeyler olurdu. E.O.K.A. ve T.M.T. tarafından hesapsız, kitapsız ve sorumsuzca yapılan her davranış, her olay, Kıbrıs halkına, ölüm, katliam ve göç olarak geri dönmüştür! Tatlısu’ya gidip, ailemle kucaklaştık. Daha sonra Pendakomo’dan ablam ve eniştem geldi. Belki 50’den fazla kişi, bir odanın içerisine toplandık. Hepimiz açtık ama bir şey yemek için iştahsızdık. Köyün öğretmeni, komşumuzdu. Ve de Köfünye olaylarını, fiilen yaşadığı için bize sürekli telkinde bulunuyordu. Biraz sonra bombalar, toplar, tüfekler patladı. Ne sinir bozucu ne korku dolu saatlerdi. Ölümü beklemek, ölümü bu kadar yakın hissetmek çok korkunçtu. Ölümü beklemek, otobüs beklemeğe benzer mi? Sen yaşamak istersin ama rastgele bir kurşun, senin hayatına son verebilir! Atılan bombalardan, odanın damı aralanıp kapanıyordu. Kardeşim Yıldırım 7-8 yaşlarındaydı.Çok yavaş ve korku dolu bir sesle bana sordu. “Abla Rumlar benim tırnaklarımı söker mi?” Onu kucağıma alıp, korkularını gidermeğe çalıştım. Köy yanıyor gibiydi. Karşı tepeler alev alevdi. Hemen arkamızdaki eve bomba düşmüş, ev yıkılmış ama ev boş olduğu için kimse ölmemişti. Rum ve Yunan askerleri, çok kalabalıktı. Ayrıca da çok donanımlıydı! Akşam üstüne kadar direnebilen Tatlısu, akşam üzeri teslim oldu. Çünkü bundan başka yapılabilecek bir şey yoktu! Artık silah sesleri değil, köyde dolaşan askeri araç sesleri duyuluyordu. Kardeşim Zafer, 16 yaşında olmasına rağmen mevzide idi. Ateş kes olunca, eve geldi. Ve, herkesin okula gitmesi gerektiğini söyledi. Ayrıca, bir barış gücü aracı, bir türk ve bir rumla köyü dolaşıp, insanların okulda toplanmasını duyuruyordu. Okul avlusunda toplandık. Toplanmayıp da ne yapacaktık? Rum ve Yunan askerleri, okulun avlusundaki teslim bayrağını indirip Yunan bayrağını çektiler. Ve de köylülerin bir kısmı, can korkusundan, savaş sendromundan Yunan bayrağını alkışladılar. Savaş bu! Nerede, kime ne yapacağı, ne yaptıracağı belli olmaz ki! Can korkusu insan oğluna her şeyi yaptırır. Milliyetci türke, Yunan bayrağını, şövenist ruma ise Türk bayrağını, alkışlatabilir!!! O alkış sesinin anlamını çok iyi anladım. Ve de o sesi asla unutamadım. Savaşa methiye düzenler, savaşa “zafer” diyenler, savaşa “Mutlu Barış Harekatı” diyenler, o alkışın anlamını, benim anladığım gibi mi anladılar? Yunan bayrağını alkışlayanların o anki duygularını, benim hissettiğim gibi mi hissettiler? Yunan komutan, Rumca bilen bir köylümüze, söylediklerini, tercüme ettirdi. Evlerimize dönmemiz, hiçbirimize bir şey olmayacağı sözü verilmişti. Çünkü Tatlısu’yu “Devlet” teslim almıştı. Ama çekilen bayrak Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı değil, Yunan bayrağı idi!!! Akşam olunca, Teraziye döndük. 20 Temmuz ve 14 Ağustos arası günler, sakin ve olaysız geçti. Fırsatı bulanlar, kuzeye geçti. Bulamayanlar ise 14 Ağustos, ikinci harekat nedeni ile ya esir düştü ya da katledildi. 14 Ağustos, 15 ve 20 Temmuz hayatta kalmayı başaran Kıbrıslıların, hem canını hem de malını ele geçirip ilerliyordu. Güney’deki Rumlar ve Yunan askerleri de hınçlarını, öfkelerini, intikamlarını, ellerine geçirdikleri Türklerden alıyordu. Acaba ister türk, ister rum olsun, “esaret dönemi”, zeytin çekirdeğinden tesbih yapmanın dışında, onlara başka şeyler de öğretti mi? Yoksa hala daha bu insanlar, “benim garantörüm, pardon benim anavatanım, senin ağzına sıçar”, mı mantığı gütmektedirler? Eğer öyle ise, çekilen bunca acı, Kıbrıslılara yeterli dersi vermedi demek! Savaş bu! Nerede, kime, ne yapacağı hiç belli olmaz! Cehenneme git savaş! Git de, Cehennemin kara kazanlarında fokur fokur kayna! Ülkemiz Kıbrıs’a bir daha uğrama. Uğrayıp da Kıbrıs’ı bir daha kana bulama!
copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org
| ||