Konuk Yazar, 22 Aralik
2002
ZIHNIYET IDEOLOJI'DEN ÖNDE GELIR
Dr.Nazim Beratli
Osmanli zihniyeti, Frenkçe "Mentalitesi"; dünyayi ve ahreti Tanrinin düzenledigi esasindan hareketle, toplumlarin refahini, var olan tanrisal aheng ve dengenin sagladigi inancina, dayanirdi. Biraz da Osmanli'nin hem dogu tipi despotik imparatorluk; hem de Roma tipi kadim imparatorluk modellerinin en üst asamasini olusturmasinin verdigi güvenle, toplumsal dengenin bozulmasinin, kaos, daginiklik ve sefalete neden olacagi, sanilirdi. Varilacak yerin en üst asamasina zaten varilmamis miydi? Osmanli zihniyeti, bu teorisini "Nizam-i Âlem" diye isimlendirir ve evrenin nizamini korumakla da Tanrinin padisahi görevlendirdigine inanilirdi. Iste bundan dolayi Osmanli düsünce dünyasini, "geleneklerin korunmasi" esasi yönlendirirdi. Ve aslina bakilirsa, zihniyet/mentalite açisindan bizde hakim olan kafa yapisi, sagimiz, solumuz; ilericimiz/gericimiz, dindarimiz/ateistimiz hepimizin kendi "denge" anlayisimizi herkese kabul ettirmeye ugrasmamizi, emretmektedir. Düsünmeye düsman olup, timarhane kapilarina "düsünen adam" heykelleri koymamizin nedeni, budur. Bin yillik Bizans/Roma nizami ile üçbin yillik dogu tipi despotik devlet geleneklerinin zihniyetimizde olusturdugu "dogrularin" aslinda "yanlis" oldugunu anlamamiza, yüzyillar yetmemistir. Zira degisik seyler söyleyenleri o geleneklerin etkisi ile dinleyip anlamaya degil; onlarin var olan dengeyi bozarak felâkete yol açacaklari korkusu ile susturmaya çalisiyoruz. Her yeni sey söyleyenin, dengeyi, nizami bozacagi endisesi ile yok edilmesi ve Osmanli sisteminin düsünür degil; sallabas yagcilari adam yerine koyarak yönetime oturtmasi, düstügü düsünce sefaleti içerisinde, yok olmasina neden olmustur. Ama zihniyet devam etmektedir!
Imparatorlugun yükselme dönemi boyunca egemen olan bu
zihniyet, ilk defa 1595'lerde kendinden kusku duymaya basladi ama
dillendirilmesi, 1699'da Karlofça Andlasmasi ile Macaristan,
Ukrayna ve Transilvanya elinden alininca oldu... Ve elbette ki
birkaç asirdan beri etkin olan "gelenekçiligin" etkisi ile
direnisle karsilasildi! Ne var ki 1718'de Belgrad'in da Avusturya'ya
verilmesi ile sonuçlanan savaslar ve Pasarofça Andlasmasi'nin
imzalanmasi, Kirim'in da Ruslar tarafindan isgali; artik o "denge"
zihniyetinin geçerliligini, sorgulanir hale soktu... Artik o
güne kadar yasandigi gibi yasamaya devam edilemeyeceginin ortaya
çikmasi, iki tür toplumsal tepkinin örgütlenmesine yol
açti:
Bir kisim Osmanli önde geleni, "denge" zihniyetinin
terkedilerek, bati Avrupa'da ortaya çikan Aydinlanma zihniyetinin
kavranmasi gerektigini savunurken; bir baska kesim de geleneklerin
terkedilmesinden (yani dengenin zayiflamis olmasindan) dolayi geri
düsüldügünü, asil geleneklere sarilinarak, eskiye
dönerek Avrupa ve Rusya ile basa çikilabilecegini, ileri
sürmekteydiler.
Üçyüz yildir, Türk zihniyetinde
tartisilan da budur...
Dünya'da imparatorluklarin ulus
devletlere çözüldügü çagda, biz bu zihniyetimiz
nedeni ile dünyanin gidisini kavrayacak düsünme
aliskanliklarina sahip olmadigimizdan; Türk Ulusçulugu'nu
yaratmaya çalisan Namik Kemal'i sürdük, Mithat Pasa'yi
bogduk, Mustafa Kemal'in Anadolu'da boynunda idam fermani ile
dolasmasini sagladik! Türk Ulusçulugu'nun manifestosu sayilan
Üç Tarz-i Siyaset'i, Yusuf Akçura ancak Kahire'de
yayinlayabildi. Bu yeni fikrin imparatorluk dengesini bozup,
felâkete yol açacagindan korkuyorduk, oysa asil onun
yasaklanamaya çalisilmasi, felâketin nedeni oldu...
Mustafa Kemal, ulus devleti kurduktan sonra, onun ölümü ile eski "denge" zihniyetimiz, yine önaldi! Bu defa da toplumsal, tarihsel, politik bir kategori olan "ulus", dengenin ortasina yerlestirildi. O kadar ki aslinda "ulus"a da "ulus devlet"e de karsi olanlar bile, adlarini "Milli Görüs" koydular! Yeni "denge" bu idi... Düsünmeye falan da gerek yoktu... Farkli sesler dengeyi bozarsa, felâket olurdu...
Ve günümüzde, bati Avrupa'da artik "ulus" ve "ulus devlet" ekonominin gelismesinin ayakbaglari oldugu için, "ulusötesi" bir birlik kuruldugubu günlerde, imparatorlugun bittigini ve "ulus devletler çagi" basladigini anlamadigimiz gibi, simdi de onun çaginin geçtigini anlayamayip geçmise mahkûm olmaya, devam ediyoruz.
Simdi de herkesten sonra ( Ingilizler'den altiyüz, Fransizlar'dan ikiyüz, Yunanlilar'dan yüzelli yil sonra inandik biz "ulus"a!) aklimiza yatan "ulus devlet" düsüncesine, körün degnegine sarildigi gibi sarildik, alel acaip egemenlik tanimlari yaparak (bizdeki bu tartismalar, Fransa'da 1789'da, Ingiltere'de de 1200'lerde bitmisti) Don Kisot gibi yel degirmenlerine saldiriyoruz.. "Geç buldum, erken ayrildim" diyen o sarkidaki gibi!
Sayin Rauf Denktas'in, elindeki davayi alinabilecek en yüksek tazminatla kazanan modern bir avukat gibi degil de ha bire erteleten kasaba avukatlari gibi artik bikkinlik veren zamana oynama taktigi de; Ankara'da Ittihat ve Terakki'nin hiç degismemis ama kendini yillarca "solcu", "demokrat" su bu diye yutturan Deniz Baykal'in "ulusçu" hezeyanlari da aslinda 1718'den beri sürdürülen tartismanin, tekrarlanmasidir. Devam edemeyecegi açik olan statüko karsisinda, biz "dünyaya açilalim" diyoruz; onlarsa "geleneklere sarilalim, eskiyi muhafaza edelim!" lll.Selim ile Kabakçi Mustafa arasindaki; ll.Mahmut ile yeniçeriler arasindaki, Mustafa Kemal ile Seyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi arasindaki tartisma, devam ediyor! Kendi özgüveni ile dünyaya meydan okuyan ve onunla boy ölçüsmeye hazirlanan ilerleme düsüncesi ile özgüven eksikliginden dolayi dünyadan korkan, içe kapanmadan baska hiçbirsey öneremeyen, meskuk bir eskiye baglilik ideolojisi çatisiyor! Bin yillik kadim tutuculukla; kendi kendini lll.Selim'den beri olusturmaya çalisan yeni bir zihniyet, bogusuyorlar...
Tarih, hep ikincileri hakli çikarmistir...
Dünyanin bir "nizami" oldugu dogrudur da bu bizim zihnimizdeki
"nizam-i alem" ile bagdasmiyor... Bunu anlamaliyiz. Yoksa yok
olacagiz...Çevreye uyum saglayamayan bütün yaratiklar gibi!
Ve Kibrisli Türkler, dinazor olmadiklarini bir aydan beri, cihan-i
âleme kanitlamaktadirlar!