Konuk Yazar, 6 Aralik 2002
Ayşe Hür-Araştırmacı
Kıbrıs'ta çözüm için Rumlar hatırlamalı, Türkler unutmalı!
Kofi Annan malum planını sunduğu günden beri gerek Kıbrıs'ta gerekse Türkiye ve Yunanistan'da birbirinden farklı tepkiler görülüyor, ama bunların hiçbiri yapıcı değil. Acaba sorun planda mı yoksa insanların kafasında mı sorusunu yersiz bir soru mudur? Acaba dünyanın en iyi hazırlanmış planı bile, insanların iyi niyeti olmazsa istenen sonuçları verebilir mi? Bu yapıcılıktan uzak tepkiler nereden güç almaktadır? Hissedilen odur ki bunun cevabı Kıbrıs tarihinin her iki toplumun üyeleri tarafından ele alınış biçiminde yatmaktadır. Bilindiği gibi toplumsal ya da kollektif geçmişin hatırlanması milli kimliğin yapımında ve sürdürülmesinde anahtar rol oynar. Bu tür süreçlerde birbiriyle mücadele içinde olan gruplardan biri diğerine karşı haklı çıkmak için kasıtlı ya da kasıtsız olarak tarihteki bazı olayları atlar, küçümser ya da çarpıtırken, bazı olayları da senaryoya ekler, abartır ya da altlarını çizer. Hatırlama ve unutma geçmişi refesans alarak belli bir tarihi inşa eder, ancak grupların geleceğe ilişkin görüşleri ve amaçları da geçmişin ele alınış biçimini etkiler. Bu açıdan bakıldığında Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türkler de son elli yıldır kendi "milli" tarihlerini oluşturmakla meşguldürler. Kıbrıs'la ilgili son gelişmelerin kimseyi sevindirmemesinin gerçek sebebi yukarıda sözünü ettiğimiz "seçici unutma ve hatırlama süreci" gibi görünmektedir. Üstelik Kıbrıs'ta yaşanan süreç dünyadaki benzerlerinden çok karmaşıktır çünkü olay sadece ülkenin kendi tarihinden değil aynı zamanda anavatanların tarihlerinden de beslenir, hatta konunun uluslararası aktörleri de dikkate alındığında inanılmaz bir zenginlik içerir.
Bu seçici unutma ve hatırlama süreci Kıbrıs'ta nasıl işlemektedir? Aslında Kıbrıslı Rumlar ve Türkler'in tek ortak noktaları Kıbrıs'ın modern tarihini 1955 'de İngiliz sömürgeciliğine karşı savaşla başlatmalarıdır. Ancak bundan sonrasına her iki toplum da farklı yaklaşır. Kıbrıslı Türkler geçmişi ele alırken İngilizlere karşı yürütülen "bağımsızlık" savaşına pek değinmezler çünkü bu dönemde Rumların enosis'e (Yunanistan'la birleşme) gidecekleri korkusuyla İngilizlerle işbirliği yapmalarını haklı çıkarmakta zorlanırlar. Türkler için problem 1955'de bağımsızlık mücadelesini yürüten enosisçi Grivas'ın kurduğu EOKA ile başlamış gibidir. Onlara göre 1963'te Makarios'un anayasayı değiştirme girişimi ve bunu izleyen kanlı olaylar hep bu enosis fikrinin sonucudur. 1963-1974 arasında yaşananlar ise tam bir "savaş" halidir ve bu savaş düşman Rum çoğunluk tarafından kuşatılmış biçare Türklerin katledilmesiyle son bulmuştur. Bu dönemde yaşanan trajik olaylara aşırı vurgu yaparlar, katliamların acısını (örneğin küvet katliamlarının kanlı görüntüleri hepimizin belleklerine silinmezcesine kazınmıştır) diri tutmaya özen gösterirler, o günlerde içinde oldukları güvensizlik duygusunu (geceleri nasıl uykusuz geçirdiklerini, her an ölüm tehlikesi içinde yaşadıklarını, vb) en dramatik sözcüklerle anlatırlar. Genç kuşaklar şehitlerin bu destansı hayat öyküleriyle büyürler ve onların davasını takip etmek için andiçerler. Türklere göre kanlı olayların suçlusu EOKA B eski EOKA'nın devamıdır ve sonuçta olanlardan tüm Rumlar sorumludurlar! (Bu arada TMT'nin kuruluşunun ne kadar gerekli olduğu defalarca vurgulanır ve bu örgütün olayların tırmanmasında rolü olabileceği ihtimali sürekli reddedilir.) Türklerin bu onulmaz enosis korkusu, hem Yunanistan'ın bu konudaki tavrını hiçbir zaman açıkça ortaya koymamış olmasıyla hem de bir çok azınlık gibi "en kötü durum senaryolarına" daha yatkın olmalarıyla açıklanabilir. Buradan hemen 1974 "Barış Harekatı" nın getirdiği huzur ve güven ortamına geçilir ve mevcut durumun ne pahasına olursa olsun korunmasının gerekliliği vurgulanır. Türklerin geçmişle ve gelecekle ilgili duyguları "Unutmayacağız!" ifadesinde vücut bulur. Bu, "geçmişteki kötü olayları asla unutmayacağız ve asla Rumlarla biraraya gelmeyeceğiz" demektir. Aslında böyle yaparak 1974 öncesinde yaşadıkları Güney Kıbrıs'taki evlerini ve halen oturdukları yerlerde (örneğin Güzelyurt ve Dipkarpaz'da) bir zamanlar Rumların yaşadığını unutmaktadırlar. Aynı zamanda bir zamanlar (örneğin 1955 öncesinde) Rumlarla barış içinde yaşadıklarını da unutmaktadırlar. Türkler geçmişle bu kopuşu netleştirmek için Rum göçmenlerin eski yurtlarını ziyaret etmelerine asla izin vermezler, Rumlara yönelik propaganda programlarında ise sürekli "geçmişin geçmişte kaldığı" vurgulanır, kuzeyin "artık yeni memleketleri" olduğu söylenir. Nitekim bu inancın mührü olarak Beşparmak dağlarında dev harflerle Türkiye ve KKTC'nin dev bayrakları arasında Ne Mutlu Türküm Diyene yazılıdır. Geçmişin bu biçimde ele alınışı Türkler'in birleşik bir Kıbrıs idealinden ne kadar uzak olduklarını düşündürür insana. Ya da tam tersi sürekli akıllarında anavatanla birleşme hayali olduğu için geçmişin acılarını sürekli taze tutmak ihtiyacını duyarlar.
Kıbrıslı Rumlar ise İngiliz sömürgeciliğine karşı "şanlı" mücadelelerini aşırı derecede öne çıkarırlar ve Kıbrıslılık ruhuna "ihanet eden" Türklerle aralarının o zaman bozulduğunu ileri sürerler. Ancak nedense 1960'de bağımsızlığın ilanını o kadar çoşkulu ele almazlar. Nitekim ancak 1974 sonrasında kutlamaya başladıkları 1 Ekim Bağımsızlık Günü'nde ne bir festival, ne kilise çanı, ne tatil günü vardır. (Hatta asıl bağımsızlık günü İngiliz bayrağının yerine Makarios'un bir Türk sanat tarihi öğretmemine alelacele çizdirdiği Kıbrıs bayrağının çekildiği tarih olan 15 Ağustos iken, o gün Meryem Ana Yortusu olduğu için sonradan 1 Ekim'e alınmıştır.) Buna karşılık 1963-1974 arasında yaşananları "olaylar" gibi gayet belirsiz ve önemsizleştirici bir sözcükle nitelerler ki bu tavırları Türkleri deliye çevirir. Bu dönemde "bir şeyler" yaşandığını kabul edenler ise sorumluluğu bağımsızlık mücadelesinin kahramanı EOKA'dan kesinlikle ayrı bir oluşum olduğunu ileri sürdükleri EOKA B örgütüne atarlar. (Halbuki Türkler için her iki örgütün de lideri enosisci Grivas'tır ve bu nedenle bu reddedişi ciddiye almak zordur.) Sağcı Rumlara göre "eğer ortada bir suçlu varsa", bu Amerikan çıkarlarının peşine takılan ya da onun tarafından "kandırılan" Yunanistan'daki askeri cuntadır! Öte yandan hiçbir Kıbrıslı darbeci olarak nitelenmemelidir çünkü EOKA B içinde yer alan Kıbrıslılar onların gerçek planlarını bilmiyorlar, sadece enosis'e ihanet eden Makarios'a karşı savaşıyorlardı. Zaten Makarios rejimi de iddia edildiği gibi demokratik bir rejim değildi! Komünist AKEL'e göre ise "bütün olanlardan" sağcı Rumlar sorumludur, çünkü olaylar sırasında sadece Türkler değil 2000 solcu Rum da katledilmiştir. Sadece aşırı sağcılar dürüstçe Türklere karşı mücadelenin Cumhuriyeti korumak ve Türklerin "taksim" politikasına karşı çıkmak açısından zorunlu bir adım olduğunu söylerler ama onlar da katliamları kışkırtmalara bağlarlar. Bu farklı kesimlerin üzerinde anlaştığı tek nokta ise Türkiye'nin askeri müdahalesi ile 1974'te bağımsızlığın yokedildiği ve adanın ikiye bölündüğüdür. Eski topraklara, daha doğrusu eski günlere dönme arzularını ise "Unutmuyorum!" sloganı ile belleklere kazırlar. Bu aynı zamanda geleceğin de bir tasavvurudur ve "geçmiş güzel günleri hiç unutmuyorum ve o günlere dönmek için mücadeleye devam ediyorum" demektir. Eskiye dönüşü Türklerin kafasına da yerleştirmek için televizyonlarda eski Türk yerleşimlerini gösterirler, nostaljik müzikler eşliğinde Türkleri güneyi ziyarete davet ederler. Geçmişin Rumlar tarafından ele alınış biçimi, toplumlararası sorunları yok saymayı içermekle birlikte birleşik Kıbrıs idealinin onlar için ne kadar önemli olduğuna dair ipuçlarını içerir.
Ancak her iki tarafın da unuttuğu şeyler vardır. Bunlardan ilki toplumiçi, toplumlararası ve uluslararası çatışmalarda her iki tarafın da büyük kayıpları olduğudur. Nitekim 1955-1960 yılları arasında 287 Kıbrıslı Rum'dan 60'ı Türkler tarafından, 106'sı İngiliz güvenlik güçleri tarafından, 112'si EOKA tarafından öldürülürken, 84 Kıbrıslı Türk Kıbrıslı Rumlar, 7 tanesi de İngilizler tarafından öldürülmüştür. Evet Türkler sömürgeciliğe karşı savaşta Rumları yanlız bırakmışlardır ama Rumlar da 1960'da bağımsızlık ilan edildiğinde çok mutlu olmamışlardır çünkü enosis planları gerçekleşmemiştir. Evet olaylar 1963'de Makarios ortak devletin işlemez hale gelişini bahane ederek Anayasayı değiştirmeye kalkıştığında çığrından çıkmıştır ama Türkler de 1957'den beri Ada'nın taksimini telaffuz ederek bu sonucu adeta davetiye çıkarmışlardır. Gerçekten de 1963-1967 arasında korkunç olaylar yaşanmıştır ancak her iki taraf da kayıplar vermiş, çatışmalarda 420 Kıbrıslı Türk Rumlar tarafından, 219 Rum da Türkler tarafından öldürülmüştür. Aynı dönemde Türk toplumunun yüzde 25'ine tekabül eden 20.000 Türk daha güvenli bölgelere göçmek zorunda kalmıştır. Unutulan bir başka husus 1963-1974 arasında terörist EOKA B'nin sadece Türklere saldırmadığı aynı aynı zamanda Makarios'a suikast düzenlediği ve 2000 solcu Rum'u da katlettiğidir. Aynı şekilde 1974'deki darbenin Kıbrıslı Rumlar'ın değil Yunanistan'daki faşist Ioannides cuntasının bir ürünü olduğu da unutulur. Türkiye'nin 1974 Temmuz'unda gerçekleştirdiği ilk harekatta 6000 Rum ile, 1500 Türk'ün öldüğü; 150 bin Rum'un göçetmek zorunda kaldığı, yani Rumların da acıları olduğu unutulur. Ayrıca Temmuz harekatının uluslararası anlaşmalara ve garantörlük haklarına uygun bulunmasına karşılık Türk topraklarını %36'ya çıkaran Ağustos müdahalesinin uluslararası arenada mahkum edildiği de... Unutulanlardan diğeri ise Rumların 1979 ve 1981'de birinde dolaylı, diğerinde açıkça, enosis'ten vazgeçtiklerini açıklamalarıdır.1974 sonrasına ilişkin unutma-hatırlama süreci ise ayrı bir yazı konusu olacak kadar çetrefildir.
Görüldüğü gibi her iki taraf da tarihlerindeki bazı olayları unutmakta, bazılarını ise aşırı derece öne çıkarmaktadır. Her iki taraf için de kendileri masum, karşı taraf suçludur. Her iki tarafın da kendi acıları en büyük acıdır ve bunun benzeri yoktur. Azınlıktaki Türkler için çatışma günlerinin trajedilerini hatırlamak iç bütünlüklerini sağlamak açısından önemli bir çimentodur. Rumlar ise çoğunluk olarak azınlığa tahakküm etmeye yeltendiklerini unutmakta, yaşanan trajedileri "olaylar" diye niteledikleri için özür dilemeye gerek görmemektedirler. Taraflar birbirine güvenmediği için, her açıklama "propaganda", "uydurma", "samimiyetsiz" gibi yaftalarla nitelenerek diyalog yolları kapatılmıştır. Buna bir de anavatanlardaki şahinlerin tutumları eklenince durum bir kördüğüme dönüşmüştür. Görülen odur ki Kıbrıs'ta kalıcı çözüme ulaşmak için Rumlar geçmişteki kabahatlerini hatırlamaktan ve özür dilemekten korkmamalı, Türkler ise geçmişin acılarını unutmaktan ve affetmekten kaçınmamalıdır. Artık "ilk günah"ı kimin işlediğinin hiç önemi yoktur. Geçmişte yaşanan acılı olayları deşmenin, bu acıları kuşaktan kuşağa aktarmanın da kimseye yararı yoktur. Yapılacak olan geleceği inşa etmek için nelerin yapılması gerektiğinin tartışılmasıdır. Bunu yaparken her iki tarafın da içi artık rahat olabilir, çünkü arkalarında AB, BM, garantör ülkeler ve onların sağduyulu kamuoyları vardır. Gazeteci Metin Münir'in dediği gibi bu planı "tarihi bir fırsata" dönüştürecek tek şey Kıbrıslı Rumlar ve Türkler'in ve elbette anavatanlardaki unsurların göstereceği "tarihi iyiniyettir."