(BİR LİBERAL POPÜLER DEVRİM)

 

MÜNÜR RAHVANCIOĞLU, BESİM BAYSAL VE TAHSİN OYGAR’IN HALK-DER SÖZCÜSÜ; ERDOĞAN AĞDELEN İLE YAPTIĞI SÖYLEŞİ. 

 

"Özellikle son iki yıldır Kıbrıs Türk Halkı tamamlanmamış popüler bir devrim gerçekleştirmiştir. Popüler devrimlerin en belirgin özelliği, içinin boşaltılmış olmasıdır. Yani çok somuttur, çok yüzeyseldir, belli bir hedefe yönelmiştir çünkü... Ama içi boşaltılmıştır. Bunun tamamlanıp tamamlanmadığını gösteren ölçüt, devirmek için yöneldiği hedefi devirip devirmediğidir. Kıbrıs’ta tamamlanmamış popüler bir devrimle karşı karşıyayız çünkü henüz statüko devrilmemiştir. Belki somutta Denktaş... Ama ayni popüler hareket Çavuşesku’yu devirdi. Ayni popüler hareket Berlin Duvarı’nı yıktı. Yani içerik olarak Kıbrıs Somutu farklı bile olsa karakter olarak aynidir.

Popülerlik boyutu böyle. Devrim olmasına gelince; Kıbrıs ölçeğinde gerçekten bir devrimden söz edebiliriz. 10 yıl değil daha 5 yıl önce Kıbrıs Türk Solu her şeyin bittiğini düşünen, yolunu bulmaktan aciz, sadece basın bildirileri ile muhalefet etmeye çalışan bir durumdaydı. Ve böyle bir durumdan 80 bin insanı meydanlara toplama noktasına gelmiş."

 

"CTP’nin bir hükümet deneyimi oldu. Bu deneyimden CTP bir şeyler öğrendi. Bir kere bu ülkede üretim var. Söylenildiğinin aksine belli alanlarla sınırlı bile olsa üretim var. Hatta belli alanlarda üretim fazlası bile var. Yani bir sermaye birikimi oluşma eğilimi var. CTP bunu tespit etmiş ama açılım yapamamıştır.

Bunu ilk değerlendirmeye çalışan aslında DP (Demokrat Parti)’dir. DP daha ilk ortaya çıktığı dönemlerde oluşmaya çalışan Kıbrıs Türk Milli Sermayesinin sözcülüğüne soyunmuştur. Ve kendisini, Türk Milliyetçiliği’nden ayrı olarak, Kıbrıs Türk Milliyetçisi olarak tanımlamıştır... Bunun teorik çözümlemesini yapan da DP’ye savrulan sol tandanslı aktörlerdi.

Ancak bunun zemini yoktu. Kıbrıs Türk Milli Sermayesi’nden bahsetmek, hele bugünün dünyasında ve Türkiye ile olan verili ilişkiler ortadayken mümkün değil. Nitekim çöktü. Ancak denendi..." 

Kıbrıs’ta fırtınalar durmak bilmiyor. Annan Planı’nın gündeme gelmesi ile halk tozu dumana kattı. Şimdi ise sınır kapılarının açılması ile birlikte, Kıbrıs Sorununun çözümüne giden yolda geriye dönüşü olmayan bir sürece girildiğine inanılıyor.

Kıbrıs’ta Sol’un 80 sonrası serüveni, bugün içerisinde bulunulan süreci anlamada en etkili anahtarlardan birisi. Erdoğan Ağdelen, ana akım, popüler sol yapıya dahil olmayan, özgürlükçü iddialarla şekillendirilmiş, “solun solu” diyebileceğimiz Halk-Der’in (Halkla Dayanışma Derneği) içerisinde bulunmuş bir birey olarak bizimle Kıbrıs Türk Sol’unu tartıştı.

 

Her şeyden önce sizden başlayalım; Neden solcu oldunuz? Kendinizi solda tanımlamanızın nedeni nedir?

 

En önemlisi yoksulluk içinde büyümem ve yaşadığım koşullara isyan etmemdir. Ancak bir de 70’li yıllarda esen bir rüzgar var, benim ekonomik koşularım da yoksulluk içerisinde şekilleniyordu. Bu koşullar altında kendimi buldum. Yani çok da planlanmış, programlanmış bir şey değildi. Daha çok etkilenme ile oldu. 70’li yıllarda Kıbrıs Türkü’nün dünyaya açılan tek kanalı Türkiye idi ve biz de her bakımdan etkileniyorduk. O dönem Kıbrıs’ta benim gibi birçok genç Türkiye’deki mücadeleye öykünerek kendini solcu olarak tanımlamıştır. Zaten 1975-80 arası bu ülkede sağcıyım demeye insanlar utanırdı.

Kıbrıs’ta klasik anlamda bir soldan bahsetmek mümkün değildir. Tartışılanlar daha ziyade reformist, liberal denebilecek biraz da popülist argümanlardır. Ancak sonuçta soldur. Bu da kökeninden, Türkiye’den kaynaklıdır.

Aslında Kıbrıs Türk solu diye niteleyeceğimiz yapı üç ayaktan oluşur. Biri CTP (Cumhuriyetçi Türk Partisi) dışı Türkiye kaynaklı sol, biri CTP solu diye bilinen ekip ki bunlar da Türkiye’den etkilenmiş ancak daha farklı bir macera izlemişlerdir, diğeri de başından itibaren sol diye tanımlayamayacağımız Kıbrıs toprağında yeşeren muhalif kesim. Bu daha sonra giderek sollaşmıştır. Yani aslında sol iki kesime ayrılabilir. Türkiye’de edindiği deneyimlerini bu coğrafyada uygulamaya çalışanlar ve bu coğrafyada yetişip ilk başlarda ufku Denktaş ve Teşkilat rejimine muhalefet ile sınırlanmış olan bir kesim. CTP parti olarak bu kesimin Denktaş’a muhalefet etmek amacıyla 1970’de Ahmet Mithat Berberoğlu tarafından kurulması ile siyasi yaşamda belirir. Şimdiki durumuna Türkiye’den dönen bu günkü CTP kadrolarının bu partiye girmesi ile varır.

Ben Türkiye’den gelmedim. Ancak orada okuyan arkadaşlar ve onların Kıbrıs’a taşıdıkları gündem vesilesiyle Türkiye’yi yoğun olarak yaşadım.

 

CTP solu diye tanımladığınız kesim veya “ana akım” sol yerine kendinizi daha çok alternatif veya özgürlükçü diyebileceğimiz çevrelerde tanımlamanızın nedeni neydi?

 

Bugünkü CTP yönetimine hakim ekip aslında Türkiye’de sosyal ilerlemeci ve daha çok Sovyet çizgisindeki akımlardan etkilenen, kendisini Türkiye’de İGD olarak ifade eden ve bu çerçevede Kıbrıslılara yönelik bir çaba içerisine girerek KÖGEF’i (Kıbrıs Öğrenci Gençlik Federasyonu) kuran bir ekiptir. Daha sonra KÖGEF ekibi Kıbrıs’a döndüğünde CTP’yi kurulu bir parti olarak buldu ve içerisine girdi. Yani kendisi ile bire bir örtüşmediği halde öncelikle içine sığınabileceği bir yapı olarak görüyor, daha sonra da hakimiyeti ele geçirerek dönüştürüyor.

Bu KÖGEF geleneği dışından gelen sol akımlar da Türkiye’den döndüklerinde CTP içerisine girmeyi denemişlerdir. Ancak farklı kaynaklardan beslendikleri ve farklı bir politik kültüre sahip oldukları için tutunamamışlardır. Özellikle 1968 ile birlikte gerek dünyada gerekse de Türkiye’de başka bir anlayış yeşermeye başlamıştır. Böylece Türkiye’de geleneksel solun dışında bir sol oluşmaya başlıyor. İşte KÖGEF dışı sol dediğimiz kesim bu akımlardan etkilenmiştir. Daha çok Üçüncü Dünyacı, Latin Amerika’dan, Çin’den vb. birçok çizgiden etkilenen karma bir yapı var. Bunlar daha çok Kurtuş’çu ve Devrimci Yol’culardan oluşuyor. Bu yapı CTP içinde kendine uygun bir zemin yakalayamıyor; sonuçta partiden atılıyorlar. İster istemez kendilerini bir başka biçimde ifade etmek zorunda kalıyorlar. Türkiye’de birbirleriyle çelişkileri olan bu gelenekler, ki aslında hepsi değil daha çok akraba sayılabilecek olanlar, hepsinin kesişme noktası olarak Halk-Der’i ortaya çıkarıyor. Halk-Der daha ziyade öğrenci karakterli bir hareket. Yani tatillerde hızlanan, okul zamanı ise yavaşlayan bir mücadele yürüttüler.

İşte bunun bir sonucu olarak ben ve benim gibi insanlar bu coğrafyada kimliğimizi onlarla birlikte tanımadık. Onlar olmadığı zaman bizim gibi gençler hareketi götürmeye çalıştı, onlar geldiği zaman ise yeni tartışmalar ve eylemlerle hızlanan bir hareket oluştu.

Halk-Der ve CTP arasındaki temel ayrım noktaları ne idi?

 

Şimdi, CTP geleneği daha ziyade liberal, özellikle son bir yıldaki söylemleri takip edilirse rahatlıkla görülecektir ki sosyal ilerlemeyi reddetmeyen ve bunu önüne ana hedef olarak koyan bir çizgide olmuştur. Bu tabii ki tesadüf değildir, beslendiği yerden kaynaklı bir karakterdir bu. Mücadeleyi pek keskinleştirememiş ama hiç de susmamış ve işi bugünlere getirebilmiştir. Başarıp başaramadığı veya başarırsa neyi başarmış olacağı ayrı bir meseledir. Sonuçta bu bir siyasal tarihtir ve biz de bu siyasal tarihin sol tarafını konuşuyoruz.

Klasik bir gerçek vardır: Sosyalist mücadeleler yaşadıkları coğrafyada somut şartların somut tahlilini yaparlar ve somut mücadele biçimleri ortaya koyarlar. Kıbrıs’a baktığımızda ise solun iki tarafı da somut şartların somut tahlilini yapmış ancak ikisi de bambaşka yerlere varmıştır. Yani her zaman somut şartların somut tahlili doğru yapılır diye bir şey de yoktur ya...

CTP geleneği diye bundan sonra bahsedeceğim gelenek bence doğru bir tahlil yapmıştı. Tabi ben bunu bu günden baktığımda anlayabiliyorum. “30 Kıbrıs Lirası ayda maaşla yaşama biçiminden ve Teşkilat’ın baskısı altında yaşamaktan yeni çıkmış bir topluma biz devrimi öneremeyiz, yanlış olur. Bu yapıdan çıkan bir toplumun öncelikle parlamenter rejimi yaşaması, parlamenter rejimi tanıması, parlamenter mücadelenin içinde pişmesi gerekir” saptamasını yapmış ve tercih etmiş. Bu tercihini uygulamakta da hiç zorluk çekmemiştir.

Esas zorlanan biz olduk. Halk-Der geleneği daha radikal, şiddeti de içeren bir gelenekten geliyor. Hangi gelenek, Devrimci Yol, Kurtuluş gibi ana iki akım; tabii Halkın Kurtuluşu, TİKKO falan da var ama hakim çevre bu iki grup. Bu insanlar Türkiye’de Fatsa’yı, Direniş Komiteleri’ni yaşadılar, Dev-Genç gibi ortak bir çıkış noktaları var... Böylece parlamenter mücadele yerine sokağa ağırlık veren bir çizgi izleniyor.

Bir diğer ayrım noktası; bir kere Halk-Der geleneğinde yer alan insanlar, ki ben de bunlardan biriyim, özgürlükçü, kendine özgü ve ayağını kendi toprağına basmaya çalışan, Sovyetlerce, Arnavutluk’a veya Çin’e bakarak rota tayin etmeyen bir yapıya sahip. CTP’ ye bakarsak Sovyetler Birliği’nde bir polit büro var, oradan direktif gelir hareket ona göre şekillenir... Ben bire bir direktif aldıklarını iddia etmek istemem ama en iyi koşulda bile örtüşme çabası vardı. Yani Doğu Almanya’da Bizim Radyo bir anons yayınladığı zaman CTP bunu emir olarak kabul edip hareket ediyordu. Sovyet liderlerinin açıklamalarına uygun teorik açılımlar yapma ihtiyacı hissediyorlardı.

 

Afganistan İşgalini Devrim diye niteleyebiliyorlardı...

 

Tabii, Afganistan’da devrim olduğunu çok rahat söyleyebiliyorlardı çünkü öyle ilan edilmişti.

Oysa Halk-Der özgürlükçü bir yapı. Samimi olarak “kendi toprağımdan hareketle nasıl yolumu bulabilirim” kaygısına sahip. Ancak gerçekte bu hiç başarılamamış, yapılanın bu olduğunu zannettik ama bu günden baktığımızda çoğunlukla havada kaldığımızı görüyoruz. Toplam birikimlere baktığımızda ise ancak 1990’dan sonra bu anlamda bir ilerleme kaydedilebilmiş. Bu çabalardan biri de Özgürlük Dergisi’dir. Özgürlük, benim de içinde yer aldığım bir alternatif oluşturabilme denemesiydi. Kendi ülkemizdeki verileri toplamaya çalıştık, bunlar üzerinde kafa yorduk. Hatta bu konuda şimdiden bakıldığında çok sığ ancak o döneme göre ise gerçekten ciddi çalışmalar yaptık. Kıbrıs Sorunu’ndan iskan sorununa kadar her şeyi tartışmaya çalışan, çözmeye çalışan bir deneme yaptık.

“Devrim Hemen Şimdi” dediğimiz şey o gün tartışılıyordu aslında ve bu tartışma da kendi içimizde yeni bir kırılma noktası yarattı. Kaygı şuydu, “eğer biz yarın sabah kalktığımızda iktidarı ele geçirirsek iskan sorununu nasıl çözeceğiz?” Şimdiden bakıldığında bu zırva gibi görünebilir. Ancak, eğer devrim hemen şimdi diyorsak bilmeliyiz ki; günü yaşayamayan, insanların günlük sorunlarını sınıf zemininden hareketle tanımlayıp önüne koymayan hiçbir hareketin şansı yoktur. Popülist olmaktan, popüler olmaktan öteye de gidemez. Nitekim şimdi görüyoruz bunları, bugün toplumda yükselen dalgayı...

Halk-Der ve CTP arasındaki Kıbrıs somutundaki en büyük ayrım ise halk-halklar meselesidir. Biri der ki “Kıbrıs’ta iki halk vardır”, öbürü de “hayır Kıbrıs’ta tek halk vardır”. Kaygılar şuradan geliyordu: Halk nedir? Devrimden çıkarı olan ahali veya kesim... Yani emeği ile geçinen herkes... O zaman iki ayrı devrim zorunluluğu doğar mı! Düşünebiliyor musunuz ne kadar mekanik değerlendiriliyordu her şey.

Evet, iki halkın var olduğunu kabul edersen Kıbrıs’ta iki devrim ihtiyacı olduğu sonucuna varabilirsin...

Ancak şu anda bu ayırım ortadan kalkmıştır. Son bir yılda görüyorsunuz ki CTP’nin bu konudaki politikaları değişmiştir. Mesela CTP’nin bir ilçe başkanı bana “Siz haklıydınız” diyebiliyor bugün.

 

“İki halk mı? Tek halk mı?” Ayrımı ortadan kalktığına göre, bu gün bu iki çizgi arasındaki ayırım ortadan kalktı demek mi?

 

Hayır, şimdi hepsi başka bir şeydir. CTP ne 20-25 yıl önceki CTP’dir ne de ortada hasımları vardır. Sadece bireyler vardır.

Ancak bu günden bakarak ben şunu söyleyebilirim ki onların da haklı olduğu yerler vardı. En önemlisi biz kabile yaşamından çıkmış bir topluma devrimi önermekle tarihsel bir hata yaptık. CTP ise sosyal ilerleme yolunu seçmekle doğru yaptı ama gitti ve parlamenter mücadele ile kendini sınırladı, sokağı unuttu, her şeyi parlamentoda seçilen mebuslar belirlemeye başladı ve defterini dürdü. Kıbrıs Türk Halkı’nın seçeneksizliği de aslında buradan geliyor. CTP o açılımı yapabilip parlamentoyu da sokağı da tutabilseydi aslında süreç biraz daha farklı gelişebilirdi. Çünkü mücadeledeki aktörlerin tavırları toplumun politik kültürünü de şekillendirir.

 

Şimdi, ortada bir sosyal ilerlemeci görüş var ve o sosyal ilerlemeci görüş diyor ki “Eğer biz Avrupa Birliği’ne girersek sosyal ilerleme, dolayısı ile ekonomik refah gelecek.” Daha önce de diyordu ki “Eğer biz Sovyet çizgisini takip edersek Sovyetler Birliği’nin Akdeniz’e yayılması politikası çerçevesinde ülkemize devrim gelecek”. Böyle bir projeksiyon vardı yani. Ancak bir de onun karşısında “Hayır, bu toplumun günlük problemleri vardır. İskan sorunu vardır, ekonomik sorunlar vardır ve bunların dönüştürülmesine yönelik olarak toplumun kendisinin günlük sınıfsal zeminden hareketle yapabilecekleri vardır ve bunlar devrime giden bir yol açacaktır.” diyen bir görüş var. Aslında teorik olarak bakıldığında tutması ihtimali daha yüksek olan ikincisi. İnsanların Sovyetler Birliği’nin Akdeniz’e yayılmasını veya Avrupa Birliği’nin gelip ekonomik refah getirmesini beklemek yerine “ben ne yapabilirim” noktasında tutunabilecekleri ikincisiydi. Ama bakıldığında politik kültürü şekillendiren birincisi. Bu, ikinci projeyi yürütenlerin hatasından mıdır, yoksa...

 

Hepsi var, hepsi var...

Öncelikle öğrenci karakterli bir yapıdan söz ediyoruz ve bunun içindeki bireyler yaşamla tanıştıkları anda yaşamın kendi içindeki başka sorunlarla karşılaştılar ve tıkandılar.

Dahası ve çok daha önemlisi; beslendiğimiz kaynak ve geldiğimiz gelenek itibari ile aşamazdık zaten bu sorunu. Düşünün ki Türkiye’de devrim koşullarını tanımlamış ve her allahın günü Tek Yol Devrim diyen bir gelenek var. Mücadele Türkiye’de alabildiğine sert sürüyor. Bu insanlar Kıbrıs’a geliyor ve Türkiye’de ne bulduysa, ne denediyse, ne yaşadıysa birebir kopyalamaya çalışıyor. Kıbrıs’taki yumuşak zemin bunu kabul etmiyor. Bunun tıkanacağı aşikardı, nitekim de öyle oldu.

Politika aslında olması gerekenle var olan arasında köprü kurabilme sanatıdır. Elindeki malzeme içinde yaşadığın toplumdur, halktır. Yapılacak şey bu halkla yapılacaktır. Bir de kafamızdaki istekler, talepler vardır. İşte bu ikisi arasındaki köprüyü politika kurar.

Halk-Der politika yapamadı. Geldiği zemin sert, aynı sertlik burada tutmuyor. Öte yandan kendi öğrenci karakterinden dolayı hem halka ulaşamıyor hem de yaşamla yüzleşmenin sorunlarını yaşıyor. Bir miktar genci etkileyerek sınırlı bir kitleselleşmenin ötesine geçemiyor. Ancak kendi kendini aşamıyor. Oysa ortada devrim iddiası varken karşısında kabile yaşamından yeni çıkmış bir toplum var. Özgürlük Dergisi deneyimi tüm bunları aşmak yolunda bir çabaydı. Ancak olmadı.

Öte yandan, toplumun kendi dinamiği oluşmamış... Sınıfsal zemini yakalamak sosyal yapı ile alakalı bir şeydir. Eğer sosyal yapı müsait değilse kolay değildir onu dönüştürmek. Israr edilebilir tabii...

Kıbrıs Türk Solu’nun ciddi sorunları vardır. Özellikle son 10 yıl hatta 15 yıl kitap okumamıştır Kıbrıs Türk Solu ve dünyayı tanımakta, yakalamakta zorlanıyor. Çok sığ ve popüler gidiyor işler. Annen Planı o yüzden alıcı buldu...

Bir şeyin içini boşaltıp slogan düzeyine getirirsen onu popüler hale getirirsin. Derinliği kaybolan, sınıfsal bağlamı koparılan argümanlar kolayca popüler hale getirilebilir. Çok anlaşılır, çok somut basite indirgenmiş bir hale gelir ve alıcı da bulur. Nitekim öyle olmuştur.

Toplum da buna müsait tabii. Ancak toplumun müsait olması, sadece toplumun mu sorunudur? Yoksa bu kültürün oluşmasında mevcut tüm siyasal yapıların da mı rolü vardır? Bence bunda siyasal yapıların da sorumluluğu vardır. Eğer bu gün Kıbrıs Türk Halkı Avrupa hayranıysa siyasal yapılar bundan azade değildir. Tabii bunun ekonomik boyutu da vardır. Son yapılan anketlerde “Neden AB?” sorusuna “demokrasi” cevabı ilk 5 neden içinde verilmemiş. İlk beş sıra ekonomik kaygılardan oluşuyor.

 

Peki Halkın AB ile birlikte ekonomik ilerleme geleceği fikrine varması, kendiliğinden olmuş bir şey midir?

 

Hayır. Sol besledi bunu. Sol besledi... İçine girdiğimiz yapıda var olan eğilimleri değiştirmek kaygısı ile değil de ona uyum sağlamak kaygısı ile hareket edersek, döner, değiştirmek istediğimiz şeye benzeriz. Olan da bu zaten.

Biraz önce bahsedilen ikinci proje bir kere zor olandır. Riski fazla olandır, çok daha uzun soluklu mücadeleyi gerektirir. Çünkü sonuçta kendi dinamiği üzerinde yükselecek ve bu dinamikten yükselirken onu her gün yeniden şekillendirecek bir projeyi önermektedir. Ve bu hem o dinamiği oluşturacak hem de kendi yolunu açacak. Zor da bir iş. Zor ama doğru olan aslında...

 

Zor olduğu kadar kolay da değil mi? İşinden atılan bir insana “Bekle de Sovyetler Birliği Akdeniz’e yayılacak” demekten alınacak reaksiyon ile “Gel bunun mücadelesini verelim” demekten alınacak reaksiyon farklıdır ve bunun sonucunda oluşacak politik kültür de farklı olacaktır.

 

Tabii ki. Biz bu köyde çok ilginç bir deneyim yaşadık; Kolektif bir ekip kurduk. 18-20 yaşlarında gençler işsiz geziyor ve köyde de narenciye bahçeleri var. 74’den hemen sonra bahçelerin insanlara dağıtımı henüz gerçekleşmemiş ve kooperatif şeklinde örgütlenmiş. Köyün en büyük işvereni konumunda. Biz de narenciye kesme ekibi oluşturduk. Tamamen kolektif. Aramızda annemiz babamız sayılabilecek yaşta insanlar, gençler, sekizer dokuzar kişilik kesim ekipleri kurup ne kesersek bölüşüyorduk. 2 yıl üst üste sürdürdük bu işi. İnsanlar ekonomik olarak da korkunç avantajlarını gördüler. Bu gün hala daha köyde söylenmektedir. Sen bir ton kesen, ben yarım ton keserim hiç fark etmez... Toplamda 100 ton mu kestik, 1 milyondan 100 milyon mu? 10 kişiysek 10’ar milyon. Bu kadar komün modeli. Ama ilginç olan, özel kontraktörlerin yanında çalışan insanlar o dönemin rakamıyla 75 Lira günde kazanırken, biz 300-400 Lira kazandık. Bu aradaki farkın nereye gittiğini sorguladığında insanlar, açıktı ki çalıştırana gidiyor.

Böyle küçük küçük deneyler de yaşanmış ve ciddi de iz bırakmıştı bu deneyimler. Proje, fikir bizden çıkmasına rağmen, bunlar yaşanırken aramıza katılanların partisi fraksiyonu da sorulmamış, insanlara olumsuz hissettirilmemiştir.

Ancak bu deneyimler sınırlı ve bölgesel düzeyde kalmıştır. Memleket bu köyden ibaret değildir. Bu memleket de kendinden ibaret değildir. Bir yığın etkileşim var. Bir çok farklı faktör topluma nüfuz etmektedir ve sonuçta bu dinamikler oluşamadı. Ama tek başına neden tabii ki bu değil. Tarih tek başına bir toplumun dinamiğini oluşturamaması ile izah edilemez. Bu süreçte rol alan aktörlerin bireysel hatalarından tutun da, kolektif hatalarına kadar her şey var. Hepsinin bileşkesidir bu günkü sonuç.

Mesela biraz önce bahsettiğimiz yaşamla yüzleşme anı. Bir kere gelmiş, Halk-Der geleneğini oluşturmuş veya zeminini yaratmış gençler yaşamla karşılaşmışlar. İnsan yaşamında, ki bu siyasal mücadeleyi de etkiler, yaşamın kırılma noktaları vardır. Muharrem Faiz’in söylediği bir söz vardır: Birey ilk sevgilisini bulduğunda veya ilk işe girdiğinde, bu anlar o bireyin yaşamında çok önemli anlardır ve kırılma noktası yaratabilir.

80 sonrası büyük bir yenilgi yaşanıyor. Halk-Der geleneğinden insanlar Ada’ya gelmiş. Kimlerden oluşuyor bu insanlar, ana iki grup olarak Kurtuluş ve Dev-Yol. Cunta’nın tek tek adam avladığı, mücadele şartlarının ortadan kalktığı bir ülkeden Kıbrıs’a gelmiş kendine siyasal bir zemin arıyor. 70-80 döneminden zaten bir CTP deneyimi var. İlk bulduğu kapıdan içeri giriyor. Nedir o kapı: Toplumcu Kurtuluş Partisi (TKP).

Kendileri tek başlarına bir siyasal parti kuracak durumda değil. Mevcut siyasal partilerden bahsetmiyorum. O dönemdeki devrimcilerin kafasındaki siyasal parti bütün alanların bileşkesidir. Tüm mücadele alanlarının koordinasyonudur ve bu gelenekler siyasal partiden bunu anlıyor. Zaten doğrusu da o. Siyasal parti bir üst örgütlenme biçimidir sonuç itibariyle. Kendilerinde o gücü göremiyorlar ve TKP’ yi (Toplumcu Kurtuluş Partisi) buluyorlar karşılarında. TKP nedir? Kıbrıs’ta yetişen muhalif unsurların bir grubu Halkçı Parti’yi oluşturuyor. Bilahare Halkçı parti kendi içinde parçalanarak TKP’ yi doğurmuş ve TKP’ ye giriliyor.

 

Çok ilginçtir, o dönemde Halk-Der’in yayınlarında “Sahte sosyalistler yerine gerçek sosyal demokratlara oy verin” şeklinde manşetler var. Ancak daha sonra TKP’den atılmaları ile birlikte “Sosyal Demokrasi Sorununu Tartışıyoruz” diye başlıklar... Biraz da savrulmalarla geçen bir süreç değil mi?

 

Dinamikler yakalanamadığında ve kendi zeminine de oturamıyorsa savrulma kadar da doğal bir eğilim olamaz. Kıbrıs’ta cereyan eden savrulma, deneme yanılma metodunda ısrar etmedir. “Burada olmadıysa bir başka biçimde, bir başka biçimde...” tabii bu istikrarsızlığı yarattı ve özellikle Halk-Der ekibi içinde bir kendine güvensizliğe de neden oldu. Dağılmanın, başarısızlığın nedenlerinden bir tanesi de budur.

 

Halk-Der’in iç işleyişi nasıldı? Kararlar nasıl alınırdı?

 

Gayet açık söyleyeyim size, kulağınıza da küpe olsun, biz insanların özgürlüğünü talep ede ede aslında özgürlüğün önünde engel olduk.

Yani sosyalizm mücadelesi nedir? Özgürlük, adalet, eşitlik mücadelesidir? En kaba haliyle evet öyledir.

Sosyalist özgürlük anlayışı nerede başlar nerede biter iyice tanımlanmalı. Bir kere herkes en birey olmak zorunda. Kendi olarak orada olmalı. Ben kendime özgü olmak zorundayım. Özgürlük budur.

E adalet? Bunun bana verilmesi veya benim almam. Farketmez. O işleyiş sonsuza kadar açık olmalı ki, ha ben almışım ha bana verilmiş farketmesin... Kendiliğinden oluşsun yani fark etmeden.

Ancak bu olmadı, oluşamadı... Bunun birçok gerekçesi sıralanabilir ve bunlar masum gerekçelerdir de. Ancak hiçbir masumane gerekçe özgürlüğü engellememeli, önünü tıkamamalıdır. Hangi gerekçe olursa olsun.

Bu olmadı... Ancak bu, sadece Halk-Der geleneğinde mi olmadı? Hayır. Sol kültür, Türkiye de dahil olmak üzere, hatta Latin Amerika’yı bir kenara koyarsak dünyadaki tüm sol kültürler bunu yaşadı. Sadece buraya özgü bir olgu değil yani. Özgürlükten söz ede ede insanlar emir eri haline getirildi. Burada da aynisi oldu. Bu anlamda başka yerlerden pek bir farkı olamadı. Ancak ısrar etmek gerek o noktada. Ama özgürlüğü talep eden de ısrar edecek, verme pozisyonunda görünen de ısrar edecek.

 

Peki, bu söylediğiniz “özgürlükçülüğün örgüt pratiğinde olması gerektiği gibi uygulanamamasının” Halk-Der örgütlülüğüne olumsuz yansımaları olurken, CTP geleneğinin bundan sarsıcı şekilde etkilenmemesinin nedeni nedir?

 

Aslında CTP’nin de bu olgunun olumsuzluklarından etkilenmediğini söylemek yanlış. Ancak bu olgu Halk-Der’de bölünmelere yol açarken, CTP kendi bütünlüğünü koruyabildi. Bunun nedeni CTP’nin aşiret kültürünü oluşturmuş olması. Emir verilir ve uygulanır. Zaten gelenek itibari ile de müsait bir yapı var. Dedik ya, bir beyanat bile emir kabul ediliyorsa, böyle bir gelenek ile gelişen bir topluluğun da Genel Başkan’ın her şeyi kontrol ettiği ve çıkıntılığa izin vermediği bir yapı içerisinde rahat olması doğal... Yani dikey örgütlenmenin öne çıkarıldığı, Leninist parti olma iddiası taşıyan modellerde özgürlük nasıl olacak ki?

Halk-Der’de ise dağılma, birlikte tutunamama yine gelenekten gelme bir şeydir. Bir kere her birey kendi bağımsızlığına düşkün. Böyle bir ortamda örgüt yaratmak da daha zor. Ancak bu farklılıkları peşinen kabul ederek, bu farklılıklara tahammül ederek, bu farklılıkları zenginlik kabul ederek ve bu farklılıkları nasıl kolektif irade haline getirebileceğimizin formüllerini bularak örgütlenme sağlanabilirdi, bunu da başaramadık. Başarmak da çok kolay değildi. Daha önce saydığımız nedenlerle de ilişkili olarak...

Zaten bunu genel anlamda dünya solu başaramamış ki... Latin Amerika’daki bir takım olumlu gelişmelerin dışında, Türkiye’deki bir ÖDP girişimi var, o da geldi sokakta tıkandı. Örgüt olmayan örgütü yaratma iddiası vardı, ama somutta, yaşamda karşılığını bulamadı.

 

Kıbrıs’a dönersek, şimdi Kıbrıs’ta var olan mücadeleyi ve Kıbrıs Solu’nun bu anlamda konumlanışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Özellikle son iki yıldır Kıbrıs Türk Halkı tamamlanmamış popüler bir devrim gerçekleştirmiştir. Popüler devrimlerin en belirgin özelliği, içinin boşaltılmış olmasıdır. Yani çok somuttur, çok yüzeyseldir, belli bir hedefe yönelmiştir çünkü... Ama içi boşaltılmıştır. Bunun tamamlanıp tamamlanmadığını gösteren ölçüt, devirmek için yöneldiği hedefi devirip devirmediğidir. Kıbrıs’ta tamamlanmamış popüler bir devrimle karşı karşıyayız çünkü henüz statüko devrilmemiştir. Belki somutta Denktaş... Ama ayni popüler hareket Çavuşesku’yu devirdi. Ayni popüler hareket Berlin Duvarı’nı yıktı. Yani içerik olarak Kıbrıs Somutu farklı bile olsa karakter olarak aynidir.

Popülerlik boyutu böyle. Devrim olmasına gelince; Kıbrıs ölçeğinde gerçekten bir devrimden söz edebiliriz. 10 yıl değil daha 5 yıl önce Kıbrıs Türk Solu her şeyin bittiğini düşünen, yolunu bulmaktan aciz, sadece basın bildirileri ile muhalefet etmeye çalışan bir durumdaydı. Ve böyle bir durumdan 80 bin insanı meydanlara toplama noktasına gelmiş.

 

Bu popüler hareketi tanımlayan statüko, ya da yıkmak için yola çıktığı yapı olduğuna göre, yani kendini karşıtına göre tanımladığına göre, bu popüler hareketin statükodan beslendiğini söyleyebilir miyiz?

 

Evet, ama hep öyle olur zaten. Başka türlü de olmaz. Kendine has projeleri yok, popüler olması da bundan geliyor. Karşıda bir şey var, hedefe kilitlenmiş, hedefe göre kendisini şekillendiren ama hiç de durmayan bir devinim... Ama düşünüldüğünde, üzerine ölü toprağı serpilmiş bir sol, bir halk için bu az bir şey değildir ve dünyadaki tüm hareketler, devrimci mücadeleler de dahil olmak üzere somut bir şeye yönelmiş olmak durumundadır. Her hareketin bir popüler kısmı vardır. Olmak zorundadır.

 

Dediniz ki popüler bir devrim vardır. Ve bunun başını çeken partilerin karakteri de bu popüler devrime uygun. Onun dışında alternatif yöntemler deneyerek devrimi öneren kesimler seslerini kesmiş ve bir miktarı da bu ana akım partilere dahil olmuş durumda. İnsanlar da sokaklarda. Tüm bu hareketin önünde de bir hedef var, 14 Aralık seçimleri... Bunun sınıfsal zeminden izahatı nedir? Bu ana akım partiler şu anda hangi sosyal güçleri temsil ediyorlar?

 

CTP’nin bir hükümet deneyimi oldu. Bu deneyimden CTP bir şeyler öğrendi. Bir kere bu ülkede üretim var. Söylenildiğinin aksine belli alanlarla sınırlı bile olsa üretim var. Hatta belli alanlarda üretim fazlası bile var. Yani bir sermaye birikimi oluşma eğilimi var. CTP bunu tespit etmiş ama açılım yapamamıştır.

Bunu ilk değerlendirmeye çalışan aslında DP (Demokrat Parti)’dir. DP daha ilk ortaya çıktığı dönemlerde oluşmaya çalışan Kıbrıs Türk Milli Sermayesinin sözcülüğüne soyunmuştur. Ve kendisini, Türk Milliyetçiliği’nden ayrı olarak, Kıbrıs Türk Milliyetçisi olarak tanımlamıştır... Bunun teorik çözümlemesini yapan da DP’ye savrulan sol tandanslı aktörlerdi.

Ancak bunun zemini yoktu. Kıbrıs Türk Milli Sermayesi’nden bahsetmek, hele bugünün dünyasında ve Türkiye ile olan verili ilişkiler ortadayken mümkün değil. Nitekim çöktü. Ancak denendi...

CTP’nin geçmişte Kıbrıs Komünist Partisi diye nitelenen Sovyet çizgisindeki AKEL ile olan ilişkileri biliniyor. Sovyetler Birliği yıkılma sürecine girdiğinde Ferdi Sabit, Sovyetler Birliği’ne gidiyor, on beş gün orada kalıyor ve geri geldiğinde bir dizi yazı başlatıyor. Orada CTP hem kendine hem de topluma diyor ki “Arkadaşlar artık anavatan yoktur, kendi başımızın çaresine bakmamız lazım, üstelik de sosyalizm yıkıldı bundan sonra yeni bir çizgi yakalamamız lazım”. Ve buna bağlı olarak da rengini kırmızıdan yeşile çeviriyor zaten.

Hükümet deneyimi ve DP ile olan yakın ilişkileri sonucunda CTP önüne yeni hedefler koymuştur: “Gelişmekte olan bir sermaye birikimi vardır, bunun yaşama şansı ancak liberal bir zeminde mümkündür ve bu liberal zemini gözetmeyen hiçbir sol hareketin ileriye gitme şansı yoktur.” Bunları açıkça yazmışlardır da... Ve bu zemini yakalamaya çalışmışlardır. Bu, sınıf mıdır bilmiyorum ama yeni bir çizgidir.

Buradan yola çıkarak yeni bir sınıfın temsilciliğine soyunduğunu net bir şekilde söyleyemeyiz ama içinde liberal bir çizgi de var.

 

O zaman sözünü ettiğiniz popüler devrimi, liberal popüler devrim olarak niteleyebilir miyiz?

 

Kesinlikle.

 

Peki burada solu sağı ayıran nedir?

 

Bu zeminde devam eden mücadelenin sol olmadığı aşikar. Ancak mücadelenin olanaklarını görmek zorundayız. Mücadele dediğimiz şey hep benim istediğim, hep sizin istediğiniz şekilde olmuyor. Bu olanlar bizim uzun soluklu taleplerimizden vazgeçmemizi de gerektirmiyor.

Kapitalizmin alternatif olmadığı bu günden bakıldığında bile net olarak görülebilmektedir. Bizim geçmişten gelen iddialarımız her gün doğrulanarak yaşanıyor. Bunu Afganistan’dan, Irak’tan anlayabiliriz. her şey gözümüzün önünde en vahşi şekli ile cereyan ediyor. Ama bunun yanında sosyalizmin kendisinin çözmesi gereken ciddi sorunlar var ve bunlar netleşmiş değil. Artık 1900’lü yılların başındaki kavramlarla dünyayı açıklamak mümkün değil. Açıkladığımızı sansak bile yaşamda karşılığını bulamıyor. Bu ciddi bir sorun ve sosyalistlerin bunu çözmesi gerekiyor.

 

Ancak net olan şeyler var. Sağ serbest piyasacı, özelleştirmeci ve liberal. Ötekisi ise yerine ne koyacağı net olmasa bile en azından anti-kapitalist ve serbest piyasa, özelleştirme ve liberalizme karşı. Bu anlamda Kıbrıs’ta bir sol ve sağ tanımı yaptığımızda; bu iki kampa oturtabileceğimiz aktörler var mıdır? Yoksa bütün aktörleri sadece bir tarafa mı oturtabiliriz?

 

Bu gün itibarı ile Kıbrıs’ta solun aktörlerinden söz edemeyiz. Örgütsel anlamda sol yoktur. Bireyler vardır. Ancak şöyle bir şans vardır: Her hareket kabaran bir dalganın içinden çıkar. Öncelikle kendi zemini olmak zorunda, ancak dalga yükselince bir kimlik olarak ortaya çıkma şansı bulur.

Tüm ilişki süreçleri, mücadelenin kıyısında köşesinde küçük küçük çabalar görünmeyebilir... Biz zamanında 50 kişiyle TC elçiliğine siyah çelenk bıraktık, 100 kişiyle miting yaptık, afişleme yaptık, bildiri dağıttık. Ama o yoğun çabalara rağmen buna denk düşen bir birikim oluşmadı. Ama bugünkü dalganın içinde onların da etkileri var. Ben ondan dolayı bu dalgayı bizden de bir parça sayarım.

 

Açık açık liberalizmin savunulması...

 

Sıkıntıyı anlıyorum. Ancak bu sıkıntı hep olacak. Bu birinci birinci şuradan geliyor; iddialar ve devrim talepleri sürecin neresinden ortaya konuluyor? Bu çok önemlidir... Solda genel olarak bir hastalık vardır: “Baş Çelişki” hastalığı. Ben hastalık derim Baş Çelişki Teorisine. Tarihin belirli döneminde belirli ülkelerde ortaya çıkmış, işe de yaramış ama aslında sol ile uzaktan yakından alakası olmayan bir teori. Ama maalesef Kıbrıs Sorunu sürdüğü sürece bu Baş Çelişki Teorisi bizde de hakim olacak.

Kuzey Kıbrıs Devrimi’nden bahsedilemez. Küçük bir ülkede, doğal kaynakları sınırlı, birbirine mecbur olan iki topluluk söz konusu. Hatta böyle bir realite yoksa bile sosyalistler birleşmeyi zorlamak zorundadır. Sosyalistler dünyadaki tüm insanların bir arada yaşamasını savuna gelmiş. Prensip olarak da aykırı bir şey değil.

Dolayısı ile Kıbrıs’ın birleşmesinden ve birleşik mücadelesinden sonra talepleri yükseltmekten de başka bir yol görünmüyor.

 

Kıbrıs’ın birleştirilmesi mücadelesi sadece liberal bir temelde mi verilebilir? Yani dünyada alternatif küreselleşme talebi ile yükselen, Dünya Sosyal Formu’nda, Avrupa Sosyal Formu’nda, NAFTA, DTÖ karşıtlığında ifadesini bulan bir anti-kapitalist dalga var. Bu 1900’lerin kavramları ile izah edilemeyecek bir olgu. Kıbrıs’ın birleştirilmesi mücadelesi bu temelle de ilişkilendirilerek verilemez mi?

 

Küreselleşme karşıtı hareketler birçok bileşkeden oluşuyor. Evet Marksistler de, anarşistler de, feministler de var ama liberaller de var. Yani ortak noktasının anti-kapitalizm olduğu konusunda çok emin değilim. Öyleymiş gibi bir görüntü var gerçi. Kıbrıs’a geldiğimizde, birleşik Kıbrıs mücadelesi bu temelde verilebilir mi pek emin değilim. Ancak belki anti-kapitalist boyutları eklemlenebilir. Ama biraz da hak verin da birleşmeden olmaz galiba bu işler...

 

Yani Baş Çelişki’ye geri mi döndük?

 

Ulusal sorun diyelim.

30 yıl boyunca sol da sağ da denemiş ve ikisi de tıkanmış. Bu beceriksizlikle izah edilecek bir şey değil ki... Sağ tıkanmış ve ben gerçekten sağın da açılım yapmasını istiyorum. Çünkü gerçek anlamı ile bir sağ olursa ve o da yeni açılımlar getirirse sol bir şeyler üretebilecek. Bu belki tehlikeli gibi de görünüyor. Sağın yeni açılımlar getirmesi demek şu anlama gelir; vahşi kapitalizmin bir kenara konması gerekiyor... Vahşi kapitalizmin ortadan kaldırılması mücadelesi de birçok kesişme noktası yaratacak. Hatta liberallerle bile. Bu noktada sol yeni bir ivme kazanabilir. Tam anlaşılmayabilir şimdi ama bunun yaşanması gerekiyor. Kıbrıs’ta ise bu, şu demektir: Düşünün ki bildiğimiz klasik anlamda bir sağ parti birleşmeyi savunsun...

 

Aslında öyle de olmuyor mu? Bildiğimiz klasik anlamda sağ partiler, birleşmeyi savundukları için sol olarak nitelendiriliyorlar...

 

Bunu tam olarak böyle tanımlayıp da kestirip atmak doğru değil. Tanımlamak bir tavrı gerektirir.

 

Peki, örneğin bir CTP’nin birleşme durumunda İngiliz İşçi Partsin'den daha ileri bir pozisyonda konumlanması mümkün mü?

 

Hayır hiç şansı yoktur. Daha da ötesi, herhangi bir birleşmenin olması durumunda bile gerek Güney’de gerek Kuzey’de tüm partilerin kendilerini yeniden oluşturmaları gerekecek. Hepsinin politika yapma zemini ortadan kalkacaktır. Yani anlaşma olduğunda artık bu partiler yoktur. Adları kalsa bile kendileri yoktur.

 

Eğer böyle ise ve Kıbrıs Sorunu’nu çözülecek birinci mesele olarak tanımlayıp hareket ediyorsak, bu noktada hepimiz için ayni şey geçerli değil mi?

 

Eğer birey olarak birleşme sonrası ideallerinden vazgeçmediysen geçerli değil.

 

Ama bunu kafada taşımanın bir anlamı yok. Bu sokağa dökülmeli. Şimdi, Kıbrıs’ın henüz birleşmediği bu koşullarda, anti-kapitalist kaygıları olan insanlar ne yapmalıdır? Kıbrıs’ın birleştirilmesini mi beklemelidirler?

 

Hayır tabii ki değil. Ancak bu sorun da çözülmeden önümüzde bir engel var.

Ben kendi adıma konuşayım kapıların açılması ile birlikte Güney’in sosyalistleri ile tanışmaya başladım. Neden başkaları ile tanışma ihtiyacı duymadım? Çünkü dertlerim var. Birleşme sonrası dertlerim vardır. bir şey çıkacaksa buradan çıkacak. Ortak örgütlenme kavgası birlikte verilecek. Ancak burada önemli bir nokta var. Bu kavga verilecek ama, nasıl verilecek? Bir kere farklı geleneklerden gelen çizgiler vardır. Bireysel anlamda tabii. Daha önce de söylediğimiz gibi gerçek anlamı ile sol yapılardan bahsetmek mümkün değil.

Türk tarafındaki sosyalistler Türkiye düşünce sistematiğinin içinden süzülüp gelmiş, daha çok üçüncü dünyacı bir yapıya sahip. Güney’de ise öyle bir şey yok. Cılız da olsa daha çok Avrupa Solu’ndan beslenen, gelişen ve ona göre biçimlenen bir tarz var.

 

Ama tüm bunlar 1900’lü yılların kavramları. Şimdi dünyada Avrupa sol geleneği ile 3. Dünyacılık, Alternatif Küreselleşme potasında bir araya gelmeyi deneyimliyor. Başlangıç düzeyinde bile olsa...

 

Tam da o noktaya geliyordum. Şimdi 3. Dünyacılıkla şekillenen Türk Solu ve Avrupa geleneğince biçimlendirilen Rum Solu gelecek buluşacak. Ama buna bir şey daha eklenecek. Artık bu ülke Avrupa Birliği ülkesidir. Bu bambaşka bir şeydir. Ne 3. Dünya olarak açıklanabilir ne de klasik Avrupa Sol geleneği ile açıklanabilir. Şimdi bunlar birbirleri ile buluşmak, tanışmak ve AB şartlarında kendilerini yeniden oluşturmak zorundadırlar.

 

AB’de bu gün solun verdiği mücadele AB karşıtı bir mücadele değil mi? Ya da, daha doğru bir tanımlama ile sermayenin Avrupa’sına karşı bir mücadele...

 

O ne kadar zemin bulur bilemem. AB birilerinin istemesi ile olan bir şey değil. Avrupa Sermayesi’nin birleşmesi falan da değil sadece. AB süreci somut olarak bakıldığında büyük ölçüde finans sermayesinin birleşmesidir. Ama bu ekonomik yasaların doğal sonucudur da ayni zamanda. Dolayısıyla bundan kimse kaçamaz. Sol da kaçamaz. Kaçmaya çalışırsa başarı şansı da yoktur. Siyasal oluşumlar yaşamda kendi karşılıklarını bulabilirlerse var olabilirler. Başka türlü var olamazlar.

Top yekün bir sosyalist Avrupa Birliği mücadelesi şimdiden düşünülmelidir. Bu anlamda da kendimizi yeniden oluşturmamız gerekiyor. Ana akım dışı, CTP dışı Kıbrıs Türk Solunun bu noktada çok olumlulukları, avantajları vardır. Geleneksel olarak vardır. Eksiklerimiz var; artık 3. Dünyayı kalkış noktası olarak alıp derdimizi anlatamayacağız. Ancak avantajlarımız da var. Bir kere özgürlükçü olmamız çok önemli. Diyalektik işleyişi Güney’deki sosyalistlere göre çok daha derinlemesine çözümlemiş olmamız önemli. Tüm bunları tanışınca daha iyi kavrayabiliyor insan. Güney’deki solun mekanik düşündüğü bir gerçek. Avrupa’dan etkileniyorlar çünkü. Avrupa’da televizyonda, radyoda, şurada burada görüşlerini ifade eden sol, halkın heyecanlanmasını, hareketlenmesini bekler. Bütünlüklü bir siyasal mücadele kavrayışı yoktur. Avrupa’dan etkilenen Güney Solunun da yoktur. Oysa yaşadığın coğrafya neresi olursa olsun bu kural değişmez, siyasal mücadele birebir ilişkiyi, günlük mesaiyi gerektirir. İnsanlara gündelik yaşamında ulaşmak gerekir. İnsanları gündelik yaşamında dönüştürme çabası olmak zorunda. İşte biz bu avantajımızı Avrupa mücadelesinin içinde örtüştürebilirsek o zaman bir anlamı olacak.

 

Liberal bir zeminde birleşme mücadelesi veriliyor, serbest piyasa tartışılmıyor, Avrupa Birliği’nin gerçek karakteri tartışılmıyor, demokrasi ve ekonomik refah üzerinden konuşuluyor. Kıbrıs’ın birleşmesinden sonra, en azından Kuzey’de, gerçek Avrupa ile yüzleşince bir demoralizasyon, mücadele zemininin geçici bir süre için bile olsa kaybı ya da adı sol olan yapılara güvensizlik gibi bir olgu yaşanabilir mi?

 

Kıbrıs insanı Avrupa gerçeği ile karşılaştığı zaman kesindir ki aradığını bulamayacak. Zaten Kıbrıs’ın AB’ye dahil olması kararını bu halk vermemiştir. Avrupa “Sen benden bir parçasın” demiş, bu bir titreşim yaratmış, buradaki birtakım söylemlerle örtüşmüş ve böyle bir dalganın oluşmasına neden olmuştur.

İnsanlar 30 yıl birilerine boyun eğdi. Bu süre zarfında önce kendileri işe alınmak için bir yığın onur kırıcı ilişki içine girdiler, yetmedi sıra çocuklarına gelince aynı tarz kendini tekrar etti. İnsanların evine bir telefon bağlanması bile göğsündeki parti rozetine endekslendi. Bütün bunların bir vicdan hesaplaşması söz konusu. İnsanların o kadar onuru kırıldı, o kadar onursuzlaştırıldı ki bir çıkış noktası aramaya başladılar.

Şimdi aralanan bir kapı var ve insanlar buna sarılmış durumda ise somut da bir hedef... Annan Planı aslında önemli bir toplum mühendisliği ve Türk tezine de yakın. Tam anlamı ile Türk Tezi olmasa da ilk kez geleneksel Türk Tezi’ne bu kadar yakın bir plan ortaya kondu. Toplum “E yeter artık, bu kadarını da kabul edelim” noktasına geldi.

Şimdi, gerçek Avrupa ile yüzleşince aradığını bulamayacak, bu kesin ancak AB bu noktada ayrıcalıklı bir muamele yapabilir. Bu günden bakıldığında da belli bir süre yapacağa benziyor. Bu zaten ifade de ediliyor.

Avrupa’nın beklenilen yüzü ile değil de diğer yüzü ile her halükarda karşılaşılacak. Başka şans yok. Bu popüler devrimin başını çekenler bunu saptayamayacak kadar cahil değiller. Biliyorlar. Ancak sözüm ona politika yapmaktadırlar. Yani “Ehali bu kadardır, e bu ehaliynan da biz ancak burayı yakalayabiliriz.” gibi bir çözümleme söz konusu. Gerisi ertelenmiş. Hatta ikiyüzlülük da var, gizleniyor.

Bu ikiyüzlülük sadece orda yok ki, bu ikiyüzlülük başka bir biçimde de yaşanmış, söz konusu yapılar Kıbrıs’ın Güneyi’ni kapılar açılana kadar insanlara cennet olarak anlattı ve insanlar kapıların açılması ile birlikte öyle bir cennet olmadığını gördü. Kapılar açılmasaydı çok rahat anlaşma yanlıları %90 seçim kazanırlardı. Bu oran %60’lara düştü ve giderek de düşecek.

Avrupa Birliği süreci de buna benzetilebilir.

 

Son olarak gelecek için neler söyleyeceksiniz?

 

Kıbrıs Türk Solu’nda sol iddialarını sürdüren aktörler, burada bir varlık olmak zorundadırlar. Burada varlık olmadan Birleşik Kıbrıs’ta, AB’de, hiçbir yerde varlık olunamaz. Olsa olsa seksiyon olunur. Solun öncelikli sorunu budur. Her şeyden çok daha öncelikli olan bu coğrafyada bir değer olmaktır.

Ancak bahsettiğim birleşme mücadelesinin veya birleşme sonrası birlikte verilecek mücadelenin önüne geçecek bir tarz değildir. Bu öyle iç içedir ki, bir tanesi eksik olursa aslında hepsi eksik olur. Özgürlük mücadelesi bu günden, kendi içimizde başlamalı ve her gün devam etmelidir ki yarını yakalayabilelim.

Çalışma tarzı hiç konuşulmamıştır ki bu ülkede... Yapılanlar bildiri dağıtmak, basın bildirisi yayınlamak, duvarlara yazı yazmak ve nümayiş yapmaktan ibarettir. Bunlar zaten köyde herhangi bir sorun olsa ahalinin yapabileceği şeylerdir. Bir fark yoktur ortada. Demokratik işleyiş yüz yıl önce ortaya çıkmış Demokratik Merkeziyetçilik prensipleri adına katledilmiştir. Geçmişi yargılamak değil amacım ancak bu gün artık bunlar açılım getiremez. Demokratik Merkeziyetçilik diye bir ilke olmaz. Belli dönemlere denk düşebilir ama bir ilke haline gelemez.

Özgürlük, demokrasi gibi değerleri yaşam biçimi haline getirmemiz gerekiyor. Bununla birlikte kendimizi yeniden oluşturma şansı yakalayabiliriz. Benim Halk-Der geleneği içinde kendimi tanımlama neden olan formülasyonlardan biri de “kitle inisiyatifi”. Ama kitle inisiyatifi diye diye kitleyi mahvetmişiz biz.

Bundan sonrası için tüm bu boyutları ile olguları değerlendirmeli ve yeni açılımlar getirmeliyiz.

 

NOT: Bu söyleşi daha önce, 26 Ocak 2004 de Kıbrıs Indymedia Türkçe (http://cyprus.indymedia.org) ve Post Express 21 Ocak 21 Şubat Sayı: 2004/01 sayfa 17-19 da yayınlanmıştır.