Konuk Yazar, 17
Nisan 2001
Murat ILICAN
Küreselleşen Dünyanın Robinson Cruzo Ekonomisi
Giriş
Hızla gelişen teknoloji, ticaret ilişkileri ve en azından ekonomik anlamda yıkılan ulusal duvarlar, dünyamızı küçülterek küressel bir köy haline getirmiştir. Kıbrıs’ın da parçası olduğu Akdeniz bölgesinden tutun da, dünyanın her bölgesinde sürekli bir şekilde geliştirilen politik ve ekonomik antlaşmaları gözlemlemek mümkündür. Daha kısa bir süre önce G7 adı altında Türkiye’nin de başını çektiği ülkeler birliği Mısır’da ekonomik ve politik çıkar ilişkilerine bir boyut daha kazandırmışlardır. Bütün bu gelişmelerin anlamı, yirmibirici yüzyılın küresel kapitalist düzeni içerisinde dünyadan kopuk bir şekilde yürütülen hiçbir ekonomik veya politik mücadelenin başarıya ulaşmasının mümkün olmadığıdır.
Dünyamızda gerçekleşen bu gelişmeleri görmezlikten gelerek, bilim ilim yolu varken (ki kimsenin Amerika’yı baştan keşvetmesine de gerek yoktur) yeni global düzenin gerçeklerinden uzak bir şekilde verilen mücadeleler toplumları ve yaşadıkları ekonomik ve politik düzenileri sürekli bir şekilde yıpratarak uzun vadede yok olmalarını sağlamaktadır. Özellikle onsekizinci yüzyıl milliyetcilik kavramlarına sarılınarak, korumak ve gözetilmek istenilen millet ve vatanın tam aksine kayboluşuna davetiye çıkarmak ta sanırım yapılabilecek en büyük tarihsel hatadır. Milliyetcilik görünümünde uygulanan politik ve ekonomik yönetimin direk olarak vatanın ve milletin yıkım sürecini hazırladığı ayinen ortadadır. Politik ve ekonomik yolsuzlukların ve beceriksiz yönetimin kılıfı haline getirilen milliyetciliğin gerçek anlamdaki milliyetciliğin ana hedefleriyle de ters düşmesi, Kıbrıs Türklerinin trajedisinin ne kadar da suni olduğu ve Kıbrıslı Türklerinin gerçek kaderinin bu olmadığını da ortaya çıkmaktadır.
1955’lerden itibaren günümüze kadar sürekli bir şekilde bedel ödettirilen Kıbrıslı Türklerinin yeni bir yüzyılın başında çizdiği tablo hiç de iç acıcı olmamakla birlikte bir insanlık ayıbı örneğidir. Uluslararası toplumun ayıbı olması yanında ne yazık ki öncelikle senelerdir toplumu yönetenlerin ayıbıdır. Avuç içi kadar bir nüfus ve ekonominin senelerdir refaha kavuşturulamamasını ve mazeretler üzerine mazaretler üreten kesimlerin hale daha yönetimde olmalarını anlamak mümkün değildir.
Sürdürülebilir Ekonomik Gelişme (Sustainable Economic Development)
Kuzey Kıbrıs ekonomisini içinde bulunduğu çöküntüden kurtarılıp, geliştirilebilmesi ancak ve ancak dünya ekonomileri ile bütünleşerek gerçekleşebilir. Dünyaya kapalı ve sadece Türkiye ekonomisi ile iş birliğine girilerek ekonomik kalkınma elde etmeyi hesaplamak bir hayal olmaktan öteye hem Türkiye Cumhuriyeti hem de Kuzey Kıbrıs için ağır sosyal ve ekonomik bedellere mal olacaktır. Kuzey Kıbrıs Türkiye’ye bağlı aciz bir devlet ve halkını göç ettiren ekonomiye sahip olurken, Türkiye de sürekli dibi delik bir kuyuya para atan bir konuma düşecektir. Şu anda olduğu ve böyle devam eddiği takdirde, gelecekte de daha kötüye giderek olacağı gibi.
“Ama olur mu efendim! Yedmiş milyonluk pazar, büyük ülke, Türkiye.” diyenler haklı olmakla birlikte Kuzey Kıbrıs’ta Turkiye’de olmayan veya Türkiye’den ucuza ne üreteceklerini veya servis olarak ne sunacaklarını millete açıklamak zorundadırlar. Türkiye gibi işçilikten tutun da üretim girdilerinin tümüne kadar herşeyin Kuzey Kıbrıs’tan ucuz olduğu dev ve dinamik bir pazarda rekabet etme şansını yakalayıp para kazanıp, refaha kavuşacakları hayalini yapanların bu işleri ekonomik mantık çerçevesinde nasıl başaracaklarını halkımıza açıklasınlar. Açıklasınlar ki gerçekten bu iş olursa en azından halkın bir vizyonu olsun. Senelerdir vizyonsuz, umutsuz bırakılan, tembel damgası yetirtilen Kıbrıs Türk halkı da silkinip bir hedef çerçevesinde hakkı olan toplumsal refah ve saygınlığa ulaşabilmek için mücadele versin. Şu anda Kıbrıs rakısını bile satmaktan aciz bir yapının, ekonomik kanunları haksız çıkaracak nitelikte performans göstereceğini beklemek hiç bir netice vermeyecek ve toplumun yıkımını hızlandıracaktır.
Geçtiğimiz Ekim ayından başlayarak gerçek bir ekonomik darboğaza giren TC ve KKTC ekonomilerinin sağlıklı raylar üzerine oturtulması gerçek anlamda global dünyanın değerleri ve ekonomisiniyle uygumlu ekonomik, sosyal ve politik reformların yapılmasıyla mümkün olacaktır. Türkiye, senelerdir Türk toplumunu adeta esir altına alan yolsuzluklar, yanlış ekonomik yönetimler ve siyasi istikrarsızlık neticesinde olusan büyük bir ekonomik kriz içerisine girmiştir. Girerken de kendisine bağımlı Kuzey Kıbrıs ekonomisini de beraberinde götürmüştür. Yalnız Kuzey Kıbrıs’ın politik ve ekonomik yönetimindeki hatalar da buna eklenince Kıbrıs Türk halkı Türk halkında da büyük sosyal ve ekonomik darbeye mağruz kalmıştır.
Türkiye’nin kendi potansiyelini ortaya çıkarması ve dünya ülkeleri içerisinde layik olduğu saygınlığa ulaşabilmesi reformların süratle gerçekleştirilip, uygulamaya konulması ile mümkün olacaktır. Olacaktır ama unutmamak gerek ki Turkiye sınırları belli, kendi parası olan tanınmiş bir ülkedir. Diğer taraftan , Kıbrıs adası üzerindeki statükonun belirsizliği, tanınmamışlık ve dünyaya kapalı insan kaynakları ve ekonomisiyle KKTC’nin sadece reforumlarla özlenen refah ve saygınlığı ulaşabileceğini düşünmek yanlış olur.
On yedi yıldır da ne tek bir Müslüman ne de tek bir Türk devleti tarafından dahi tam anlamıyla tanınmamış KKTC’nin tanınacağını düşünmek ise kendi kendimizi kandırmak demektir. Dünya devletlerinin KKTC’yi tanıması demek uluslararası hukuk ve yerleşik değerlerin alt üst edilmesi demektir ki bu da ancak sürekli stabil bir düzen içerisinde verimli olabilen global capitalist sistemin ve de onun büyük savunucu dünya devletlerinin işine gelmez kaldı ki bu devletler topluluğu içerisinde ilk on sırada yer almayı hedefleyen ülkelerden biri de Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye KKTC’yi tam anlamıyla tanıyor diyenler ise nasıl olur da İstanbul’da yapılan AGİD zirvesine Giney Kıbrıs katılırken bizim gözlemci dahi gönderemediğimizi veya nasıl olur da Anavatanımızdan bir takımla resmi bir footbol maçı dahi yapamadığımızı halkımıza açıklasınlar.
Senelerdir verimsiz bir şekilde kullanılan, geri düşünceler için vurgulamak isterim ki hedef ne KKTC ne de TC’dir. Hedef gerçeklerin bilinip kabul edilmesi ve bu doğrular neticesinde gerek Kıbrıslı Türk , gerek Türk, gerek tüm dünya halklarının insanca yaşama koşullarına kavuşturulabilmesi için mücadele vermektir. Eğer amacımızın Kıbrıs Türk toplumunun ve ekonomisinin gelişimini sağlamak, gelecek nesillere daha güzel bir ülke sunmak ise öncelikle içinde yaşadığımız suni durumun farkına varalım, kendimizi kandırmaya harcadığımız zaman ve enerjiye verimli bir şekilde kullanalım ki senelerdir ne yanlışlar yapdığımızın bügüncü neticesi olan kaybolan kültürel ve ekonomik zenginliğimizi yeniden kazanabilelim.
Avrupa Birliği ve Güney Kıbrıs
Kıbrıs Adasının Kuzeyindeki durum herkesce malum olmakla birlikte, sınırım üç metre güneyi bambaşka hedefler ve Kıbrıs Türk halkının da hak ve söz sahibi olduğu zenginlikler içerisinde Avrupa gibi, Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir sürü ülkenin parçası olmayı hedeflediği, bir birliğe üye olma aşamasındadır. Bu süreç başlamış ve 2004 tarihinde de büyük bir ihtimalle ve Kuzey Kıbrıs’ın tutumunun da bir değişiklik olmaması halinde de kesinlikle Güney Kıbrıs bir Avrupa Birliği üyesi olacaktır. Uluslararası tüm kuruluşların, devletlerin verdiği tüm sinyaller ve uyarılar da bu doğrultudadır. Yani, geçmişin oyalama taktikleri ve politikaları yeni dünya düzeninin getirdiği Avrupa Biliği genişleme süreci içerisinde geçerliliğini yitirmiştir.
Kıbrıs sorununun çözümü Güney Kıbrıs’ın üyeliğine bir ön şart teşkil etmediği ve yeri ve zamanı geldiğinde tarafların tutumları da göz önünde bulundurularak karar verileceği acik ve net bir şekilde dünya kamu oyuna bildirilmiştir. Çözümün ise ancak ve ancak Birleşmiş Milletler kanun ve kararları çerçevesinde gerçekleştirilebileceği de vurgulanmıştır. Durum böyle iken, görüşmelere dahi katılmayarak uzlaşmaz taraf imajı yaratan, senelerdir sovunulan ve sonunda Rum tarafının da kabul etmeme şansının olmadığı iki bölgeli ve iki kesimli bir federasyon çatısı altında Avrupa Birliği üyeliğininden uzaklaşan, Kıbrıslı Türküne çok pahalıya mal olan bu çözumsüzlüğü körükleyen mantık ancak Rumlara menfaat getir.
Türk tarafı karar vermek zorundadır. 1960 antlaşmalarından doğan haklarımızın gasp edililmesinin resmiyet kazanacağı, zaten tüm dünya tarafından adanın tek yasal Cumhuriyeti konumunda olan Güney Kıbrıs’ın daha güçlü bir platforma taşınmasına izin mi verilecektir? Türkiye Cumhurüyeti’nin de hedefleri arasında olan Avrupa Birliğine ikinci bir Yunan vetosu mu kazandırılacaktır? Yoksa, Dışişleri bakanını bir Türk olduğu, Kıbrıslı Türklerin siyasi ve tüm konularda eşit olduğu ortak bir federal çatı altında Avrupalı mı olunacaktır? Rum tarafı Kıbrıslı Türklerin eşitliğini veya Türkiye’nin garantisini kabul eder mi? Ederse eder, edmesse de dünya kamu önünde suçlu duruma o düşer. Avrupalı olma hedeflerine de kendi elleriyle büyük bir darbe indiren Rumlar olur.
Avrupa Birliği üyesi ve Federal bir çatı içerisinde belirlenmiş Kıbrıs Türk bölgesinin ve insanının dünyayla barışık olduğu bir ortamda gelişimini sağlamak kısa bir süre içerisinde gerçekleştirilebilecek bir olaydır. Akdeniz ekonomik bölgesinin tam ortasında mükemmel bir konuma sahip olan Kıbrıs adasının istikrar ve barış ortamında tüm Kıbrıs ve cevre ülke halklarına neler kazandırabileceği ortadadır. Kıbrıs Türk tarafının şansı küçük nüfus ve ülkesine rağmen gerçekten eğitimli insan kaynaklarına sahip olmasıdır. Bügün olduğunun aksine göç ters dönecek ve insanlar yurt kalkınması için mücadele edeceklerdir. Belli bir geçiş döneminden sonra yatırımlarını doğru bir şekilde yönlendirdiği ve sistemini verimli bir hale getirdiği taktirde, Kıbrıs Türk tarafının da dünya üzerinde saygın ve refah bir hayat sürmesinin önü açılmış olacaktır.
Sonuç
Küresel ekonomik ve politik mücadelelerin artık tek başına yapılamadığı günümüz dünyasında ülkeler arası ortaklıkların geliştiğini her geçen gün örnekleriyle görmekteyiz. Böyle bir düzen içerisinde ayrılıkcı, uzlaşmaz düşüncelerin ve uygulamaların geçerliliği olmamakla birlikte toplum ve ülke üzerinde yaratmış olduğu sosyal, kültürel ve ekonomik çöküntüler de apaçık ortadadır. Kıbrıs, tarihi, konumu ve sahip olduğu kültürel değerleriyle bir Avrupa ülkesidir. Anavatanı Türkiye’nin de yoğun bir çaba harcayarak katılmak istediği Avrupa Birliğine, Kuzey Kıbrıs’ın istek göstermemesi mümküm değildir. Tam aksine Kıbrıslı Türklerin de Kıbrıslı Rumlarla eş anlı Avrupa üyeligi bölge ve Kıbrıs adası üzerindeki haklarını ve politik çıkarlarını koruması açısından Türk tarafı için bir gerekliliktir. Kuzey Kıbrıs insanı ve ekonomisinin de en kısa zamanda refaha kavuşturulabilmesi ve uluslararası standartlarda saygın bir yaşam ve kimliğe kavuşması ancak dünya açılarak ve dünya ülkeleriyle ilişkiye girerek mümkün olabilir. Dünyayla kaynaşmanın, sağlıklı ekonomik ve politik ilişkiler içerisinde olmanın en doğal ve kestirme yolu iki bölgeli, iki kesimli ve Kıbrıslı Türklerin eşit ortağı olduğu Federal bir Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliğinden geçmektedir.