Konuk Yazar, 14 Mayis
2001
Dr. Hakkı Yücel
Yaşananlar ve Sorumluluklar
(Bu yazı geçtiğimiz yıl ülkemizde bankalar krizi ile başlayan" "Casusluk" komedisi ile derinleşen ve "Bu Memeleket Bizim" talepli toplumsal karşı çıkışla farklı bir anlam kazanan kaotik ortamın hemen sonrasında yazılmış ve hiçbir yerde yayınlanmamıştır. Güncelliğini hala koruduğu düşüncesiyle yazarı tarafından "hamamböcüleri"ne gönderilmiştir.)
Kuzey Kıbrıs'ın "Ekonomik-siyasal-sosyal" bir kaosu yaşadığı ve bunun da tam anlamıyla "dibe vurma" olgusu olduğu artık hiç kimsenin inkar edemeyeceği kadar çok açık..Eğer toplumların da yaşayan canlı organizmalar oldukları kabul edilirse, denilebilir ki Kıbrıslı Türkler için bugün gelinen nokta,
neredeyse "Olmak ya da olmamak" kadar 'varoluşsal' bir önem arz etmektedir.Bir anlamda
"yaşam-ölüm" çelişkisi diye tanımlanabilecek olan bu dramatik son, kaçınılmaz olarak
"sosyal-psikolojik" gerilimlere yol açmakta ve "duygusal tepkisellik" belirgin bir davranış biçimi halinde öne çıkmaktadır. Nitekim son dönemlerde, gerek bireysel ve gerekse kurumsal düzeyde bu türden örnekler sıkça görülmektedir. Duygusallık aklın önüne geçmekte, ümitsizlik aceleciliğe yol açmakta, sağduyu yerini öfkeye bırakmaktadır.Böylesi yaklaşımlar ise, bugünlere birdenbire gelinmediğini, tam tersine uzun dönemleri kapsayan hatalarla dolu bir sürecin sonucu olduğu gerçeğini gizlemektedir.
Bununla da kalmamakta, bu aşamada gündeme getirilecek "Çözüm Önerileri"nin anlık değil, zorlu bir süreci kapsaması gerekeceği gerçeğinin göz ardı edilmesine ve sanki bugünden yarına sihirli formüllerle, her şeyin güllük gülistanlık olabileceği yanılgısının yayılmasına neden olmaktadır..Oysa eğer geçici değil, köklü "çözümler" üretilmesi ise hedeflenen, bunun mutlak surette zorlu bir süreci içereceği ve "Çıkış Yolu" adına yapılacak her türlü önerinin de, ancak geniş toplumsal kabul ve destek görmesi halinde aşılabileceği bilinmelidir..Öyle olmalıdır, çünkü ekonomilerde ve sosyal atılımlarda bugünden yarına mucizeler yoktur...
Hemen belirtmek gerekir ki, son dönemlerde yaşananlar beraberinde, geçmişte pek benzeri
görülmeyen ve bu nedenle etkileri itibariyle ciddi şaşkınlıklar yaratan gelişmelere de yol açmıştır..Sanki "Kıbrıs" ile ilgili Pandora Kutusu açılmış ve bütün taşlar yerinden oynamıştır..Örneğin bugüne kadar "Milli Dava" kutsiyeti ile adeta aşkın bir konumda tutulan ve üzerinde sadece resmi görüşler ve siyasi kişiliklerle sınırlı konuşulup yazılan (farklı yaklaşımlar ise ısrarla görmezlikten gelinen) Kıbrıs Sorunu'nun, Türkiye cephesindeki zincirleri birdenbire boşanmış, özellikle Türkiye medyasının da alışılmışın dışında
geniş ölçekli katılımıyla sorun "Anavatan-Yavruvatan" söyleminin ötesinde, çok farklı biçimlerde tartışılarak kamusallaştırılmıştır.. Söylenmeyen bir çok şey söylenmiş, yazılmayan birçok şey yazılmıştır..Sanki baskı altında tutulan kollektif bilinçaltı çözülmüş ve sadece bastırılmış görüşler değil, duygular da ortaya serilerek "Suçlu" aranmıştır..
Manzara son derece ilginçtir..Yirmialtı yıldır Kuzey Kıbrıs'ın ekonomi politiğinde belirleyici temel dinamiklerden biri olan Türkiye'deki siyasal iktidarlar (bunun öteki ayağı da KKTC'deki siyasal iktidarlardır), "Suçlu"yu ararken, işe önce kendilerini aklamaya çalışmakla başladılar..Genel olarak söylenen, KKTC'ye gönderilen mali ve ekonomik yardımların uygun biçimde kullanılmadığı ve yolsuzlukların ciddi boyutlarda olduğudur..Bundan sonra herşey sıkı denetim altına alınacaktır ve ilk adım olarak da bir "Ekonomik önlem paketi"uygulamaya konulacaktır.Bu tesbitler ışığında KKTC'ye yönelik siyasal destek ise çok daha açık biçimde Cumhurbaşkanı Denktaş'tan yana kullanılır, sanki "Tek Adam-Tek Lider" ve "Ötekiler" gibi bir ayrım sergilenir..Aranan "Suçlu" ise işte o "Ötekiler" içindedir ve hatta hepsini bir biçimde kapsamaktadır..
Türkiye medyası ise gelinen bu noktada sözünü esirgemez. Çok dar bir kesim, sorunu daha objektif ve gerçekçi bir zeminde değerlendirmeye çalışırken, kahir ekseriyet inanılmaz bir nefret ve öfke kusar..Ve sonunda iş Kıbrıslı Türk'e yönelik ağır bir küfür edebiyatına kadar vardırırlır..Tarihin acı acı gülümsediği yer de burasıdır..Daha çok yakın bir geçmişe kadar aynı medya tarafından 'kahraman' ilan edilen Kıbrıslı Türk; şimdi artık piçtir, Rum dölüdür, dönmedir, tufeylidir, beceriksizdir, tembeldir, nankördür ve haindir..Türkiye medyasının ünlü kalemşörleri de sonunda "Suçlu"yu bulurlar ve ilan ederler..
KKTC'deki siyasal erk ise yaşananlar karşısında birbirini suçlamanın ötesine geçemez.Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş Türkiye'den aldığı desteğin gücüyle yönetimde "çift başlılık"tan şikayet ederek hükümetin istifasını ister; 'partizanlık, beceriksizlik,teknik yetersizlik' suçlamalarını ısrarla sürdürür ve sanki mevcut sistemi yaratanlardan birisi de kendisi değilmiş gibi, kendi yarattığı sistemi suçlayarak "Başkanlık Rejimi" tartışmasını gündeme getirir, bu da yetmez "Olağanüstü Durum" ilan edilmesini önerir..Demokrasi bu ülke için bir lükstür, olağanüstü koşulların yaşandığı bir yerde hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur..Herşeyi üstlenen (ve bilen) güçlü bir lider olur -hem zaten böyle biri vardır-, bir
de teknokratlar hükümeti kurulur ve herşey hallolur.
Siyasal erkin hükümet ayağı ise tam bir şaşkınlığa düşer, beceriksizliği ve çaresizliği ile başbaşa kalır, kem küm etmekten öteye geçemez..Ne anaya, ne babaya yar olabilir..
Ülkede yaşanan ve şaşkınlık yaratan bütün bu gelişmeler aslında bir sürpriz değildir; perşembenin gelişi zaten çarşambadan bellidir..Taşıma su ile değirmen bu kadar dönebilir ve artık suyun dibi görünmektedir..Siyasal çözümsüzlük ve ambargolar bir yana; Türkiye Cumhuriyeti ile imzalanan protocol anlaşmaları büyük oranda kağıt üzerinde kaldığından, ekonomi neredeyse nefes alamaz durumdadır; iflas eden bankalar ise işin tuzu biberi olur..Toplumun büyük bir kesimi, bir anda uçup giden paralarını kaybetmenin şoku ile karşı karşıyadır. Hanidir sistem de teklemektedir; normal demokrasilerde doğal kabul edilebilecek talepler ve eleştiriler, "hainlik" suçlamaları ile cezalandırılmak istenir..Özgür bir siyasal
toplum olmaktan çok, bir mahalle halkı gibi kabul edilen Kıbrıslı Türk'ün siyasal iradesi büyük oranda dışardan belirlenmeye ve yönlendirilmeye çalışılır; askeri güç sistem üzerindeki ağırlığını iyice hissettirmeye başlar..Siyasal iktidar ise neyin suç neyin hak olduğuna bir türlü karar veremez..Özetle ülkede artık "ne iktidar muktedirdir, ne de hilaf muhaliftir.."
Evet, yaşanmakta olan "ekonomik-siyasal-sosyal" anlamda tam bir kaostur ve topluma yönelik ciddi "varoluşsal" tehditler içermektedir ki, bu da kaçınılmaz olarak "sosyal-psikolojik" gerilimlere yol açar..İşte tam da böyle bir ortamda, belki de tarihinde ilk kez, çok geniş katılımlı ve dinamik bir toplumsal muhalefet, ortak bir tavır içine girerek "Bu memleket bizim!" diye haykırır..Bu önemli bir gelişmedir, çünkü ilk kez geniş yığınlar, kendilerine dayatılmak istenenlere karşı, kendi "ekonomik-siyasl-kültürel" içerikli "varoluşsal" karşı taleplerini yüksek sesle dile getirir..Canı yanan, onuru ayaklar altına alınıp aşağılanan ve üstüne üstlük "Suçlu" ilan edilen Kıbrıslı Türk, artık kendi ayakları üzerinde durmak (ekonomik talep); özgür siyasal özneler olarak kendi geleceğinde söz sahibi olmak (siyasal talep) ve nihayet kendisi gibi varolmak ve yaşamak (sosyal-kültürel talep) ister..Bu çok genel anlamda bir "kimlik" talebidir ve doğal olarak "farklılık" unsuru içermektedir..Toplumu "Anavatan-Yavruvatan" edebiyatı ile besleyen; "Milli Dava" mistifikasyon ile idealize ettiği "siyasi hedef"i, farklılık değil türdeşlik temelinde gerçekleştirmeyi ilke edinen ve bu nedenle "Milli birlik ve milli irade" diyerek tüm toplumu toptancı bir yaklaşım içinde aynileştiren ve buna uymaya zorlayan zihniyetin (zaten bu nedenle demokrasi bir lükstür); bu yapıyı bozacak "farklılık" taleplerini hoş karşılamayacağı açıktır ve zaten öyle de olmuştur..Bu yazının amacı, hala bir "sorunsal" olarak gündemde bulunan -ve aslında tartışıldığı biçimi ile oldukça da anakronik olan- "kimlik" olgusunu tarışmak değildir; bu başka bir yazının konusu olmak gerekmektedir.Burada yapılmak istenen, daha aktüel bir konuda, yani gelinen son aşamada, ayağa kalkan ve ciddi "varoluşsal" taleplerde bulunan toplumsal muhalefetin ve özellikle onun sözcüleri olan kesimlerin (siyasetçi, gazeteci aydın yazar çizerlerin) sorumluluklarını bir kez daha hatırlamaya çalışmaktır..
Kanımca gelinen bu noktada, toplumsal muhalefet adına altı çizilmesi gereken önemli hususlardan birisi; belki aşağılanmanın ve hakarete uğramanın yarattığı aşırı duygual gerilim nedeniyle, verilen karşı tepkilerin rasyonel olmaktan çok duygusal; gerçekçi olmaktan çok abartılı yaklaşımlar içeriyor olmalarıdır..Kendini savunma içgüdüsü ile hareket ediyor olmaktan kaynaklanan bu duygusal tepkisellik (haklılık payı içermekle beraber) Kıbrıslı Türk olarak kendini ifade ederken, zaman zaman "yerlicilik-yerellik" fetişizmine saplanmaktadır.Bir başka deyişle Kıbrıslı Türk olarak aşağılanıyor olmanın ruhsal çöküntüsü, Kıbrıslı Türk olmanın gururuyla değiştirilmeye çalışılmakta ve sonuçta, sanki yalnız başına "Kıbrıslı" olmak, kendiliğinden üstün meziyetlere sahip olmakla eş anlamlı kılınmak istenmektedir..Farklılık vurgusu ısrarla coğrafik aidiyet üzerine yapılmakta ve bu abartılı yaklaşım ise hayatın pratiğine yanlış yansımaktadır..
Hemen belirtmek gerekir ki, "kendiliğinden Kıbrıslı olmak" (ya da başka bir yerli olmak), söylemlerin birçoğunda kastedildiği gibi bireyin ya da toplumların varoluşlarında üstün meziyetler içeriyor olmaları demek değildir; bu olsa olsa tarihsel bir raslantıdır ve objektif olarak herhangi bir başka yerli olmakla (ör.Türkiyeli, Yunanistanlı, Almanyalı,Cezayirli vs vs..) arasında hiçbir üstünlük farkı yoktur..Yani bireyin ya da toplumların ait olduğu coğrafya, bu coğrafyanın kendi fiziki varlığı ile sınırlı bir farklılık olabilir, ama bir ayrıcalık unsuru asla değildir..
Kimlik olarak (örneğin Kıbrıslı Türk kimliği olarak, ya da başka) onu ayrıcalıklı, niteliksl bir farklılık haline dönüştürecek olan ait olduğu fiziki ve beşeri coğrafya ile beraber; tarihsel, kültürel, sosyolojik değerler bütünüdür ki, bu da artık raslantısal olmaktan çıkar ve İRADİ bir süreç halini alır..Bir başka ifade ile bu artık sürekli kendini yeniden üreten ve geliştiren; sorgulayan ve yorumlayan bireysel-kollektif bir bilinçtir; öğrenilir ve öğretilir, anlaşılır ve anlatılır, etkiler ve etkilenir, değişir ve değiştirir..Yani bir süreklilik ve dinamizmdir..Doğuştan kazanılmaz, yaşayarak öğrenilir ve içselleştirilir..Doğumsal olarak kazanılan, tarihin raslantısal olarak size sunduğudur ve yalnız başına anlamlı değildir..(Doğumsal olarak bir coğrafyaya, etnisiteye ya sa dine ait olmak gibi..) Onu anlamlı kılacak olan çok boyutlu iradi bir çabadır, ciddi bir sorumluluktur..
Eğer kimlik anlamında bu genel tesbitleri doğru kabul edecek olursak, bugün bizde çoğunlukla duygusal bir tepkiselliği içeren ve sadece coğrafik aidiyetiöne çıkararak bundan tuhaf bir gurur ve üstünlük duyan, "kendiliğinden Kıbrıslı olmak" anlayışını yeniden gözden geçirmek gerekecektir..Bunu önermek "Kıbrıslı Türk Kimliğini" inkar etmek değil, tam aksine onu hem "varoluşsal" ve hem de "sorumluluk" anlamında ayakları üzerine oturtmak demek olacaktır..Çünkü kimliği asıl öldüren, onun çok boyutlu yapısını tek boyut indirgeyen (ör.coğrafik aidiyet, ya da etnisite, ya da din..) ve bunu obsesyonel hale getiren anlayışlardır..
İtiraf etmek gerekir ki, şu anda tepkiselliğini (ve farklılığını) sırf kendi coğrafik aidiyeti ve bunun üstünlüğü şeklinde ifade edenzihniyet, giderek doğumsal olarak başka coğrafyaya ait insanları adeta bir düşman gibi "ötekileştirmekte" ve toptancı bir hükümle, "madem ki Kıbrıslı değilsin o halde düşmansın, -ya da kötüsün veya olumsuz olan herşeysin- gibi bir yaklaşım içine girmektedir..Bunun bugün için bizdeki görünür tezahürü, "Kıbrıslı-Türkiyeli" çelişkisinin adeta bir düşmanlık zemininde derinleştirilmesidir..Kabul etmek gerekir ki, kendi varoluşunu ötekinin düşmanlığı ve nefreti ile ayakta tutmaya çalışan zihniyet ırkçıdır ve böylesi yaklaşımların, ne Kıbrıslı Türk kimliğinin varlığını koruyup geliştirmesi ve ne de ülkenin geleceği açısından bir yararı söz konusu değildir..
Bu noktada şu ayırımı yapabilmek önemli: Kıbrıslı Türk Kimliğini "varoluşsal" anlamda tehdit eden, kimlikler arası ilişkiler değildir; onu tehdit eden, kendi çizdikleri kimlik profilini bir "major prototip" olarak dayatn ve buna uymayı zorunlu kılan zihniyettir ki, bu da siyasal-ideolojik amaçlı bir tavırdır..(Örneğin "gelen de Türk giden de Türk", "yüzbinkişilik toplumun kimliği mi olurmuş", "özgür siyasal irade ne demekmiş, gereken ne ise biz yaparız vs..gibi yaklaşımlar bu siyasetlerin ve dayatmaların örnekleridir)
Bir başka ifade ile sorun kimlikler arası bir sorun değil (Kıbrıslı-Türkiyeli), kendi kimlik profilini dayatan ve buna uymayı zorunlu kılan siyasal ideolojilerle,Kıbrıslı Türkün kendi özgür siyasal-kültürel iradesi ile varolabilmek sorunudur ve bu da kaçınılmaz olarak tartışmalı eleştirel bir ilişkiye neden olmaktadır..Bu gerçekliği böyle kabul etmemek, aksine eleştirel yaklaşımı nankörlük, ihanet vs. gibi değerlendirmek ne kadar yanlışsa; buna karşı sırf duygusal reaksiyon gösterip, kimlik düzeyinde düşman yaratmak da o kadar hatalıdır..Üstelik bu hata burada kalmamakta ve bunlara yenileri eklenerek devam etmektedir..
Şöyle ki, yine aynı "yerlicilik- yerlilik" fetişizmi nedeniyle sadece coğrafik aidiyet değil, coğrafyanın kendisi de yalnız başına abartılmaktadır. Bunun hayatave siyasete yansıması ise "Bu adada biz Kıbrıslılar için bir zamanlar herşey çok güzeldi, şimdi çok kötü oldu" gibi gerçekçi olmayan tesbitler yol açmakta ,sanki geçmişte yitirilmiş bir cennet vardı da bugün onu arayıp bulmak ve yeniden yaratmaya çalışmak en doğru yaklaşımmış gibi sunulmaktadır..
Kıbrısın sosyal-kültürel tarihinde, ada insanlarının ortak bir 'cennet' yaratabilme koşullarına objektif olarak sahip olduklarını söylemek doğrudur; ancak bu objektif koşulların, geçen zaman içinde subjektif siyasi iradelerce berhava edildiğini söylemek de en az o kadar doğrudur ve gereklidir.. Özellikle 60'ta kurulan Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti, olumlu koşulların siyasi olarak da en üst düzeye çıktığı dönemdir..Ne yazık ki, her iki toplum içindeki aşırı miliyetçi unsurlar bu olumlu koşulların kısa sürede heba edilmesine neden olmuşlar ve bilindiği gibi, 63 aralığından başlayarak bugünlere kadar uzanan çatışmalar ve acılardan sonra nihayet adanın bölünmesini de gerçekleştirmişlerdir..Şüphesiz geçmişin, bugünün değişen koşullarında yeniden değerlendirilmesi ve bu deneyimlerden gelecek adına olumlu sonuçlar çıkarılması gerekmektedir..Ancak şu anda, tarihin bu aşamasında, "şu olsaydı da bu olmasaydı" ya da"böyle yapılsaydı da şöyle yapılmasaydı" diyerek, olmamış ya da yaşanmamış bir geçmişi, olmuş ya da yaşanmış gibi kabul etmek ve buradan hareketle, bir 'Çıkış Yolu' olarak o muhayyel geçmişi yeniden yaratmaya çalışmak, tarih dışı ve siyaset dışı bir davranış olmaktan öteye geçemeyecktir..Muhtelif varsayımları ya da senaryoları göz önüne alarak "sanal tarihçilik" yapmak ancak gelecek projeksiyonları için önemlidir ve yararlıdır..Bu aynı zamanda entelektüel bir zenginliktir..Ancak ayırt edilmesi gereken, bu noktada bakışın geçmişe değil geleceğe doğru olması gerektiğidir..Bizim açımızdan da bu geleceğe doğru yeni bir dünya, yeni bir Kıbrıs -ya da cennet- yaratmaya çalışmak olmalıdır..
Bu noktada altı çizilmesi gereken bir başka önemli husus "ideolojik keskinlikler ve saplantılarla" hayatın "pratiği" arasındaki çelişkidir..Dünyayı yenidenyorumlama ve değiştirme çabasındaki ideolojik duruşlarını, mutlak ve tartışılmaz doğrular olarak kabul edenler, hayatın değişken dinamiğini kavramakta zorlanmaktadırlar..Daha açık bir ifadeyle, "ideolojilerin keskinlikleri, hayatın pratiğinde kimi sivriliklerini törpülemek zorundadırlar, çünkü hayat hiçbir ideolojinin tek başına kavrayamayacağı kadar zengin deneyimler ve sürprizlerle doludur"..İdeolojik doğrularını, toplumsal gerçeklerle örtüştürmekte zorlanacak olan zihniyetler kaçınılmaz olarak hata yapmaya da yakın duracaklardır..
O halde, tam da çok geniş katılımlı ve dinamik bir toplumsal kesimin, "varoluşsal" anlamda ciddi ve yaşamsal taleplerle bir araya geldiği böyle bir aşamada, hataları asgariye indirecek yaklaşımlar içinegirmek, bu sorumluluğu paylaşan herkes için zorunlu bir görev olmak gerekmektedir..Bunun da yolu, ideolojik katılıklardan ve bağnazlıklardan uzak durmaktan ve demokratik hoşgörü ve diyalogtan yana yaklaşımlar sergilemekten geçmektedir..
Hangi siyasal ve ideolojik cephede olursa olsun, "kahramanlar ideolojisi" ile beslenenler ve "bireysel kahramanlıklar"ı kollektif dayanışmaya tercih edenler, ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, demokrat bir zihniyet ve demokratik mücadele örneği göstermekte, ne yazık ki fazlasıyla zorlanacaklardır..Daha da vahimi; sistemin ve statükonun devamından yana olan resmi görüşün "başkanlık sistemi" adı altında dayatmaya çalıştığı anti-demokratik yaklaşımla; ideolojik olarak farklı yerde dursalar da, muhalefet adına yola çıkanların, kendi "bireysel kahramanlıklar"ıyla sınırlı dayatmaları arasında da ironik bir benzerlik oluşmaktadır..
Nitekim son dönemlerde yükselen toplumsal muhalefet cephesinde, sergilenecek doğru eylem ve siyasi tavrı, "bireysel kahramanlıklar" seviyesinde algılayanlar ; giderek ve kaçınılmaz olarak,;benmerkezci; bir yaklaşım içine girerek, "benim yaptıklarım doğru, ötekiler yanlış" gibi bir anlayışın temsilcisi durumuna düşmektedirler..Kimseyi suçlamak ve karalamak gibi bir amaç taşımamakla beraber; günümüz çağdaş toplumlarında ve demokrasilerinde ;bireysel kahramanlara ya da 'kahramanlar takımına' değil; 'sorumlu yurtaşlara' ve 'sorumlu demokratik örgütlere' ihtiyaç olduğunu hatırlatmak gerekmektedir. Üstelik sadece "toptan inkar" ya da "toptan red" eden değil; kendisini de karşısındakini eleştirdiği kadar eleştirebilen; sadece içi doldurulmamış "sloganlar" seviyesinde değil, somut karşı öneriler sunabilen ve ısrarla bunların peşinden giden, "sorumlu yurttaşlar"a ve "demokratik örgütlere" ihtiyaç vardır..
Bitirirken şunları söylemek mümkün:
Ülkede ekonomik hayatın neredeyse tamamen durması; Kıbrıslı Türkün geleceğini belirlemede (belirlemek mi etkilemek mi, bu gücün ne olduğu enine boyuna tartışılmalıdır) özgür iradesini hayat geçirme talebinin suç olarak kabul edilmesi; kendini olduğu gibi tanımlamaktan çok olması gerektiği gibi tanımlamayı kabule zorlanması; bunların hepsi "varoluşsal" anlamda bir tükenişin somut işaretlerinden başka birşey değildir ve "varolmak" adına bunlara karşı çıkmak da, suç olmak bir yana, çağdaş birey ve toplum olmanın sorumluluğudur..
İşte Kıbrıslı Türkün tam da böyle bir anda, "Bu memleket bizim!" diye haykırması, bir ihanet değil, sorumluluklarına sahip çıkıp ilk adımı atmasıdır..Devamla bu kaosu hazırlayanları, yani Türkiye ve KKTC'deki siyasal iktidarların ekonomi-politiğini haklı olarak eleştirmesi ve hesap sorması da, nankörlük değil aynı sorumluluğun ileri bir adımıdır..
Bunun aksini düşünmek, hainlik ve nankörlük suçlamaları ile Kıbrıslı Türke insafsızca saldırmak, "varolma"yı sadece biyolojik özellikler olarak algılamak -yemek, içmek, dışkılamak ve üremek-, ve sonra da "Tamam kardeşim, işte ben sana varoluş güvencesi veriyorum, yardım ediyorum, cebine paranı koyuyorum, gerisi senin neyine; nankörlük etme" demek insan olmanın çok boyutlu ve çok talepli, özgürlüğe açık olan zengin "yaşam içeriği"ni inkar etmek demektir..Bunun Kıbrıslı Türke yönelik siyasi karşılığı "nesneleşmiş-güdülen insan" ve "sürü olarak yönlendirilen toplum"dur..Burada demokrasiye yer ve gerek yoktur, vasilik ve vesayet sistemi vardır..Sizin adınıza birileri gerekli olanları yapar..Kurala uyulduğu sürece sorun yoktur, hatta payeniz kahramanlıktır; kural dışına çıkmak ise asla Kabul edilmezdir ve ihanettir..
Yol ayırımı da buradadır: Ya "nesneleşmiş birey" ve "güdümlü toplum" olmaya devam edilecek; vasilik ve vesayet sistemi yürürlükte kalacak, kurallara uyulacak, sunulanlar ve verilenlerle yetinilecek (belki biraz daha fazla sunulması ve verilmesi istenecek ve kimbilir bu da demokrasi mücadelesi sanılacak); ya da "aktif özneler" olarak kendi geleceğini tartışıp belirleme (belki etkileme) gücüne sahip, "demokratik çağdaş toplum" ve ülke olabilme sorumluluğunu yerine getirmek adına; güçlü ve cesur adımlar atılacak, zorluklar göğüslenecek ve kimi sıkıntılara hep beraber katlanılarak, onurlu bir "varoluş" ve "demokrasi" mücadelesi verilecek..
Yirmialtı yıl sonra gelinen bu nokta, birinci yolun artık iflas ettiğinin açık kanıtıdır..İçi doldurulmamış "Anavatan-Yavruvatan" edebiyatı, hamasi nutuklar, gerçekleşmemiş boş vaatler, abartılmış düşmanlıklar ve paranoid korkularla bezenmiş geleneksel siyasetler, gelecek adına umutları silip süpürmüştür..
Şimdiden sonra, umut dolu bir gelecek ve yeni bir Kıbrıs yaratabilmek için, Kıbrıslı Türk'ün öncelikle kendi hayatına ve geleceğine, sorumluluklarıyla hükmedebilmesi gerekmektedir..İlk defa çok geniş katılımlı bir toplumsal muhalefet, ortak bir tavır içinde ülkesini sahiplenerek, bu yolda böyle bir hareket başlatmış görünmektedir..Ancak bu hareketin ve sözcülerinin kendilerini pratikte ve düşüncede ifade biçimleri, duygusal tepkilerle sınırlı öfkeli davranışlar olmaktan öte; ekonomik-siyasal-kültürel aklın kesiştiği, zorlu bir süreci yaşamaya ve aşmaya aday, bilinçli bir sorumluluk olmalı, kendini doğru eylemeli ve anlatabilmelidir ..
Neleri istemediğni belirtirken, neleri istediğini de somut biçimde ortaya koyabilmeli ve bunu hayatın ve siyasetin gerçekleri ile örtüştürebilmelidir ..Örneğin ekonomik yapıya karşı çıkarken kendi alternatifini sunabilmeli; siyasetleri eleştirirkenkarşı siyasi öneriler ortaya konabilmeli, içi boş sloganlar seviyesinde düşünmekten kaçınılmalıdır.."Toptan red" ya da "toptan inkar" kolaycılığının aslında seçeneksizlik olduğu kabul edilmeli ve gerçekçi seçenekler üretilmelidir ...İdeolojik katılık ve bağnazlık, demokratik hoşgörü ile değiştirilmeli, demokrasinin zengin olanakları içinde, daha fazla katılım ve daha fazla sorumluluk bilinciyle çıkış yolları aranmalıdır..
Ve nihayet duygusallık ve öfke nedeniyle gereksiz düşmanlıklar yaratmaktan kaçınılmalıdır..Evet, "kimlik"ler kendi farklılıklarını vurgulayarak ayakta dururlar ama, onu anlamlı kılacak olan, bu farklılıkları "öteki"ne karşı bir düşmanlık unsuru haline dönüştürmek değil, tam aksine işlevsel ve yararlı ilişkiler manzumesi şeklinde sürdürüp geliştirebilmektir..Bu anlamda kültürel kimlikler arasında, düşmanlık zemininde bir çatışma olmaması gerekmektedir..Çatışma ya da düşmanlık, kültürel kimliklerin saldırgan, ırkçı ve faşist ideolojilerle siyasallaştırılmasıdır..
Bu fark anlaşıldıktan sonradır ki, son dönemlerde giderek artan ve adeta bir düşmanlık zemininde derinleştirilen, "Kıbrıslı-Türkiyeli" ya da "Kıbrıs-Türkiye" çelişkisinin aslında hedef şaşırtan ve tehlikeli bir gelişme olduğunu itiraf etmek gerekmektedir..
Esas sorun siyasal anlayışlarda ve uygulamalardadır ve gelinen kaotik son da öncelikle bugüne kadar uygulanan siyasetlerin sonucudur..Eleştirelecek olan, tartışılacak olan ve karşı çıkılacak olana bu politikalardır ve bunu yapabilmek de bu politikalara ve onları uygulayanlara karşı çıkmakla mümkündür..Bu anlamda karşı karşıya gelinen alan,Türkiye'deki siyasal iktidarların uygulayageldikleri politikalar ve bu politikaların dayatmacı, zorba, siyasallaştırılmış kimlikleridir..Tüm Türkiyeliler ya da Türkiye değildir..Tam aksine bu tür politikalarla girişilen hesaplaşma sürecinde demokrat Türkiye ve demokrat Türkiyelilerle dayanışma içine girişilmesi kaçınılmazdır..
Dünyadaki ve bölgedeki konjonktürel değişimler, Kıbrıs'ta yıllardır izlenegelen politikaların artık değştirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır..Ekonomik-sosyal kaos ise bu gerçeği çok geniş toplumsal kesimlerin gündemine sokmuştur ve nitekim yapılan kamuoyu yoklamaları da bu eğilimleri açık biçimde sergilemektedir..Bunun uzun ve zorlu bir süreç olacağı kesin görünmektedir..Bu zorlu süreci aşmak, "Çıkış Yolu" bulabilmek; geniş toplumsal kesimlerin katılımını ve demokratik işbirliğini zorunlu kılmaktadır..Kollektif aklın kör duygulara baskın çıkacağı; özverinin, hoşgörünün, eleştiri-özeleştirinin ve gerçek demokrasinin egemen kılınacağı bir süreç..Yaşananların zorluğu ve karmaşıklığı, sorumlulukların ağırlığını artırırken Kıbrıslı Türkü de "varoluşsal" anlamda ciddi bir sınavdan geçirmektedir..Ve bu sınavın sonucunu belirleyecek olanlar "kahramanlar" değil "sorumlu yurttaşlar" olacaktır...