Konuk Yazalar|Ana Sayfa


Konuk Yazar, 1 Mayis 2001
Cengiz Erdem

KÜL

Timsah yüklü geminin kaptanı Kül’ün ağzından çiçekler fışkırırken mürettebat işi gücü bırakıp onu seyredaldı. Genç kızın gemiyi her ziyaretinden sonra böyle olurdu. Geminin kuralları, kaptanın adetlerine ve yaşam biçimine bağlı olarak bir garipti. Di’li geçmiş zamanın kullanılması seyirciyi şok etmeme çabasından kaynaklanıyordu.

Kaptan Kül oldukça karamsar biridir. Mesela kızların teker teker öldürülüp, siyah çizmeleriyle gömülmesi gerektiğini düşünür. Aslında siyah çizmeli kızlarla kahverengi çizmeli kızlar arasındaki savaşta siyah çizmeli kızların tarafını tutar, ama siyah çizmeli kızlarla kahverengi çizmeli kızlar arasında bir tercih yapması icap etse kahverengi çizmeli kızları tercih eder, çünkü hem siyah çizmeli kız çoktur, hem de kahverengi çizmeli kızlar daha güzel olur. Üstelik savaşın sorumlusu da siyah çizmeli kızlardır. Kaptanı anlamak zor; benim işim zor olanı daha da zorlaştırıp imkansızlaştırmak. Zaten kaptan bana bu yüzden para veriyor; yani insanların onu anlamamasını lehine çevirip rahat bir yaşam sürmesine katkıda bulunmam için.

Gemiyi ziyarete gelen kız kahverengi çizmeli kızların lideriydi. Kaptandan yardım dilenmeye gelmiş. Var mı bizim kaptanda öyle göz! Pek tabii kızdan yardım bedelini rica etti; kız da ne yapsın zavallı, siktirip gitti. Tabii Kaptan siyah çizmelilerin savaşı kazanacağını bildiğinden kılını bile kıpırdatmayacaktır, bundan adım gibi eminim. Kaptanın ulaştığı bilinç düzeyine ulaşmak, uzunca bir yol boyunca peşisıra dizilmiş pek çok ünlü, ünsüz, dev tavşanı katletmekle olur, bunu gerektirir. Tavşan Tanrıya tapar, kaptan onu öldürür.

Tüylü timsahlar diyarının bu acımasız kaptanı Kül, o gece kızla beraber kaldı odada. Sabah odaya girdiğimde gördüm ki, kaptan sızmış, kızsa uyuyor. Geçtim kızın üstünü örttüm, kaptanı da yatağına yatırdım, kapıyı çektim çıktım.Dedim “bu ne iş böyle, bir gün daha kazandık.” Kız siyah çizmelilerin lideriydi ve siyah çizmelilerin lideri sabah kaptanın odasındaysa bu işte bir iş vardı.

Her şey kahverengi çizmelinin gemimizi ziyaretiyle başladı sanırım. Kaptanın gerçek yüzünü o zamanlar görmemiştik daha. Kaptan her zaman ‘her şeyin en basit olmasını’ isterdi. Bunun her zaman yapılabilecek şeylerin en doğrusu olduğuna inanırdı, bilirdi; her zaman en doğrusunu yaptığını…

“Neden çıktık sanki bu gemiden? Bok mu vardı?” derdi. Biz aslında bir şey yapmadık. Biz sadece onu aldığımız yere bıraktık. Biraz fazla, biraz eksik; eh buna da şükretsin. Belki de bir şey yapmamak en doğrusudur, kim bilir? Yani ta en başta bir şey yapmasaydık zaten bir şey yapmamıza gerek kalmayacaktı ki. Yaptık, kaldı-gerek. Bir nevi neden-sonuç ilişkisidir. Sonuçta kaptanın dediğine geldik; “Otur oturduğun yerde”.

Bütün mesele bir yalanın sonucuydu. Necmi o gün çok karamsardı. Belli ki kafasını kurcalayan bir şey vardı. Akşam olunca olanlar oldu. Bu salak, gitti kahverengi çizmelilerin liderine tecavüz etti. Gemiye döndüğünde herkeste bir panik, bir heyecan. “Ne bok yiyeceğiz? Hapı yuttuk!” Türünde şeyler, yansımalar. Kaptan nihayet sesleri duydu ve kamarasından hışımla çıktı. “Noluyor arkadaşlar?!”

“Bişey olduğu yok kaptan, yani varsa bile biz bilmiyoruz. Zaten bilmediğimiz için atıp tutuyoruz.”

“Tamam. Fazla bağırmayın. Kızın uykuya ihtiyacı var. Bu savaş onu çok yormuş.”

“Bitse de kurtulsak.”

“Neden siz bitirmiyorsunuz o halde? Bu kızların derdinin ne olduğunu bilmiyormuş gibi davranmaktan başka bir bok yediğiniz yok.”

“Ama kaptan, sen bize sadece senden aldığımız emirleri yerine getirmemizin en doğru davranış olacağını, bundan öteye gitmemizin yersiz ve de gereksiz olduğunu söylememiş miydin?”

“Artık işler değişti. Sizin aklınıza ve enerjinize ihtiyacım olduğu bir döneme girdik.”

“Peki kaptan, ne yapacağımızı söyle o zaman.”

“Salaklar!”

“Biz mi, sen mi kaptan?”

“Susun, konuşmayın artık. Konuştukça batıyorsunuz. Yürüyün, hep beraber kahverengi çizmelilerin lideriyle konuşmaya gidiyoruz.”

Necmi, korkuyla: “Bunu yapamayız kaptan.”

“Neden?”

“Şey, ben ona saldırdım.”

“Ne demek saldırdın?”

“Irzına geçtim.”

“Bu gemiyi hemen terket, bir daha da karşıma çıkma. Manyak mısın, sapık mısın, nesin?”

“Ama kaptan…”

“Kes. Siktir git!”

Necmi yapabileceği hiç bir şey olmadığını anlayınca gemiyi terketmek zorunda kaldı. Kıza neden tecavüz ettiğini bile bilmiyordu. Patlamıştı belli ki… Ondan bir daha haber alamadık.

Kahverengi çizmeli kızların liderini bulmamız pek kolay olmadı. Çok iyi gizlenmişti. Sözcümüz elbette ki kaptandı:

“Bu savaşın ne denli anlamsız olduğunun farkında değil misin? Yani zaten onlar sizden güçlü. Bu savaşı kazanmanız imkansız.”

“Bakın kaptan, biz güzeliz. Onlardan daha güzeliz biz ve hakettiğimiz yaşamı yaşamak istiyoruz. Bu sabah adamlarınızdan biri geldi, seviştik. Oysa o bana tecavüz ettiğini sanıyor. Boş yere şiddete baş vurdu. Halbuki adam gibi gelip derdini söyleseydi ona kendimi hiç düşünmeden verirdim.”

“Necmi’den bahsediyor olmalısın. Merak etme onu gemiden kovdum.”

“İyi de bunun benim söylediğimle ne alakası var? Ben sizinle veya adamlarınızla yatmaya zaten dünden hazırım. Kaldı ki Necmi’yi gemiden kovmanızın benim için bir anlamı yok.”

“Yenilgiyi kabul edip savaşı durduracak mısınız?” “Ne yenilgisi? Biz doğuştan kazananlarız zaten. O siyah çizmeli kaltaklar bizim hakkımızı gaspetmiş durumda. Biz onlardan daha güzeliz ama bizim hakkımız olan yerde onlar var.”

“Güzel olduğunuz için neden ayrıcalıklı olduğunuzu düşünüyorsunuz ki?”

“Çünkü insanların eşit olmadığına, güzel ve çirkin diye ikiye ayrıldığına inanıyoruz. Haliyle güzeller üstündür.” “Durum öyle göstermiyor ama. Siz doğuştan üstünseniz neden şu andaki konumunuzdasınız ve neden hakkınızın gaspedildiğini düşünüyorsunuz?”

“……….”

“Ben söyleyeyim sana; çünkü onlar sizden daha akıllı. Sizin kabullenemediğiniz işte bu. Kendinizi aşşağılık hissetmemeye çalışmanızın bir sonucudur savaş. Aşağılık kompleksinizden bir an önce kurtulmanızı ve bu savaşa derhal bir son vermenizi istiyorum. Siyah çizmeli kızlarla ortak hareket etmeniz menfaatiniz icabıdır. Onların zekası ve sizin güzelliğiniz bizden bile daha güçlü olmanızı sağlayacaktır. Ama tabii benim gönlümde yatan bizim de fiziksel gücümüzün sizin güçlerinizle birleşmesidir. İşte o zaman zaten güç kavramı ortadan kalkacak, hepimizin ortak amacı mutluluk için makineleşmiş, kalıplara sokulmuş, yanlış değerler üzerine oturtulup, şekillendirilmiş insan doğasına karşı beraber savaşacak ve eminim ki onu altedeceğiz. Doğa biziz belki de…ve işte bu yüzden ona karşı geliyor, onu kendimizce şekillendirmeye çalışıyoruz. Halbuki doğa bizimledir…Doğayla savaşmayı bırakalım artık. Kendimizle barışalım.”

“Bu söylediklerinizi onlara da söylediniz mi peki?” “Bunları bana siyah çizmeli kızların lideri söyledi. Onlar barıştan yana. Çok anlamsız buluyorlar bu savaşı ve aslına bakarsan bence haklılar da; onların tek yaptığı kendilerini korumak. Size asla saldırmamışlar bile!” “Korumak tabii. Bizim olanı bizden koruyorlar da ondan. Bizse hakkımızı istiyoruz. Bizim olanı bize versinler; işte o zaman eşitleniriz ve bu savaş da biter!” “Senin anlamamakta ısrar ettiğin şey de bu işte; siz zaten eşitsiniz. Farklısınız belki, ama eşitsiniz işte. Biz de sizden farklıyız ama bizde sizinle eşitiz. Bütün insanlar farklıdır zaten, ama herkes aynı oranda eşittir birbiriyle.”

“Gidin kaptan, düşünmeliyim. Ama durun, gitmeden önce benimle sevişin!”

Gemiye dönerken kaptana sordum:

“Neden o kadar saçmaladınız kaptan?”

“Saçmaladığımın farkındayım ve senin de farkına varmana sevindim. Saçmalamak zorundaydım çünkü bu savaşı sona erdirmenin saçmalamaktan başka yolu yok.”

“İş bölümü yapıp onlarla sevişsek belki savaşmayı unuturlar. Biliyorsunuz bu gidişle etrafta kız kalmayacak biz de hapı yutacağız.”

“Haklısın. Bu iş çok saçma ve saçma olduğu kadar da tehlikeli ve hassas bir mevzu, ama merak etme sen, ben bir yolunu bulup bu sorunu çözeceğim.”

Gemiye döndüğümüzde siyah çizmeli kızların lideri gitmişti. Kaptan yatağının üzerinde bir not buldu. Berbat bir el yazısıyla ve göz kalemiyle yazıldığı anlaşılan notta şu sözcükler vadı:

Sevgili Kül,

Dünya bana dar geliyor. Beni içine al.

Kaptan notu okuduktan sonra şunu söyledi: “Bu kız iyice yemiş kafayı. Aslında içiçe girmeliyiz; o benim içime, ben onun.”

Kaptan o gece çok enteresan bir rüya gördü. Ertesi sabah kahvaltıda bize anlattığına göre…isterseniz gelin rüyayı onun ağzından dinleyelim:

“Bir taş balık gördüm dün akşam. Sadece gözyaşları topraktandı bu taş balığın. Alık alık bakıyordu suratıma. Sanki berlirsizlikten muzdarip sanıyordu varoluşunu, ama o taştandı işte ve hepimizden daha gerçek, hepimizden daha ölümsüzdü. Çürümeye yüz tutmuş bir denizde, sanırım Akdeniz’de, delirdiği günü, delirdiği ve şeffaf bir karanlığa gömülen balıklığının, o değişken monotonluğunun esiri olduğu günden kalan bellek yitiminin kurbanı olduğu günde donup kalmışlığını anlatmaya çalışıyordu opak bakışıyla, bana. Açık denizde gece nasıldır bilir misiniz siz? Sular şeffaflaşır. Orda, o geminin altında derin bir karanlıktan ziyade, derin bir deniz olduğunun tek kanıtı ayın sudaki yansımasıdır. Taş balık bana dedi ki: ‘Sen bir hiçsin!’ İşte bunu söyledikten sonra birden yokolodu taş balık. Ben kanatlandım; taştandı kanatlarım; uçamadım. Kendimi bilinçten ibaret belledim; kendimi derinliğe bıraktım; su oldum ve suda yokoldum. Ben kanatlı bir denizdim. Taştandı kanatlarım; uçamadım, boğuldum. Şimdi bilemiyorum hala daha hayatta mıyım. Toparlanın gidiyoruz buradan. Ne halleri varsa görsünler.”

“Nereye gideceğiz ki kaptan?”

Kaptan tıpkı bir kaplan gibi düşündü, adeta nesli tükenmeye yüz tutmuştu: Aramızda ayağının altındaki toprağa tapanlarla altına tapanlar vardır. Siyahı beyazmış gibi göstermeye çalışanlar vardır…

Fenerbekçisinin oğluna mektup yazıyor aşık gençkız. Ne kadar da masumane. Kurtar beni anne!

Kaypak, saydam, akıntılı, girdaplı yolculuklara çıkardım zamanında, bilirdim bunu yapmayı. N’oldu şimdi? Ayağı kaydı gemimin. Kayışı koptu benim beynimin. Öldürecek beni bu timsahlar; artık tanıyorum onları. Onları geldikleri yere geri dökeceğim; denize. Gerginim gemimde. Kopsa diyorum da şu halat, bir gün aniden karadan millerce uzakta denizin göbeğinde bulsa kendini gemim, taht kursa oraya, saltanatına saltanat katsa, ben kral olsam. “Kralınız konuşuyor, derhal gemiyi terkedin” desem. Siktirin gidin gemimden, istemiyorum sizi, nefret ediyorum sizden, tiksiniyorum. Akdeniz, evet Akdeniz’de bir cesetti yaşamım. Akdenizde bir ceset adam. Ufak bir konuşma parçacığı geldi kaptana gelecekten: “Ben ölünmüş bir hayatım olmasını arzulamıyordum aslında. Ölünmüş hayatlar birer birer su yüzüne çıkmaya başladılar.”

Akdeniz’in üzerinde parçalara ayrılmış bir ceset var. Taşlaşan kalplerin yansımaları ve adalarına adanık adalıların kabusları var gerçeğe dönüşen. Belleklere kasıntıyla yoğrulan yitimler var kazınan. Köpekliğin mahrem tarihinin yazıldığını görüyorum bu adada. Kim ki çıkar da pembe hayallerinin izdüşümünden bahsederse katli vacip bir ülkem var benim. Onu sevmek istiyorum; sevemiyorum. Ondan nefret etmek istiyorum; edemiyorum.

Onlar ne anlar ki insanlıktan, insan olmaktan. Meydan okuyorum köpekliğe insanlığımla diye düşünüyorum. Peki ne yapıyorum? Kaçıyorum.

Bir ülkem var benim ölen. Kimseyi suçlamıyorum aslında kendimden başka. Başımı sokacak gemim bugün var, yarın yok. Farkındayım. Yüzümden tebessüm hiç eksilmesin istiyorum; eksiliyor.

Söyle bana ey sen tüm karanlıkların ağıdını ateşinle aydınlatan kör kan emici, nerede şimdi duygularımız? Teknolojinin leşleri arasında mı? Uygarlığın çöplüğünde mi? Söyle de gidip arayayım duygularımı… Kimi suçlayabilirim ki kendimden başka?…Mümkünse bir daha görüşmeyelim sevgili eş düşlüm, eş hüzünlüm, eşim, düşüm, düş eşim. Gel gidelim istersen elele gömelim kendimizi. Shakespeare’in dediği gibi “Cennette olmasa bile, cehennemde elele” olalım.

Gözümün önünden gitmiyor bu manzara. Sanki bir kalım savaşıydı ölülerin o çocuklar. Şimdi kelepçeler ellerinde. Yaş değil gözlerinden akan ana babaların; KAN.

Bir ceset var Akdeniz’de salınan, parça parça. Bir kuş var bu cesede uzaktan bakan; kanadı budanıklığa yazgılı; bir güvercin beyaz, ama işte kan kırmızı…

Hiç görmedim. Hiç kimse görmedi böylesini. Tüm bunların gerçek olmadığını düşünmek istiyorum.

Adalet istiyorum, sadece adalet, o kadar…

Kaptan bir kaplan gibi aniden bıraktı düşünmeyi ve söylemeye başladı:

“Hiç bir yere gitmiyoruz, burdayız. Bu savaş bitmeden gitmek yok bize” dedi sonra kaptan denize bakarak. Bu öyküyü sürdürmek, sonra da sonlandırmak bile anlamsızdı. Bu öyküyü yazmak başlı başına acıya yabancılaşmaktı. Kendi acısına yabancılaşmaktan başka seçeneği kalmaz bazen insanın varkalabilmek için. Katmak zorunda kalır bazen insan kendi acısını önüne kırbaçlamak için. Kaptanın ağzından çiçekler fışkırıyordu adeta ve bütün mürettebat onu seyredalmıştı sessiz sessiz. Şöyle diyordu kaptan:

“Şunu görüyorum: İyi ki ordayım; sakin, dalgalı, sessiz ve ağır. Beni bu dünyada tutmaya yetecek kadar sakin, dalgalı, sessiz ve ağır.”

“Sen bu manzaraya nasıl dayanıyorsun kaptan, sen bu gemileri nasıl görüyorsun böyle?” dedim.

“İşte bu yüzden ordayım ya ben de” dedi kaptan, bilgece. “Mavi bir sonsuzluktur deniz hele bir de hafiften sisliyse ve gemiler sanki bu sonsuzluktaki sığınaklardır bakan o gözler körleşmenin mahrem tarihine tanıklık etmekle yükümlü olunca.”

Ölünmüş hayatlar birer birer su yüzüne çıkmaya başladılar kaptan ağlarken. Adeta güller fışkırıyordu kaptanın ağzından gemisi yanarken ve tüm mürettebat onu seyredalmışken. Bir çiçek deresidir akıyordu yıldız çölüne bir tencere örümcek kaynarken ve biz orda öyle durmuş O’na bakarken…

Tüm gemiler sırra kadem, benim elimden düştü kalem.


Konuk Yazarlar|Ana Sayfa