Konuk Yazar, 4 Mayıs 2003

Hayriye Kahveci

 

Peki Bu Faturayı Kim Ödeyecek?

20 Mart 2003 tarihinde bütün dünyanın gözleri önünde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararını hiçe sayarak Amerika Birleşik Devletleri sırf var olan rejimini beğenmiyor diye bir devlete saldırdı. Milyonlarca insan Irak’a yapılan bu saldırıyı sokaklara dökülerek protesto ettiler. Ama Amerikan yönetimine göre devlet politikaları insan yığınlarının belirleyebileceği konular değildi.

Bu tam da uluslararası ilişkilerin bilimsel bir çalışma alanı olarak anılmaya başladığı ilk dönemlerdeki Amerikan düşünürlerinin tezlerini hatırlatır bir tavırdı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı’nın en büyük askeri ve ekonomik gücü olan Amerika’nın savaş sonrası dönemde oynayacağı role destek sağlamak amacıyla bugün için Uluslararası İlişkiler disiplininin Realistler diye anılan akımının temellerini atan düşünürlerden biri olan Hans J. Morgenthau’yu hatırlattı bana son dönemde yaşananlar. Morgenthau’ya göre devletler arası ilişkiler, herhangi bir devletin otoritesi altında yer alan insan ilişkileri gibi belli kanunlarla düzenlenemez, çünkü uluslararası sistemde devletler üstü bağlayıcı bir otorite yoktur. Bunun da ötesinde Morgenthau’ya göre devletler arasındaki ilişkileri belirleyen tek unsur güç çerçevesinde tanımlanan devlet cikarlarıdır (interest defined in terms of power). Güç söz konusu olduğunda ise insan ilişkilerini düzenleyen ahlaki kuralların devletler için de geçerli olduğunu varsaymak yanıltıcıdır. Çünkü devletler için ahlaki kurallar zaman ve mekana göre değişir. Söz konusu olan herhangi bir devletin varlığını devam ettirebilmesi için kazanmak zorunda olduğu güçtür. Bu durumda ahlaki kurallar anlamsız kalır. Hatta güce sahip olmak onu artırıp elde tutmanın da sorumluluğunu birlikte getirir ve bu yolda her şey mubahtır.

Morgenthau bu düşüncelerini 1948’de yazdığı Politics Among Nations (Milletler Arası Siyaset) isimli kitabında ortaya koymuş ve özellikle Amerikan siyasileri ve akademisyenleri arasında bugün bile devam eden bir popülarite sağlamıştır. Ne halse 1948’de Amerikan hegemonyasını pekiştirmek için ortaya atılan düşünceler bugün yaşananlar ışığında beynimizin gizli kalmış bir köşesinden yine gün ışığına çıkmıştır.

Birçok insan bu savaşın Amerikan toplumu içerisinde yeni bir “Vietnam Sendromu” yaratıp Amerikan şahinlerinin hezimetini getireceğinden bahsediyordu. Ama Amerikan iç siyaseti göz önünde bulundurulursa şu anki durum hiç de hezimet yaşanıyormuş gibi görünmüyor. Savaşın ilk günlerindeki tahminlerimizin aksine savaş çok kısa sürdü ve bu günlerde Amerikalılar zafer sarhoşluğu içerisinde Irak’ta yeni rejim oluşturmanın telaşındadırlar.

Peki neydi bu savaşın sebebi? Çoğu zaman öne sürüldüğü gibi bir petrol savaşı mıydı yaşananlar? Büyük Amerikan şirketleri George W. Bush ve yanındakilere baskı yapmış ve Bush da bu nedenle mi girmişti Irak’a? Pek öyle görünmüyor. Savaş sonrası yeniden inşa edilecek olan Irak’ta servis sektörü için belki de en büyük rantı (hatta belki de tekel olmayı başarabildiler demeliydim) kaptıkları ortada ama bu durum Bush’u seçimlerde destekmiş olan Amerikan şirketleri için geçerli değil. *

Ne milli miraslarını Amerikalılara yedirmek istemeyen Iraklı petrol endüstrisi bürokratları, ne Irak petrol sektörünün geliştirilmesine katkı koymak amacıyla yatırım anlaşmalarına imza koyan Rusya, ne de hali hazırda bölgeye yatırım yapmış olan Fransa, Amerikan şirketlerinin Irak’ın petrol Bonanzasına** hegemonya kurmasına izin verecek gibi görünüyorlar. Bu listeye yıllardır Bölge petrol sektörüne yatırım yapmış İngiltere’yi de kolaylıkla ekleyebiliriz.

Peki bu durumda sorulacak soru “Bush ve yandaşları durumun böyle olacağını bilmiyorlar mıydı?” olabilir. Muhtemelen biliyorlardı. Ama savaşın nedenlerinden biri olsa da, “petrol savaşın esas nedeniydi” demek genel resmi göremeyecek kadar basite indirgemekten başka bir şey değil. Çünkü Bush ve yandaşlarının peşinde oldukları kâr, petrolden elde edilecek olan gelirden çok daha fazlasıydı: Azalmakta olan Amerikan hegemonyasının yeninden sağlamlaştırılıp pekiştirilmesi... Tıpkı Morgenthau’nun da diyebileceği gibi bu yolda her şey mubahtı ve ahlaki kurallar devletleri bağlamazdı.

Bütün bu olanlar ışığında Amerika’nın Güvelik Konseyi kararlarını hiçe sayması üzerine birtakım insanlar Birleşmiş Milletlerin artık misyonunu tamamlamış bir örgüt olduğunu ileri sürmeye başladı. Acaba gerçekten öyle mi? Tabi ki bunun en doğru cevabını zaman gösterecek.

Ama bana öyle geliyor ki belki de Güvenlik Konseyi üyeleri ve diğer devletler savaşın çıkmasını önleyemediler ama savaş sonrası dönemde Amerikan hegemonyasının pekiştirilmesini, dal salıp budaklanmasını önlemek adına katkı koyabilirler. Nasıl mı?

Savaş maliyeti olarak Amerikan yönetimi 100 milyar dolardan fazla bir meblağdan bahsediyor. Bunun da ötesinde Irak’ın yeniden yapılandırılması ve devletin var olan borçlarının kapatılması da söz konusu (ör. Irak’ın Kuveyt’e ödemesi gereken tazminat: yaklaşık 300 milyar dolar). Bütün bu ağır faturayı Bush yönetimi tek başına üstlenmek yerine muhakkak ki kendine bulmaya çalışacağı müttefiklerle paylaşmak isteyecektir. Bu durumda dünya devletlerine düşen tek bir cevap olmalıdır: “Bizim onaylamadığımız bir savaşın faturasını biz ödemeyiz”. İşte o zaman pekiştirilmeye çalışılan Amerikan hegemonyasının yeniden gözden geçirilmesi gerekecektir. Ne dersiniz böyle bir günün geldiğini görmek mümkün olabilecek mi?

* Bu konuda daha detaylı bilgi için bakınız: Yahya Sadovski, “ ABD Niçin Savaşıyor? Petrol İçin Mi?”, Le Monde Diplomatique, 15 Nisan 2003-15 Mayıs 2003

** bonanza: çok karlı iş