Konuk Yazar|Ana Sayfa


Konuk Yazar, 21 Haziran 2001
Dr. Hakkı Yücel

-“Zaman hiç geçmedi, hep geçiyor...”-

“Çağdaş Sosyal Bilimler Felsefesi (Çokkültürlü bir yaklaşım)” (1) adlı kitabında Brian Fay, W. Faulkner’in veciz cümlesi “Zaman hiç geçmedi, hep geçiyor”a atıfta bulunarak sadece çağdaş sosyal bilimler felsefesini yeniden sorgulamakla kalmıyor, aynı zamanda, bugünün dünün devamı olduğunu ve dünün de bugünde ayrı zaman dilimi olmak şöyle dursun içiçe geçerek birbirlerini tanımladıklarının altını çiziyor...Burada önemli vurgu zamanın sürekliliği üzerinedir ve sadece bugünde değil geçmişe yönelik yaklaşımlarda da belirleyici olacak olan bizatihi bu sürekliliğin kendisidir...

Bu yaklaşım çerçevesinde; tarihi bir tekerrürden ibaret saymanın kolaycılığıyla, önemli kırılmalardan ibaret olduğunu söylemenin radikalliği arasında, bu sürekliliğin ve ona bağlı değişim ve etkileşimlerin gözardı edilmesine ait eksiklikler ve hatalar olacak demektir...Oysa “zaman hiç geçmedi, hep geçiyor” ve bu süreklilik, yani geçip gitmeye devam ediş hali, geçmişin bugünü belirlemesi gibi, bugün varılan sonuçların da geçmişin yeniden yorumlanmasını (kurgulanmasını ya da) –üstelik geleceğe bakarak- sağlayabileceğini hem kabul edilebilir ve hem de anlaşılabilir bir gerçeklik haline getiriyor...Çünkü yeni perspektifler ve olanaklar çoğaldıkça ve geçmişteki eylem ve koşulların yeni sonuçları bugün ortaya çıktıkça, geçmişe ilişkin yeni yorumların yapılabileceği ve buna bağlı olarak da yeni gelecek tasarılarının hayal edilebileceği önem kazanıyor...Zaten adına ne dersek diyelim (Modern sonrası, Geç modern, Postmodern, bilgi-bilişim çağı vs...) bugünün değişen dünyasında yapılmakta olan da budur.

Evet, zaman geçiyor, koşullar değişiyor ve bu değişimi ve sonuçlarını algılama biçimleri de mutlakiyetlerini ve değişmezliklerini kaybederek, başkalaşmaya ve göreceleşmeye yüz tutuyor...İdeolojiler, kavramlar, sosyal metinler ve siyasetler anlam yüklerini ve stratejilerini sonsuza kadar aynı biçimde taşıyamıyor; hayatla ve insan-toplumla kurulan ilişkilerin biçim ve içeriği değişebiliyor; dünün doğruları bugünün yanlışları (veya tam tersi) olabiliyor; iyilerle kötüler yer değiştirebiliyor, düşmanlar dostlar halini alabiliyor... Bugünün koşulları ve gerçekleri değiştikçe dün de değişiyor ve dolayısıyla “bugün kendi içinde hem geçmişi ve hem de geleceği barındırarak” yeni olanaklar sunar hale gelebiliyor...İkili düşünme mantığı (doğru-yanlış; iyi-kötü; ileri-geri vs.) çoklu seçeneklerin değişken olasılıkları ile zenginleşiyor...

Son dönemlerde ülkemizde birbiri ardısıra ortaya çıkan ve “dehşet-korku” mantığı – ya da mantıksızlığı – ile birleşerek; “kimileri için” ve “kimilerine göre” caydırıcı-yıldırıcı güçler halinde devreye sokulan “gizli örgüt”, “teşkilat”, “ulusal halk hareketi” gibi yapılanmalar ve aynı anda yoğunlaşan şiddet eylemlerini, “tarih-zaman” sürekliliğinin dinamik akışında ve bu süreçle ilişkileri açısından değerlendirmeye çalışmak; bu yaratıcı ve öğretici sürecin mantığıyla, söz konusu yapılanma ve yöntemlerin eşzamanlılığını (senkronizm) veya terszmanalılığını (anakronizm) anlayabilmek açısından aydınlatıcı olacaktır...Münhasıran tarihe referans yaparak; kendilerini haklının ve doğrunun temsilcileri olarak gören ve “yanlış”a (ihanete) düşenleri ıslah etmeyi ve susturmayı hedefleyen bu yapılanmalar; gerek zihniyet ve gerekse yöntem olarak acaba tarihin neresinde durmaktadırlar...Bugün adına önerdikleri nedir ve bu önerilerin zamanın sürekliliğiyle ilişkileri, uyum ya da uyumsuzlukları nasıldır..? Bu soruların yanıtlarını arayıp bulmaya çalışmak (çok aşıkar gibi görünseler de); sadece zamanın dışında kalmış zihniyetlerin tükenişini değil, alternatif olacak zihniyetlerin varlığını da bir kez daha hatırlamak anlamında yararlı olsa gerektir...

Kıbrıs sorunlu bir ada... Özellikle yakın siyasi tarihi kanlı çatışmaların ve buna bağlı sosyal dramların yaşandığı bir ülke... Bütün bu gelişmeler geçmişte uzun süre bir arada yaşayan iki toplum arasında ciddi sorunlar yaratırken, başta “Anavatan”lar olmak üzere çeşitli dış güçlerin gerek sorunun oluşmasında ve gerekse ülke geleceğinin belirlenmesinde etkin unsurlar haline gelmelerini de sağlamış; bugün hala çözümsüzlük girdabında yaşananlar ülkenin geleceği açısından zorlu engeller olmaya devam ederken siyaset adına oluşan yeni perspektifleri ve olanakları gözardı eden, tarihi bir tekerrürden ibaret kabul edenlerin eski siyaset anlayışı ve yöntemlerinin de anakronik bir biçimde gündeme gelmesine neden olmuştur...Son dönemlerde yaşananlar bunun çarpıcı örnekleridir...Sadece yöntem açısından değil, siyasi hedefler bakımından da acaba bu türden anlayışların, bugün açısından geçerlilikleri ve yarına yönelik olarak da gelecekleri olabilir mi..? Eski ile yeni arasında bu anlamda bir fark var mı; varsa bunun arka planı ne..? Yakın tarihe çok genel olarak bakarak ve mümkün olduğu kadar kozmik ve analitik olmaya çalışarak – ve bunun sadece kişisel bir yorum olduğunu unutmayarak – bir hafıza yoklaması yapalım...

1960 ağustosunda kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’ne gelene kadar her iki toplum içinde de, şiddeti uygulayan örgütlerin varlığı (EOKA ve TMT başta olmak üzere) hatıralarda ve belleklerde yer almaktadır...Bu iki örgüt hem birbirlerine yönelik ve hem de kendi toplumları içinde “Milli Dava”ya (Enosis ve Taksim) ters düşecek kesimlere karşı acımasız şiddet uygulamada birbirlerinden geri kalmamışlardır...Özellikle 50’li yıllar bu şiddetin giderek tırmandığı bir dönemdir..Kıbrıs Cumhuriyeti, kuruluş aşamasında sorunlar taşıyor olsa da, dramatik gelişmelerin yaşandığı bu süreç içinde umut verici bir ara durak olmuş; terör ve şiddetin önleneceği ve ayrımcı milliyetçiliğin değil, anayasal vatandaşlığın esas olacağı demokratik bir ülkenin yaşatılacağı fikri öne çıkmıştır...Ne var ki bu umut ancak üç yıl sürebilmiş; bir yandan her iki toplum liderliğinin de bu yeni siyasal yapıya samimi olarak inanmamaları, tam tersine eski milliyetçi ve ayrılıkçı siyasetlerini (Enosis-Taksim) sürdürmeleri; öte yandan ise cumhuriyete sahip çıkabilecek demokrat kesimlerin yetersizliği –ülkede ortaklığı hedefleyen güçlü bir sol geleneğinin de olmaması- şiddeti giderek siyasal bir yöntem haline getirmiş ve nihayet 63 aralığında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sonunu getirecek çatışmalar ve bugünlere kadar sürecek olan bölünme süreci başlamıştır...Kıbrıslı Türkler açısından tabloyu şöyle özetlemek mümkün:

Cumhuriyet yıkılmıştır, Kıbrıslı Türkler kendi dar bölgelerine çekilmişler, görünen ve görünmeyen sınırlar ile kendilerini “düşman”a kapamışlar ve tümüyle bir “Mücahit Toplum” haline dönüşerek adeta üniformalı bir “topluluk-cemaat” yaşamına başlamışlardır..Zaten bir süredir bir biçimde hissedilen “cangüvenliği” endişesi nedeniyle, uygulamalarındaki ölçüsüz şiddete rağmen TMT, bu içe kapanış sürecinde toplumsal desteği de arkasına alarak bir anlamda yasallaşmış (kamusallaşmış) ve “cangüvenliği-varoluş” endişesindeki toplumla bütünleşebilmiştir...Ortak korkular ve endişeler topluluk içinde bir türdeşlik ve eşitlik yaratmıştır..Ölüm karşısındaki eşitlik gibidir bu..Katliamlar, göçler ve yıkımların oluşturduğu acılı yaşam koşullarında toplumu ortak kılacak siyasal-sosyolojik-psikolojik koşullar fazlasıyla mevcuttur...Oluşabilecek tereddütler ise “Politik endoktrinasyon” ve duygusal-romantik söylemlerle aşılmıştır. V. Volkan’ın “Kanbağı, etnik gururdan etnik teröre” (2) kitabında benzer ortamlar için ifade ettiği biçimde, “yakın dönemde yaşanan onur kırıcı ve incitici olaylara ait duygular, yıllarca ve hatta yüzyıllarca önce yaşanan diğer hatıralar” gündeme getirilmiş ve kullanılmıştır...Bu durum cangüvenliği endişesi içinde olan toplumda “Büyük grup kimliğini” öne çıkarmış ve hem toplumsal dayanışmayı güçlendirmiş ve hem de güçlü örgüt (TMT) ve dahası onun gücünün ve varlığının şahsında sergilendiği güçlü bir liderin yönetimine gönüllü olarak boyun eğmesini kolaylaştırmıştır..O dönemler için anlaşılır olan bu korkular ve endişeler (“yaşam-ölüm” çelişkisi; ne çok yaşandı bu çelişki bu ülkede) “Büyük grup kimliğini” (Mücahit Toplum) sürekli ayakta tutmuş ve bireyler cangüvenliklerini ve haklarını ancak bu kollektif kimlik içinde güvencede hissetmişlerdir..Bu nedenledir ki bu kimlik her koşulda idealize edilmiştir (Mücahitler Marşı) ve bütün eleştirilerden uzak tutulmuştur... “Mazlum-zalim” ritüeli sürekli tekrarlanmış, karşıdaki toplumun azılı ve asırlardır en büyük düşman olduğu yeniden keşfedilerek sürekli tekrarlanmıştır. (Kin şiiri)

Yaşanan siyasal-sosyal sorunlar ve acılar bu türden düşünceleri ve geekçeleri kolaylıkla besleyecek ve güçlendirecek kadar vahimdir...Aynı ortak korku ve endişelerle eşitlenen toplum; onu sıkıntılarıdan kurtaracak mistifiye edilmiş güçlü örgütüne ve güçlü liderine ve asıl bu gücün merkezi olan “Anavatan”a da gönülden boyun eğer ve sürekli O’nun geleceği –ve kendini kurtaracağı- günü bekler..Gençler gündüzleri okulda, geceleri ise sınır boylarında nöbettedir; babalar gündüzleri işte, geceleri mevzidedir; kimileri ise yirmidört saat mücahittir...Bu gönüllü ortaklığı besleyen “politik-duygusal endoktrinasyon” ise sürekli gündemdedir..Güçlü lider, güçlü anavatan söylemleri her an geçerlidir; koşulların zorluğuna rağmen toplum bu koşullar altında yaşamayı benimsemiştir...Denilebilir ki zamanın koşulları ve olanaklarıyla, toplumun talepleri ve yaşam biçimleri arasında büyük oranda gönüllü bir uyum (Eşzamanlılık-senkronizm) vardır..

Zamanın akan sürekliliği devam eder ve 67 yılına kadar bu katı-kapalı toplumsal yaşam varlığını korur..Bu tarihten itibaren sınırların tek taraflı açılması kapalı yaşamın oluşturduğu toplumsal bütünlüğü sarsmaya başlar..Mücahit öğrencilerin gruplar halinde yüksek öğrenime gönderilmeleri yakın gelecekte toplumsal yaşamda izlenecek hareketliliğin önemli ilk adımlarından biri olur; kontrollü de olsa siyasal yaşamda kıpırdanma meydana gelir ve 67 Aralık sonunda Geçici Türk Yönetimi kurulur...Bu gelişmeler yavaş yavaş, o büyk grup kimliğinin güçlü ve tartışılmaz olan tek tip totalitesini de çatlatır ve siyasal yaşamda – toplumun siyasallaşma sürecinde – ağır aksak da olsa, değişik düşünce ve görüşleri ve bunlara bağlı örgütsel yapılanmaları göndeme getirir; sendikal hareketler başlar, Cumhuriyetçi Türk Partisi farklı bir siyasi anlayış olarak kurulur. 15 Temmuz faşist Samson darbesi ve arkasından da Türkiye’nin askeri müdahalesiyle adada fiili olarak bölünme meydana gelir ve bir başka dönem başlar..

Bu yeni dönem Kıbrıslı Türklerin toplumsal ve siyasal yaşamında da değişiklikler meydana getirecektir,,Örneğin cangüvenliği endişesi ortadan kalkacak (adada artık Türk askeri vardır), sürekli hissedilen bu endişe ve ona bağlı olarak da yok olma korkusunun türdeş haline getirdiği ve eşitlediği toplum yapısı; görece özgürlük ve dinamizm içinde değişmeye başlayacaktır..Monolitik büyük grup kimliği, kendi siyasal sınırları içinde yeni siyasal kurumların ve örgütlenmelerin oluşmasıyla parçalanmaya yüz tutacak ve neticede “topluluk” yaşamının toptancı yapısından, siyasal toplumun farklılıklar içeren yapısına doğru bir evrimleşme görülecektir. Dünün kollektif kimliği içinde gönüllü yer alan mücahitlerin kimileri, yeni dönemin (aslında yetmişli yıllardan başlayan) iradi solcuları olacaktır..Özellikle bu değişim, yani hem milliyetçi (can güvenliği endişesiyle) ve hem de marksist (görece özgürlüğün farklı açılımları olarak) olmanın aynı bireysel kimlik içinde yaşanması çelişkisi, zamanın sürekliliğinden koparıldığından, ideolojik karmaşaya neden olacak; bu karmaşa solun kendi iç ilişkilerinde (özellikle solculuk tanımlanırken) ve bir anlamda da sağın solu değerlendirmesinde ciddi zihin karışıklıklarıa yol açacaktır..

Sosyal-politik anlamda dünün güdülen, edilgen (nesneleşmiş) topluluğunun, (Marx’tan ödünç alarak ifade etmek gerekirse) “kendiliğinden güç olmaktan, kendisi için güç olmaya doğru” özgürleşme sürecidir bu...Kırık dökük de olsa gelişmeye başlayan ekonomik yaşam – buna bir de ganimet ekonomisi eklenince – toplumsal eşitsizlikleri de yaratır ve bu eşitsizlikler siyasete tahvil edilir...Kısa bir süre öncesine kadar üzerinde ölü toprağı serili olan; türdeş, edilgen nesneleşmiş toplum yerine; siyasal-ekonomik-sosyal-kültürel farklılıkların ve bu farklılıklara ait grupların (ve bireylerin) oluştuğu ve bir kez daha ifade etmek gerekirse, “kendiliğinden güç olmanın kendisi için güç olmaya” başladığı bu süreç, zaman içinde güçlü tek lider kültünü de sarsacaktır...Güçlü liderin iradesine terkedilmiş ve ertelenmiş toplumsal yaşam; yerini doğrudan müdahil olunan ve toplumun temsilcileri (siyasal partiler) tarafından yönlendirilmeye başlanan (ama hep sorunlu olan ve hep kontrollu tutulmak istenen) farklı bir yaşama bırakacaktır...Denilebilir ki Kıbrıslı Türkler için bu dönemde çevrilmeye başlanan yeni hayatın sayfaları adeta birer “Tabula Rasa”dır ve sanki bu boş sayfalar – ya da boş gibi duran sayfalar – şimdi yeniden yazılmaktadır..Edebiyattan siyasete kadar farklı ideolojik ve kültürel duruşlarla, Kıbrıslı Türk kimliği tanımlanmaya çalışılır...Geçip gitmeye devam eden zaman ise sürprizlerle doludur...

Yüzyılın başından beri milliyetçilik ve ayrımcılık ekseninde mücadelesini sürdüren siyasal elit (resmi görüş) açısından murad edilen artık gerçekleşmiştir..Bölünmüş Kıbrıs (taksim) bu görüşün kendini siyasal ve kültürel anlamda pekiştirme ve güçlendirerek yaşatma alanıdır.. “Milli Dava” ebedidir, bu yüzden tartışılmazdır ve aşkındır..Anavatan her zaman arkalarındadır ve sıkıştıkları anda da gereken desteği gizli-açık vermekten kaçınmayacaktır..Geçici Türk Yönetimi, Otonom Yönetim, Federe Devlet derken sonunda KKTC (Milli devlet) kurulmuştur ve şimdiden sonra sıra bu devletin güçlü milletini yaratmaya gelmiştir..Tarihsel bir paradoks olarak önemli sıkıntılar da burada yaşanacaktır..Kendi siyasal yaşam alanı içinde kendi kimliğiyle ayakta durmaya çalışan ve bir anlamda bunun mücadelesini veren Kıbrıslı Türkün yanlışlarını (!), zaaflarını (!) ve yitirdiği değerlerini (!) O’na yeniden kazandıracak; yani siyasal-sosyal-psikolojik-kültürel maluliyetlerini rehabilite etmek adına, O’nun özgün varoluş serüvenine merkezden müdahaleler gündeme gelecektir..

Aşınmış milliyetçiliği (!) doğru örnekleriyle (Ülkü ocakları) takviye edilecek; toplum hayatında etkisini yitiren ve gavurlaşmalarına (!) neden olan İslam dini yeniden canlandırılmak istenecek (Kuran kursları-din görevlileri); adaya yoğun miktarda aktarılan nüfus ise, toplumun başıbozuk (!) hareketlenmelerine ve tepkilerine karşı “siyasal” ve “kültürel” denge unsurları olarak kullanılacak ve hatta çok trajikomik bir biçimde “solcu olmak” bile – uzun süre – ancak merkezin tarifine uygun olduğu takdirde kabul görecektir... Bu şekilde, görece hareketlenmelerin ve kaçınılmaz farklılıkların yaşandığı toplumun sınırları “demokrasi” (!) adına çizilecek; güçlü lider kültü yeniden canlandırılmak istenecek, bu kültün sarsılmaya başladığı ya da demokrasi adına kural ve sınırların aşılmaya yüz tutulduğu yerlerde ise doğrudan ya da zımnen müdahale edilecektir..

İlginç bir süreçtir bu ve ilginç gelişmeler gösterir..74 Temmuz sonrası, “cangüvenliği” endişesiyle Kıbrıslı Türkün o güne kadar süregelen varoluş sorunlarının aşılmasının ardından; şimdi de merkezin dayatmalarının ve sınırlandırmalarının neden olduğu “ontolojik” güvensizlik (siyasal-sosyal-kültürel varoluş) sorunu gündeme gelir... “Kendisi gii olmak” ile “olması istenildiği gibi olmaya zorlanmak” Kıbrıslı Türkler arasında ciddi varoluşsal rahatsızlıklar başlatır..Bu durum “kurtarılmış olmanın” (kurtarılmış olmanın sürekli suratlara çarptırılmasının da) giderek daha yüksek sesle tartışılır hale gelmesine yol açar..Eleştirel hoşgörünün, diyalojik yaklaşımların ısrarla es geçilmesi, tam aksine çağdaş bir birey ve toplum olmanın neredeyse “olmazsa olmaz” demokratik ve kültürel taleplerine, “ihanet-hainlik” gibi suçlamalarla karşı çıkılması ve engellenmek istenmesi, sorunu daha da alevlendirir. Siyasal çözümsüzlük ve gittikçe derinleşen ekonomik kriz ülke genelinde kaosa dönüşür..

İşte tam da bu dibe vurma sürecinde, Resmi Görüş dışında kalan geniş toplumsal kesimlerin farklı siyasal-kültürel-demokratik tepkileri ve talepleri; merkezle ilişkilerini eleştirel biçimde sorgulamaları ve ülkenin geleceğine yönelik siyasi tercihlerini belirlemeleri, onlara yönelik baskıların şiddetini artırır...Tarih-zaman, yaratıcı sürekliliğinden koparılarak; geçmişte kalan, şiddeti ve terörü yöntem edinen illegal kurum ve anlayışlar yeniden devreye sokulmak istenir...Hiçbir inandırıcılığı olmayan “ihanet-hainlik” suçlamalarıyla insanlar sindirilmeye çalışılır..Bombalar patlatılır, gazeteciler hapse atılır...Demokrasi “lüks” sayılır, tek-güçlü lider kültü yeniden ve bir kez daha canlandırılmak istenir..”Milli Dava” mistifikasyonu ile geçmişin toptancı, türdeş ve boyun eğen topluluğunu yeniden yaratmanın beyhude uğraşı içine girilir..Sorumluluk ve toplumsal – ya da ulusal – çıkarlar adına “emirlere itaat etmek” gibi bir garabet önerilir...Düşünsel-siyasal farklılıklara tahammülsüzlük giderek artar..Yaşanan tam bir anakronizmdir..Geçmiş bugünde aynen tekrarlanmak istenir..

Oysa “zaman hiç geçmedi, hep geçiyor” ve yaratıcı ve öğretici süreklilik yeni olanakları ve perspektifleriyle hem geçmişi yeniden yorumluyor ve hem de geleceğe yönelik farklı seçenekler sunuyor..Tıpkı içinde yaşamakta olduğumuz bu yeni zamanlar gibi..

Görmek istemeyenler olsa da dünya yeniden kuruluyor, yapısal değişiklikler meydana geliyor..Güce dayalı çatışmacı “Realpolitik” yerini demokrasi, insan hakları, düşünce özgürlüğü, çokkültürlülük, hukukun üstünlüğü gibi değerler sistemine bırakıyor..Çatışma yerine diyalog, savaş yerine barış egemen kılınmaya çalışılıyor..Dünya artık bu “değerler sistemi”ne uyanlarla uymayanlar temelinde bir ayrışma yaşıyor ve çağdaş dünya bu uyumu esas kabul ediyor..

İşte böyle bir ortamda, yıllardır sorunlar içinde bunalan Kıbrıslı Türkler de çağdaş dünya ile eşzamanlı olarak bütünleşmek ve bu değerler sisteminin egemen olacağı bir ülkede yaşamak istiyor..Bunun için barış ve huzur; refah ve mutluluk; demokrasi ve özgürlük talep ediyor..Ve sorunların çatışmalarla değil, müzakereler yoluyla aşılması gerektiğini söylüyor..

Gelinen bu noktada statükoyu korumak isteyenlerle, çağdaş dünya ile bütünleşmek isteyenler arasındaki çelişki giderek derinleşiyor..Statükocular çağdaş değerler sisteminden uzak anlayışları ve yöntemleriyle zamanın dışına düşerek, bir anlamda çağdaş insanın varoluşsal gerçekliğinin de dışında kalıyorlar..Buna karşılık statükonun değişimini isteyenler, onları bu statükoya mahkum etmek isteyen anlayışlara karşı çıkarlarken; artık güdülen bir topluluk olmayı değil çağdaş, özgür ve demokratik bir toplum olmayı, sorunlu ve çağdaş dünyadan yalıtılmış bir ülke olmayı değil, çağdaş, özgür ve demokratik bir ülke olmayı talep ederek hem zamanın içinde yer alıyorlar ve hem de çağdaş insana ve haliyle kendilerine ait o varoluşsal değerleri de sahipleniyorlar..

Şimdi ülkemizde zor bir süreç yaşanıyor..Zamanın dışında kalanlar (yani anakronik olanlar), aşınıyor olmanın verdiği rahatsızlıkla tepkilerini şiddet ve terör uygulayarak, baskılarla ve dayatmalarla sürdürmekte ısrar ediyorlar..Bu ısrar nereye kadar devam eder, zamanın sürekliliği içinde bunu göreceğiz..

Ya zamanın içinde (senkronik) olanlar..Zamanı doğru okuyabilmek, anlayabilmek, yorumlayabilmek ve toplumsal yaşamın sivil alanlarından siyasete kadar her seviyede bu zamanın sürekliliğine uygun ve doğru hareket edebilmek...Evet, zor bir süreç yaşanıyor...

(1) Çağdaş Sosyal Bilimler Felsefesi (Çokkültürlü bir yaklaşım) Brian Fay – Ayrıntı Yayınları

(2) Kanbağı, etnik gururdan etnik teröre – Vamık Volkan – Bağlam Yayınları


Konuk Yazar|Ana Sayfa