Konuk Yazar, 4 Haziran 2003

Enver Bildir

 

Üç Çeyrek Asırda Üç 1 Mayıs

Kıbrıs’ta ilk işçi hareketleri Amerikan sermayesi tarafından kurulan Kıbrıs Maden Şirketinde (CMC), 1925 yılında başlar. Sendikalaşmanın yasak olduğu bu yıllarda fakir Kıbrıs işçilerinin ucuz işgücü, yabancı semayedarların iştahını kabartıyordu. Maden ocaklarında yer üstünde çalışma saatleri gün doğumundan gün batımına, yeraltı ocaklarında ise 9 saat kesintisizdi. Şirket yöneticilerinin aç kalabalık diye nitelediği işçilerin, hiç bir sosyal hakkı olmadığı gibi, belirlenen programların herhangi bir nedenle aksatılması da mutlaka cezalandırılması gereken bir suçtu.

18 Mart 1925 de maden ocaklarında Kıbrıs tarihinin en korkunç iş kazası olur. Çöken ocaklarda sıkışan arkadaşlarını kurtarmaya çalışan işçiler iş düzenini bozarlar. Şirket yöneticilerinin işbaşı çağrısı karşılıksız kalır. İşçiler arkadaşlarını kurtarma kararlılığında idiler. Bu kollektif ittatsizlik affedilemezdi. Tüm işçiler işten atılır. Şirketin adamları diye bilinen dört kontraktöre iş alanları paylaştırılıp işgücünü onların temin ve denetim altında bulundurması sağlanır. Baskı artırılıp, sömürü bir o kadar katmerlenmişti. 1926 yılında bu çirkin sömürüye karşı düzenlenen grev başarısızlıkla sonuçlanmış, artık iyice devleşen şirket, işçiler karşısındaki taviz vermez tutumu ile ünlenmişti. Kıbrıs Maden Şirketi arazisinde bir sonraki grev için 10 yıl beklemek gerekecekti.

1926 yılında Kıbrıs’ın başka bölgelerinde de örgütlenme özgürlüğü talep eden eylemler vardı. Ayni yıl Kıbrıslı Türk ve Rumlar’ın ortak partisi olarak Kıbrıs Komünist Partisi kurulur. İlk örgütlenen kesim olan ayakkabı imalatı sektörü çalışanlarının eylemleri durmak bilmiyordu. 1928 den itibaren demirciler de resmen örgütlendiklerini ilan etmiş ve eylem yapmaya başlamışlardı. Kıbrıs Komünist Partisi 1931 yılında kapatılıp yöneticileri sürgün edilmesine rağmen sınıf bilinci iyice yerleşmeye başlamıştı. Ve nihayet 1932 yılında Sömürge yönetimi sendikalaşma yasasını kabul etmek zorunda kalır.

1936 yılında İlk porfesyonel sendikacılar Kıbrıs Maden Şirketi arazisinde görülmeye başlanır ve işçi sayısı 6000 e yaklaşan şirketin çalışma alnalarında ard arda grevler yaşanır. Şirketin politikası değişmemişti, yine sert cezalar gelir. Grevci elebaşılar tutuklanır, yargılanıp hapsedilir, greve katıldığı tespit edilen işçiler işten atılıp şirket arazilerine girişleri yasaklanır.

Kıbrıs’ta İngiliz politikası “böl ve yönet” prensibi üzerine kurulmuştu. Bir yanda Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesi (Enosis) için mücadele veren Rum milliyetçileri, diğer yanda Enosis’i engellemek için İngiliz Sömürge Yönetiminin işbirlikçiliğini yapan Kıbrıs Türk üst sınıfları. Kıbrıs’ı yönetmek çok kolaydı. Tüm politika bu durumun değişmemesi üzerine kurulmuştu.

İki şeyden çok korkuluyordu. Hızla sola kayan işçi hareketlerinin örgütlenerek Komünist harekete katılması ve Kıbrıs’ta sermaye birikimi yolu ile yerel kapitalist sınıfın güçlenip Kıbrıslılık bilincini ve Kıbrıs Ulusçuluğunu ortaya çıkarması. 1936 yılında Sömürgeler Bakanlığı durumu şöyle değerlendiriyordu: “Kıbrıs’da gelecekteki politik rahatlığımız için, yönetimi bölgesel farklılık temelinde yürütmeliyiz. Böylece Enosis eskimiş bir değer olduğu zaman, kaçınılmaz olarak yükselecek olan Kıbrıs Ulusçuluğu, mümkün olan en uzak tarihe ertelenmiş olmalı.”

1936 yılından sonra adanın ekonomik altyapısı tam da yukarıda öngörüldüğü şekilde yeniden düzenlenmeye başlanır. Yürürlüğe konulan kooperetifleşme progamının başarısı için her şey yapılır. Aslında hedeflenen köylülüğün farklılaşmasının, mali sermayeye kaynak oluşturacak tefeci sermayesinin ve tarımda büyük kapitalist işletmelerin önüne geçmekti. Programın başarısı zor durumdaki köylülüğü rahatlatıp hükümete desteği artırdığı gibi, kooperatifler cenneti haline gelen Kıbrıs’ı yönetmeyi daha da kolylaştırmıştı. Hemen her köyde küçük üreticiyi koruyan küçük üretim birimleri hükümetin mutlak denetimi altında idi. Hem Kooperatif Merkez Bankası, hem de sınırsız yetkiyle donanmış mukayyitler ekonomik etkinliklerin çok büyük kısmını denetleyebiliyordu. Ama hala ikinci tehlike bertaraf edilememişti. Kıbrıs işçi sınıfı her şeye rağmen örgütlenerek gelişiyordu.

1939-44 savaş yılları idi. Savaş sonrasının ilk şoku Kıbrıs Komünist Partisi’nin devamı iddiasındaki AKEL’in önlenemez yükselişi oldu. 1942 yılından beridir örgütlenen AKEL, Kıbrıs’ın 5 büyük belediyesini almış, AKEL’e bağlı İşçi Sendikaları Federasyonu (PEO), adanın her yerinde örgütlenerek işçi sınıfı içerisinde tartışmasız çoğunluğu elde etmişti. Kıbrıslı Türk ve Rum solcular, Akel’de Kıbrıs işçi sınıfı da Kıbrıs İşçi Federasyonunda Sömürge yönetimine karşı Bağımsız Kıbrıs için mücadeleye başlamışlardı.

Ve o tarihi hata yapılır.

AKEL 1944 kongresinde, Kıbrıs’ın güçlü Yunan Komünizmi ile birleşeceği gerekçesi ile Enosis’i destekleme kararı alır. Kıbrıslı Türk sosyalistlerin “yapmayın” çığlıkları sonuçsuz kalmıştı. Kıbrıs işçi sınıfı hızla bölünmeye başlar. Ayni yıl Kıbrıslı Türk sendikaları kurulmaya başlar ve daha sonra Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Konfederasyonu (KTİBK) adında birlik oluştururlar. Ama her şeye rağmen Kıbrıslı Türk işçilerin yaklaşık yarısı PEO’da örgütlü kalmaya devam eder.

Kıbrıs Maden Şirketi 1946 yılında yeniden açılır. Şirketin başında ünlü anti-komünist Hendricks vardı. Kıbrıs Maden Şirketi, hem ekonomik etkinliğinin çapı hem de işçiler karşısındaki politikası açısından İngiliz Sömürge Yönetiminin göz bebeği idi. Şirket politikası edindiği engin işçi düşmanı deneyimi ile aynen sürüyordu. Bölünmüş işçi sınıfı “kömünistleri şimdi durduramazsak gelecekte önlerine geçemeyiz” diyen ve bu düşüncelerinin gereğini yapmak kararlılığını gizlemeyen Hendricks karşısında çaresiz kalmıştı. 1947 yılı başlarında ortam hızla gerilmeye başlar. Sendikalar hiç bir taleplerine olumlu cevap vermeyen azgın anti-komüniste karşı birlikte hareket etmeye başlar. İşbiliği gittikçe gelişir. Yaşamın kendisi Kıbrıslılar’a doğru yolu gösteriyordu.

Nisan 1947 sonuda, Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Konfederasyonu ve Kıbrıs İşçi Federasyonu, 1925 yılındaki ilk örgütlenme günlerinden beridir yapamadıklarını yapmaya, 1 Mayıs’ı işçi kasabası Lefke’de birlikte kutlamaya karar verirler. 1 Mayıs’ın tatil ilan edilmesi talebi tabii ki öfke ile red edilir.

İşçilerin 1 Mayıs eylemine katılmaması için alınan önlemler işe yaramaz ve iş bırakan madenciler aileleri ile birlikte iki koldan Lefke kasaba merkezine yürürler. Herkes şaşkındı, hükümet, şirket ve hatta işçiler. Tüm önyargılar yıkılmış Kıbrıslı’lar etnik ayrımları bir tarafa itip ayni alanda Kızıl Bayramı kutluyorlardı. Sendika binasına Türkçe ve Rumca “Yaşasın Kızıl(Kırmızı) 1 Mayıs” pankartı asılmıştı. O sırada Şirket araçları Lefke’de dolaşıp hoparlörlerle eyleme katılan işçilerin bunun sorumluluğuna katlanmak zorunda kalacaklarını duyuruyordu.

Şirket dediğini yapar ve tüm iş yerlerini üç gün kapatır. Ama hesap kapanmaz...

1947 yılı sonunda toplu sözleşme görüşmeleri çıkmaza girer. İşi, birlikte 1 Mayıs kutlamaya kadar götüren sendikalar ada’nın lanetlileri idiler. Kabul edilebilecek sınırların çok ötesine geçilmişti. Birleşmiş sendikalar ise güçlerinin farkındaydılar. 8 Ocak 1948 de iki federasyon her türlü iş birliğini öngören bir protokol imzalarlar. 13 Ocak’ta ise Kıbrıs tarihinin en önemli grevi başlar.

Taraflar her şeylerini ortaya koymuşlardı. Başlangıçta grev kısa bir süre için öngörülmüştü, ama Kıbrıslı’lar kendi örgütlerini de şaşırtan bir destekle greve sahip çıkarlar. Tüm civar köylerden grevci işçilere erzak yardımı gelmeye başlar ve bu destek sonuna kadar sürer. Kıbrıs’ın birçok yerinde madencilerin gervine destek grevleri ve 9 Şubat’ta da Ada çapında genel grev yapılır.

Adlılar’ın işçilerine verdikleri içten destek, işverenin direncini kırmak içindi. Ama bilmiyorlardı ki bu sadece “günahlarının” çapını büyütüyordu. Kıbrıs’ta, henüz sınırlarla bölünmemiş bu küçük ülkede, gönülledeki bölünmüşlük dokunulmazdı. Tehlikelerin en büyüğü yüreklerin ayni şey için atmasıydı.

İşveren için taleplerin maliyetinden çok işçilerin birlikte hareketi önemliydi. Kıbrıs’ta faaliyet gösterdiği 62 yıl boyunca, ülkemizin kaynaklarından tespit edilebilmiş 30 milyon ton bakır madeni konsantrasyonu, 2.5 ton altın, 80 ton gümüş ve tespit edilememiş daha nice değeri alıp götüren, karşılığında ise 50 milyon ton dan fazla atık bırakan Şirket için yatırımlarının gelecekteki güvenliği her şeyden önemliydi. Kıbrıslı’lar emperyalist sermayenin en önemli temsilcilerinden biri ile kavgaya tutuşmuştu.

Şirketin direncine, hükümetin desteği eklenir. Grev kırıcılar getirilip çatışma çıkarılır. Polisler işçileri kurşun yağmuruna tutar. Sayısız işçi gözaltına alınır. 78 işçi tutuklanıp yargılanır, 2 yıla kadar hapis cezalarına mahkum edilir, ama grevi kırmak mümkün olmaz.

Tek çare kalmıştı, İngiliz Emperyalizmi’nin uzmanlık alanı...

1945 yılında Kıbrıs Türk “liderliği”, Sömürge Yönetimi’nin desteği ile kurulan KATAK çatısı altında birleşmişti. Bu birlikten kısa süre sonra liderlik kavgası yüzünden ayrılıklar baş göstermiş, birlik etkinliğini yitirmiş, önce Dr. Küçük sonra Necati Özkan ayrı partiler kurmuşlardı. O sıralar Kıbrıs Türk halkı içerisinde tek örgütlü güç sendikalardı. Liderliğin yolu sendikaların desteğinden, yani greve destekten geçiyordu. Dr. Küçük elindeki Halkın Sesi gazetesi ile grevcilere ihtiyaç duydukları basın desteğini sağlar. Lefke’ye gelip işçilere moral verir. Toplantılara katılıp konuşmalar yapar. Toplantılara katılanlar arasında genç avkat Rauf Denktaş da vardı.

Önce Rum sağcıları devreye sokulur, Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu işçilere işbaşı yapmaları için çağrı yapar, Rum sağcı sendikalar ve milliyetçi parti KEK grev kırıcıları teşvik eder, ardından Dr. Küçük saf değiştirir ve bu kez grev kırıcı Kıbrıslı Türk işçileri örgütlemek üzere Lefke’ye gelir. Mayıs başına gelindiğinde maden işletmeleri yarım kapasite çalışır durumda idiler. Hızla güç kaybeden sendikaların 1 Mayıs’ı kutlama girişimleri olmaz ve 16 Mayıs’ta ağır bir yenilgi ile grev sona erer. AKEL ve PEO, şirket müdürü ile hesaplaşmalarını basın yolu ile sürdürmeye devam ederken, Kıbrıs Türk Sendikaları da grevden 3 gün sonra çıkarmaya başladıkları Emekçi isimli ilk Kıbrıs Türk işçi gazetesi yoluyla Dr. Küçük ile hesaplaşmaya başlarlar. Emekçi yaklaşık 1 yıl sonra Dr. Küçük’e hakaretten ağır para cezasına mahkum olur ve kapanır. Dr. Küçük önündeki tüm engelleri aşarak Kıbrıs Türk Toplum lideri olurken, Kıbrıs Rum toplumunda “Enosis”, Kıbrıs Türk toplumunda ise “ya taksim ya ölüm” sloganı her zamankinden daha fazla taraftar toplamaya başlamıştı.

Yer altı teşkilatlarının etkinliği ve iki halkın çatışmasına rağmen sendikaların etkinliği de sürmeye devam eder. Kıbrıs Türk sendikalarındaki solcu işçi önderleri ve PEO üyeleri tüm olumsuz koşullara rağmen Kıbrıs Türk muhalefeti’ni örgütlemeyi sürdürürler. Ama 10 yıl boyunca iki halkın birlikte kutlayacağı ikinci 1 Mayıs’ı örgütlemeyi göze alamaz.

Toplum liderliği ve muhaliflerinin iyice belirginleştiği bir dönemde, 1 Mayıs 1958’de, Kıbrıslı Türk solcular o günahı bir kez daha işlerler.

Dr. Küçük’ün şiddetle kınadığı eylemin gecesinde hemen karşılık gelir. Solcu Kıbrıslı Türklerin lokali durumundaki Lefkoşa Türk Eğitim-Spor Kulübü basılıp tahrip edilir. Yeni “önlemlerin” gelmesi de gecikmez. Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) dağıttığı bildirilerle, PEO dan istifa etmeyen Kıbrıslı Türk işçilerin cezalandırılacağını duyurur. 22 Mayıs’ta PEO Türk Şübesi Başkanı kurşunlanır, iki gün sonra bu kez bir başka Kıbrıslı Türk aydını, İnkılapçı (Devrimci) gazetesi yazı işleri müdürü Fazıl Önder öldürülür. 29 Mayısta ise yakılıp tahrip edilen Eğitim Kulubü yönetim kurulu üyelerinden Ahmet Yahya öldürülür. Sömürge yönetimi, katilleri bir türlü “bulamıyordu” ve istenen gerçekleşti. Gazeteler öldürülmekten kurtulmak için PEO dan istifa ettiğini bildiren ilanlarla dolmaya başlamıştı. Yoğun istifalara rağmen saldırılar devam ediyordu. En son önlem olarak ise Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Genel Sekreteri görevinden “alınır”. Artık kimse iki toplumlu 1 Mayısı düşünmeye bile cesaret edemezdi.

Son ortak 1 Mayıs kutlama girişimi 1990 yılında gerçekleşir. Kuzeyde bir grup Halk-Der üyesinin kurduğu Özgülük dergisi ile, güneyden, Duvarların İçinden dergisi, tüm yasaklamaları aşmayı başarıp ortak bir afiş yaparlar. 30 Nisan gecesi afişler duvarlarımıza yapıştırlımaya başlanır. Erken farkedilirler. Güvenlik birimleri her yeri karış karış arayıp üzerinde Rumca yazılar bulunan afişlerin tamamını sökmeyi başarılar. Tehlike bir kez daha bertaraf edilmişti!

Kıbrıslı Türkler, 1977 yılından beridir her yıl düzenli olarak 1 Mayıs’ta alanlara çıkıyorlar. Kıbrıslı Rumlar da öyle. Bu küçük ada’nın, küçük şehrinde, birkaç sokak ara ile iki küçük alanda. Sarayönü ve Özgürlük alanlarında. Bir yolun karşısına pasaportla bile geçmenin mümkün olmadığı iki farklı devlette.

Şimdi 10 günden beridir bir tür devrim yaşanıyor. Artık geçilemeyen sınır yok.

Durdurulamayan Kıbrıslı Türklerin yaktıkları ateş bütün adayı sardı.

Ve nihayet üçüncü 1 Mayıs...

Hangisi daha zor? Henüz daha çok erken, mantığımızla hareket edelim, en azından gelecek yıl buluşalım diyenleri mi dinlemek?

Yoksa üç çeyrek asıra üç 1 Mayıs’ı sığdıramayan bir ülkenin çocuğu mu olmak?