Konuk Yazar, 20 Temmuz 2005 Abdurrahman Saygılı | ||
YABANCILAR ve MUHACERET (Değişik) YASASI YABANCILAR ve MUHACERET
(Değişik) YASASI : Parçalanmış Hayatları Fişlemek 1 Temmuz
itibarıyla uygulamaya konulan “Yabancılar ve Muhaceret
(Değişiklik) Yasası” ile Kuzey Kıbrıs’ta “izinsiz çalışan, izinsiz iş
yapan ve izinsiz dolaşan” yabancıların kayıt altına
alınmasına karar verildi. İçişleri Bakanı Özkan Murat,
kayıt dışı yaşama karşı bu yasa
değişikliğinin amacını, bu durumdaki kişilere insanca
çalışma, sosyal güvenlik ve uygun yaşam koşulları
yaratmak şeklinde
açıkladı. Modern Hukukun İşlevi Hukuki açıdan bakıldığında, hukuk
aleminde varlık kazanmış olan her kanunun bir amacı
olduğu görülür ki, bu da genellikle kanunların ilk maddelerinde yer
alır. Örneğin, çevre kirliliğini önlemeyi amaçlayan kanun
koyucu, eğer buna hukukilik kazandırmak istiyorsa, gerekli esas ve
şekil kurallarına uymak koşulu ile adına kanun denilen bir metin oluşturur ve biz yurttaşlarının
öğrenimine sunar. Bu kanunu niçin yaptığını da
muhtemelen ilk maddesinde açıklar. Bu kanun, artık bizleri bağlayan bir metin
haline gelmiştir. Çünkü kanun koyucunun iradesinin bir tezahürüdür ve
bizim temsilcilerimiz sıfatıyla, bizlerin yaşamlarını
düzene sokmak için temsilcilerimiz tarafından yaşamlarımıza
sokulmuştur. Bizler böylesi binlerce kanunun farkında bile olmadan
yaşamlarımıza devam edebiliriz, ta ki bunlardan biri yaşam
alanımızla kesişmesin. Ne zaman ki, böyle bir kesişme olur, işte bizler
o zaman şimdiye değin umursamadığımız ya da
farkında olmadığımız metinlerle muhatap oluruz. Modern
hukuk düşüncesi, modern devletin akılcılığının
en başta gelen göstergesidir. Artık akıl dışı,
uhrevi dünyadan kurtulunmuş, onun yerine tüm eylemlerinde akılı
ön planda tutan bir düzen inşa edilmiştir. Bütün kurgunun düğüm
yeri akıl olmuştur. Böylece eski düzenin dünyevi olmayan hali,
tamamen dünyevileştirilmiştir. Modern devlet, kaydeden –fişleyen
bir devlet şeklidir. Çünkü akılcı bir yaklaşımın
temeli, kapsadığı bütün unsurları kayıt altında
tutabilme ehliyetine sahip olması, bir başka deyişle bu
şekilde donatılmış olmasıdır. Gerçekte, eski düzenin
Tanrı merkezli düşünce yapısını yok ettiği
iddiası ile ortaya çıkan modern devletin kendisi bir Tanrı
kurgusunu inşa etmiştir. Bu tanrı kurgusunun kutsal kitabı
da hukuktur. Hukukun modern devletteki ehemmiyeti, öngörülebilirliği
sağlamasıdır. Çünkü
böylelikle, hem kişiler kendilerine yönelik olarak hangi
davranışlarında ne gibi bir davranışla muhatap
kalacaklarını bilebilecek, hem de modern devlet bireylerin nasıl
davranmaları gerektiği yönünde bir bilgi- iktidara sahip olarak onları denetleyebilecektir.
Bu bakış açısı, hukukun salt olumlayıcı
işleve sahip olmadığını, aynı zamanda bir
bilgi-iktidar ağında, aslında olumsuz ya da hapsedici bir
işleve de sahip olduğunu gösterir bizlere. İşte bu yüzden,
aşağıda ele alacağımız söz konusu yasayı
irdelemeden önce bunları aktarmakta yarar vardı. Çünkü modernlik
projesi, durumdan vazife çıkarmaktan başka bir şey
değildir. Ötekileştirme Mekanizmaları ile Kıbrıs’ta Oynanan OyunModern bir devletin bütün özelliklerini sergileyen KKTC’de hukuk
ile uygulanmaya çalışılan bu projenin en son örneğini
muhaceret yasasında görmek mümkün. Her ne kadar bu yasaya muhatap olan
kişiler Kuzey Kıbrıs’ın toplumsal yapısına
uymuyorlar ve bu yapının bozulmasına sebebiyet veriyor olsalar
da, özellikle ulus devletlerin ötekileştirme politikasının somut
örneği olarak karşımızda duruyorlar. Kıbrıs
Cumhuriyetinin iki ulus devlet (hukuken olmasa da fiilen Güney
Kıbrıs’ta da bir ulus devletten bahsedilebilir) şeklinde ikiye
bölünmesinden bu yana, bu yasaya muhatap olan insanlar, “anavatan” ulus
devletin bağırsaklarını boşaltarak, yani daha teknik
bir terimle söylenirse ötekileştirilerek ve vaadedilmiş topraklara
gitmeleri yönünde teşvik edilerek- ki bu kişiler Türkiye’nin
zaptedemediği, istemediği, gözden çıkardığı
“yarı-vatandaş” konumundaydılar- bir politika çerçevesinde adada
konuşlandılar. “Anavatanın”
bu boşaltım projesi, zaten Türkiye’nin hiç bir zaman tam
olarak güvenemediği Kıbrıs Türk Toplumunda zamanla bir
ötekileşme, dışlama mekanizmasının
oluşmasına neden oldu. Adanın ikiye bölünmesinden sonra bir
ulus-devlet haline gelen Kuzey devleti içine böyle yabancı unsurların
yerleştirilmesi politikası, maksatlı olarak “anavatan” lehine
bir menfaat sağlıyordu. Artık güvenilmezlik bir nebze olsun
azaltılmıştı. Bu yabancılar, paryalar, aylaklar
Türkiye için bir can simidi olurken, Kıbrıs Toplumu için “gaco,
garasakal ve bazen de fica”’dan bir başkası değildi. Çünkü bu
kişilerin kültürel yapıları adanın kültürel
yapısına uyum göstermiyor, hatta büyük ölçü de
çatışıyordu. Türkiye için bile öteki niteliği
taşıyan bu insanların, Kıbrıs gibi bir toplumda
sorunsuz yaşamaları düşünülemezdi ve öyle de oldu.
Yabancılara karşı, teorik olarak, iki strateji benimsenebilirdi;
ya bunların davranışlarındaki her an her şeyi
yapabilecek sürpriz öğesi ve dolayısıyla öngörülemezlik
azaltılacak veya yok edilecek ya da yerlilerin onları göremeyecekleri
yerlerde yaşamalarını sağlayarak tecrit edileceklerdi. Bu
iki stratejinin her ikisi de adada uygulandı. Muhaceret yasasında
yapılan son değişiklik, ilk stratejinin
hukuksallaşması şeklinde yorumlanabilir. Bu sürece şöyle
gelindi: Sorun yaratan bu kişilerin adadaki varlıkları,
Türkiye’nin bu politikadan sağlamayı umduğu yarardan çok yerli
burjuvazinin (Kuzeyde Türk burjuvazinin
var olup olmadığı tartışması bir yana
bırakılırsa) işine
geliyordu. Çünkü burjuvazi/kapitalist artı değeri daha
yukarılara çekmek için ucuz, sigortasız ve kendini
açısından sorun çıkarmayan işgücünü istediği gibi
kullanabiliyordu. Karın tokluğuna çalışan bu kişiler,
en ağır işlerde bile Kuzeydeki sendikalı işçilerin çok
altında bir ücretle çalışabiliyorlardı ve en ufak bir sorun
çıkardıklarında kapı dışarı
edilebiliyorlardı. Bu kişiler, aynı zaman da tehlikeliydiler, çünkü hiçbir
yerle bağlantıları yoktu, her yere gidebilme ve istediğinde
her şeyi yok sayabilme gibi bir özellikleri vardı. Bir başka deyişle hayatları o
kadar parçalanmıştı ki, değer kavramı onların
asla bilemeyecekleri bir şeydi. Ayrıca böyle kişiler,
Kıbrıs Türk Toplumunda bir yanılgıya da sebep oldu.
Kıbrıslı Türkler bu kişileri baz alarak bütün Türkiyelileri
ötekileştirdi. Yoğun milliyetçi söylemin etkisinde kalan, Türkiye’yi
anavatan olarak koşulsuz kabul edenler bile, söz konusu Türkiyeliler
olduğunda hem fikir oldu. Bütün bir toplumu yabancılaştırdı.
Tabii ki, bunda hükümetlerin rolü de büyüktü. Var olan sorun asla ifşa
edilmedi, dolayısıyla da sanki kişisel bir problemmiş gibi
ele alındı. Şimdi ise, muhaceret yasasında yapılan bir
değişiklikle, kayıt dışı yaşamlar,
itilmiş kakılmışlar daha iyi bir yaşam için kayıt
altına alınıyor. Oysa bu
hukuki bir ritüelden başka bir şey değil. Hukuk,
siyasetten soyutlanıp uygulanırsa sadece bir ritüel haline gelir.
Esas olan, mevcut siyasetin iyileştirilmesi yoluyla hukuktan
yararlanabilmektir.. Ancak bu yapılırken hukukun bir ritüel,
şekli bir araç olmadığını akılda tutmakta
gerekir. Şimdi CTP hükümeti, bu kişileri kayıt altına
alarak öngörülebilirliliği sağlayabileceğini düşünüyor.
Daha açıkçası, yabancıları fişlemeyi, böylece kontrolü
sağlayabileceğini düşünüyor. Gazetelerde çıkan haberlere
göre, yaklaşık 5 bin kişi Türkiye’ye geri gönderildi ve 25 bin kişi de kayıt altına
alındı. Ancak bu sayının yanıltıcı
olduğu, kayıt altına alınamayanların çok daha fazla
olduğu ve bunların hala
“başıboş” dolaştıkları sanılıyor. Sorun
çözülmekten çok, tespit edilip gelişigüzel düzenlemelerle
iyileştirilmeye çalışılıyor. Sorunun diğer
boyutu, yani aslında en önemli boyutu satır aralarında bile
geçmiyor. Türkiye’nin politikası tartışılmıyor bile.
Bu insanları Türkiye sahiplenmiyor, KKTC ise sorunu masaya yatırmaya
çekiniyor. Herhalde dünyanın çok az ülkesinde, bir ülkeye girmek
isteyenlere hiç bir soru sorulmadan, haklarında bir araştırma
yapılmadan ülkeye giriş izni veriliyordur. Ve şunu da unutmamak
gerekir ki, bu giriş-çıkışlar sürekli bir devinim içinde.
Çünkü Kıbrıs, köklere sahip olmayan bu insanlar için bir umut
kapısı, sömürülüp, talan edilip terkedilecek bir topraktan ibaret. Ne
zaman ki, bu topraklar çoraklaşıp, değerini kaybederse bu
insanların yelken açacakları
yeni bir macera için geride bırakılan bir mazi olarak kalacak.
Kişisel kanım odur ki, sorunun asıl damarı kapitalist
sistemin kendisidir. Kapitalist sistemin sömürü düzeni hala bu kadar yerli
yerindeyken, mevcut sorunların katlanacağını
varsayıyorum. Bu yasanın amacı en azından benim
açımdan çok berrak; kapitalistler arasındaki haksız rekabeti
dengelemek. Çünkü kapitalizmin en korkulu rüyasıdır öngörülemezlik.
Ve her kayıt “adil” bir rekabet
ortamı için eşit kılar sermayedarı. Neden mi? Kuzey
Kıbrıs’ta piyasa doymak üzere de ondan. Abdurrahman Saygılı copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org
| ||