Konuk Yazar, 8 Temmuz 2003

Umut Bozkurt

 

“A.B üyeliği yolundaki Kıbrıs’da gazetecilik” : Bir seminerden geriye kalanlar… (*)

21 Haziran Cumartesi. Güneşli bir Brüksel öğleden sonrasını paylaşıyoruz Kıbrıslı dostlarımızla. Merkezi Maastricht’te bulunan Avrupa Gazetecilik Merkezinin düzenlediği, Avrupa Birliği kurumlarının ve etik gazeteciliğin anlatılacağı seminer, Kıbrıslı Türk ve Rum gazetecilerin biraraya gelebilmesi için bir vesile oluyor, amaç hem son derece karmaşık görünen bir yapının iç dinamiklerini anlamaya çalışmak, hem de iki toplumun temsilcileri arasında fikir alışverişini sağlamak.

Seminer oldukça yüklü bir programdan oluşuyor. A.B kurumlarına ve politikalarına genel bir giriş dersi ardından, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Parlementosu’ndan birtakım konuşmacıların sunumlarıyla A.B’nin farklı boyutları gündeme geliyor. Avrupa Gazetecilik Merkezi eğitimcisi George Terzis’in bir “avrokrat”ın ağzından aktardığı, “A.B kurumlarını derinlemesine öğrenmek tam altı yılımı aldı” cümlesi içimize su serpen bir başlangıç noktası. Yol uzun ve biz öğrenmeye hevesli öğrencileriz.

Başlangıcı daha önce Avrupa Komisyonu’nda görev almış bir ekonomi profesörü, ilerlemiş yaşına karşın yaşam enerjisiyle katılımcıları etkisi altına alan bir ihtiyar delikanlı, Albert Maes yapıyor. İkinci dünya savaşından sonra altı ülkenin işbirliğinin (1951- Avrupa Kömür ve Çelik Birliği) nasıl zamanla evrilerek A.B’ne dönüştüğünü anlatıyor Maes. A.B’nin ekonomik, siyasal ve sosyal bütünleşme süreçlerinin bir bileşeni olduğunu anlattıktan sonra Maes, katılımcılara bu bütünleşme süreçlerinin ne ölçüde başarılı olduğunu soruyor. Ekonomik işbirliğindeki başarısı, Avrupa Para Birliği , Gümrük Birliği, ortak para birimi (euro) gibi uygulamalarla tartışmasız kabul edilen Avrupa Birliği, siyasal anlamda aynı ölçüde bir işbirliğini sağlamayı başarabildi mi?

Bosna ve Irak’taki deneyimlerin Avrupa Birliği’nin ortak bir dış siyaset belirlemekteki yetersizliğini ortaya koyduğunu teslim etmekle birlikte, Maes, A.B’nin üye ülkeler arasındaki sorunların barışcıl çözümüne katkıda bulunması açısından çok önemli bir rol oynadığını belirtiyor. Yirminci yüzyıla damgasını vurmuş ve Avrupa coğrafyasını tarumar eden iki dünya savaşının üzerinden bir daha böyle acı deneyimler yaşanmaması için sıkı sıkıya sarılınan bir ilke bu. Aslında biraz da ortak bir pazar haline gelen, sınırların kalktığı, sermayenin ve giderek emeğin de ulusal sınırlar dışına çıktığı bir düzenin korunabilmesinin önşartı.

Maes kadar etkileyici bir başka konuşmacı ise tutkulu konuşmasıyla bir Akdenizli olduğunu eleveren, Avrupa Komisyonu’nda yer alan kırklı yaşlarındaki Yunanlı hukuk doktoru Aristotelis Gavriliadis’di. Artık yerinde yeller esen ama kafalarımızdan silip atamadığımız sınırın öte yanından dostlarımızla ilk hesaplaşma da bu derste başladı. “Hesaplaşma” kavramı içinde bulunulan ruh durumunu karşılamaya yeter mi, yoksa bazı bildik söylemler içine sıkışıp onları yeniden yeniden üretmek ve empati yoksunluğunu bir başka kavramla mı betimlemek lazım gelir, orası bir muamma…

Ancak Gavriliadis’in dersinde su yüzüne çıkan, sınırla yirmi yılı aşkın bir süredir birbiriyle hiçbir iletişim kuramamış iki toplumun üyelerinin korkular ve öfke üzerine bina edilen önyargılarının kırılmasının ne denli güç olduğuydu. Yirmili yaşlarının son demlerini yaşayan ama bu zamana dek sınırın öte yanından hiç kimseyle sırlarını, düşlerini, korkularını paylaşmayan kırılgan insanların iç acıtan öyküleriydi havada asılı kalan. Bir toplumun içindeki farklı dinamikleri göz ardı edecek, muhalefet iktidar diye ayırd etmeden topyekün bir öfkenin nesnesi haline getirecek denli bir göz kamaşmasının dahası miyopluğun göstergesiydi belki de.

Böyle uluslararası toplantılara katılmış olanlar bilirler. Türk olmak bir tür eziklik hali ebedi ezeli bir “özür dileme” hali yaratır insanda. Gerek Kıbrıslı Rumlar olsun, gerek Avrupalı parlementerler olsun, Türkiye’de askerin siyasete müdahalesi, Kıbrıs’ın kuzeyinde Denktaş rejiminin baskıları gibi konuları gündeme getirip durdukça, zaten yeterince hayatınıza dokunan ve gücünüz el verdiğince karşı durmaya çalıştığınız bu iktidar odakları adına utanç duyarsınız. İşkence’den, MGK’dan, K.K.T.C’de basına yapılan baskılardan söz edildikçe, saklanmak istersiniz en derinde bir yere.

Oysa ki bilirsiniz ki kimsenin elleri temiz değil, her toplum hesaplaşmaya kalkışırsa kanlı bir tarih bulacaktır geçmişinde, en alt çekmecelere sıkıştırılmış küflenmiş çamaşırlar, zamanın üstünü örtmeye nafile çabaladığı huzursuz eden sırlar. Gavrilides, bu küflenmiş çamaşırları çıkarıp serdi önümüze bir bir. Kıbrıs Türk toplumu içindeki farklı dinamikleri göz ardı ederek topyekün yargılara varan ve kendi tarihiyle hesaplaşmak konusunda pek de istekli olmayan kimi Kıbrıslı Rum dostlarımıza Yunan cuntasını, ve A.B’nde İspanya’dan sonra en fazla işkence yapılan ülkenin Yunanistan olduğunu hatırlattı. Bu bilgiler, Türkiye’deki ve K.K.T.C’deki anti-demokratik uygulamaları meşrulaştıran bilgiler olmaktan ziyade, hepimizin ellerine bulaşmış kan ve pisliğe dikkat çekmesi açısından, hafızalarımızda hak ettiği yeri aldı.

İzleyen günlerde, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Parlementosunun bazı üyeleri ve siyaset mekanizması üzerinde küçümsenmeyecek bir etkiye sahip olan Avrupa Siyaset Araştırmaları Merkezi (Centre for European Policy Studies)’nin sunuşlarından çıkarılabilecek sonuç, A.B’nin Kıbrıs sorunu’yla baş edebilmek için çok da hazırlıklı olmadığıydı. Özellikle Avrupa Siyaset Araştırmaları Merkezi’nin önde gelen araştırmacılarından Michael Emerson’un ortaya koyduğu muhtemel senaryolar düşündürücüydü. Bu senaryolar arasında Kıbrıslı Türk ve Rum gazetecileri bölünmüşlüğün sürdürülmesi ve meşrulaştırması gerekçesiyle en fazla rahatsız eden K.K.T.C’nin ayrı bir devlet olarak tanınmamakla birlikte, Türkiye’nin A.B üyeliğine kadar bir tür özel statütüyle A.B’ne bağlanmasına ilişkin olanıydı. Bir Rum gazetecinin yönelttiği soru bu endişeleri su yüzüne çıkarır nitelikteydi: “diyelim on yıl sürecek olan bir özel statü durumu, yeni bir statükonun yerleşmesine yol açmayacak mı?”

Avrupa Parlementosu üyesi Alman Mechtild Rothe ise Kıbrıs’taki bir çözümün bundan sonra Türkiye’nin atacağı adımlara bağlı olduğu, ve Türkiye’deki siyaset erbabı kabullenmekte güçlük çekse de Türkiye’nin A.B üyeliğiyle Kıbrıs’ta bir çözümün bir paket olduğunun altını çiziyordu. Avrupa Komisyonu üyesi James Pond’un bir gazetecinin sorusuna verdiği cevap ise A.B’nin Kıbrıs sorununun çözülmesine ilişkin bir baskı unsuru olmaya çalışmaktan çok, meseleyi B.M’in insiyatifine bırakacağını açığa çıkarması açısından önemliydi.

Seminerin A.B kurumlarını tanıtmak dışındaki ikinci boyutu, etik gazetecilik, yazılı ve görsel basının “öteki”yi yaratmak konusundaki maharetlerini ortaya dökmesi açısından dikkate değerdi. Yunanlı gazeteci George Terzis, Yunan ve Türk gazeteleri üzerinden yapılan bir araştırmada “biz”in ne kadar “çağdaş”, “uygar”, “pür-ü pak”, öteki’nin ise “barbar”, “medeniyetten nasibini almamış” yabancılar olarak resmedildiğini örneklerle gösterdi. Özellikle kriz zamanlarında yazılı ve görsel basının, yaptığı yayınlarla gerilimi yatıştırmak ya da tam tersine tırmandırmak gibi asla hafife alınamayacak işlevlerini hatırlattı. Bir kez daha teyit edildiği üzere, gazetecilik zor zanaattı.

Maastricht’in bir masal kentini kıskandırır güzellikteki silüeti, Brüksel’in çardellalarla süslü tuğla evleri, geniş sokakları, yeşil parkları arasında yoğun ve kimi zaman yorucu tartışmalarla geçen “A.B üyeliği yolundaki Kıbrıs’da gazetecilik” seminerinden geriye kalanlar bunlardı. Görünen o ki, ne yirmibeş üyesiyle giderek daha da karmaşık bir hal alacak A.B kurumlarını derinlemesine anlamanın, ne de Kıbrıs adasında yaşayan iki toplumun bilinçaltına işlemiş duvarları kaldırmanın kolay bir yolu yoktu. Yol uzun, dikenli bir yoldu, ve biz daha bu yolun en başındaydık…

(*) Bu yazı daha önce Ortam Gazetesi’nde yayınlanmıştır

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org