Konuk Yazar, 13 Ekim 2001
BURAK ERKUT
SAVAŞ SOĞUK GÖK SİYAH
31 Aralık gecesi. Hava soğuk. Yağmur çiseliyor. Sokaklar bomboş. Herkes sığınaklara kaçmış. İki toplum arasındaki çatışmalar savaş niteliğinde. "Direniş askerleri", kum torbalarının veya artık hurda haline gelmiş eski model arabaların arkasında, ellerinde silahlar. Bir şimşek çakarken uzak ve de boş bir mahalleden gecenin karanlığını yırtan bir köpek sesi duyuluyor. Savaş, yaşlı genç herkesi mecburen de olsa silah altına almış bir vaziyette.
Kum torbalarının arkasında nöbet bekleyen bu çocuk da onlardan biri, 15 yaşında ve çelimsiz, eline silah tutuşturulmuş ve kendi için çok önemli olan bu yeniyıl gecesinde, yağmurun altında, nöbet bekliyor. Taşıdığı silah, çocuğun neredeyse beline kadar geliyor.
Bu yılbaşı gecesi, çocuk için çok önemli bir gece. Ailesinden, akrabalarından, arkadaşlarından ayrı geçiriyor bu yılbaşı gecesini yağmur altında, kum torbaların hemen arkasında nöbet beklerken ve mevzide geçirdiği ilk yılbaşı gecesi bu.
Dört iri yarı, sert disiplinli asker çavuş nezaretinde nöbet yerlerine dağılmışlardı. Gözü ilerdeydi nöbet yerine, yani kum torbalarının arkasına giderken. Bu 15 yaşındaki çelimsiz, taşıdığı silah neredeyse beline gelen gencin gözleri ilerde, "düşman" mevzilerindeydi, titremekten kendini alamıyordu. Yalnızlıktan, soğuktan, yağmurdan, çaresizlikten ve savaştan dolayı titriyordu. Belki de anılardan.
Nöbet yerinde, kum torbalarının arkasında nöbet bekliyor 15 yaşındaki, hala titreyen genç. "Düşman" gelirse üç defa "dur emri verecek, durmazsa da alacak eline taşıdığı silahı, "düşman"ı vuracak. Olay bu kadar basit anlatılsa da herşey bu genç için çok zor. Tavşan bile kesemeyen bu genç nasıl insan öldürebilir?
Geçen yılbaşını düşünüyor. Şehrin büyük, engin, ışıklı meydanında sabaha kadar ellerinde gitarlar, arkadaşlarıyla şarkı söylemeleri aklına geliyor, aklına gelmesinden öte, bir film şeridi misali akıp gidiyor gözlerinin önünden ve bir süre sonra artık film bir yerde bitiyor, ekran bir nevi kararıyor, çünkü savaş başlıyor işte. Anılarından gerçeğe geçiş yapan genç bir anlık saatine bakıyor: İşte tam geceyarısı. Yeni bir yıla bir mevzide, ailesinden, arkadaşlarından, akrabalarından - kısaca sevdiklerinden diyebiliriz - uzak geçirdiği ilk yılbaşı. Gözleri dolu dolu oldu, dokunsanız ağlayacaktı. Düşündü (yahut kendi kendine, ya da hiç cevap vermeyenlere sessizce sordu): "Neyin savaşı bu?"
Karmakarışıktı kafası. Ne olup bittiğini biliyordu aslında, neyin ne olduğunu da ama karşı cadde "düşman"dı ve resmi bir emirdi bu, ama onun karşı caddede can ciğer dostları vardı ve onlar şimdi "düşman"dı. Yüreği sızım sızım sızladı, gözleri daha bir doldu, anıları daha bir canlılık kazandı, film şeridindeki olayları sadece görmüyor, o anda, yaşıyordu adeta. Sanki birden savaş bitecek, karşı caddeye gidebilecek, arkadaşlarıyla buluşacak ve hep birlikte, gitarlarını da alarak ışıklı, geniş şehir meydanında yeni yıla merhaba diyeceklerdi. Ama hayır, olmadı. İşte yağmur yağıyordu ve o hala aynı yerdeydi. Savaş henüz bitmemişti. "Neyin savaşı olduğunu bilmediği" savaş devam ediyordu. Sokaklar bomboştu, evlerden bazıları yakılmıştı, kiminin camları kırıktı...
Karşı caddedeki arkadaşlarını düşündü bir anlık: Aralarında, bir kız için iddiaya girdiği bir arkadaşı vardı. Şimdi, o da mı "düşman"dı? Ürperdi. Sadece soğuktan, yalnızlıktan, evden uzakta oluşundan, bir savaşın içinde oluşundan, yeni yıl gecesi olduğundan, yağmur yağdığından, arkadaşlarıyla şehir meydanında olamamasından ötürü de ürpermişti ama esas olarak onu ürperten, sırtında soğuk ve korku dolu bir esinti gezdiren, bu düşünceydi: O da mı "düşman"dı?
Birdenbire, genci bütün bu düşüncelerden uzaklaştıran birşey oldu: Havaya ateş açıldı. Karşı caddedeki "düşman" da aynı şeyi yaptı. Hangi arkadaşıydı acaba karşı caddeden havaya ateş açan, ya da hangi "düşman"? Belki de birbirlerini selamlıyorlar, diye geçirdi içinden. Belki de, BİZ "DÜŞMANIZ" AMA ORTAK YANIMIZ DA VAR mı diyorlardı?
Aklına yine o arkadaşı, yani şimdi karşı caddede olan, yani geçen yıl birlikte gitarlarla şarkı söylediği arkadaşı geldi. Geçen yıl, yılbaşında, o kız için iddiaya girdiği arkadaşı. O anı yeniden yaşadı: Şehir meydanında söylenen şarkıları bir anlık duyduğunu sandı, elindeki silahı bir anlık gitarı gibi gördü, kendini, bir anlık kum torbaların arkasında değil de ışıklı ve geniş şehir meydanında düşündü. Ama yine eski yerindeydi işte. Gözleri, o arkadaşını, geçen yeni yılı, şehir meydanını, şarkıları düşündükçe daha bir dolu oldu. Dolu dolu olan gözlerini, silahıyla birlikte gökyüzüne, karanlık gökyüzüne dikti. Şimdi bir kurşun, evet, sadece, tek bir kurşun sıksa, arkadaşı, hani birlikte şarkılar söylediği, hani o kız için iddiaya girdiği, hani karşı caddedeki, hani şimdi onun da "düşman" olduğunu kabullenmek istemediği o arkadaşı, bunun, yani bu kurşunun, kendisi için olduğunu anlar mıydı? Vazgeçti. Gözlerini ve silahını gökyüzünden indirdi. Mavi, iri, uykusuzluktan kanlanmış, hala dolu dolu olan gözlerini saate dikti: 01.30'a gelmek üzereydi saat.
Soğuk iyice artmıştı, yağmur da hızlanmıştı, şimşekler daha az aralıklarla çakıyorlar, köpek havlamaları da azalmıştı. Ama sokaklar yine boştu. Yakılmış evler yine terkedilmiş, savaş yine devam ediyordu ve yine karşı cadde "düşman"dı. Başındaki bereyi çıkarttı ve sarı saçlarını havalandırdı. Ellerini ovuşturdu ve ıslak, eskimiş kabanının yakasını kaldırdı. Sonra, yün bereyi başına takıp kulaklarına kadar indirdi. Vakit geçmek bilmiyordu. Zaten en istenilen zamanlarda vakit hızla geçiyor, en istenilmeyen zamanlarda da vakit birdenbire bitiyordu. İri, mavi, uykusuz gözleri saate bir kez daha baktı. Sonra, gözlerini şimdi "düşman"ı olan karşı caddeye dikti. Acaba "düşman" uykuya mı yatmıştı?
Beş, altı dakika sonra. Bir hışırtı duydu. Hışırtı veya benzeri bir ses. Yani hışırtıyı andıran bir ses. Hayır, bu bir hışırtı değildi. Hışırtıdan çok daha öte, hareket eden ve birşeyler mırıldanan bir - insandı herhalde. Evet evet, insandı bu. Kum torbalarının üstünden bir çift iri, mavi, uykusuz ve kanlı göz, yola, karşı caddeye ve o "şey"e baktı. Cadde boyunca uzanan selvi ağaçlarının arasından, bir gölgenin üzerine doğru geldiğini farketti. Cadde boyunca uzanan selvi ağaçlarının arasından gelen gölge sallanıyordu. İri, uykusuz, mavi, kanlı gözlü, çelimsiz genç, neredeyse beline gelen silahı, "düşman" tarafından gelen o gölgeye doğrulttu.
-Dur, dedi genç.
Gölge durmadı. "Düşman" tarafından gelen gölgenin mırıldandığı şeyin bir şarkı olduğunu anladı.
-Sarhoş bu, dedi kendi kendine.
Sonra ciddileşti. Gölgeye baktı. Düşman tarafından gelen bu gölge, evet evet, sarhoş olduğu ve şarkı söylediği her halinden belliydi.
-Dur, dedi bu 15 yaşındaki, iri, mavi, kanlı, uykusuz gözlü, çelimsiz, sarı saçlı genç.
Gölge durmadı. Mırıldandığı şarkı şimdi, herzamankinden çok daha net bir biçimde duyulmaktaydı.
-Dur, dedi üçüncü - ve son kez genç.
Üçüncü dur'dan sonra "vur emri" vardı. Elini tetiğe götürdü. Ama, birden, aniden vazgeçti. Karşıdan sallana sallana gelen, birşeyler mırıldanan sarhoş "düşman", o arkadaşıydı. Hani geçen yılbaşı gecesi şehir meydanında birlikte şarkı söyledikleri, hani o kız için bahse girdikleri arkadaşıydı bu. Şaşkınlık içindeydi genç. Gözlerine inanamıyor, bunun hayal mi yoksa gerçek mi olduğuna karar veremiyor, kendini o uykuyla uyanıklık arasındaki muamma zamanda sanıyordu.
-Sen, diye kekeledi genç, sen sarhoşsun. Ne işin var senin burada?
-Seni arıyordum, dedi arkadaşı, yeni yılını kutlamak için.
Bu sözlerden sonra, geçen yılbaşı şehir meydanında birlikte şarkı söyledikleri, o kız için bahse girdiği arkadaşına sarıldı sarhoş "düşman".
-Dur, dedi 15'indeki genç, dur! Sen bizim düşmanımızsın.
Bunu kendi de kabullenmek istemiyordu, ama "koşullar" öyleydi. Arkadaşı da olsa şimdi "düşman"ıydı.
-Ben, dedi arkadaşı, ben senin arkadaşınım. Düşman değiliz biz.
Bir kez daha arkadaşına sarıldı. Düşman değil, arkadaş diye düşünüyordu sarhoş arkadaş.
-Bak, dedi arkadaşı, sana ne getirdim.
Gencin iri, mavi, uykusuz ve kanlı gözleri, sarhoş arkadaşının elindeki şarap şişesine takıldı.
-Bu gece, dedi arkadaşı, yeni yıl. İç hadi. Şişede biraz kaldı. İç hadi.
Genç, sarhoş arkadaşının elinden şişeyi aldı. Ama ağzına götürmedi. Tam tersine, yere fırlattı şişeyi. Bir çamur gölcüğünün içine düşen, mantarı olmayan şişedeki bütün şarap çamur gölcüğünün içine karıştı.
-Şimdi, dedi genç, bizi görürlerse başımız derde girecek. Hemen git buradan, geldiğin yere. Hadi! Çabuk git! Git buradan!
Arkadaşı, ona bir kez daha sarıldı. Şişede kalan şarap şimdi çamur gölcüğünün içindeydi. Şişede hiç şarap kalmamıştı.
-O kız yüzünden beni istemiyorsun, dedi arkadaşı, değil mi? İddiayı nasıl da kaybettin ama. Hadi söyle, hala dargın mısın? -Yok öyle şey, dedi genç, ama sen hem sarhoşsun hem de düşman. Git buradan! Başımız derde girecek!
-Ben, dedi arkadaşı, sarhoş düşman ha?
Sustu. Sustu ve arkadaşının iri, mavi, uykusuz, kanlı gözlerine baktı bir anlık da olsa.
-Yapma be, diye ekledi sonra arkadaşı. Biz arkadaşız.
-Tamam, dedi genç, hadi şimdi git. Git şimdi. Seni öldürmek istemiyorum. Biz arkadaşız. Git şimdi. Öldüremem seni.
Arkadaşı, eğilip yerden içki şişesini alacaktı ki, şişede hiç içki kalmadığını gördü.
-Varsın, dedi gence, varsın sağlık olsun. Görüştük ya, zaten.
-Hadi git, dedi genç.
Arkadaşı, boş şarap şişesini aldı eline. Sonra asker selamı çaktı arkadaşına.
-Emredersiniz kumandanım, dedi arkadaşı.
Sonra gitti. Gülerek, ve birkaç dakika önce söylediği şarkısına kaldığı yerden devam ederek. Karanlık, gence bir engeldi. Çünkü arkadaşını görmesini engelliyordu karanlık. Hafifçe gülümsedi genç.
-Senin de, dedi genç, yeni yılın kutlu olsun be. Dargın değildim ki sana zaten.
Genç, tekrar hayale dalmayı, yine geçen yılbaşı gecesine, ışıklı ve geniş şehir meydanına gitmeyi, kulaklarında bir an dahi olsa geçen yılbaşı gecesi söyledikleri şarkıları duymak, arkadaşlarını gözlerinin önüne getirmek istiyordu.
Ama, bu hayallerden sıyrılmasına neden olan bir ses, kulaklarında bomba gibi patladı: -Dur, dur yoksa vururum.
Neredeyse beline gelen silahı fırlattı. Ve sese doğru koşmaya başladı. Yine aynı ses: -Dur, dur yoksa vururum.
Başındaki yün bereyi fırlatıp attı. Şimdi, sesler, çıplak kulaklarına daha yakından geliyordu. Bu şarkı, evet evet, az önce işittiği şarkıydı. Yanılmıyordu, evet, yanılmıyordu. Aynı tok ses, aynı geceyi yırtan, aynı kulaklarında bomba gibi patlayan ses, yine emretti: -Dur, dur dedim sana.
Ve hemen ardından geldi silah sesleri. Üç eldi, belki de dört, yahut beş, altı... Farketmişti, ama beyninde yankılanıyordu silah sesleri ve ıssız ve karanlık ve sessiz geceyi yırtıyordu sesler, arada bir şimşek çakıyor, birkaç saniyelik ortalık gün gibi aydınlık olsa da sonra yine aynı karanlık hâli alıyordu...
Birden, koşmayı bıraktı bu onbeş yaşındaki çelimsiz, mavi gözlü, uykusuz gözlü, kanlı gözlü, titreyen genç. Yağmur hala yağıyordu. Hava hala soğuktu. Gözleri dolmuştu. Titremekteydi. İnanamazken konuştu:
-Sadece yeni yılını kutlayacaktı, diyebildi genç.
Onbeş yaşındaki genç, dizleri üstüne çöktü. Hala titriyordu. Uykusuzluktan, yalnızlıktan, korkudan, üzüntüden, soğuktan, herşeyden önemlisi savaştan ötürü titriyordu.
Dizleri üstüne çöken genç, titreyerek, ailesinden uzak, yağmur altındaydı. Gözlerinin önünde, bu yıldan çok farklı geçen yeni yıl gecesi, şehrin ışıklı meydanı, arkadaşları, ve kulaklarında hala o şarkılar. Öylece kaldı... Yağmur yağıyordu... Acımasız savaş devam ediyordu...
-GERÇEK YAŞAMDAN ALINMIŞTIR...- (Ağustos-Eylül-Ekim 2001)
Hikâyenin hikâyesi
Ağustos'a doğru bir kısa film - film öyküsü yazma yarışması olduğunu duymuştuk. İlk önceleri senaryoyu yazmaya başlamak için birkaç kitaba göz attığımda, senaryonun aslında hiç de beklediğim gibi çıkmadığını gördüm. Ancak film çekmeye vakit kalmadığından, şüphesiz ki babam Zeki Erkut'un yıllar önce yaşadıklarına dayanan bir hikâye yazdım. Bu hikâyeyi göndermemiştik yarışmaya. Oysa konuya uyan bir hikâyeydi.
Neredendi korkum, bir korkum var mıydı diye düşünüyordum. Babamın yaşadıklarını onun da yazdığı birkaç sayfalık bir metinle değiştirerek, mekân ve zaman belirtmeden yazdım. Konu savaştı, çatışmalar ve sınırda geçen bir akşamdı, her ne kadar da karakterlerin isimleri olmasa da yine de hikâye özgün bir hikâye olup, aslında bir filme de yatkındı.
Öyküye gelince... Dostluk ilişkileri, kent meydanı, yağmur, boş sokaklar, silahlar, şimşeklerle savaş açıkça ortadaydı... Dünyanın bunalımlı günlere girdiğini gördüğümde aklıma öykü gelmişti...
Sonuç mu? Onu da size bırakalım... Savaşın acımasız yüzü bir kez daha karşımızda...
Burak Erkut 12 Ekim 2001