Konuk Yazar|Ana Sayfa


Konuk Yazar, 19 Ekim 2001
Murat Kanatli

Kuzeye ait sosyal bir çözümleme denemesi

Yada kuzeye ait aykırı düşünceler


Gündüz Vassaf’ın daha önce Ayrıntı Yayınlarında çıkan daha sonra İletişim Yayınlarının yayınladığı Cehenneme Övgü Kitabının arkasında şöyle yazılmaktadır:

“Totalitarizmin kendini yeniden üretmesi, yalnızca baskıcı ve zora dayalı yöntemlerle değil, bireylerin de sınırlı bir özgürlüğe razı olmasıyla gerçekleşir. Yaratıcılığını zorlayarak özgürlüğünü zenginleştirme çabasına girmeyen birey, var olanla yaşamayı seçer. Bu noktada düzen, bireyin onayıyla ayakta kalıyordur artık. “Seçme özgürlüğü” düzenin sunduğu çeşitlilik oranında vardır: “Ya şu yada bu”dur.”

Kuzeyde yaşanan duyarsızlığının/ tepkisizliğinin/ sızlanmanın, nedenlerinden belki de biri; sınırlı özgürlüğe razı olanların mevcut/sunulan özgürlüğü kaybetme korkusudur. Kendine güvenmeyen, örgütüne güvenmeyenlerin baskı karşısında mevcut/sunulan özgürlüğü de kaybetme korkusu geçmişte çokça ortaya konan “kamış politikalarını” ortaya çıkarmıştı. Ne de olsa esen rüzgar karşısında kırılmadan ayakta kalmak, ama bir miktar esen rüzgar yönünde eğilmek bu teoride olağan olandır. Yani birey/örgüt[1] kendine sunulan kısıtlı özgürlüğü fazla deforme etmeden ama genişlemesi için de zorlamadan totalitarizmi meşrulaştırma yoluna gitmiştir.

Zora dayalı rejimlerin katı sınırları yoktur/ kesin bir başlangıcı ve sonu olan sınırları da yoktur. Aslolan rejimin[2] var olmasıdır.

Rejimi kabaca, sınırları daha çok bir biri içine geçen daireler olarak tanımlayabiliriz.

Rejim, bireyin en içteki çemberde yaşaması ve diğer dıştaki çemberin sınırları içine girmemesi için gerekli sosyal ve kültürel baskı ortamlarını oluştur. Bireyin bilinç altında, dıştaki çemberin sınırları içine girmesi halinde başına geleceklerle ilgili bir ‘korku tüneli’ yaratılır. Ancak birey, günün sonuda tüm bunları kırar ve dış çember sınırları içine girerse bu rejim için öncelikler sırası ve koşullar içinde değerlendirilir ve mutlak dışta bir başka çember yer aldığı düşlenilerek orda bireyin kalmasına izin verilebilir ama birey rejim için saldırıya daha açık hale gelmiştir.

Rejim için tehlikeli olan bu sınırların toplu ihlalidir. Birey olarak yapılan eylemler sistem için çok da sorun değildir. Hatta rejim bu durumdan yararlanır ve birey üzerinde çeşitli baskı methodları geliştirerek bu sınırlar içine girecek olan diğer bireyin bilinçaltı üzerinde yeni tahribatlar yapar. Aslında saldırıya uğrayan dış çember sınırları içinde olan değil, içte kalan ve dış çembere geçme ihtimali olana karşı yapılan saldırıdır.

Bu süreçte rejim için tehlikeli olan bu hareketlerin örgütsel yapılmasıdır. Örgüt üzerinde baskı oluşturmak/ baskı methodları geliştirmek tehlikeli ve rejim aleyhine sorunlar yaratacak bir durum yaratabilir. Bu bakımdan rejim örgüt kavramına da saldırır.

Karanlıkta size dokunan her kim olursa ürperirsiniz/paniklersiniz; ama kitle olarak harekette size dokunulması karşısında kitlenin size sağladığı güven, saldırı karşısında yalnız olmadığınız hissi aslında örgütlü olmanın sağladığı hisse aşağı yukarı denk gelir.

Örgütsüz birey yada örgüt bağı zayıf bireyin hareketi rejim için tehlike olma/olmama/yararlama düzleminde sürekli değerlendirilir ve yeni başka bireylerin bilinçaltında ‘korku tünelleri’ açılması ile kullanılabilinir. Saldırı doğallaştırılır. Doğallaştırılan saldırı aslında en tehlikeli olandır. Bireyin en korumasız olduğu ve tam olarak koşulları kavrayamadığı ancak günlük yaşam içinde sürekli yaşadığı saldırıdır.

Sokakta hergün asker/üniformalı görmek, yada ülkenin en işlek yollarındaki askeri konvoylar aslında doğallaşan baskının ifadesidir. Her ay çeşitli ‘milli günler’ neden gösterilerek ülkenin her şehrinde askeri törenlerin yapılması da doğallaşan baskıdır. Rejim, kendine karşı gelme eğiliminde olan bireyin bilinç altında özgürlük talebini kendi ile ‘takışmayacak’ bir platforumda yapması için uyarmaktadır. En masum tartışmada bile ‘40 bin asker’ olması örneğinin kullanılması rejimin uyarılarını doğru algılandığının ifadesidir.

Yada bürokrasideki ayrımcılık da doğallaşan baskıdır. Rejim, birey üzerinde ne kadar yalnız ve çaresiz olduğu hissini uyandırıyor. Kendi ile şu veya bu düzlemde çelişkiye girenin en basit işlemlerini bile yapmayarak kendisine rejimin bir bireyi[3] ile işbirliği yapmasını dayatıyor ve birey, hakkı olanı, rejimin yardımı olmaksızın elde edememin ‘korkusu’ ve/veya ‘çaresizliği’ altında eziliyor. Ve bu aşamadan sonra birey, kısıtlı özgürlüğe ‘hayatını devam ettirebilme’, ‘aile sorumluluğu’ gibi gerekçelerle sahip çıkıyor.

Yalnız bürokrasi değil ‘iş bulma’, ‘burs alma’  konusu da bu çerçevede ele alınabilir. En kötüsü ‘kadın/erkek’ ilişkilerinin nişanlanma/evlenme konularında da bu  ilişkiler yaşanır. Toplum yaşamında sınırlı özgürlüğü benimsemeyen birey için ‘kadın/erkek’ ilişkisi, ‘aile ilişkileri’ düzleminde pek tercih edilmez.

Tüm bu ilişkilerin toplamına bireyin yaşamı için gereksinimi olan hakların rejim tarafından işgal edilmesi/kamulaştırılması[4] ve bireyin özgürlük talepsizliği bağlamında kullandırılması olarak yorumlanabilir.

En küçük bireyden en yaşlısına; okulda, kışlada, işde, şantiyede ast üst ilişkisine itaat, ‘her koyun kendi bacağından asılır’ teorisinin sık sık kullanımı ve ‘büyüklerimizin bir bildiği var’ lafazanlığı ile kurulan ilişkiler aslında işgal edilen/kamulaştırılan alandan maksimum düzeyde yararlanabilmek, bu süreçten en az zararla çıkabilme için bireyin geliştirdiği savunmadır. Birey bu savunmayı geliştirirken, rejim de kendisini ödüllendirerek bu ilişkinin gelişmesini sağlıyor. Başka ülkelerde yaşanan ciddi ekonomik sorunların bu ülkede olmaması nedeni ile bireye verilen maddi destek ile; ‘rejimle sorunu olmayanın madden de sorunu olmaması’ şekilde açıklanan ve  genel kabul gören anlayışın geliştirilmesi yeni bir savunmasızlık ilişkisi yaratıyor.

Haksız yere ‘kazanılan’ – ki pratikte özgürlük talebinin kaybedilmesidir-  okuldaki başarı, işteki statü, üniversitedeki burs, kışladaki ayrıcalık ile elde edilen sosyal yaşamda borçla/teşvikle alınan ev, araba, telefon vb/ kariyer/mevki yükselmesi yani tümden mülk/ayrıcalıklar, artık bireyin gireceği mücadelede kaybeteceklerini de hesaba katmasını dayatıyor. Yani rejim, fiziki gücünün yüksek olması, işgal edilen/kamulaştırılan alandaki hakimiyeti ve mülkiyet ilişkileri ile düzenlen toplumsal yaşam içinde bireyin/örgütün ilişkilerini sınırlı özgürlükle  kısıtlamayı dayatıyor.

Kaybetecekleri/kazanacakları ilişkisini sağlıklı kuramayan birey bunu günlük yaşamına da yansıtmaya başlar.

Mücadele sırasında işgal edilen/kamulaştırılan alan içinde olan olanaklarla birlikte bunun dışındaki alanda da rejim hakimiyetini devam ettirmektedir.

Meclise girebilmeyi düşleyen her politik parti üyesi için uyulması zorunlu yazılmamış kurallar vardır. Birey, partisini bu uyulması zorunlu yazılmamış kurallara uydurarak meclise girebilmek için zora dayalı ilişkiye girer. Birey, bu uyulması zorunlu yazılmamış kurallara rejime daha ‘az zararlı’/ ‘çok yararlı’ yeni kavramlar geliştirir.

Sistemle uyumlu siyasi partilerde bu ilişki daha yumuşak yaşanır. Dönem dönem kraldan çok kralcı üretilen teoriler/pratikler yukardaki ilişkinin ifadesidir. Rejimin sunduğu olanaktan yararlanmak isteyen birey, rejimin daha da gelişmesi için bütün olanaklarını seferber eder. Bu ilişkiler zaman zaman rejimden bağımsız gelişir. Bu, bireyin rejime ‘sadık kulu’ tarafından sunulmuş armağanlarıdır. Zaten hayatın her anını rejimin saniye saniye yönetmesinin olanağı yoktur. Rejimin en tepesine olan sadak ilişkisi içindeki birey bunu rejim adına, onun gözetiminde yapmaktadır.

Bu süreç muhalif olan partilerde sancılı yaşanır.

Zora dayalı ilişki ya bireyi partisinden ayrılarak rejimin ‘sadık kulu’ olmaya götürür yada partisini sınırlı özgürlüğe razı eder. Bu iknanın nerde duracağı bilinmez. Sınırlı özgürlüğe razı olmak ama zaman zaman ‘afacanlık’ yeri geldiğinde rejim tarafından cezalandırılmayı da gerektirir. Bu yüzden bunları dengelemek için rejime hizmet zorunluluk olur. Bu çürüme artık siyasi yapının savrulmasını kaçınılmaz kılar. Bu aşamadan sonra hizmette rejime ne kadar yararlı olunacağı ilişkisi teoride ‘halk böyle istiyor’/ ‘halk için’ teorilerine dönüşür. Yada ‘milli dava’/ ‘ulusal çıkar’ siyasi oluşumunun şekilden şekile girmesi için yeni teorik kaynaklar oluşturulur.

Tüm bunlar yanında diğerine/ötekine olan rejimin hıncını da muhalif örgüt önce utangaç sonra açıkca sahiplenir. ‘Rumlar’/ ‘Maronitler’ / ‘Ermeniler’ / ‘Kürtler’ ve başka azınlıklar toplu olarak ilişkilendirilir. Onlar artık tümden hareket eden kitlelerdir. Ve ilişkiler ve teoriler ona göre kurulur.

Sol her türlü ayrımcılığa karşı geliştirdiği düşüncesinde insanı temel alır.

‘Diğeri’ kavramı ile başlayan ayrımcılık, bireyin sahip olduğu din, dil, ırk, cinsiyet ve sosyal çevresinin kendisine getirdiği farklı özelliklerinden dolayı ayrıma uğraması sağın kendi maddi ilişkileri için yüzyıllardır uyguladığı methoddur. Bu örgütlenmeye karşı ‘böl/yönet’ politikasını ifade eder. Her zaman  ‘daha eşit’ vardır.

Her Almanı Nazilerle ilişkilendirmek, her zenciyi pis saymak, her müslümanı kökten dinci varsaymak her homoseksüelin vücudunu ticari meta olarak kullandığını düşünmek ilişkisi ‘diğer’inin ayrımcılığa uğramasıdır ve sağ düşüncenin ürüdür. Kökleri ulus devlet kavramı ile ilşkilidir.

Bu düşünceyi dünyadaki tüm totaliter rejimler sahiplenirler. Onların hep büyük ırkları ve şanlı tarihleri vardır.

Ayni şekilde her Kıbrıslı Rumu/Türkü 60-74 arasındaki olaylarla ilişkilendirmek ve ayni derece suçlu kılmak da bu politik histerinin ürüdür. Bireyin, ‘Maronit’/ ‘Ermeni’ / ‘Kürt’ / ‘Türkiyeli’ veya / ‘Rum’ olduğundan dolayı ayrıma uğraması, uğratan kadar buna tepki göstermeyen bireyin de ciddi sorunudur.

Birey bu ilişkiye rejimin kendisine sunduğu sınırlı özgürlük çerçevesinde girer. ‘Diğeri’ ile olan ilişkisi rejim tarafından ‘doğru bulunmaması’/ ‘cezalandırılma nedeni olması’ birey üzerinde doğrudan/dolayı olarak baskı unsuru olur.

Muhalif parti de bireyin bu ilişkisinden direk etkilenir. Yayınlarında diğerinden tümden bahseder.

Gazetesindeki haberinde ‘sınırdaki Rumların yaptığı eylemden’ bahseder yada bir cinayetten ‘Rumlar bir Türkü öldürdü’ der yada ‘Rumların uyguladığı ambargolar’ denir. Rumlar artık ayrımcılığa uğramış topluluktur. Cinayeti işleyinin, sabıkalı, sorunlu ve dünyanın bir çok yerinde bulunabilecek olan basit bir katil sıfatı bir anda tüm ‘Rumlar’ için geçerli olması aslında ciddi bir ayrımcılıktır. Bunu yazan aslında tümden kendi birey iradesi ile de yazmıyordur. Ama sınırlı özgürlüğü seçen bireyin bilinçaltı da artık kendisine hükmetmeye başlar.[5]

Bunlar artık sınırlı özgürlüğü benimseyen muhalif partinin kavramları olur. Kullandıkları sözcük hazinelerinde sol/sosyalizm/insan hakları gibi kelimeleri bulundursalar da, ilişkileri ve günlük yaşamlarındaki pratikleri ayrımcılığı benimsemiş yani rejimin hoşuna gidecek söylemleri benimsemiş bu bakımdan  sol ile ilişkisi kalamayan ‘sağ’laşmış siyasi oluşumlara dönüşüm zamanla sağlanır.

Bu dönüşümde dikkat çeken diğer unsur kavramların katı halden sıvıya dönüşümüdür. Bu süreçte ‘sağ’laşmış sol muhalif partinin kullandığı kavramlar artık bulunduğu ortamın şeklini alır. ‘Kabül edilebilir bir çözüm’ veya $Agv(Bzüm sonrası AB’ gibi yeni sıvı kavramlar ortaya çıkar. Bu kavramların ana özelliği baskı karşısında bulunduğu ortama göre şekillenmesini sağlayan esneklikleridir. Bu esneklik sayesinde sınırlı özgürlük koşullarından rahatlıkla yararlanılır.

Bunu yanında zıt sözcüklerin arka arkaya kullanılması da bu süreçde baş vurulan methodlardandır.

‘KKTC’nin güçlendirilmesi’ ve ‘Federal Kıbrıs’ ayni anda kullanılarak oluşturulan kavramsal çelişkinin uzun uzun anlatımlarla giderildiği varsayımı üzerine durulur. Yada ‘garantörlerin denetimindeki bağımsız devlet’ kavramı da ilginçtir.

Yada kavramlara yüklenen ‘hayali meziyetler’ de diğer bir methoddur. Tüm bürokrasi/siyasi ilişkiler üzerindeki rejimin tam hakimiyetine karşın meclise yüklenen ‘ülkenin geleceğinin değiştirebilecek/ geliştirebilecek/ devindirebilecek’ olması kavramıdır.

Yolcu konumunda arabaya binenlerin –yada en iyimser hali ile co-pilot olanların-, arabanın gideceği yöne yada arabanın yapacağı hamlelere nasıl hükmedecekleri açık değildir. Şekilsel olarak dümende birileri oturuyor gibi göründüğü en iyimser burjuva demokrasisi koşullarında bile aracın en çok beş on derece hamle yapabileceği, doksan derecelik açılarla hamle yapılamayacağı, Şili gibi veya orta Amerikadaki örneklerde olduğu gibi açıkca yaşanarak görülmüş deneyimler olmasına rağmen meclise yüklenen anlamların tek ifadesi sınırlı özgürlük ortamından yararlanmak isteyen bireyin kamusal çıkarları için siyasal partisine dayattığı ilişkilerdir.

Bu ilişki yalnız meclis gibi ortamda değil en basit örgüt ilişkisinde de kendini ifade eder. Bir örgütün veya siyasal oluşumun veya sendikanın üst yönetiminin oluşumunda da çoğu zaman bu kaygılar ön plana çıkar. Kamusal çıkarı için birey örgütüne rejimle işbirliğini dayatır. Bu sıradan bir birey yada üst yönetici de olabilir. Bir kez bu ilişkiye giren örgüt mevcut durumu korumak için sapmalara girer/çürür. Bu aşamadan sonra rejimin kendisine sunduğu olanaklar/sınırlar içinde mücadele eder. Sınırları zorlamak isteyen birey izole edilir/ yalnızlaştırılır. Çünkü o örgütün geleceği için tehlikelidir. Örgüt en temel ilişkide bile ‘ama üyelerim’  teorisini gelişir. Rejim gene de kendi ‘yarattığı’/ ‘izin verdiği’ örgütler dışında diğer örgütlere güvenmez. Ancak rejim direk saldırın da örgütü güçlendirdiğini bilir. Zamanı iyi seçilmiş durumlarda örgüte direk saldırıyı da gerçekleştirebilir. Bu saldırı belki de üst yönetim tarafından kolaylıkla savunulabilir. Ama başta söylediğimiz gibi hedef dış çember sınırları içinde olan değil iç çember sınırları içinde olan bireydir. Bu ilişkilerle örgütlerin tabanları boşaltılır. Muhalif yapılar, her biri beş on kişilik örgütlere dönüştürülürler. Alternatif örgütlerin ilgi alanlarında çeşitli renk ve biçimde örgütlerin oluşumu sağlanır, ‘muhalif gibi gözüken’ yarı rejim kurumları/çalışma alanları oluşturulur. Tabandaki yaygınlaşma, etkisi zayıf örgütlerin varlığını ortaya çıkarır.

Yalnız örgüt değil basın yayın içinde aynı olgu söz konusur. Her yayın ayni haber kaynağını kullanmasına rağmen ‘küçük özerklik’ bölgelerinde etkisiz ve yetkisiz ‘habercilik’ yaparlar. Onlar, sınırlı özgürlüğü zorlamaya pek de niyetli değildirler. Zorlar gibi olanlarda genellikle dış çemberin sınırları kenarındadır. Aslında orda olmaları da sistem tarafından tercih edilir.

Örgütsel bir güce dönüşmediği sürece dış çemberin sınırları içinde bulunulması rejimin ‘kendisine sövene bile tahammül edebildiği’ bir demokrasi anlayışını ve daha önce vurguladığımız ilk çemberin içinde olana ‘korku’ mesajını verebilmek için örnek oluşturması bağlamında izne tabi eylemliliklerdir.

Bunun yanında rejim bu tür yasal ortamları ‘balıkçı ağı’ olarak da kullanır. Kontrolü altındaki alanda tepkilerin örgütsel açığa çıkması tehlikesi karşısında bireysel tepkilerin bu şekilde açığa çıkması rejimin tercihidir. Bu yolla çemberin dışında olan birey kendini direk olarak ‘fişler’. Bu ‘fişlenme’ sürecini rejim teşvik eder. Bu tip yayın organlarının/ örgütlerin iç çemberin dışına çıkan bireyler için ilgi çekici olması için olanaklarını da dolaylı/direk kullanır. Özellikle mali kaynak kullanımında rejim bu tip ortamlar için çeşitli olanaklar sunar.[6] Karşılığında mevcut yapının saldırılarından zaman zaman zarar da görebilir ancak örgütsüz olarak ortaya çıkan her türlü saldırının yıkıcı bir etki yaratmasının olanağı yoktur. Bu yüzden rejim, saldırı sonrası aldığı yaraları kapatır. Ancak sürecin sonunda dışdaki çemberin içinde olanlar bir ağın içindedir ve rejimin tümden kontrolü altındır.

Tüm bu kontrollü yaşama rağmen sokağa çıkan binlerce birey de rejim için tehlikle değildir. Yukardaki ilişkiler bir kez daha geçerlidir. Rejimin demokratlığı ve eylemin ağ gibi kullanılması gene geçerli koşuldur. Buna artı olarak baskı altına alınan güç daha yıkıcı olabilir. Bu yüzden rejim zaten zayıflamış olan örgütlerin ortaya koyacağı eylemleri belli sınırlar içinde kabüllenir. Zaman zaman bu eylemleri kullanarak iç çemberin içinde olana da mesajlar iletir. Ama en önemlisi bir az önce ortaya koyduğumuz baskı altındaki gücün daha yıkıcı olmasının ortadan kaldırılmasıdır.

Bu aslında yay ilişkisidir. Rejim yaydaki potansiyel enerjinin zaman zaman kontrollü olarak kinetik enerjiye dönüşmesine izin verir. Bu şekilde bu durumu doğallaştırır, demokratlığını ispatlar ve önemlisi baskı altında kalarak kitlelerin enerji birikimini önler.

Bu süreç zarfında dış çember sınırları içindeki birey bilinçli/bilinçsiz hareketlilikler sağlar.

Bilinçli hareket sağlayanlar, yukarda sunduğumuz dolaylı/dolaysız olarak rejimin sunduğu olanaklarla ‘kontrollü muhaliflik’ mesleğini sahiplenirler. Hareketlerinin, her zaman için ‘büyük’ ve ‘önemli’ kelimelerine bol bol atıfta bulunan teorileri vardır. Ama en önemli ve ayırtedici özellikleri örgütsel ilişkiye olan ‘kinleri’dir. Yapılan hareketlerinin rejime karşı yapıldığına o kadar kendilerini inandırmışlardır ki, ortaya çıkan süreci değerlendirmekten uzak çeşitli teorilerle kendilerini kandırmaktadır.  Ama en yakıcı sorudan da sürekli kaçarlar. Örgütsüz mücadelenin ne kadar başarılı olabileceği kilit sorusunun cevabı yoktur. Bu dışında bir sürü rejime karşı planlanmış ‘önemli’ pratik, köşe yazısı ve bildiriler taslakları vardır.

En basit ve en karmaşık teorinin/pratiğin örgütün kollektif çalışması dışında üretilmesinin bireyin sabah kalktığındaki ruhsal durumuna göre şekilleneceği gerçeğini hiçbir ‘önemli’ ve ‘mühim’ lafazanlık ortadan kaldıramaz.

Bu kimi ‘örgüt’ içindeki diktatör ilişkiler içinde geçerlidir. Örgüt içindeki çalışmalarda dışdaki baskıcı ve diktatör ilişkinin yanısmasını pratiğe geçiren örgüt yönetiminin ‘önemli’ ve ‘mühim’ lafazanlıkları da bu katagoriye girer.

Tüm bu ilişkilerin dışında kalan, dış çember sınırları içindeki birey de tüm bu ilişkilerden etkilenir. Rejimin ‘güç’ ve ‘hükmetme’ ilişkisinden dolayı yaralıdır. Yeni katılan ile arasında frekans uyuşmazlığı vardır. Yeni katılanla ve çemberin içindekilerle ilgilenemeyecek kadar ‘yorgun’ yada ‘çok işi vardır’. Yeni katılanla da çelişkisi vardır. İzole edilmiştir. Yalnızlaştırılmıştır. Belkide usanmıştır. Ama bu durumu değiştirmek gibi istenci de yoktur. Rejim muhalifliğinden emeklidir. Ancak, rejimle uyuşmamak için ‘kendince’ savunmalar geliştirmeye de devam eder...

İç çemberin dışında birikmenin olmaması da ciddi sorundur.[7] Çünkü özellikle iç çemberin dışında olanların ülkeyi terk etmesi, sürekli olarak bu alanın ciddi şekilde boşalmasını sağlıyor.

Yada bu dış çember sınırları  içindekilere zaafiyetleri bilinerek sunulan ‘ödüller’ de psikolojik savaşın ciddi bir unsurunu oluşturuyor.

Aslında birey gelinen bu ‘mistik’ duruma biraz da kendi istenci ile gelmiştir. Örgütlenme/ kitle olma konusundaki bilincine tecavüz edilmiş, sosyalleşmesi engellenmiş/kısıtlanmış, kendini geliştirmemesi için çeşitli şekilde ‘ödüllendirilmiş’ birey aslında kendi sonuda hazırlamış durumdadır.

Her alanda sivil insiyatif dürtüsünü kaybeden birey, doku kaybına uğrayarak saldırıları hissedemez duruma gelmiş, gelinen aşamada neyin hak olduğunu da bilebilecek durumda değildir.

Gelinen aşamada kimse hiçbirşeye karşı alternatifsiz değildir.

Güç karşısında çaresizliğinin tek alternatifi aslında ona gene birey gibi hareket etmesini dayatmaktan geçmektedir. Sivil insiyatif ile mevcut duruma karşı olma ve yurttaş olma bilinci en fazla muhalif partilerin içindeki bireylerden başlamalı. Çünkü her alandaki çürüme koku yapmaya başlamıştır. Ve çürümenin nerde duracağını kimse bilemez.

Birey karşı durma, hayır deme, sivil itaatsizliğini en üst düzeyde yapmalıdır/örgütlemelidir. Kolaycılık, bireysel hareket tek başına asla yıkıcı değildir.

Birey kokuşmuşluk, çürüme ve ‘uyuşukluk’ karşısında hemen karşı durmalıdır.

Rejimin reform edilebilmesi/ düzenlenebilmesi olanakları ortada yoktur.

Birey, sivil itaatsizliğini yıkıcı bir şekilde örgütlemelidir. Ya yıkıcılığı örgütleyeceğiz yada bizler de çürüyüp, kokup yok olup gideceğiz, rejimin ‘sadık kul’ları haline dönüşeceğiz.

Ya rejim bizi kendine benzetecek yada biz bu rejimi yıkacağız.



[1] Bu yazı boyunca bahsedilen birey/örgüt ile yazar tekil bir tanımlama yada genelleme yapma gibi niyette değildir. Yaşanan ve yaşanmakta olan süreçlerde elde ettiklerini yazı boyunca ortaya koyan yazar, okuyucu için, bu yazıdaki birey/örgüt tanımlamalarının farklı farklı olduğuna ve bu tanımlamaların kimi birey/örgütleri birden fazla kapsa(ma)dığına inanıp inan(ma)makta hiçbir baskı uygulamak niyetinde değildir. Yazar, okuyucunun bu tanımlamalardan bir veya daha fazlasınında kendisinin tarif edildiğine inanmasının tamamen okuyucuya ait bir sorumluluk olduğunun altını çizer..

[2] Rejim, bugün varolan baskı ortamının tarifi için kullanılmıştır. Rejim, bugün itibari ile her türlü ayrımı ve bölücülüğü günlük yaşamda uygulamaktadır. Farklı din anlayışlarına rağmen eğitimde zorunlu Suni dini eğitimi dayatması ile, farklı kültürlere rağmen Turancı/Irkçı Türkçü düşünce ile, genç, dinamik farklı cinsiyet nüfusa rağmen yaşlı erkek yöneticisi ile yönetme erkini elinde bulununduran ve kurduğu sistemle bunu meşrulaştıran rejim bu yazının direk konusu değildir.

[3] Daha genel anlatım ile torpil kullanılması, bir ‘dayı’nın bulunması olarak da söylenebilir.

[4] Kamulaştırma, bu yazıya özgü, lokal olarak kullanılmıştır. Rejimin ‘kamu yararına’ diye ortaya koyduğu tanımlamaya atıfta bulunmak için bu tanımlamaya ihtiyaç duyulmuştur.

[5] Aslında birey herzaman bu süreçe gönüllü razı olmaz. Ama rejimin kurduğu ‘muhtaç etme’ ilişkisinin benzeri, kendisinin muhalif olduğunu iddia edenler tarafından ‘zora dayalı’ uygulaması ile de ortaya çıkabilir.

[6] Ilginçtir, çeşitli yayınlar çeştili kaynaklardan kredi alabilmektedirler. Bazıları ‘zora’ ve ‘gönüllülük’ ilişkisine dayalı kumarhane gibi işletmelerden de ‘kredi’ alabilmektedirler. Ama tüm bunları kendi gazetelerinde yazıp sorun olarak bunun görülmemesi asıl ilginç olanıdır. Bu ilişki için rejim karşıtı/destekçisi ayni anda düşünülebilinir.

[7] Yani göç…


Konuk Yazar|Ana Sayfa