Kırmızı ve Siyah, 4 Ocak 2002
Eser Keskiner
Çoğulculuk Üzerine
Hayatımıza yön veren gerek siyasal gerekse ekonomik yapılanmalar merkezi bir otoritenin varlığına, kararların bu otorite tarafından alınıp çeşitli yollarla diğer kesimlere dayatılmasına dayanır. Bu tip yapılanmalarda alınan kararlar bir emir-komuta zinciri içerisinde merkezi otoritenin dışındakilere uygulanır ya da uygulattırılır. Karar alma mekanizmasında yer almayan kesimlere verilen azami hak bu kararları eleştirmektir. Fakat bu mekanizmanın egemen olduğu yapının içerisinde yer alan birey her ne kadar merkezi otoritenin karar/yaptırımlara karşı olursa olsun onlara uymakla yükümlü kılınır. Böylelikle merkezi bir yapılanma içerisinde yer alan bireylerin nasıl davranacağı, ne söyleyeceği, neyi savunup neye karşı olacağı karar mekanizmasını elinde tutanlarca sınırlandırılır.
Bu tip yapılanmalar sadece merkezi karar mekanizmalarının verimli olduğu bahanesiyle tüm toplumu tavandan tabana bir emir-komuta zinciri içerisine almaya çalışan sağ birimler içerisinde değil, temelinde özgürlükçülük olması gereken solun çeşitli fraksiyonları içerisinde de mevcuttur. Merkezci çizgide örgütlenen sol hareketlerin temel çıkmazı değiştirmek için yola çıkılan sistemle aynı yapılanmada olmalarıdır. Toplumun önündeki açılımı köklü bir değişime bağlayan bu hareketler “parti disiplini”ni ise bu yolda olmazsa olmaz koşul olarak öne sürerler. Parti disiplini kavramının uygulamadaki tanımı ise parti merkezi komitelerinin almış olduğu kararların pozitif sosyal değişim için tek yol olduğu, toplumsal değişimin sadece bu kararların adım adım uygulanmasıyla elde edileceği ve bu kararlar dışında hareket edenin artık sosyal değişimin bir parçası olamayacağıdır. Farklı seslere, bu tip yapılanmalar içinde de tahammül edilemez. Partiden ihraca kadar çeşitli yaptırımlar uygulanır. Böylelikle sistemi değiştirmek için yola çıkan hareket kısırlaşır. Atacağı her adım önceden tahmin edilebilir bir nitelik kazanır. Süreç içinde örgütün temel çizgisinden farklı görüşleri olanların bir kenara itilmesiyle örgüt kendi içerisinde aynı düsüncede liderler yaratır ve belli bir noktadan sonra tüm örgütün karar ve hareket mekanizması birkaç kişinin eline geçer – böylelikle gücün merkezileştirilmesi gerçekleştirilmiş olur. Bu da aslında mücadele edilmekte olan sistemin en çok işine gelen noktadır. Kendine rakip olabilecek yapılanmaların merkezileşmesi ve tahmin edilebilir bir konuma gelmesi onların kontrolünü kolaylaştırır. Çünkü bu hareketler merkezileşme sonucu o kadar kısır bir konuma düşerler ki liderlerinin kontrol altına alınması tüm hareketin kontrol altına girmesi demek olur – hareket içerisinde var olmanın bedeli düşünce üretmekten kaçınmak ve merkezi otoritenin ve onu elinde tutan liderlerin takipçisi olmaktır; bu otoritenin aldığı kararlara uymamak disiplin suçudur ve “mücadelede yer almayı sürdürmek” liderlerin sorgusuz takipçiliğini gerektirir. Bu noktada o liderlerin hangi etkilerle ne söyleyip ne savunduklarının hiçbir önemi kalmamıştır.
Kıbrıs Türk soluna bakacak olursak özellikle 1974 sonrası bu hareket içerisinde olanları yukarıdaki çerçeve içinde analiz edebiliriz. Maalesef kendini “sol” olarak tanımlayan bireylerin büyük çoğunluğunun partilerine bağımlılığı aslında karşı oldukları Denktaş rejiminin bağımlılarından farklı değildir. Muhalefet tamamen siyasal partiler bazında düşünülmektedir ve çoğu insan bir spor kulübü tutarmışçasına “parti tutmaktadır”. Nasıl ki sağ rejim kendisine sorgusuz bağlılık istemektedir, solda yer alan siyasi partiler de yıllardır kendi destekçilerinden bu bağlılığı istemektedir. Denktaş rejimi kendisine karşı çıkanlara konuşma hakkı tanımamaktadır – bu siyasi partilerin elitleri de kendilerinden farklı düşünenlere konuşma hakkı tanımamaktadır(*). Birinde devletin bayrağı kutsalken diğerinde parti kutsaldır. Ve Kibris Türk sağı birincisine itaat ederken Kıbrıs Türk solu da ikincisine itaat etmektedir. Örnek mi? Şu anda Kıbrıs Türk solunun en büyük iki partisinden biri 1980lerin sonunda diğeri de 1990ların sonunda parti yönetimini eline geçirenlerin parti içi iktidarlarını sürdürmek için rakip olarak gördükleri eski parti yöneticilerini partiden uzaklaştırmalarina sahne oldu. Eğer parti tabanları gerçekten belli görüşleri savunan dinamik yapılar olsalardı bunu kabul etmezler ya da en azından ne yapılmakta olduğunu sorgularlardı. Belli bir amaç uğruna mücadele eden kesimlerden beklenecek normal davranış buydu. Fakat her iki partinin tabanında da “kral öldü, yaşasın yeni kral”cılık oynandı. Yapılanla hemfikir olmayanlar bile susup bir köşeye çekildi, çünkü konuşmaları “kutsal” olan partiye zarar verecekti. Hani stadyumlardaki “yensen de yenilsen de taraftarın senle” tezahüratı gibi. Yapilan hicbirseydir, itaatsa hersey. Merkezi yapılanma ve “örgüt disiplini” diye adlandırılan olgu o denli ağırdı ki düşünce üretim merkezleri olması gereken mekanlar birer “düşünce diktatörlüğüne” dönerken bile kimse ağzını açmıyordu. Ne pahasına olursa olsun örgüt içerisinde kalabilmek tek amaç olmuştu ve bunu yaparken de o örgütün varoluş kaynağı olan düşünce üretiminden bile ödün verilebiliyordu.
Toplum itaata o kadar alışmıştır ki çoğulculuktan korkmaktadır. Siyasi parti tabanları düşünce üretmek yerine kendi diktatörlerini yaratmakta ve onlara koşulsuz olarak tapmaktadır. Parti yönetimiyse örgüt içerisindeki farklı sesleri susturup kendi iktidarını sürdürmekle meşguldur(*) – bu yapılanmayla değiştirilmeye çalışıldığı iddia edilen rejim arasında fark yoktur. Rejim de farklı ses istememektedir, örgüt de. Ikisi de kendini kutsal saymakta, karşı olanlarıysa düsman ilan etmektedir.
Kendi içindeki farklılıklara tahammülü olmayanların kendilerini demokrasi havarisi gibi göstermeleri komik olduğu kadar dramatiktir de. Toplumsal yapilanmanın her alanında çoğulculuk egemen olmalıdır. Bu da ancak bireylerin kabuklarından çıkıp merkezi otoriteleri sorgulaması ve onu bir veri olarak görmekten vazgeçmesiyle mümkündür. Evrim kuralı içerisinde farklılık bulundurmayan türlerin yok olmaya mahkum olduğunu söyler. Bu yüzden her canlı türünün içersinde farklılıklar bulunması doğanın “olmazsa olmaz” kuralıdır. Yaşayan varlıklar olan örgütler ve toplumlmarın varlıgı çoğulculuğu ne kadar benimsediklerine bağlıdır. Coğulculuğu hayata geçirmekse ancak bireylerin “kutsal devlet”, “kutsal örgüt” afyonlamasından kurtulup özgürce düsünce ve eylem arenasına çıkmasıyla mümkündür.
* Buna istisna parti içerisinde farklı düşüncedeki grupların örgütlenme hakkını program ve tüzüğuyle garanti altına alan YBHdir. Bu partinin ne savunduğuysa “kulüp particiliği”ne alışmış kesimlerin merak konusu bile değildir. Yıllar once “tutulacak parti” seçilmiştir, şimdi yapılacak olan tek şey o partinin liderlerinin söylediklerini günde beş vakit tekrarlamaktır. Düşünce özgürlügüne fırsat veren farklı bir yapı içerisinde düşünce üretmek ve kendi duruşunu saptamak akla bile getirilmemelidir.