Kırmızı ve Siyah, 5 Kasim 2001
Eser Keskiner
Milliyetçilik ve Militarizm
Ülkemizin kuzeyindeki egemen çevrelerin propagandasının temel taşlarından biri milliyetçilikse şüphesiz diğeri de militarizmdir. Aslında tarih boyunca kendini sağ ya da sol olarak tanımlasın her kim egemen gücü elinde bulundurursa militarizmi yüceltmiş ve kendi çıkarlarını korumak için bir kalkan olarak kullanmıştır. Ülkemizdeki militarist kültür milliyetçi söylemlerce beslendiğinden bugünkü yazımda milliyetçilikle militarizmin ilişkisi üzerinde duracağım. Bu yazıdaki militarizmin doğasıyla ilgili argümanlar, bu parazit hangi ideoloji tarafından beslenirse beslensin geçerliliğini korur.
“Milliyetçilik nedir?” sorusuna şüphesiz kime sorduğunuza bağlı olarak değişik yanıtlar almanız kaçınılmazdır. Bu kavramı yücelten ve milliyetçi olmanın gurur duyulacak birşey olduğunu savunanlara göre millyetçilik sadece “üyesi olduğu milletin iyiliğini istemektir”. Onlara göre milliyetçilik son derece masum ve hatta romantik bir konsepttir. Nasıl olup da insanlığın başına bu kadar felaket getirdiği konusunda da cevapları hazırdır: “Ama o bizim milliyetçiliğimiz değildi”. Bir Yahudi milliyetçisine göre suçlanacak olan her zaman Arap milliyetçiliğiyken bir Arap milliyetçisine göre suçlu değişmez bir şekilde Yahudi milliyetçiliğidir. Aslında değişik toplumların milliyetçileri varlıklarını birbirlerine borçludurlar. Bir başka toplumun milliyetçileri kendi toplumları için “büyük bir tehlike” oluşturur ve bu tehlikeyi savuşturmanın tek yolu “en az onlar kadar milliyetçi olmaktır”.
Millyetçiliğin doğup gelişmesi ancak bölünmüş coğrafyalarda mümkündür. Herhangi bir noktada doğma “şerefine” erişenler (ya da köklerinin belli bir nokta olmasıyla övünenler) kendilerini diğer noktalarda doğanlardan (ya da kökleri başka noktalarda olanlardan) daha iyi, daha asil ve daha akıllı görürler. Dolayısıyla aynı kökeni paylaşan herkesin görevi bu “üstünlüğü” diğerlerine empoze edebilmek için savaşmak, ölmek ve de öldürmektir. Bu mantık “millet”lere göre bölünmüş coğrafyalarda yaşayanlar için bir kısır döngüye dönüşür. Her noktadaki birey kendini diğer noktadakinden üstün, en önemli göreviniyse bu “üstünlüğü” diğerine dayatmak olarak algılayınca sonuç önüne geçilemez bir düşmanlık ve propaganda savaşı olur. Doğuştan itibaren çocukların beyni, kendilerinden bir şekilde farklı olan “düşman” hakkında korkunç hikayelerle zehirlenir. Böylece yetişkin bir birey oluncaya dek çocuklar en önemli görevlerinin ölmek ve de öldürmek pahasına da olsa kendi “asil ırkını” diğerlerinden “korumak” olduğu fikrine inandırılır. Bu şekilde yetiştirilen nesiller militarizmin en önemli kaynağını oluşturur.
Militarizmin saçmalığının farkına varılmasını önlemek ancak çok iyi işleyen doktrinel bir sistemle mümkündür. Milliyetçilikte rakip tanımayanların saltanatlarını sürdürebilmeleri için ilkel düşmanlıklarla uyutulan ülkelerin insanları militarizme aktarılan kaynakların kendilerine nelere malolduğunun farkına varmamalıdır. Bu insanlar eğitim sistemi ve sosyalleştikleri kültür tarafından milliyetçiliğe yönlendirilip militarist bir kültürle yoğrulurken, bu “lüks”ün karşılığını sadece savaşlarda ölerek değil, aynı zamanda hayat standardlarındaki düşüşle de ödediklerinin farkına varamamazlar.
Militarizmin egemen olduğu toplumlarda ölüm makinelerinin sergilendiği resmi geçitler “gururla anımsanacak olaylar” olarak sunulur. Küçük yaştaki çocuklar kendileri için daha iyi eğitim olanakları, aileleri için daha iyi sosyal haklar yaratmakta kullanılabilecek milyonlarca doların harcandığı silahları görüp “gurur duymaları” için resmi geçitlere taşınırlar. Ne kadar gururla anımsanacak bir olay değil mi? Hatıraları bu tip “gurur duyulacak” olaylarla dolu olan çocukların büyüyünce toplumlarına ve insanlığa nasıl katkıda bulunacaklarını tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek.
Militarizm zırhının arkasına saklanan ideolojilerin hüküm sürdüğü yerlerde “asker toplum” yaratmak en büyük önceliktir. Bireyler hayatlarının en verimli çağında emir altına alınıp tüm kişisel haklarından ödün vermeye zorlanırlar. Orduya katılmış birinin ilk görevi başında bulunanlara karşı sorgusuz bir bağlılık göstermektir. Kendisine dayatılanlarla hemfikir olup olmamasının hiçbir önemi yoktur. Yaşatılan askerlik sürecinin öncelikli amacı düşünen bireyleri sadık birer makineye dönüştürmektir. Militarizmin çarkları doyumsuzdur. “Ya hep ya hiç” der. Bir askerin de kendi duygu ve düşüncelerine sahip olma hakkı olan bir insan olduğunu kabul etmez.
Peki milliyetçi masalların baş kahramanı olan (ülkenin koruyucusu, milletin gururu, soyunun kurtarıcısı, vs.) “asker"? Savaş olmadığı zamanlarda teslimiyet, bağımlılık ve kötü muamele; savaş zamanındaysa tehlike ve ölüm. Işte milliyetçiliğin baş kahramanlarına hazırladığı gelecek. Çocuklar için oyun bahçesi olması gerekirken gri tonun hakim olduğu ve içerisinde binlerce genç insanın hayatını törpülediği mekanlar. Ve topluma hakim olan, insanı aşağılayıp üniformayı kutsayan militarist kültür. Böylece insan olmayanların üniforma giyince dokunulmazlık zırhına bürünüp insanlığı ayaklar altına alması.
Egemen kesimle üniformalı kesimin ilişkisini iyice anlamamız lazım. Ve bu kesimlerin bizim kanımız ve canımız pahasına saltanatlar kurmalarına artık bir son vermeliyiz. Bizi ölüme göndermeye hazırlananlara “Artık yeter! Sizin savaşınızı savaşmayacağız. Gidin ve kendi savaşınızı kendiniz savaşın” diyebilmeliyiz. Hükümetler tarih boyunca bizden “şekillendirmek” için çocukların ve gençlerin beyinlerini istediler ve istemeye devam etmektedirler. Biz onlara bu beyinleri sağladıkça onlar da yeni nesilleri askeri taktikler, “zafer” masalları, insanlığa karşı kin ve düşmanlıkla zehirleyip kendi çıkarlarını koruyacak “asker”ler yaratacaklardır.
Üniformalı parazitlerden kurtulmanın tek yolu toplumları bu parazitlerin kendileri için hazırladığı gelecek konusunda bilgilendirip gerek eğitim gerekse popüler medya aracılığıyla oluşturulan mitleri yıkmaktır. Egemen çevreler askerliği ve milliyetçiliği yücelttikçe biz sivil toplumu öne çıkarmalı, milliyetçiliğin insanoğluna faturasını hatırlatmalıyız. Onlar ölme ve öldürmeyi kutsarken biz yaşama dört elle sarılmalı ve yaşam hakkını herşeyden üstün tutmalıyız. Onlar diğer toplumları düşman olarak görmemizi isterken biz tüm insanlıkla kucaklaşmalıyız. Evet, militarizmle yoğrulmuş popüler kültür bizi hainlikle suçlayacak. Ama şimdiye dek her ilerici akım benzer şekilde karalanmaya çalışılmadı mı? Daha ne kadar savaş tarlalarında birer piyon olmayı ve başkalarının çıkarı için ölüp öldürmeyi kabul edeceğiz?