Kırmızı ve Siyah, 17 Aralik 2001
Eser Keskiner
Toplumsal Kanser
“Her zaman ‘hayat temsili’ ve ‘hayat gerçekleri’ arasında yaşamsal bir fark vardır. Örneğin hücresel boyutta, hem kanserojen çoğalma şekli hem de gelişimsel çoğalma şekli kendilerini çevreleyen hücrelere ‘sağlıklı ve normal’ çoğalma sinyalleri verir. Gerçekteyse kanserojen büyümenin bedensel hiçbir fonksiyona katkısı yoktur – sadece kendi özgün çoğalma ve yayılmasıyla ilgilenir. Beden bu ‘hayat temsili’ ile hayatın kendisi arasındaki farkı anlayamadığında hastalanır. Günlük fonksiyonlar ve yaşam düzeni bu farkı ayrıştıramadığı için kendini ele geçiren ve kaynaklarını kendi çoğalma ve yayılması için kullanan bu birimlere karşı koyamaz. Kendini kontrol edebilen doğal bir büyüme olarak algıladığı bu çoğalmaya engel olmaz. Böylelikle ölümcül gelişme, sistemin organlarını birbiri ardına ele geçirip kendine yaşam veren bedenin düzenli işlevini engeller. Bir başka deyişle kanserojen ele geçirme ve yayılma eylemi tamamen bu saldırıya maruz kalan sistemin bunu fark edip cevap verememesinden kaynaklanır”
John McMurty küresel piyasa sistemini ahlaki açıdan incelediği “Unequal Freedoms : The Global Market as an Ethical System” isimli kitabının giriş kısmında toplumların nasıl olup da kendilerini yokoluşa götüren sistemleri “doğal gelişimin bir parçası” olarak algıladıklarını anlatmak için yukarıdaki çarpıcı örneği kullanıyor. McMurty’ye göre toplumların en büyük talihsizliği ‘hayat temsili’ ile ‘hayat gerçekleri’ arasındaki farkı kavramakta zorlanmaları, kendini ‘hayatın ta kendisi’ olarak gösteren yapıları sorgulamadan, sadece bir ‘sosyal şartlanmışlık’ içinde kabul etmeleridir. Bu yapılar kendilerini mutlak veriler olarak toplumlara dayatırlar, kaynakları sömürürken toplumsal yaşama katkı yapmazlar. Fakat kendi ürettikleri kurallar zinciri içerisinde herşey “olması gerektiği gibidir”. Bu kurallarsa toplum tarafından “hayatın tek ve mutlak gerçekliği” olarak görüldüğünde durum içinden çıkılamaz bir hal alır. Böyle koşullarda “kanserli hücreler” kaynaklarını kullandıkları sisteme karşı saldırılarını sürdürürler. Sömürdükleri sistemin yokoluşu aslında kendi besin kaynaklarını da ortadan kaldıracak ve dolayısıyla kendi yokoluşlarını da hazırlayacaktır. Fakat bunun farkına varamazlar.
1974 sonrası Kıbrıs’ın kuzeyinde yaratılan sistem tamamen bir grup insanın karşılığında hiçbir şey vermeksizin her ne pahasına olursa olsun ülkenin kaynaklarını elinde bulundurma ve sömürmesine dayanıyordu. Ilk önce herşeyini geride bırakarak kaçmaya zorlanan Rum toplumundan arda kalanlar yağmalandı. “Deniz bittiğinde” bu kez de Türkiye halkının vergilerinin sömürülmesine geçildi. Tüm bunlar yapılırken amaç sadece sistemin çarklarını elinde bulunduranların “kendi özgün çoğalma ve yayılması”ydı - tıpkı kanserli hücreler gibi. Bu çoğalma süreci biyolojik sistemlerinkine göre biraz farklıydı şüphesiz. Toplumsal kanser hücreleri çoğalmak için henüz sömürücü yaşam biçimini benimsemeyenleri kendi yanlarına çekmeye çalıştılar. Seçim dönemleri sağlıklı toplumun bağışıklık sisteminin en zayıf anlarını oluşturdu. Ve her seçim döneminde kanserli hücreler atağa geçti – sağlıklı olanlar kimi zaman pozitif (“bize oy ver kızına iş verelim”), kimi zamansa negatif (“bize oy vermezsen olacakları sen düşün”) kandırmacalarla saf değiştirmeye teşvik edildi. En dramatik gelişmeyse bu davranışların norm, bu davranışlara uyulmayışınınsa “enayilik” olarak algılanmaya başlamasıydı. Toplumun çoğunluğunun bu sistemi “hayatın ta kendisi” gibi görmeye başlamasıyla kendi kendini yok etme süreci hızlanmış oldu. Organlar birer birer hastalıklı bir konuma düştü – organizmanın tüm yaşam damarları kurumaya yüz tuttu. Bu sıradaysa ölümcül çoğalmaya hız verme kavgaları sürüp gitmekteydi. Daha çok “toplumsal hücre” bu ölümcül yapının bir parçası yapılmalıydı; bunu kabul etmeyenlerse ortadan kaldırılmalıydı. Toplumsal kanseri yaratan ve onun sürükleyici gücünü oluşturan çevrelerin farkına varamadıkları tek bir şey vardı: Kendilerinin varoluşları da bencil büyüme hırsları ve sömürüleri ile yok ettikleri ülke ve toplum kaynaklarına bağlıydı ve bunların yokoluşu aynı zamanda kendilerinin de sonlarıydı.
Bu yazı kendi toplumunun tükenişine göz yummak istemeyen kesimleri susturmak için komplo üstüne komplo kuran; faşist yeraltı örgütleriyle toplumsal kanseri yaymaya çalışanlar ve bu yapılanmayı sosyal bir şartlanmışlık içinde kabul edenlere ithaf olunur. Unutulmasın ki kanserli hücrelerin zaferi sadece sağlıklı hücrelerin değil tüm organizmanın ölümü demektir.