Eser_baslik, 11 Subat 2001
Eser Keskiner

Medya Olmak

İletişim, her zaman insanoğlunun en büyük önceliklerinden biri olmuştur. Mağara duvarlarına çizilen resimlerden bitki yapraklarına yazılan yazılara; gazetelerden internet cağına dek iletişim araçlarının amacı ya çeşitli tecrüberlei ve bu tecrübeler sonucunda edinilen bilgiyi gelecek nesillere aktarmak ya da önemli mesajları direk olarak temas imkanı bulunmayan kişilere ya da topluluklara aktarmaktı.

Matbaanın icadıyla birlikte iletişim alaninda yaşanan devrim gazetelerin yayılmasına yol açmış, yirminci yüzyılda da radyo, televizyon ve derken bilgisayar teknolojisinin gelişimiyle iletişim alanında yeni bir çığır açılmıştı. Fakat her teknolojide olduğu gibi iletişim teknolojisinde de araçtan çok aracın nasıl ve hangi amaçla kullanıldığı önem taşır. Kitle iletişim araçlarını elinde bulunduran kesimlerin halkı nasıl yönlendirdiği, kendi propagandalarını nasıl yaptıklarının örneklerine çeşitli dönemlerde rastlayabiliriz. Kitle iletişim araçlarının elde bulundurulması her çeşit hareket için büyük önem taşımış, tüm darbelerde ilk önce ele geçirilen kitle iletişim araçları olmuştur.

Günümüze bakacak olursak, iletişim araçlarının pek de demokratik bir yapıda olmadığını görürüz. Toplumların özgürce bilgiye ulaşmasına; düşünen, sorgulayan ve kendi hayatlarında söz sahibi bireylerin yetişmesine katkıda bulunmak yerine medya, belirli güç odaklarının kendi görüşlerini toplumlara empoze etme aracı olmuştur . Bu güç odakları, “gelişmiş ülkeler” olarak adlandırılan ülkelerde çokuluslu şirketler olarak karşımıza çıkarken, bizim gibi vatan-millet nutuklarıyla beslenen sözde demokrasilerde medyayı kendi amaçları doğrultusunda bir araç olarak kullanan temel güç odağı devlet mekanizmasını elinde bulunduran çevrelerdir. Gelişmiş ülkelerde devlet mekanizması , göbekten bağlı olduğu sermaye çevrelerinin kontrolu altında bulunan medya tarafından korunurken, bizdeki gibi “kapitalist bozuntusu” olmaktan öteye gidemeyen sistemlerde, egemenler güvenebilecekleri bir sermaye sınıfının olmayışı nedeniyle medyaya direk olarak müdahale etmekten çekinmezler. Yani , sadece diğer ülkelerdeki haleflerinin sahip olduğu kamuflaja sahip değildirler, onun dışında amaç tamamen aynıdır: Toplumun gündemini kendi çıkarları doğrultusunda belirlemek, “sakıncalı” haberlerin duyulmasını engellemek ve yaratılan yapay gündemde pembe tablolar çizerek halkın kendi hayatını etkileyen kararlardan mümkün olduğunca soyutlanmasıni sağlamak.

Örnek verecek olursak, Kıbrıs’ın kuzeyinde en çok satan gazete, son KTÖS olaylarinda yayınlamaya bile gerek görmediği bildiriyi istediği şekilde çarpıtıp kendi yorumunu olayın tek boyutuymuş gibi okuyucularına empoze etmeye çalıştı. Sayfalarca buram buram faşizm kokan “kurum ve kuruluş” açıklamalarını okurken, bu açıklamaların saldırdığı metni göremedik. Çünkü metni görsek, kendimizce okuyup yorumlayıp, belki de KTÖS’ü haklı bulacaktık. Bu, göze alınamayacak bir riskti ve bu yüzden halka aktarılması sakıncalıydı. Türkiye’deyse halk işsizlik ve fakirlikten kırılırken cebini doldurmaya devam eden sermaye kesiminin sahip olduğu medya kuruluşları, halkla dalga geçercesine ekonominin günden güne iyiye gittiğini söylemekte, bu yıl kriz beklenmediğiniyse medyumların kehanetlerine dayanarak anasayfalarında vermekte.

“Anamızda” durum böyle de “anamızın anasında” farklı mı? Bugün CNN’e baktığınızda yeni (seçilmiş demeye dilim varmıyor – sanırım “atanmış” desek daha doğru olacak) başkanın günlük programını bulabilirsiniz de ülkenin her yanında sayıları giderek artan anti-kapitalist gösterilere ve eylemlere dair bir tek satır bulamazsınız. Amerika’nın nasıl bir özgürlukler cenneti olduğuna dair masalları duyarsınız da bu ülkenin dünyanın en büyuk hapishane nüfusuna sahip olduğuna, her dört yetişkin siyah erkekten birinin hayatının önemli bölumünü hapishanede geçirdiğine, oy kullanma hakkını yitirdiğine dair istatistikleri duyamazsınız. Ya da Amerika’nın fırsat eşitliği ve zenginlikler ülkesi olduğunu duyarsiniz da bu ülkede bir milyonun üzerinde evsiz çocuk olduğunu, her dört çocuktan birinin açlık sınırlarında yaşadığıni duyamazsınız. Çünkü bunlar “bilmemeniz gereken” şeylerdir, herşeyi sizden iyi bilen “büyükler” vardır ve sizin tek yapmanız gereken bu büyükleri hayranlık dolu bakışlarla izlemektir.

Özellikle geçen yıl Seattle’da yapılan WTO toplantısının başarılı bir organizasyonla çökertilmesinden sonra tüm dunyada önemli bir radikal sol örgütlenme başladı. Hareketin giderek yayılması, vurgun düzeninden kar sağlayanların gittikleri her yerde onbinlerce göstericiyle karşılaşması medya patronlarını da ürküttü. Çeşitli önemli konuları gündeme getirmeye çalışan onbinlerce insan “sorun yaratıcılar” olarak bir çırpıda karalandı. Şu anda varolan medyadan toplum için önemli konuları gündeme getirmesinin beklenemeyeceği bir kez daha görülmüştü. Fakat hareketin medyaya kızmakla harcanacak vakti yoktu. Önemli konuları gündeme getirebilmek, topluma ulaşabilmek için tek alternatif medyaya kızmak yerine medya olmaktı.

Ülkemizde de kendi şovenist nutuklarını yıllardır bıkıp usanmadan tekrarlayan egemen çevrelerin kontrolündeki medyaya inat kendi medyamızı oluşturmalı, kısılmaya çalışılan sesimizi daha gür çıkarmalıyız. Gandhi’nin de dediği gibi “Ilk önce sizi dikkate almazlar. Sonra size gülerler. Daha sonra size saldırırlar. En sonunda kazanırsınız.”. Son aylarda giderek daha sert saldırıyorlar ve biz artık kazanmaya başlıyoruz. Inönü Meydanı'ndaki binlerce kişiden genel grevlere, her yerde, her alanda bu memleketin bizim olduğunu haykırmaya devam edeceğiz. Ve sesimizi daha gür duyurmak için artık egemenlerin elindeki medyadan medet ummayacağız, kendimiz medya olacağız. Hoşgeldin “Hamamböcüsü” !


Eser Keskiner|Ana Sayfa