Kırmızı ve Siyah, 13 Subat 2002
Eser Keskiner
"Yap ve örnekle"
“Yap ve örnekle”. Bu ifadeyle ilk karşılaşmam savaş karşıtı/ vicdani redci hareketin yayınlarını okumaya başlamama rastlar. Bir vicdani redci için orduya gitmeyi reddetmek militarist rejimin söylediği gibi “sıradan bir asker kaçaklığı” değil; şiddete dayalı bir sosyal yapıyı reddetme, ölme ve öldürme yerine yaşamı seçme ve toplumun geri kalan kısmına askerlik denen kurumun doğal hayatın bir parçası olmadığını göstermektir. Vicdani redci, toplumsal hayatta karşı olduğu bir kuruma itaatın “mutlak” olarak algılanmasını sorgularken kendisi bu kurumun bir parçası olmayı reddederek alternatifi “örnekler”. Böylece hem yokoluşa giden bir yol olarak gördüğü yapının işleyişini yavaşlatırken hem de kendi düşlediği; bireyin militarizme boyun eğmeyeceği bir geleceğin oluşmasına bireysel katkısını koyar.
Vicdani redcilerin davranışı aslında herhangi bir yapıya karşı örgütlenen tüm kesimler için alınması gereken örneklerle doludur. Olaya genel olarak sol hareketin sürerdurumla mücadelesi paydasında bakarsak sol hareketin kitlelerle bütünleşmesinin önündeki en büyük engelin bu hareketin kendini çoğu zaman sadece karşı olduğu kavramla ifade etmesi olduğunu görürüz. Sol, sisteme getirdiği eleştirilerde ne kadar haklı olursa olsun sadece eleştiri getirme noktasında kaldığı sürece mücadelesini başarıya ulaştıramaz. Sol hareketler içerisinde ele alınması gereken en öncelikli sorun toplumun gözünde düşülen “sadece herşeye karşı olan anlayış” konumundan kurtulmaktır. Bunu yapmanın ilk koşulu karşı olunan sisteme alternatifler öngörmekse, ikinci ve en önemli koşulu bu alternatifleri hayata geçirmek, “yapıp örneklemek”tir.
Çoğu sol hareketin içine düştüğü yanılgı sosyal değişimi bir milada bağlamalarıdır. Bu milat, parlementer sistem içerisinde yer alan hareketler için seçim yoluyla gücün ele geçirilmesi , parlementer sistemi reddeden hareketler içinse karşı olunan sistemin bir şekilde yıkılmasıdır. Bu milada ulaşılıncaya dek tek hedef, karşı olunan sistemin zayıflatılmasıdır. Süreç içerisinde atılacak olan olumlu adımların mücadele edilen sistemin hanesine yazılacağı hesaplanarak çoğu kez içinde bulunulan sistemin toplum üzerindeki baskısıni artırmasından, toplumun hayat koşullarının zorlaşmasından gizli bir zevk duyulur. Bu tip gelişmelerin toplumu uyandırdığı, böylelikle varolan sistemin yıkılmasına daha çok yaklaşıldığı düşünülür. Ayrıca bu tip bir yapı karşısında “muhalefet”i popülizme indirgemek de çok kolaydır. Sistemin zayıflıklarını ve hatalarını teşhir etmek kolaylaşır – çünkü artık herşey gözle görünür olmuştur.
Sol/sistem karşıtı hareketin “herşeye karşı olan anlayış” konumundan kurtulması için iki koşul olduğunu belirtmiştim. Birincisi varolan sisteme alternatifler önermekti. Her alanda yozlaşmış bir sistemin varolduğu koşullarda muhalefetin popülizme indirgenmesiyle bu koşul bile çoğu kez tam olarak uygulanamaz. Ama bir an için parlementer sistem içinde varolan bir siyasi partinin varolan yapıya gerçekten alternatif olabilecek yapılanmalar önerdiğini ve saptamalarında haklı olduğunu varsayalım. Bu alternatifler de mücadele alanı olarak benimsenen sistem içerisinde olacaktır kuşkusuz. Değişim önerileri şu andaki yapıda var olan otorite merkezlerinin “bizim adamımız”ca ele geçirilmesine ve “bizim adamımız”ın alacağı kararların toplum hayatında sihirli bir değnek dokunmuşçasına iyileştirmeler getireceği üzerine kuruludur. Tüm toplumsal problemler şu andaki karar alıcıların beceriksizliğine bağlanınca doğal olarak karar alıcıların daha iyileriyle değiştirilmesi de herşeyi düzeltecek bir ilaç olarak görülmeye başlar.
Demokrasi mi yok? “Hele biz bir başa gelelim, demokrasiyi de getiririz”. Çevre yok mu ediliyor? “Biz iktidara gelince onun da çaresine bakarız”. Kadınlar hala daha aile ve toplum içinde ikinci sınıf vatandaş mı? “Yasa önerimiz hazır. Bize oy verin, seçimi kazanırsak onu da düzelteceğiz”. Bunları az mı duyduk? Sonuçta ne oldu? Oy verdik, başa geldiler, ve kimi zaman, “hassas konulara”* dokunmadığı müddetçe, bir takım olumlu yasaları da geçirmelerine de izin verildi. Fakat bu yasaların toplum hayatında ne gibi gelişimler yarattığı tartışılmalıdır.
Toplumun demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak benimsemesi, birilerinin başa gelip “artık demokrasi geldi” demesi kadar kolay değildir. Sosyalist bir topluma geçiş, kendini sosyalist olarak tanımlayanların başa gelip “artık hepimiz eşitiz” demesiyle olacak birşey değildir. Eğer öyle olsaydı; yani eşitlik ve demokratlık tavandan dayatılabilen kavramlar olsalardı, örneğin eski Doğu Almanya’da devlet propagandasının “hepimiz eşitiz” sloganlarına rağmen aile içindeki erkek-egemen yapı sürmezdi. Ya da kendini “Demokratik” olarak isimlendiren bu devlet, her dört vatandaşından birini diğer vatandaşları ispiyonlamak için görevlendirmezdi.
Anlatmak istediğim, doğadaki her değişim süreklilik taşıdığıdır. Tavandan gelen ani değişiklikler, ancak tabanda o değişikliği zaten hayata geçirmiş kitleler varsa başarılı olabilir. Tabandan gelen baskı tavanı yönlendirmelidir. Değişim, kalıcı bir değişim, ancak bu şekilde elde edilebilir. Bu yüzdendir ki kendini varolan sistemin herhangi bir parçasına alternatif görenlerin esas yapmaları gereken şu andaki sisteme alternatifin var olduğunu yaparak örneklemek, ve alternatifi toplum hayatına tabandan gelen bir şekilde yaymaktır. “Iktidara geldikten sonra bir yasa çıkarırım, sorun çözülür” demek sadece işin kolayına kaçmak ve kendi kendini kandırmaktır. Elbette teorik bazda alternatifler önermek de önemlidir. Fakat demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak görmeyenlerin, kendi hayatlarının bir parçası bile yapamayanların “birkaç yasayla” demokratikleşme sağlayacakları, kendi sorumluluklarını bırakın yerine getirmeyi, bunların farkında bile olmayanların iktidara gelince çevreyi koruyacağını iddia etmeleri sadece tatlı bir masaldır.
Yazımın başında vicdani redci hareketi örnek göstermiş ve bu hareketten öğrenebileceğimiz çok şey olduğunu belirtmiştim. En önemli ders şüphesiz “yap ve örnekle” dersidir. Gandhi’nin de dediği gibi “Dünyada görmek istediğiniz değişiklik olmalısınız”; bu değişikliği kendi yaptıklarınızla hayata geçirmelisiniz. Demokrasiyi günlük hayatımızda yaşamamız için falan partinin iktidara gelmesi gerekmemektedir. Eğer biz şimdiden gelecek olan değişikliği hayatımızda yaşamaya başlamazsak, isterse falan partinin iktidara gelmesiyle en iyi yazılmış yasalar çıkarılsın, bunların hiçbir anlamı olamaz. Sol hareketin en önemli görevi yokoluşun çarklarını yavaşlatırken aynı zamanda yeniden doğuşun, yeni bir hayatın yaratılışının çarklarını çalıştırmaktır. Bu çarkları çalıştırmak için bir miladı beklersek, çok geç kalmış olacağız.
* Bu hassas konular her gün “davaya bağlı” yazarlarımız tarafından “ordu, Anavatan (her zaman büyük harf “A”yla yazmazsanız yeterince milliyetçi olamazsınız), dosta güven düşmana korku veren şanlı Türk Silahlı Kuvvetleri ve onun temsilcisi kahraman komutanlarımız, Dava (bu da her zaman büyük harf “D” ile yazılmalıdır), şehitlerimiz, Bayrağımız” olarak tanımlanır. Bu edebiyat harikası genelde “ben, benim ve beni besleyen karanlık çevrelerin çıkarları” demenin kulağa daha hoş gelen şeklidir. Yazının içeriği ne kadar zayıf olursa bu edebiyat harikası da o kadar uzar. Her gün “dava uğruna” kalem oynatmak kolay olmasa gerek.