Kırmızı ve Siyah, 20 Mart 2001
Eser Keskiner

Ekonomik Düşünceler –II (IMF ve Dünya Bankası)

Geçen haftaki yazımızda küreselleşmeye ve bu kavramın anlam çelişkisine değinmiştik. Gerçek küreslleşmenin ne olması gerektiğinin, bize küreselleşme diye sunulanın aslında ne olduğunun altını çizmeye çalışmıştık. Bugünse neoliberal ekonominin iki destekçi ve uygulayıcı kurumu, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nı inceleyeceğiz.

IMF ve Dünya Bankası, Ikinci Dünya Savaşi sonunda, bugünkünden çok değişik bir politik iklimde kurulmuştu. Rolleri zaman içinde değişse de bu değişim neoliberalizmden çıkar sağlayanları destekleyici bir yönde oldu. IMF ve Dünya Bankası’nın kurumsal yapıları ABD’nin New Hampshire eyaletindeki Bretton Woods’daki bir konferansta belirlenmişti. Ilk başlarda, IMF’nin temel görevi döviz kurlarını ayarlamak, uluslararası ticareti düzenlemek ve borç birikimi nedeniyle başka kaynaklardan kredi bulamayan ülkelerin başvuracağı son kuruluş olmaktı. Dünya Bankası’nın temel göreviyse Ikinci Dünya Savaşı’nda yıkıma uğramış Batı Avrupa ülkelerine bu yıkımı tamir etmek için kredi sağlamakti. Daha sonraki yıllarda Dünya Bankası ilgi alanını üçüncü dünya ülkelerine gelişme kredisi vermeye çevirdi.

Ikinci Dünya Savaşı sonrasında çoğu batı ülkelerindeki sosyal yapı işgücü ve sermaye arasındaki dengeyi koruyacak şekildeydi. Bu sosyal yapıyı koruyabilmek içinse uluslararası sermaye akışına sınırlamalar getirilmesi gerektiği konusunda fikir birlikteliği vardı. Savaş sonrası “Bretton Woods” düzeni, 1970lerin ilk yarısına kadar devam etti. Bu yapının belirleyici özellikleri hükümetlerin para akışını sınırlama hakları ve görevleri ; bununla gelen hızlı ekonomik gelişmeydi. 1970lerin ilk yarısında altın standardının ve para akışındaki kısıtlamaların kaldırılmasıylaysa finansal spekülasyon ve büyüme hızının küçüldüğü dönem başladı.

Görünüşte tarafsız kurumlar olasalar da aslında IMF de Dünya Bankası da güçlü batı ülkelerinin çıkarlarına hizmet ederler. Iki kurumda da herhangi bir üye ülkenin oy hakkı, örneğin o ülkenin nüfusuyla değil de o ülkenin bu kurumlara ne kadar sermaye sağladığı ve o ülkenin dünya arenasındaki gücünü belirleyen çeşitli politik etkenlerce belirlenir. G7 olarak anılan ülkeler, IMF ve Dünya Bankası’nın politikasının belirlenmesinde başı çekerler. Dünya Bankası’nın başkanı genelde Amerikan parlamentosunun desteğiyle seçilen bir Amerikan, IMF’nin direktörüyse bir Avrupali’dır. IMFnin Hazine Bakanları’ndan oluşan kurulunda G7 ülkelerinin oy hakkı %46 oranındadır.

IMF’nin gücü bir ülke ekonomik sorunlarla karşılaşıp özel borçlarını ödemek için kaynak aramaya başladığında ortaya çıkar. Bu kurum kaynak sağlamadan önce o ülkenin ekonomik yapısında belirli değişiklikler yapmasını talep edip bir takım şartlar öne sürer. Yapısal Değişiklik Programları olarak adlandırılan bu programlar ihracatı çoğaltarak ülkeye döviz girişini artırıp o ülkenin borçlarını ödeyebilecek kaynaklara kavuşabilmesini sağlamak içindir. G7 ülkelerinin IMF içerisindeki gücünü göze aldığımızda, bu programların aşırı derecede “neoliberal” olması tabi ki şaşırtıcı değildir. IMF’nin gücü aslında direk olarak verdiği borçla sınırlı değildir. Çoğu özel kuruluş da bir ülkenin borç vermek için ne kadar güvenilir olduğunu IMF’nin tavrına bakarak belirler.

Dünya Bankası’ysa görünüşte IMF’ninkinden değişik bir role sahip olsa da IMF’nin dayattığı Yapısal Değişiklik Programları çerçevesinde hareket eder. Gelişme kredilerini verirken, bir ülkenin “ekonomik gelişme”si için önemli saydığı alanlara yönelik yardımda bulunur. Ekonomik gelişme ve “büyüme” kavramlarıysa pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde batılı sermayanin anladığı şekliyle gelişme ve büyümeyi anlatır. Hemen hemen hiçbir zaman yerel ya da kültürel çekinceler dikkate alınmaz. Bir örnek verecek olursak, tarımda “Yeşil Devrim” olarak adlandırılan proje 1960lı yıllarda Dünya Bankası tarafından üçüncü dünya ülkelerinde yoğun bir şekilde destekleniyordu. “Yeşil Devrim”, tarımın çok büyük oranda endüstriyelleşmesi, birçok doğal ekinin de yüksek verim veren ve çok büyük oranda kimyasal madde ve gübre gerektiren ekinlerle değiştirilmesini içeriyordu. Bu “yeşil devrim”, çoğu zaman kendine yeterli ve sürdürülebilir gelenek ve tarımsal uygulamaları olan üçüncü dünya ülkelerinin yerel halklarına empoze edildi. Yiyecek üretiminin mekanikleşmesi ve bununla birlikte gelen yoğun kimyasal madde kullanımı daha sonraki yıllarda toprağın verimini tamamen kaybetmesine, çölleşmesine ve açlığa sebep oldu. Kısa süreli yüksek verim için sürdürülebilir tarımsal uygulamalardan vazgeçildi. “Yeşil devrim” üçüncü dünya ülkelerindeki fakir halk için bir felaket olurken batılı kimyasal şirketler bu ülkelerde tarımdaki rollerini artırıp büyük karlarla ceplerini doldurdu.

Bugün, Dünya Bankası bir kez daha üçüncü dünya ülkelerindeki tarım uygulamalarına el atmıştır. Bir yandan genetik olarak değiştirilimiş tohumların kullanımını sağlamaya çalışırken, diğer yandan da büyük kimyasal şirketlere yiyecek üretimi alanında şimdiye kadar görülmemiş bir kontrol sağlayacak patent yasalarını güçlendirmek için hükümetlerle iş birliği yapmaktadır. Olay çok açıktır. Isteyerek ya da istemeyerek Dünya Bankası çokuluslu şirketlerin üçüncü dünya ülkelerine girmesine, büyük karlar yapıp daha sonra bu ülkelerin kaynaklarını yok olmaya bırakıp oradan ayrılmalarına çanak tutmaktadır.

Dünya Bankası her ne kadar amacının fakirliği azaltmak olduğunu söylese de önde gelen yöneticilerinin yaptığı emperyalist yorumların duyulmasını bazen engelleyemez. Örneğin 1991 yılında Dünya Bankası’ndaki “baş ekonomist” olan (ve geçen hafta sistemin adamı olmasının ödülünü Harvard Üniversitesi’nin rektörlüğüne atanarak alan) Lawrence Summers basına sızan bir “banka içi rapor”da şöyle demisti:
“Laf aramızda, Dünya Bankası kirli endüstrilerin az gelişmiş ülkelere göç etmesini desteklememeli mi? Az gelişmiş ülkelere zehirli atıklar atmanın ekonomik mantığını hepimiz kavramalıyız. Afrika’da az nüfuslu ülkeler çok az kirliliğe sahiptirler. Milyonda bir prostat kanserine neden olan bir zehirli madde, hayat beklentisinin uzun olduğu ve insanların prostat kanserine yakalanacak kadar yaşayabildiği batılı ülkelerde, çocuk ölüm oranı yüzde yirmi olan Afrika ülkelerinden çok daha fazla tepkiye neden olacaktır”
Tam da Dünya Bankası’nın az gelişmiş ülkelerde yaşam beklentisini artırmaya çalıştığını düşünmeye başlıyorduk değil mi? Meğer aslında bu ülkelerdeki düşük yaşam beklentisinden faydalanmanın yollarını arıyormuş.

IMF ve Dünya Bankası tarafından üçüncü dünya ülkelerine empoze edilen programlar Yapısal Değişiklik Programları olarak anılır. Bu programların yoğun olarak kullanılması 1980lerdeki büyük borç kriziyle birlikte başladı. Bu borç krizleri batılı bankaların kuraltanımaz bir şekilde verdiği dış borçlar, bu borçların üçüncü dünya ülkelrini yönetenlerce (çoğu zaman diktatörler) yanlış kullanılması ve uluslararası ekonomideki değişimlerden kaynaklanıyordu.

1970lerde artan petrol fiyatlari, petrol şirketleri için çok büyük karlar yarattı. Büyük ticari bankalara giden bu karlar, bu bankalarda anaparayı tekrar yatırıma dönüştürme çalışmalarını başlattı. Bu anaparanın büyük kısmı “yüksek riskli borç” şeklinde çoğu diktatörlerce yönetilen üçüncü dünya ülkelerine aktarıldı. Bu diktatörlerse parayı halkın kazanç sağlayacağı yatırımlarda kullanmak yerine ya Isvicre Bankaları’ndaki hesaplarına aktardılar ya da kendi insanları üzerindeki baskıyı artırabilmek icin silah alımına harcadılar. 1970lerin sonunda faiz oranlarının artması ve üçüncü dünya ülkelerine para akışının azalmasıyla bu ülkelerin borçlarını ödeyemeyeceği ve büyük bir ticari banka krizinin yaşanacağı kaygıları doğdu. Bunu önlemek için G7 üllkeleri IMF ve Dünya Bankası’nı kullanarak borçlu ülkelere kredi verilmesini sağladı. Fakat bu kredinin şartları “neoliberal” bir yapılanmayı öngören Yapısal Değişiklik Programları’nı içeriyordu. Bu Yapısal Değişiklik Programlarından bazılarını sıralamak gerekirse:

  • Asgari ücretlerin dondurulması, sendiklaraın zayıflatılması ve işçilerin pazarlık gücünün azaltılması yönünde politikalar
  • Vergi artısı ve bununla beraber eğitim ve sağlık gibi sosyal harcamalara getirilen kısıtlamalar (borç ödemesi için para elde edilmesi amaçlı)
  • Toplu taşımacılık ve sosyal servis alanlarının özelleştirilmesi
  • Uluslararası kapitalin ülkeye giriş ve çıkısını düzenleyen kısıtlamaların kaldırılması ve yabancı şirketlerin bu ülkelerde neler satın alabıleceğini kontrol eden kanunların değiştirilmesi.

    Neredeyse 20 yıllık Yapısal Değişiklik Programları’na rağmen çoğu üçüncü dünya ülkesi büyük borçlardan kurtulamadı. Buna rağmen Yapısal Değişiklik Programları çok uluslu şirketlerin çıkarlarına çok iyi bir şekilde hizmet etti, bu şirketlerin işçiler ve doğal kaynakları en iyi şekilde sömürebilmesinin yolunu açtı.

    Noam Chomsky’nin de sık sık söylediği gibi “borç krizi” aslında ideolojik bir yapıdır. Gerçek anlamıyla kapitalizmin uygulandığı bir dünyada üçüncü dünya ülkelerinin borçlarının silinmesi gerekirdi. Riskli yatırım yapan bankalar kayıplarını kabul etmeli, üçüncü dünya ülkelerini yöneten diktatörlerse kendi borçlarını halka ödetememeliydi. Fakat toplumdaki güç yapısı, bunun gerçekleşmesini engeller. Bankaların kredilerini vergileriyle halk öderken, bankalar “yüksek riskli” yatırımlarının yüksek gelirini Dünya Bankası ve IMF sayesinde “risksiz” bir şekilde toplarlar. Üçüncü Dünya ülkelerı Yapısal Değişiklik Programları’nın tüm sıkıntılarına katlanırken alınan krediyi cebe indiren diktatörler Fransız Rivierası’nda emekliye ayrılır.

    IMF ve Dünya Bankası’nın toplumdakı güç odaklarının yani çok uluslu şirketler ve zengin yatırımcıların bir hizmetkarı olduğunu anlamakta fayda var. Dünyanın içinde yaşamak zorunda bırakıldığı büyük fakirlik ve çevrenin yokedilmesi, gözleri dolar işaretinden başka birşey görmeyen küçük bir azınlığın elindeki aşırı güç birikimi ve aynı çevrelerin “daha çok güç” hırsındandır. Demokratik ve sürdürülebilir bir yapılanma sadece yardımlaşma ve dayanışmaya dayalı bir sistemle elde edilebilir. Bugünkü yapılanmanın alternatifleri üzerinde gelen hafta duracağız.


    Eser Keskiner|Ana Sayfa