Eser Keskiner|Ana Sayfa


Kırmızı ve Siyah, 15 Nisan 2002
Eser Keskiner

Yeniden Başlarken - Iletişim Sorunları

Uzun süredir Hamamböcüleri için yazdığım yazıları aksatmış durumdayım. Ne zaman birşeyler yazmak için bilgisayar başına otursam büyük bir karamsarlığa kapılıyorum. Ne yazsam, ne anlatsam ki? Kelime hazinesi iki yüz kelimeyi geçmeyen, üç kelime üzerinde dönüp dolaşıp kendinin ne kadar milliyetçi olduğunu anlatan ve kendisi olmasa belki de dünyanın da artık dönmeyeceğini düşünenlerin egemen olduğu bir ada yarısında, benim söyleyeceklerimin ne önemi olabilir? Hala tüm dünyanın kendisine düşman olduğunu, “Türk’ün gücü”nden korktuğunu ve tüm sorunlarının arkasında bu Türk’ten korkanların komplolarının yattığını anlatanların “büyük devlet adamı”, dünyayla barışmak ve kaynaşmak gerektiğini savunanlarınsa “vatan haini” olarak adlandırıldığı absürd ötesi koşulların hakim olduğu bir ortamda ne yazılabilir, ne anlatılabilir ki? Bir de devletçe beslenen faşist örgütlerin “susturun bunları!”, “bu partiler seçime katılırsa olacaklardan hükümet sorumludur!” çığlıklarını bulunduğunuz ülkedeki seçim ortamıyla karşılaştırırsanız söze nereden başlayacağınızı bilemezsiniz.

Işte tüm bu düşünceler içinde çırpınıp egemenlerin tüm dünyaya karşı komplekslerini analiz etmeye çalışırken uzun süre önce okuduğum bir yazı aklıma geldi ve sizlerle paylaşmak istedim. 1976 yılında Çetin Altan tarafından yazılmış. "Kahrolsun Komünizm diye diye Globalleşme"den... 1974 sonrasında Kıbrıs’ın kuzeyine yön verenlerin ruh hali, koltuklarını korumak için kulluk ettikleri “anavatan”larına egemen olan ruh halinden pek de farklı değil sanırım.


“ …Tam olarak ne Türkiye'nin dış dünyayı anlayabilme olanağı vardır, ne de dış dünyanın Türkiye'yi...

Nedenine gelince... Ne toplumsal yapılarıyla oluşumlarının; ne kültür birikmlerinin; ne de bugün içinde bulundukları "dönem"lerinin, ortak hiçbir yanı yok gibidir.

Örneğin çağdaş kültürün çizelgesi üç büyük nirengi noktasından geçmektedir:

Hıristiyanlıktan, Rönesanstan, Marksçılıktan...

Hıristiyanlıkla Rönesans, Batı kültürünün gelişiminde özü etkileyen unsurlardır. Marksçılık ise Batı kültürünün dışında kalmış toplumları da, çağdaşça sarmalayan evrensel boyutlarla çıkmıştır ortaya... Ve yepyeni bir kültür oluşturmaya başlamıştır.

Bunun en tipik örneği Çin'dir.

Hıristiyanlıkla Rönesanstan hiç mi hiç etkilenmemiş olan Japonya bile, Marksçılığı bir kıyıya itememiştir.

Arap dünyası da itememektedir. Afrika da itememektedir.

Türkiye ise bu çağdaş kültür çizelgesinin, en dışında kalmış görünen ülkelerden biridir.

O yüzden de Türk politikacıları bir dünya görüşünü savunmaktan çok, Türk milletinin soyluluğu ile atalarının kahramanlığını anlatmaktadırlar.

Her insan dünyanın bir bölgesinde doğar. Kimi Kanarya adalarında, kimi İsfahan'da, kimi Yozgat'ta, kimi Madagastar'da...

Ne Kanarya adalarında doğan İsfahan'da doğandan daha önemlidir; ne Yozgat'da doğan, Madagaskar'da doğandan daha önemli... Kişinin iradesi dışındadır doğduğu yeri seçmek. İrade dışı rastlantılar ise, bir başarı övünmesi gibi değerlendirilmemelidir.

İnsanoğlu uzaya giden araçları yaptığı için övünebilir; yahut penisilini, veya radyoyu bulduğu için... Ama hiçbir çabaya dayanmayan bir doğum yeriyle övünmek, hem de dünyaya karşı övünmek; bir duygusal coşkuyu gösterse de, bilimsel bir ciddiyeti göstermez.

Ve böyle bir övünme çağdaş dünya ile dialog kurmaya yetmez.

Bir İtalyan, bir Belçikalı'yla konuşurken, gerçek bir dialog kurmak istiyorsa hemen dünya görüşünü açıklar:

- Hıristiyan demokratım, der; sosyalistim der; komünistim, der.

Belçikalı da açıklar kendi dünya görüşünü.

O da ya:

- Ben de liberalim, der, yahut Hıristiyan sosyalistim der, yahut komünistim, der.

Aralarında ya kaynaşırlar, ya tartışılar.

Türk demokrasisi ise çağdaş dünya görüşlerini yansıtan siyasal örgütlerden yoksun gibidir.

Parlamentosunda ne sosyalistleri vardır, ne komünistleri...

Sermayecileri de, ne Rotshchild'lerin, ne Morgan'ların, ne Niyarkos'ların dünyasındaki bütünleşme içindedir.

Öyleyse bir Türk, dış dünya ile herhangi bir fikir ve görüş düzeyi üstünde dialog kurmaya nasıl yönelecektir?

Olsa olsa ırksal kökenini siyasal bir tutummuş gibi ortaya koyacak ve karşısındaki Alman:

- Ben bir sosyal demokratım, derken; o da:

- Ben sadece Türküm, diyecektir.

Aralarında ne anlaşmaya, ne tartışmaya dönük bir dialog kurulabilecektir.

Türkiye'nin yeryüzündeki yalnızlığının başlıca nedenlerinden biridir bu. Türkiye demokrasi iddialarına rağmen, içe kapalı ve totaliter katılığını esnekleştirememiştir.

Türkiye; aşiretleri, ağaları, kitap yasakları, fikir suçları ve dışarda paraleli olmayan garip partileriyle, çağdaş kişilerin anlayamayacağı, eşi benzeri bulunmayan bir demokrasidir.

Böylesi bir demokrasinin erdemliğini yeryüzünde alkışlayacak bir kamuoyu bulmak, herhalde kolay değildir pek.

Boyuna kendi kendimizi alkışlayarak avunmamız da belki bundandır.

Yazarlık yaşamım süresince ne zaman sömürü hesaplarını açıklasam; emekçilerin ezildiğinden, haklarının yendiğinden söz etsem, karşıma daima Şark usulü palavralar çıkarıldı:

- Bunlar halkı zehirleyen sözlerdir.

- Moskova ağzıyla konuşma.

- Sen ne biçim Türk'sün?..

Falan...

Türk olmak mutlaka; ya kapkara bir beyinsiz, ya soyguncudan yana bir yılıbık mı demektir?

Bir Türk, iktisadi rakamlar üzerinde analizler yapamaz ve devlet eliyle kişilerin nasıl zengin edildiğinin mekanizmasını ortaya koyamaz mı?

Bütün yazdıklarım, ya gazete sütunlarında, ya kitaplarda olduğu gibi duruyor.

Kuzum elinizi vicdanınıza koyarak söyleyin:

- Hangisi yanlış çıktı?

Siz de biliyorsunuz ki, hepsi doğru çıktı. Mahkeme koridorlarına gömülen yıllarım da; -işsizlik, sıkıntı ve daha birçok belanın yanında- Türk demokrasisinin naçiz kalemime lütfettiği bir armağan olarak kaldı.

İkide birde onu bunu küçümseme rahatlığını artık biraz ırgalamak gerektiğine inanıyorum. En kızgın ve kırgın olduğumuz komşularımızdan biri Yunanistan.

Demokrasi alanında Yunanistan'dan geri kalmış olmayı, başkalarının gönlü götürse de, benim gönlüm götürmüyor.

Niçin Yunan demokrasisi, Türk demokrasisinden daha geniş kanatlı, daha dünyaya açık ve daha sempatik olsun?

Ne Hıristiyanlık dayanışması, ne eski Yunan uygarlığının etkisi yetmez bunu açıklamaya.

Yunan demokrasisinde fikir özgürlüğü var, bizde yok. Bunun da suçunu Hıristiyanlık dayanışmasıyla, eski Yunan uygarlığı sevgisine bağlayamayız.

Demokrasiyi bir türlü tam olarak uygulayamamaktaki katılık kendimizden geliyor. Ve bu nedenle dış dünya ile çağdaş dialoglar kuramıyor; yeteneklerimizi çağdaşlığa dönük olarak geliştiremiyor; ihracatımızı arttıramıyor; binbir demagojiyle, yazarımızı, çizerimizi, gencimizi, emekçimizi eze bitire; kendi kendimizi harap edip gidiyoruz.


Eser Keskiner|Ana Sayfa