Eser Keskiner Arşiv|Ana Sayfa


Kırmızı ve Siyah, 30 Nisan 2001
Eser Keskiner

Oyun Aynı Oyun

Emperyalizm nedir? Nedir bu ülkemiz üzerindeki çıkar ilişkilerini anlatmak için de sıkça dile getirdiğimiz kavram? Marks ve Lenin’in dediği gibi kapitalizmin kaçınılmaz bir ekonomik sonucu mudur? (ve kapitalist ekonomik sistem yıkıldığında emperyalizm de kendiliğinden ortadan kalakacak mıdir?) Yoksa emperyalizmi sadece ekonomik açıdan ele almak bu kavramı fazla mı basitleştirmek olur? Gelen hafta emperyalizm üzerine daha teorik bir yazıyı bu köşede okuyabilirsiniz ama isterseniz şimdilik Nazım Hikmet’in “Bir Çin Hikayesi”yle başlayalım.


Bir Çin Hikayesi

Hayatını anlatacağımız adam Çin limanlarından birinde yaşamıştı…

Bir tek Çin limanına nazaran dünya çok büyüktür. Tekmil Çin’e nispet edersek dünya biraz küçülür. .. Portakal biçiminde olduğu iddia edilen küremize, sonsuz kainatın içinden bakacak olursak, onu, alacakaranlık bir odaya giren güneş ışığındaki yaldızlı toz zerrelerinden çok, ama çok daha küçücük görürüz.

Işte bundan dolayıdır ki, Çin limanlarından birinde yaşayan Va-Ni-Fe’nin hayat sergüzeştine benzer sergüzeştlere, yaldızlı toz zerrelerinden çok daha küçücük olan dünyanın her tarafında, şimdilik tesadüf etmek mümkündür.

Va-Ni-Fe’nin babası, küçüklü büyüklü, mavi, sarı, kırmızı p kadar Çin nehri varsa hepsinin üstünde, hasır yelkenli, altı düz kayığıyla şimalden cenuba, garptan şarka afyon ve pirinç taşırdı. Va-Ni-Fe babasının hasır yelkenli kayığında doğmuş, on yaşına kadar, gündüzleri mavi, sarı, kırmızı nehirlerin sularına bakmış, geceleri pirinç denkleri ve afyon sandıkları arasında uyumuştu.

Va-Ni-Fe’nin babası afyon sandıklarını, cenubun büyük limanlarında oturan mavi gözlü, sarı saçlı, kocaman beyaz şapkalı, beyaz elbiseli Ingiliz tüccarlarının emriyle kayığına yükler ve şimal şehirlerindeki Çin komisyonculara teslim ederdi. Yuvarlak gözlükleri içinde, kuyruklu siyah bir böcek gibi çekik gözleri kımıldayan Çinli komisyoncular, Va-Ni-Fe’nin babasının kayığına pirinç denkleri yükletirler ve cenup limanlarındaki Ingiliz tüccarlarına gönderirlerdi.

Günlerden bir gündü. Va-Ni-Fe on yaşına basmıştı. Hasır yelkenli kayığa şimal şehirlerinden bir Fransız misyoneri bindi. Bu çok uzun boylu, çok uzun siyah sakallı ve elleri kıllı iki örümceğe benzeyen bir adamdı.

Beynelmilel Misyoner Teşkilatı’nın merkezine gidiyordu.

Hasır yelkenli kayık, gökyüzünde yıldızlar çinfenerleri gibi yanmaya başladığı bir saatte, kendini suların akıntısına bırakarak yola çıktı…

Fransız misyoneri kıllı bir örümceğe benzeyen elini Va-Ni-Fe’nin bir hindistancevizini andıran başı üstüne koydu, konuşmaya başladılar:
- Gökyüzünde gördüğün şu yıldızları kim yarattı Va-Ni-Fe?
- Bilmem.
- Öğren ki, Va-Ni-Fe, gökyüzünde gördüğün şu yıldızları Allah yarattı.
- Öğrendim.
- Öğrendinse, cevap ver Va-Ni-Fe! Taşı, toprağı kim yarattı?
- Bilmem.
- Öğren ki, Va-Ni-Fe, taşı, toprağı Allah yarattı.
- Öğrendim…
- Öğrendinse tekrar et Va-Ni-Fe!
- Öğrendim, taşı, toprağı, gökteki yıldızları Allah yarattı. Ya Allahı kim yarattı?

Misyoner cevap vermedi. Misyoner tekrar sual sordu:
- Şimdi ben senin sağ yanağına bir tokat atarsam, sen ne yaparsın Va-Ni-Fe?
- Ben de sana atarım.
- Öğren ki, böyle yapmaman lazim gelir. Öğren ki, ben senin sağ yanağına bir tokat atarsam, sen bana sol yanağını çevirirsin.
- Öğrendim…
- Ben sana fenalık yaparsam, sen bana ne yaparsın?
- Ben de sana fenalık yaparım.
- Hayır yapamazsın Va-Ni-Fe. Ben sana fenalık yaparsam sen bana iyilik edersin…

Va-Ni-Fe şöyle bir düşündü, sonra sordu:
- Ya ben sana fenalık yaparsam sen bana ne yaparsın?
- Sen bana ne fenalık yapabilirsin ki Va-Ni-Fe?
Va-Ni-Fe yine düşündü. Birdenbire yerinden fırladı. Misyonerin yanı başında duran sarı bavulun üstüne atılarak onu nehire yuvarlayıverdi. Bavul Çince’ye çevrilmiş kütüb-i mukaddese ile doluydu. Misyoner Va-Ni-Fe’nin suratına dehşetli bir tokat aşk etti. Va-Ni-Fe gülüyordu. Acayip kuşların çıkardıkları seslere benzeyen lisanıyla:
- Gördün mü? diyordu. Ben sana fenalık ettim, sen de bana tokat attın, fenalık ettin. Hani fenalığa karşı iyilik etmek lazımdı?

Misyoner hiddetini yendi. Kıllı bir örümceğe benzeyen elini yine Va-Ni-Fe’nin başına koydu:
- Sen fenalık ettin, göreceksin ki, ben sana iyilik edeceğim, dedi.

Ve cenuptaki büyük limana geldiklerinde vaat ettiği iyiliği yaptı. Va-Ni-Fe’yi taşı, toprağı, gökteki yıldızları kimin yarattığını bilen ve daha ötesine karışmayan, fenalığı iyilikle karşılayan mükemmel bir Hristiyan yapmak için babasının yanından aldı. Baba, ilk önce oğlunu vermek istemedi, fakat sonra düşündü ki, kendisi çok fakirdir ve karısının karnında yeni bir çocuk kımıldanmaktadır.

Işte bu suretle Va-Ni-Fe babasının hasır yelkenli kayığından çıkarak cenuptaki büyük limanlardan birindeki misyoner mektebine girmiş oldu.

*****

Va-Ni-Fe Çin’deki misyoner mekteplerinde tam sekiz sene tahsil ve terbiye gördü.

Bu sekiz sene içinde, mavi, kırmızı, sarı nehirlerde hasır yelkenli kayığıyla pirinç ve afyon taşımakta devam eden babasını bir kere olsun görmedi. Ve şimdi birbirlerini görseler bile, birbirlerini tanıyamazlardı artık. Hatta Va-Ni-Fe, bundan sekiz sene evvel, bembeyaz dişleri, yumuk gözleri ve bir hindistancevizine benzeyen kafasıyla mavi, sarı kırmızı suların aynasında gülen çocuğu görse , onula karşılaşsa bile kim olduğunu bilmeyecek, ve bu putperest yavrusuna atideki sözlerle hitap edecekti:

- Ey sürüden uzak kalan bedbaht. Isanın çobanları seni hak yoluna davet etmektedir. Süye gel… Ve bil ki, taşı, toprağı, gökteki yıldızları yaratan Allahtır… Allaha ulaşmak için Fransızlara ve Ingilizlere itaat et, zira onlar sürünün başında giderler… Sana bir beyaz fenalık ederse, sen ona iyilikle mukabele et, ve zinhar beyazların malına, mülküne, afyon depolarına ve mensucat fabrikalrına dokunma… Beyaz tüccarlar sana, dört bacalı dört direkli gemileriyle medeniyet getiriyorlar, sen onların bu giranbaha hamulesini taşımak için kollarının kuvvetini, gözlerinin ferini, beyninin kabiliyetini sarfet. Ecdadın tembeldi. Sen günde on beş saat çalışmaya alış. Isa çalışanları sever, hele beyazların fabrikalarında, bir tabak pirince mukabil, sekiz yaşından elli sekiz yaşına kadar çalışmaya dayanabilene bayılır. Ey sürüden uzak kalan bedbaht, ben de vaktiyle delalette idim, şimdi hak yolunu buldum. Benim gittiğim yoldan gel…

******

Va-Ni-Fe on sekiz yaşından yirmi yaşına kadar, artık uzun siyah sakalına ak düşmüş olan Fransız misyonerinin yanında tecrübe gördü. Çin’i baştan başa dolaştılar. Sürüden uzak kalan koyunları sürüye davet ettiler.

Ikinci senenin nihayetinde, Fransız misyoneri şimal şehirlerinden birinde, çıldırarak öldü. Isa’sına kavuşan bu büyük ölüyü vaktiyle Singapur limaninda tedavi etmiş olan Çinli bir doktor, ölüme sebep olarak melez bir kadından geçmesi melhuz bulunan frengi hastalığını gösterdi. Kendisini sürüye sokan mukaddes çoban hakkında böyle müstekreh bir iftirada bulunulması Va-Ni-Fe’yi fena halde dilhun etti. Ve üstadının ruhunu şadeylemek için, müstekreh iftirayı atan Çinli doktoru hak yoluna davet etti ve bu suretle onun, kendi kendini alenen tezkip etmesinde amil olmayı münasip buldu. Fakat Çinli doktor, Va-Ni-Fe sürüye davet edici nutkunun ilk sözlerini söyler söylemez, onu, memleketini soyanlara satılmış olmakla itham etti, “Şehri derhal terketmezse başına bela geleceği”ni söyledi. Va-Ni-Fe çok korkaktı. Allahtan korkmak için insanlardan korkmak lazım geldiğini ruhuna aşılamışlardı. Işte bu sebepten dolayı Va-Ni-Fe, Çinli doktorun, şehri derhal terketmezse başına bela geleceği şeklindeki tehdidini işitince, beyaz din kardeşlerine iltica etmeyi düşündü. Ve vakanın cereyan ettiği şehirde, afyon komisyoncularından bir Çinli’nin delaletiyle Ingiliz Konsolosuna müracaat etti. Ingiliz Konsolosu bu sarı din kardeşinin elini sıkmadıysa da, ona bundan böyle kendisini himayesine aldığını söyledi.

*********

Fransız misyoneri, cesur, dinsiz, asi çocuk Va-Ni-Fe’ye iyilik etmek için, onu babasının hasır yelkenli kayığından kopararak Isa’nın sürüsüne sokmuştu… Ingiliz konsolosu, korkak, dindar, muti delikanlı Va-Ni-Fe’yi Sun-Yat-Sen taraftarı doktorun tehdidinden kurtarmak için, onu Entelijens Servis ismi verilen casus ve emniyet-umumiye teşkilatina tavsiye etti…

Va-Ni-Fe bütün dönemeçleri, körebe oynayan gözü bağlı bir çocuğun şaşkınlık ve saffetiyle geçivermişti. O, kendi ayaklarıyla bir adım olsun atmamıştı. Onu elinden tutmuşlar ve götürmüşlerdi. Gelmişti, gidiyordu.

********

Üç seneden beri beyazların beyazı Britanya Entelijens Servisi’nin emriyle cenubun en büyük limanında yaşamaktaydı. Bu üç sene zarfında, beyazların aleyhinde bulunan yüzlerce putperest Çinli’yi masum bir güvercin şeklinde resmolunan Ruhul Kudüs devletine ihbar etmişti. Ve o bütün bu ihbaratı, dinsiz olduklarından dolayı asi olduklarını sandığı zavallıları sürüye sokmak için yapıyordu. Daha da yapacaktı. Fakat ne çare ki, ömrü vefa etmedi….

Günlerden bir gün, Isa’nın sevgili beyaz Amerika koyunları ile Ingiliz koyunları arasındaki bir anlaşamamazlık vesikasını Ingiliz koyunlar hesabına çalarken, Amerikalı koyunlar tarafından yakalandı ve bir şarap mahzeninde konsoloshane kavaslarından birinin parmaklarıyla boğuldu…

******

Işte Va-Ni-Fe’nin hayat sergüzeşti bu kadardır. Ve unutmayalım ki, bir Çin limanına nazaran çok büyük, fakat kainata nisbet edersek minnacık olan küremizin üstünde, isimleri ve elbiseleri başka, fakat işleri aynı olan bir yığın Fransız misyoneri, Ingiliz konsolosu, Entelijens Servis şube reisi, konsoloshane kavası ve Va-Ni-Fe vardır.


Ne dersiniz Kıbrıs’tan da tarihi boyunca nice “Fransız misyoneri, Ingiliz konsolosu, Entelijens Servis şube reisi, konsoloshane kavası ve Va-Ni-Fe” gelip geçmedi mi? Ve etrafımıza baktığımızda nice Va-Ni-Fe görmemekte miyiz?

Bu hafta kahramanlarına Nazım Hikmet’in gözüyle baktığımız oyunun senaryosunun nasıl yazıldığı üzerinde gelen hafta duracağız.


Eser Keskiner Arşiv|Ana Sayfa