Kırmızı ve Siyah, 9 Nisan 2001
Eser Keskiner
Ekonomik Düşünceler III
Geçtiğimiz iki yazımızda bugün içinde yaşamak zorunda bırakıldığımız ve alternatifi olmadığına inanmamız istenen kapitalist sistemin “mucizesi” küreselleşme ve bugünkü literatürde anlaşıldığı şekliyle küreselleşmenin savunuculuğunu üstlenen iki kuruluştan bahsetmiştik. Bugünkü yazımızın konusuysa bugünkü düzene alternatif olabilecek katılımcı bir ekonomik yapılanma.
Ilk önce geçtiğimiz yüzyılın sonunda yıkılan ve çoğu çevrelerce “kapitalizmin tek alternatifi” olarak gösterilen sistemin kapitalizmin tek alteratifi olmadığı tespitini yapmakta fayda var. Eğer öyle olsaydı, alternatif yapılanma modelleri üzerine kafa yorma tamamen boş bir uğraş olurdu. Oysa geçen yüzyılın önemli bir bölümünde “Doğu Bloku” olarak adlandırılan ülkelerde egemen olan sistemin kapitalizmin sadece çarpık bir alternatifi olduğunu ele alırsak (ki bu görüş Bolşevik Devrimi’nin öncülerinden Trotsky’nin de arlarında bulunduğu pekçok kişi tarafindan daha Doğu Bloku ayaktayken bile dile getiriliyordu), şu ana kadar denenmiş sistemlere bir alternatif aramanın doğal olduğunu görürüz.
Ne yazık ki aralarında sol görüşlü pekçok kişinin de bulunduğu hatırı sayılır bir sayıda insanın düştüğü yanılgı, Doğu Bloku’ndaki sistemin yıkılmasıyla artık ekonomik yapılanma tartışmalarının sona ermesi gerektiğidir. Çoğu kendini “sol” olarak tanımlayan kişilere göre bile “Oyun bitmiştir, kapitalizm kazanmıştır”. Gerçi bunlar birçok kapitalist sistem savunucusu kadar ileri gidip bunun “tarihin sonu” olduğunu, yani kapitalizmin insanoğlunun erişebileceği en üstün yapılanma şekli olduğunu; bundan sonra gelişmeye gerek olmadığını iddia etmiyor, ama ekonomik yapılanmada kapitalizmin üstünlüğünün ispatlandığını, bundan sonra dikkatimizi politik ve sosyal yapılanmaya çevirmemiz gerektiğini söylüyor. Fakat insanın sosyal gelişimi de içinde bulunduğu ekonomik yapılanmaya direk olarak bağlı olduğuna göre ikisini ayrı ayrı düşünmek pek doğru olmaz.
Çoğu ekonomist, ekonomilerin ya eşitsizlik ya da itaatkar birliktelik; ya rekabet ya asalak bir düzen; ya “serbest pazar” ya da otoriter planlamaya dayanması gerektiğini savunur. Peki onları bu inanaca iten sebepler nelerdir, ve neden yanıldıklarını düşünüyoruz?
Sorulması gereken ilk soru “Insanlar neden çalışır?” sorusudur. Ekonomistlerin üstünde anlaştıkları sonuç, “Eğer çok çalışma beraberinde zenginlik getirecekse insanlar çok çalışacaktır” sonucudur. Peki ne kadar çok çalışırsa çalışsın hiçbir zaman zengin olamayacağı bir işi yapanlar? Örneğin çöp toplamakla görevli olan işçiler? Nasıl oluyor da sistem kimsenin yapmak istemediği işler için çok düşük bir gelir önermesine rağmen bu işler yapılıyor? Yine ekonomistlere göre çok çalışmayı motive eden tek şey zengin olma isteği değil aynı zamanda umutsuzluktur. Toplumun belli bir kesimi o denli kötü şartlarda yaşamalıdır ki başka kimsenin yapmak istemeyeceği işleri, hem de çok düşük bir ücret karşılığında yapabilsin. Peki bu umutsuzluk da yeterli değilse? O zaman bir otoriteden “Çalış! Yoksa….” emri gelmesi gerekir. Böylece ekonomistler insanların çalışması için “motivasyon”un bu üç seçenekten biri olması gerektiği sonucuna varırlar.
Peki üretim ve tüketimin dağılımı nasıl sağlanır? Ekonomistlere göre milyonlarca değişik ürünün üretilip dağıtımın sağlanması sadece iki yoldan biriyle gerçekleştirilebilir. Bunlar ya merkezi bir otorite ya da serbest piyasadır. Üretici ve tüketiciler ya merkezi bir planlama otoritesine ya da serbest piyasaya teslim olurlar. Ya da bu ikisinin bir çeşit kombinasyonuna. Birçok kez duyacağınız gibi “Üçüncü bir yol yoktur”. Üretim ve tüketimin nasıl yapılanacağıysa “uzman”lar tarafından yapılması gereken bir iştir. Bu “uzman” kadroların dışında kalan kesim bu tip kararları almak için “çok cahildir” ve onlara güvenilemez. “Uzman”lara göre bu “common sense”dir. Onlara göre hem materyal olarak iyi bir durumda olup hem de dayanışma, çeşitlilik ve kendi kendini yönetme erklerine sahip olamayız.
Hem piyasa ekonomisi hem de merkezi bir yapılanmaya dayanan ekonomi (eski Doğu Bloku ülkelerinde olduğu gibi) işgücünü karar alıcılar ve uygulayıcılar olarak ikiye böler. “Uygulayıcılar” sınıfına giren çoğunluk ne üzerine çalışacağını belirleme hakkına sahip değildir. Bu iki sistemde de bir işin yapılabilmesi, onu yapacak olanlara sunulacak olan materyal çıkarların çekiciliğine dayanır. Iki sistem de işgücü arasında rekabete, eşitsizliğe ve karar mekanizmasından kopukluğa yol açar. Bunların yerine dayanışma, eşitlik, çeşitlilik ve kollektif yönetime dayalı bir ekonomik yapılanma nasıl kurulabilir?
Bu konuda ifade edilmiş düşüncelere süreç içerisinde geri döneceğiz. Gerçi bugünkü yazımıza çeşitli alternatiflere değinmek niyetiyle başlamıştık ama daha sistemi sorgulamanın giriş kısmında sayılırız. Üzerine kitaplar yazılabilecek bir konuyu bir makaleye sığdırmaya çalışmak da zaten pek gerçekçi değildi. En azından bu üç yazılık seride eleştirel bazda söylenebileceklerin bir kısmını söylemiş olduk. Ilerideki haftalarda bıraktığımız yerden devam edip alternatif yapılanma modelleri üzerine düşünce egzersizleri yapacağız.