Kırmızı ve Siyah, 9 Mayis 2001
Eser Keskiner
Ekonomik Dusunceler
Yazarimiz yogun programi nedeniyle Mayis ayi sonuna kadar yeni yazi gonderemeyecektir. Bu sure icerisinde Hamamboculeri'nin deneme yayini sirasinda yazdigi yazilari sizlere aktaracagiz. Bu haftaki yazi, 12 Mart 2001 tarihli "Ekonomik Düşünceler" yazisi...
Iki haftalık bir aradan sonra tekrar merhaba. Iki haftanın ne kadar uzun bir süre olduğunu bu hafta ne yazsam diye düşünürken bu süre içerisinde almış olduğum “gündemden notlar”a göz atarken bir kez daha anladım. Neler olmamış ki son iki hafta içinde? Türk Lirası tüm medyum kehanetlerine ve “uzman tahminlerine” rağmen bir kez daha deger kaybetmiş, şiddet kültürü hıncını bir kez daha hayvanlardan alırken “anavatan”ımız da kendine bir kurtarıcı "derviş" bulmuş, Zapatistalar Mexico City’ye yaptıkları yürüyüşün sonuna gelirken, Paris 1871 komününden sonra ilk kez bir sol yönetime yaklaşmış. Dünyadaki tüm bu gelişmelere Kıbrıs’taki egemenler “şükran anavatan” nutuklarıyla karşılık vermiş ve dünyanın titreyip kendine gelmesini ve Türk’ün gücünü kabul etmesini bir kez daha talep etmiş. Dağa taşa bayrak çizme abukluğunu daha da ileri götürüp tek sorunumuz geceleri bayrağı görememekmiş gibi hani o Guiness Rekorlar Kitabı’na da giren “dünyanın en büyük bayrağı”nı ışıklandırmak için dernek bile kurmuşlar. Kim bilir belki de sorunumuz gerçekten geceleri bayrağı görememekten ibaretti ve bu sorunu çözünce aniden üzerimize bir sihirli değnek dokunuverir de tüm sorunlarımızı bir çırpıda çözeriz. Bir bildikleri vardır elbet…
Tüm bu konulara ilaveten bir de “günün anlam ve önemi” üzerine bir “12 Mart” yazısı yazıp faşizme ve militarizme dair yorumlarda bulunmak seçeneği vardı . Ama “Ne da olmasa faşizm son yüzyılda bayağı boy gösderdi. Ona da başga bir ‘yıldönümünde’ değinirik” diyerek önümüzdeki birkaç hafta, içinde yaşamak zorunda bırakıldığımız ve hiçbir alternatifi olmadığına inanmamız istenen ekonomik sisteme bir değineyim dedim. Bu hafta hani o çok duyuduğumuz, üstüne methiyeler yazılan küreselleşmeden, gelen hafta da “küreselleşme” ve “stabilite”nin koruyucusu kuruluşlardan (IMF, Dünya Bankası) ve tarihleri boyunca yaptıklarından bahsedeceğim . Bu serinin son yazısında da alternatif ekonomik yapılanma modelleri ve bugünkü kapitalist sisteme alternatif olabilecek sistemlere değineceğim.
Öncelikle hiçbir ekonomi “eğitim”im olmadığını belirteyim. Belki de bu yüzden olacak bu konuda eğitimi olan arkadaşlar hep “kurallar”dan haberim olmadığından yakınırlar. “Bu kadar bariz” olan kuralları nasıl olup da anlayamadığımı merak ederler. IMF’yle ilgili bir konuşmasına gittiğim ünlü ekonomist Dornbusch da IMF’nin üçüncü dünya ülkelerine empoze ettiği Yapısal Değişiklik Programlarıyla ilgili sorduğum sorular karşısında “kesinlikle ekonomi eğitimine ihtiyacım olduğu”nu söylememiş miydi? Ama ne yapabilirim, bir türlü paranın insan hayatından daha önemli olduğunu, küreselleşmenin nasıl dünyayı bir cennete çevirdiğini anlayamadım. Doğrusunu isterseniz, bu “küreselleşme” dedikleri kavramı da pek anlayamadım. Bugün biraz sesli düşünüp kafamdaki soruları sizinle paylaşmak istiyorum. Ama uyarmadi demeyin, ben ekonomiden falan anlamam. Eğer okumayı tercih ederseniz bulacağınız tek şey “kafası karışmış” birinin aklına takılanlar olacak.
******
“Küreselleşme” konusunda yine bir “yanlış” isimlendirme var gibime geliyor. Tıpkı ateşkesin “barış”, sulandırılmış faşizmin “demokrasi” olarak isimlendirilmesi gibi birşey. Hal böyle olunca da doğal olarak gerçek bir küreselleşmeyi isteyenler “küreselleşme karşıtları”, gerçek anlamıyla bu kavrama tamamen karşı olanlarsa “küreselleşmeci” olarak isimlendiriliyor. Küreselleşme, gerçek anlamıyla anılsa, yani sadece ürünlerin ve sermayenin değil, insanların ve fikirlerin de serbest dolaşımını ifade etse, görülür ki bugünün mangalda kül birakmayan neoliberal “küreselleşmeci” takımı bu kavrama tamamen karşıdır. Aslında egemen medyanın “küreselleşme karşıtı” diye adlandırdığı gösterilere de bakacak olursanız, bunların sadece IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü tarafından korunan ve desteklenen, çokuluslu şirketlerin korumaci politikalarla istedikleri her yeri sömürebilmesini öngören sermaye küreselleşmesine karşı olduklarını görürsünüz.
Bir an durup gerçek küreselleşmenin, yani dünyamızın gerçek anlamda birleşmesinin, neler içermesi gerektiğini düşünün. Serbest dolaşım ve göç hakkı: Bugün dünyamız adına “sınır” denilen ve milyonlarca polis ve asker tarafından korunan duvarlarla bölünmüş durumda. Bunun sonucu olarak çölleşmekte olan bir ülkede doğan bir çiftçiyseniz, su kaynaklarının daha bol olduğu bir ülkeye gitme hakkınız ve şansınız yoktur. Şanssızsanız ve doğru dürüst bir eğitim sistemi olmayan bir ülkede doğmuşsanız, daha iyi bir eğitim alabileceğiniz bir ülkeye serbestçe gitme hakkınız da yoktur. Bunun sonucunda bugün dünyanın büyük çoğunluğu doğdukları sınırlar içinde mahkumdur. Hayatları boyunca sahip olacakları imkanlar, tamamen sınırları icerisinde doğdukları ülkenin koşulları tarafından belirlenmektedir. Gercek küreselleşme bu kısıtlamaların ve sınırların kalkmasını içeren küreselleşmedir. Fakat bugünün “neoliberal” demagogları bunun tam tersini istemektedir. Onların istediği görünmez duvarlarla fakir ve çaresiz insanları oldukları yere hapsetmek ve “köle işgücü” kullanan çokuluslu şirketlerin bu insanların çaresizliğini kullanarak karlarını artırmalarına çanak tutmaktır.
Yine gerçek bir küreselleşmeyle gelmesi gereken bir başka olgu da evrensel hukuğun tüm ülkelerde geçerli olmasıdır. Işçi hakları, ekosistemin korunmasına yönelik yasalar, savaş suçlularının yargılanması, ve benzeri uygulamalar evrensel kriterler doğrultusunda ele alınmalıdır. Ama gelin görün ki tüm bunları savunan “küreselleşme karşıtı sorun yaratıcılar”ken, “küreselleşmecilik”te rakip tanımayan ve ülkelerinin kaynaklarıni ve işgücünü global sermayeye peşkeş çeken demagoglar, kendi insanlarının çokuluslu şirketlerce sömürülmesini engelleyecek yasalara “ulusal egemenlik hakları” ayaklarına yatıp karşı çıkmaktalar.
Bugünün dünyasında belki de en tutucu ve bilgi akışını kısıtlayıcı yasalar patentler ve telif haklarıyla ilgiliyken neoliberal çevrelerin bunları koruması pek de şaşırtıcı değil. Eğer varolduğu iddia edilen “serbest market”ler bir gerçek olsaydı, örneğin bir bilgisayar parçasını en ucuza üretebilen kuruluş, bunu yapmakta özgür olurdu. Ister Bangladeş’te, ister Hindistan’da isterse Amerika’da olsun…Bunun yerine, kendi gelişmesi süresince Ingiliz telif hakkı yasalarını gözünü kırpmadan ihlal eden Amerika, global ekonominin çarkını eline geçirdikten sonra diğer ülkelerin gelişmesini engellemek için “telif hakları” barikatını kullanmakta hiçbir sakınca görmemektedir. Bugün patent yasaları nedeniyle örneğin Hindistan’daki bir ilaç şirketi, bu ülke insanlarının satın alabileceği ilaçları üretememektedir. Çünkü çokuluslu ilaç firmaları bu ilacın patentini ellerinde bulundurmaktadır, ve ilaç fiyatlarının üçüncü dünya ülkelerindeki halk tarafindan karşılanıp karşılamayacağının hiçbir önemi yoktur. Gerektiğinde IMF, gerektiğindeyse politikacılar çokuluslu şirketlerin “hak”larını korumak için devreye girer. Geçtiğimiz yıl Al Gore’un bizzat Güney Afrika’ya gidip Nelson Mandela’yı ülkesinde ucuz ve etkili AIDS ilaci üreten firmaları durdurması için tehdit ettiği hala daha akıllarda. Varsın milyonlarca insan sırf ilaç parasını karşılayamadığı için ölsün. Neoliberal küreselleşmeciler için kutsal olan insan hayatı değil telif haklarıdır.
Küreselleşme tartışmasına dürüstçe yaklaşacak olursak, esas tartışma konusunun “kim küreselleşme taraftarı, kim değil? ” olmadığını görürüz. Aslında bu hiçbir zaman esas konu değildi. Esas tartışma, “sınırlamaları azaltalım mı?” değil, “hangi sınırlamaları azaltalım? Ne kadar ve kimin çıkarı doğrultusunda azaltalım?” tartışmasıdır. Gerçek küreselleşme, herkes üzerindeki sınırlamaların kaldırılması demektir. Bugün bize empoze edilmeye çalışılan “küreselleşme” ise sınırlamaların sadece zaten zengin ve güçlü olanlar için kaldırılması, fakir ve dolayısıyla sömürü tehdidiyle en ciddi şekilde karşı karşıya olanların etrafındaki duvarlarınsa daha da güçlendirilmesi demektir. Ekonomi “uzman”ları istedikleri argümanları versinler, dünyanın büyük çoğunluğunu derin fakirliğe sürüklerken küçük bir azınlığı daha da zenginleştiren, kar hırsına milyonlarca insanı kurban eden bu sistem alternatifsiz olamaz.