Eser Keskiner|Ana Sayfa


Kırmızı ve Siyah, 5 Haziran 2001
Eser Keskiner

Emperyalizm Uzerine

Final sancıları ve mezun olma kaygıları bizi sarıp uzunca bir süre Kırmızı ve Siyah köşesine ara vermeden önce yazdığımız son yazıda sizlerle Nazım Hikmet’in “Bir Çin Hikayesi” ni paylaşmış ve bir sonraki yazımizda emperyalizme daha derin bir bakış açısından yaklaşacağımızı söylemiştik. Gerçi arada geçen sürede, teşkilatlar kuruldu, bombalar atıldi, hükümetçilik oyunlarında aynı “kahramanlar”ın oynaması için değişik sahneler yazıldı ama biz yine de sözümüzu tutup bugünkü yazımızı emperyalizme ayıralım.

Emperyalizm, genel olarak ekonomik bazda ele alınsa da, aslında hayatın diğer alanlarında da varolan bir “üstünlük kurma” ilişkisidir. Üstünlük kurma üzerine kurulu ilişkiler emperyalizmin ortadan kalkmasıyla son bulmayacağı gibi, ekonomik ya da politik emperyalizmin ortadan kalkması da diğer alanlardaki emperyalist ilişkilerin yok olmasını beraberinde getirmeyecektir. Bu bakımdan Marx’ın tanımı her n e kadar doğru olsa da emperyalizmi sadece kapitalizmin büyüyen market ihtiyacını karşılamak için kurulan ekonomik ilişkilerde araması açısından eksiktir. Marxist teoriye göre kapitalist koşulların ortadan kalkmasıyla emperyalizm de doğal olarak ortadan kalkacaktır. Bize göre ise emperyalizmi sadece ekonomik alanda aramak yanıştır

Johan Galtung, “A Structural Theory of Imperialism” isimli makalesinde özele inmeden herhangi iki grup arasındaki emperyalist ilişkiyi şöyle anlatıyor [1]: “Emperyalizm merkezi ve çevresel (peripheral) iki grup arasındaki şu koşullara göre şekillenmiş bir ilişkidir:

1. Merkez ve çevresel grubun içindeki merkezler arasında çıkar birlikteliği vardır.
2. Çevresel grubun içerisinde daha büyük bir çıkar uyumsuzluğu vardır.
3. Hem merkez hem de çevresel grubun merkezi olmayan grupları arasında çıkar uyumsuzluğu vardır.”

Bu tanima göre iki ülkeyi ele alacak olursak, bu iki ülke arasındaki emperyalist ilişkinin devamı, iki ülkedeki egemen kesimlerin çıkar birlikteliğine, güçsüz olan ülkede egemen sınıfla diğer sınıflar arasındaki çıkar uyumsuzluğunun güçlü ülkedekinden daha fazla olmasına ve bu iki ülkede egemen olmayan sınıfların çıkarlarını çatışmasına dayanır. Iki ülkenin egemen sınıfları birbirlerine bozulması güç çıkar ilişkileriyle bağlıyken güçlü ülkenin egemen olmayan sınıflarının da kendi ülkelerindeki egemen sınıfla çıkarları diğer ülkedeki egemen olmayan sınıfla olduğundan daha uyumludur.

Bu ilişkileri en bariz şekliyle görmek için ABD-Latin Amerika ilişkilerine bakabiliriz. Özellikle soğuk savaş yıllarında Latin Amerika ülkelerinde CIA tarafından gerçekleştirilen darbelerin amacı bu ülkelerde ABD’nin çıkarları doğrultusunda hareket edecek “merkez gruplar” yaratmaktı. Çoğu zaman popüler halk hareketlerini bastırmak için askeri diktatörlükler yaratılmış, bu diktatörlükler ABD’yi yoneten kesimlerle çıkar ilişkilerinde kusur işlemedikleri sürece de desteklenmişti. Benzer ilişkiler Sovyetler Birliği ile Ikinci Dünya Savaşı sonrası onun egemenlik alanı olarak belirlenmiş olan Doğu Bloku ülkeleri arasında da geçerliydi. ABD nasıl Şili’de demokratik bir seçimle işbaşına gelmiş olan Allende’ye tahammül edememişse, Sovyetler Birliği de 1968de Prag’daki gösterilere tahammül edememişti.

Amerika’nın soğuk savaş sonrasında da dünya üzerindeki rolünü emperyalist ilişkiler ışığında ele alabiliriz. Çoğu az gelişmiş ülkede Amerika’nın çıkarı (ki bununla dile getirilen genelde Amerikan halkının değil, Amerika’yı perde arkasından yöneten çokuluslu şirketlerin ve askeri-endüstriyel kompleksin çıkarlarıdır), bu ülkeyi yönetenlerle Amerika’yı yönetenlerin çıkarlarının örtüşmesine dayanır. Bu ülkeleri yönetenlere Amerika’dan icazet almaksızın kendi saltanatlarını sürdüremeyecekleri düzenli bir şekilde hatıtlatılır. Amerika’nın çizgisinden çıkmaya cüret eden üçüncü dünya despotlarına birkaç yılada bir indirilen darbeler, egemen medyada ele alındığı gibi “demokrasi aşkı” ile indirilen darbeler değildir. Bu darbelerin amacı egemen çizgiden çıkanı cezalandırmaktan çok, hala daha bu çizgide yer alanlara gozdağı vermektir. Bu bir onur meselesidir ve inanılabiliriliğin bir şekilde yeniden sağlanması gerekir. Inanılabilirliğin sağlanması için kullanılan metod sa bir mafya babasının kullandığı metoddan pek farklı değildir. Bir mafya babasının kendisine haraç vermeyi reddedene nasıl davranacağı onun “inanılabilirliği” açısından önem taşır. Kendine haraç vermeyi reddedeni oyle bir cezalandırmalıdır ki kendisine haraç veren diğerleri bundan vazgeçmeye kalkarlarsa başlarına nelerin gelebileceğini görsünler ve bunu akıllarına bile getirmesinler. Sonuçta güç ilişkileriyle birbirine bağlı olan iki ülkeden zayıf olanının başında bulunanlar da güçlü olanı yönetenlerin sözünden çıkmadıkları müddetçe saltanatlarını sürdürmelerine izin verilir. Bunun karşılığındaysa daha zayıf konumdaki ülkelerin kaynakları sonuna kadar egemen ülkedekilerin kullanımına açılır. Böylelikle iki merkez arasındaki çıkar ilişkisi sağlanmıştır.

Iki ülkenin içerisinde varolan sınıflararası çıkar uyuşmazlığıysa zayıf ülkede daha fazladır. Daha güçlu durumdaki ülke, kendi içerisinde rejimi tehdit edecek büyüklükte hoşnutsuzluklara izin vermez. Bunları ya nispeten daha iyi bir sosyal yapı kurarak, ya da medyayı halk yığınlarını afyonlamak için çok iyi bir araç olarak kullanarak (ya da bu ikisinin bir çeşit kombinasyonu yoluyla) sağlar. Egemen ülkedeki halk, kendi devletinin gerçekten de “asil amaçlar” peşinde olan, daha zayıfa yardım etmek için çırpınan bir devlet olduğuna inandırılır. Zayıf ülkedeki egemen kesimse egemen ülkenin imkanlarına sahip olmadığı için ne kendi içerisinde iyi bir sosyal yapı oluşturabilir, ne de propaganda araçlarını o kadar iyi kullanabilir. Ayrıca bu ülkedeki halk, sorunları ve müdahaleleri günlük yaşamının her alanında hissettiği için onu egemen ülkenin “asil amaç”larına inandırmak daha zordur. Zayıf ülkedeki iç uyumun daha az oluşu da egemen ülkenin işine gelir. Sürekli olarak bir iç “tehdit”in varlığından haberdar olan zayıf ülke egemen kesimi, varlığını sürdürebilmek için giderek egemen ülkeyi yönetenlere daha bağımlı hale gelir.

Emperyalist ilişkilerin diğer önemli özelliğiyse, bu ilişkilerle birbirine bağlı olan iki ülkenin egemen olmayan sınıfları arasındaki görünürde çıkar uyuşmazlığıdır. Görünürde diyoruz, çünkü aslında bu sınıfların ortak çıkarı bu tip ilişkileri birlikte mücadele yoluyla ortadan kaldırmaktır, fakat çoğu zaman egemen ülkedeki egemen olmayan sınıf, kendi kısa vadeli çıkarlarını uzun vadeli bir sınıf mücadelesinin önünde tutar. Bu da emperyalist ilişkilerin sona ermesi yolundaki en büyük engeldir. Sömüren ve sömürülen ülkenin emekçi kesimleri, birbirlerini kendi iş güvenliğini tehdit eden bir düşman olarak görür ve ortak mücadeleye yönelmez.

30 Nisan tarihli yazımda “Tarih boyunca bu topraklarda da nice emperyalist oyun sergilenmedi mi?” diye sormuştum. Bugünkü yazım için tasarladığım içerik, yukarida genel anlamda anlatmaya çalıştıklarımi Kıbrıs’tan örneklerle zenginleştirmekti. Ama böyle yaparak belki de Birikim’in Yeniçağ gazetesinde yayınlanmış “Filmin Sonu” [2] isimli yazısında değindiği “hap verme” olayıni gerçekleştirilmiş olacakti. Sanırım bu yazıya burada nokta koymak, ve okuyucularimizin yukarıda anlatmaya çalıştığımız konseptleri kendince sorgulayıp ülkemiz üzerinde oynanmış (ve oynanmakta olan) emperyalist ilişkiler üzerine etki altında kalmadan düşünmesine izin vermek en doğrusu olacak.

[1] "A Structural Theory of Imperialism", Johan Galtung, Journal of Peace Research 8, sayfa 81-117.
[2] Bu yaziyi Birikim'in 29 Mayis tarihli "İletişim Kavramı Üzerine Bir Derleme" isimli makalesinde bulabilirsiniz.


Eser Keskiner|Ana Sayfa