Kırmızı ve Siyah, 5 Temmuz 2001
Eser Keskiner
Seçimli "Demokrasi" ve Soyutlanma
“Demokrasi, duymak istediklerinizi size söylemelerinden sonra sizin diktatörlerinizi seçmenizden oluşur” – Alan Coren
Şüphesiz yukarıdaki alıntı pekçogumuzca ilk bakışta oldukça radikal bir söz olarak algılanabilir. Fakat önümüze sürekli olarak “demokrasi” diye konulan kavram aslında yukarıda ifade edilenden farklı değildir. Çeşitli etnik ve sosyal gruplardan insanlarla yapma şansı yakaladığım tartışmalarda en çok dikkatimi çeken konulardan biri “demokrasi”den dem vuranlara “Demokrasiyi tanımla” dediğimde yüzlerinde ilk anda beliren anlamsız bakışın (herhalde o sırada akıllardan geçen “Ne kadar saçma bir soru. Bunu bilmeyen mi var?” sorusudur) hemen sonrasında aldığım cevabın üç aşağı beş yukarı temel olarak “Demokrasi, liderlerini seçme ve istediğini söyleyebilme özgürlüğüdür” olmasıdır. Bu tanım günlük yaşamımızda o kadar yer etmiştir ki kendisini sağ ya da sol, liberal ya da muhafazakar tanımlasın herkesin aklına ilk gelen tanım “seçme” ve “konuşma” özgürlüklerini içerir.
Bunları ele alıp incelersek, adına seçme özgürlüğü denilen olayın bir demokrasi göstergesi değil, sadece faşizmi biraz sulandıran bir kavram olduğunu görürüz. Faşizmle adına “seçimli demokrasi” denilen kavramın arasındaki temel fark faşizmde sizin adınıza kararlar alan, sizin geleceğinizi belirleyen diktatörleri değiştirme şansınız yokken seçimli “demokrasi”lerde belirli aralıklarla size sizin adınıza kararlar alan ve geleceğinizi belirleyen bu şahısları değiştirme şansı verilmesidir. Sandığa gidip önünüzdeki birkaç yıllık süre için sizi yönetmesini istediklerinizi belirtirsiniz. Daha sonra çoğunluğun “bizi bu yönetsin” dediği kişi ya da kişiler sizin adınıza kararlar almak üzere belirli makamlara gelirler. Ve sizi kimin yönetmesini istediğini belirtme hakkınız size büyük bir “özgürlük”müş gibi sunulur. Halbuki özgürlük ve birileri tarafı ndan yönetilme taban tabana zıt kavramlardır ama etrafımızı saran propaganda cihazı “yöneteni seçme özgürlüğü” gibi bir ironi yaratıp bunu da “demokrasi” diye satmakta ustadır. Sonuçta herşeyi sizden daha iyi bildiğini iddia eden “büyükler”, sizin hayatınızı etkileyecek kararları sizin “onlara verdiğiniz yetkiye” dayanarak alırlar.
Tüm dünyada çözülmesi aksi takdirde mümkün olabilecek problemlerin hala daha devam etmesinin, bulunan ve uygulanmaya çalışılan çözümlerinse problemleri çözmek yerine yeni problemler yaratmasının temel sebebi karar mekanizmasının tamamen bu “seçilmiş”lere endekslenmesi ve sorunun içinde yaşayan insanların çözüm üretme sürecinden soyutlanmasıdır. Herhangi bir başkentte oturan ve büyük çoğunluğu halkın günlük sorunlarından soyutlanmış bir şekilde yaşayan bu seçilmişlerin problemlere bulacakları çözümlerin gerçekçi olması beklenemez. Çünkü sorun kendilerinin sorunu değildir, bulacakları çözümün başarısızlığıysa onların hayatını etkilemeyecektir. Bu yüzdendir ki başkentlerde oturan koyu takım elbiseli kadrolar bir kalem hareketiyle hiç görmedikleri, hiç bilmedikleri insanların hayatlarını etkileyecek olaylar hakkında karar verirken zorlanmazlar.
Bu oyun oynanırken, yani başkaları sizin adınıza kararlar alıp uygulamaya koyarken sizden tek beklenen olayı sessizce izleyen seyirciler olmanızdır. “Bakın büyükleriniz, herşeyi izden iyi bilenler, sizin onlara verdiğiniz yetkiyle sizin sorunlarınızı çözmek için çalışmaktadırlar. Siz bu sorunları zaten çözemezsiniz, çünkü aklınız ermez. Ne mutlu size ki herşeyi sizden iyi bilenler sorunlarınızı çözmeye çalışma büyüklüğünü göstermiştirler. Hadi, ne duruyorsunuz, gördüğünüz yerde onları omuzlarınıza alsanıza! Onlara teşekkür edip sizi sizin hayatınızdan soyutladıkları için minnettarlığınızı belirtsenize!”.
Sonuçta karar alma ve uygulama yöntemi olarak “seçimli demokrasi”lerin faşizmden pek bir farklılığı yoktur. Karar alma ve uygulama yetkisi her ikisinde de merkezidir, her ikisinde de belirli ellerde yoğunlaşmıştır ve duyarlı bir vatandaş olarak olaya koyacağınız katkı sınırlıdır. Ikisinde de size verilen mesaj kendi sorunlarınızı kendiniz çözemeyecek kadar değersiz olduğunuzdur.
Peki çözüm mü? Çözüm vatandaş bazında örgütlenme ve “direk demokrasi”yi gerçekleştirmekte. Yerel sorunları çözmek için yerel komiteler kurmakta, gerekli olan konularda komiteler arası koalisyonlarda. Kendi sorunlarını çözmek için örgütlenen bir halk, şu andaki düzenin işine gelmez. Çünkü kendi sorunlarına çözümler üretebileceğinin bilincine varan halk artık kendine güven duymaya başlar. Kendi geleceğini kendi ellerine almak ister. Bilinçlenir. Olaylardan soyutlanmayı kabul etmez. Bu da bugünkü sisteme “demokrasi” diyenlerin sözlüğünde “demokrasi krizi” denilen olaydır. Halkın kendi kaderini belirlemeye çalışması, pasif bir seyirci rolünden aktif katılımcı rolüne geçmesi “büyüklerimiz”in işine gelmez. Saltanatları tehdit altına girer.
Yazımın başında çeşitli kişilerle yaptığım tartışmalarda ortaya koydukları demokrasi tanımının seçme ve konuşma özgürlüğü üzerinde durduğunu belirtmiştim. Buraya kadar “seçme özgürlüğü”nü irdeledim. “Konuşma özgürlüğü” konusundaysa, yazımın başında olduğu gibi bir alıntı yapmak istiyorum:
“Insanlar kaçındıkları düşünce özgürlüğü yerine konuşma özgürlüğü talep ederler” – Kirkegaard
Evet, konuşmak düşünmekten kolaydır. Fakat sorunlara çözüm bulamaz. Hayatımızı etkileyen olayları kavrayabilmek, bize verilenden ötesini isteyebilmek ancak düşüncemizi özgür bırakarak gerçekleşebilir. Düşüncelerimizi belli kalıplar içinde tuttuğumuz müddetçe, ne kadar konuşma özgürlüğümüz olursa olsun sorunların kaynağına inemeyiz.
Sizi bilmem ama bazı şahısların kapalı kapılar ardında benim hayatımı yönlendirecek kararlar alması, kendi hayatımı etkileyen olaylarda sadece seyirci olarak kalmamı beklemeleri benim ağırıma gidiyor.