Eser Keskiner|Ana Sayfa


Kırmızı ve Siyah, 5 Agustos 2001
Eser Keskiner

“Eğitim” ve Itaatkar Nesiller

Hamamböcüleri için yazdığım 9 Nisan 2001 tarihli yazıda “daha sistemi sorgulamanın giriş kısmında sayılırız” demiştim. Bugüne kadarki yazılarımda bize bir veri, tek ve mutlak bir gerçeklik olarak sunulan, başka alternatiflerin olduğunu aklımıza bile getirmemiz istenmeyen çeşitli konular üzerinde durmaya çalıştım. Bu yazılarımda yer yer “etrafımızı saran propaganda cihazı”na değinip bu cihazın özellikle medya bölümünden örnekler vermeye çalıştım. Bugünkü yazımdaysa propagandanın başlangıç noktası olan eğitime değinmek istiyorum.

1960’ların sonunda Vietnam karşıtı gösterilerin artmasıyla endişeye kapılan elitler genel nüfusun demokratik katılımlarını incelemek ve buna karşı tedbirler almak için bir “Üçlü Komisyon” oluşturmuşlardı. Aralarında dönemin ABD başkanı Jimmy Carter’ın da bulunduğu komisyon üyeleri okulların demokratik değerlerin öğretildiği demokratik kuruluşlar olması yönündeki tüm fikirleri bir kenara bırakıp okulların “gençlerin endoktrinasyonunu gerçekleştiren kurumlar” olarak tanımlamıştı.

Tarih boyunca okullar özgür düşünce üretebilecek kuşaklar yetiştirmek yerine sistem içerisinde kontrol ve eşgüdümü sağlayan kurumlar olmuşlardır. Bugün ülkemizin de aralarında bulunduğu dünyanın çeşitli yerlerinde eğitim sistemi bağımsız ve eleştirel düşünce üretebilen kişiler yetiştirmek yerine sadece sistem için gerekli bazı yeteneklerin kazandırılması üzerine kuruludur. Öğrenciler gerçeği kendilerinin keşfedebileceği aktivitelerden uzak tutulurken “öğrenme” sadece bir bilgi transferi şeklinde gerçekleşir. Üst makamlarda bulunanların belirlediği birtakım veriler “tek ve mutlak doğru” olarak öğrencilere aktarılır. Bu sistemde öğretmen kimliği de “resmi doğru”ları empoze eden bir kişi kimliğine indirgenir. Öğretmenler ne öğretecekleri konusunda tamamen yetkisiz bırakılarak bir emir-komuta zincirinin uygulayıcıları olmaktan öteye gidemezler.

Eğitimin bir endoktrinasyon mekanizması olarak kullanıldığı ülkelerde tarih kitapları geçmişi tek yanlı bir erdem mücadelesi olarak yansıtıp sadece kaynağı olmayan bir gurur aşılayan masal kitapları olmaktan öteye gidemezler. Her zaman için sözkonusu ülke haklıdır, hiçbir zaman yanlış yapmamıştır, hep haksızlığa uğramış ve buna karşı asilce direnmiştir. Bu yüzden genç nesil “gurur duymalıdır”. Gurur duymak için kendisinin ne yaptığı ise hiç önemli değildir. Bu kadar “asil” bir geçmişe sahip olan bir topluluğun parçası olmak gurur duymak için yeter de artar bile. Yani gençliğin kendini yetiştirmesine de gerek yoktur. Nasıl olsa doğduğu yer, bir ferdi olduğu toplum açısından herkesten “üstün”dür. Kendini geliştirmeye çalışanlarsa bu üstünlüğün farkına varmayıp boşa zaman harcayan zavallılardır. ABD’de gurur duyulacak olan geçmiş “demokrasi ve insan hakları uğruna yapılan fedakarlıklar”dır. Bunları sorgulayanlar olsa olsa kendini bilmez “kızıl”lardır. Kıbrıs’ta sizin toplumunuz her zaman haksızlıklara uğramıştır ve kendi toplumunuzun davranışlarını sorgulayıp diğer toplumun acılarını da anlamaya çalışırsanız duvarın hangi tarafında olduğunuza bağlı olarak “Rumcu” ya da “Türkçü” damgası yersiniz.

Size verilen “eğitim”in dayattığı şekilde sosyalleşmemenin bedeli nerede olursanız olun marjinalize edilmektir. Zengin batı ülkelerinde kapitalizmi, şovenizmin hüküm sürdüğü mekanlarda milliyetçiliği sorgulayanların kaderi aynıdır. Daha okul çağında bu mesaj verilir. Örneğin birkaç yıl önce Boston Latin Okulu’nda 12 yaşındaki bir öğrenci bizde “andımız” diye her sabah ilkokul çocuklarına tekrarlattırılan laf yığınının Amerika’daki eşi olan “Pledge of Allegiance”ı okumayı reddettiği için disiplin cezasına çarptırılmış ve bu büyük tartışmalar başlatmıştı. “Herkes için özgürlük ve adalet” diye biten bu pledge’in hipokratik bir milliyetçi yalan olduğunu söyleyen David Spritzler sistemin birer piyonu durumundaki öğretmenler tarafından ağır disiplin cezasına çarptırılmıştı. Kıbrıs’ın kuzeyinde de içerik olarak sistemle çelişen yazıların öğretmenler tarafından ilk önce okul yönetimine, sonra bakanlığa ordan da “daha yüksek mercilere” aktarıldığı örnekler hepimizin aklında.

Peki neden eğitimde sadece bir “ara sınıf” fonksiyonuna sahip olan öğretmenler ve idareciler bu kadar hevesli bir şekilde kendilerine verilen tarifin dışına çıkmamak, çıkanları ispiyonlamak için can atıyorlar? Buna verebileceğimiz tek yanıt “eğer yaratılan gerçek dışı ve çoğu zaman kendi kendini de aldatmaya yönelik hikayeler baskın sosyal yapı tarafından ödüllendiriliyorsa bu hikayelere kendini inandıran kişiler çoğalır”dır. Sistem içerisinde yükselmenin önkoşulu kuralları yaratanların koşullarına göre davranmaktır.

Bu doktrinel sistemin dışına çıkıp eğitimde özerklik talep eden, sadece emir kulu olmayı reddeden gerçek eğitimcilerse sistem içinde yükselmeyi bırakın şu anda sahip oldukları konumu bile kaybedebilirler. Işte gerçek anlamda demokratik bir eğitim sistemine kavuşma, eğitim sistemini egemenlerin kontrolünden kurtarıp fikri hür nesiller yetiştirebilme ancak bu tip fedakarlıkları yapmaya hazır gerçek eğitimcilerin varlığıyla mümkün olabilir. Ancak bu tip eğitimcilerin elinde nesne değil özne olan yeni nesiller yetişebilir. Kıbrıs Türk toplumu olarak belki de en büyük şansımız gözünü budaktan sakınmayan, ideallerini kişisel çıkarlar uğruna satmayan, rejimin her türlü saldırısına göğüs geren gerçek eğitimcilere sahip olmamızdır. KTÖS’e yapılan son saldırılarda da görülen rejimin kendisine itaatkar bir nesil yetiştirmeyi reddedenlere saldırmasından başka birşey değildir.

Not: Yazılarımın duzenini aksattigim icin okuyucularimdan ozur dilerim.


Eser Keskiner|Ana Sayfa