Kırmızı ve Siyah, 1 Ekim 2001
Eser Keskiner
Kapitalizme Indirilmis Darbe (mi?)
Geçen yazımda Amerika’da 11 Eylül’de meydana gelen olayların insani boyutunu ele almıs ve esas düsmanın siddet kültürü olduğunu, bu kültürü ortadan kaldirmazsak sadece kurbanların adının ve yerinin değiseceğini, fakat sonuçta masum insanların hayatlarını kaybetmeye devam edeceklerini anlatmaya çalısmıstım. Amerika’daki olaylar karsısında sağ kesim beklendiği gibi sorgusuz sualsiz Amerika’nın intikam ve savas çığlıklarının arkasına kapılmıs, hatta Ortadoğu’da gerçeklestirilecek bir askeri operasyonun Türkiye’nin önemini artıracağı, böylelikle kabuslarına giren Kıbrıs sorununun çözümünden (simdilik de olsa) kurtulacakları hayalleriyle mutlu olmustur. Sol kesim ise ikiye bölünmüs, bir kısım Amerika’da hayatını kaybeden masum insanların kanında Hirosima’nın, Sili’nin intikamını görüp mutlu olurken bir kısım olaya hümanist açıdan yaklasmıs, ve bu yüzden diğer gruptaki bazı “keskin solcular”ın “Amerikan emperyalizminin savunucuları” suçlamasına maruz kalmıstır. Fakat hangi olaya hangi bakıs açısından yaklasırsa yaklassın, sol kesimin üstünde birlestiği konu Amerika’daki terör eylemlerinin Amerikan kapitalizm/emperyalizmine duyulan öfkeden kaynaklandığıydı. Dilerseniz bugün bu saptamayı irdelemeye ve Amerikan sisteminin (adını ne isterseniz koyun) 11 Eylül öncesi ve 11 Eylül sonrasındaki konumunu saptamaya çalısalım.
Öncelikle eğer olayın sorumlusu iddia edildiği gibi radikal Islamcılarsa , onların nedenlerini anlamakta fayda var. Bu kesim özellikle 1980lerde Reagan ve Bush dönemlerinde Amerika’dan Sovyetler’e karsı savasmaları için para ve silah yardımı almıstı. Soğuk savas yıllarında “ateist komünizm”le savas bir numaralı öncelikleriydi ve bu da onları Amerika’yla bir ittifak içine sürüklemisti. Sovyetler ve onun güdümünde olduğunu iddia ettikleri Afgan yönetimine karsı kullanmaları için bu yıllar arasında Amerika ve onun bölgedeki müttefiklerinden bol miktarda silah ve para yardımı almıslardı. Taliban ve diğer radikal Islamcı grupların yıllarca kendilerine her türlü stratejik desteği sağlayan Amerika’ya karsı dönmesiyse Körfez Savası sırasında, Amerikan ordusunun “kutsal topraklar”a girmesiyle gerçeklesti. Bu gruplar daha sonraki yıllarda gerek Amerika gerekse ona üs sağlayan Arap ülkelerini suçlayıp örgütlenmelerini de Amerikan etkisinde bulunan Arap ülkelerinde yasayanların kültürel ve dini benliklerini istismar ederek sürdürmüstür. Bu grupların düsmanı kapitalizm değil (kendi içlerindeki örgütlenmeler de hiyerarsik bir yapıdadır ve maddi imkanlarının önemli bölümünü kapitalist yollarla elde etmislerdir), batılı yasam biçimidir. Afganistan içindeki radikal Islamci gruplar için 1978-1990 yılları arasındaki hükümetlerin yaptığı en büyük hata kadınların toplum içerisindeki rolünü artıran ve onları ataerkil törelerin bağlarından kurtaran yasalar çıkarmasıydı (Kadınların evlilik için aile onayı almaları sartının kaldırılması, kız çocuklarının da okula gitmesinin zorunlu kılınması gibi).
11 Eylül öncesinde Amerika’nın durumunu ise ekonomik ve sosyal açıdan ele aldığımızda, her iki alanda da bu ülkenin kaderine yön verenlerin güç anlar yasadıklarını görürüz. 1990lardaki ekonomik büyüme yavaslamıs, issizlik artmaya baslamıs ve özellikle son altı ayda birbiri ardına sirketler ya iflas etmis ya da büyük oranda isgücü kısıtlamasına gitmislerdir. Sosyal alandaysa 1960ların sonundan beri görülmemis bir uyanıs büyük patronların ve onların cebinde tuttuğu siyasetçilerin uykularını kaçırmaya baslamıstır. Gözü paradan ve kardan baska birsey görmeyen anlayıs, 1999 kasımından itibaren karsısında giderek büyüyen bir küresel muhalefet bulmaktadır. Amerika’da anarsist kolektiflerde örgütlenen radikallerle birlikte siyaset alanında sesini giderek daha fazla duyuran Yesil Parti sistemi hem içerden hem dısardan sorgulamaya baslamıs, özellikle üniversitelerde büyük bir destek tabanı sağlamıstır. “Herkese sağlık sigortası, herkese is, yasanabilir bir ücret, evsizlik sorununa son, ölüm cezasına son” gibi konular giderek küçük entelektüel çevrelerde tartısılan konular olmaktan çıkıp toplum gündemini belirlemeye baslamıstır.
Ülkeyi yönetenler bu sosyal hareketin önüne geçmek için çesitli önlemler almaya baslamıs, 1960lardaki CoIntelPro (Counter-intelligence program – FBI bünyesinde kurulan, savas karsıtı hareketin içine sızıp hareketi etkisiz hale getirme amaçlı, özellikle hareketin liderlerini “susturmak” amaçlı program) benzeri programlar radikal sosyal hareketin önünü kesmek için her türlü taciz ve baskıyı artarak uygulamaya baslamıstır.
Ekonomik alandaysa siyasetçiler sosyal alandakinden daha çok köseye sıkısmıs durumdadırlar. Bunun tek nedeni giderek kötülesen ekonomik durumun sosyal alandaki ilerici harekete daha büyük bir taban sağlayacak olması değildir. Amerika’da siyaset baska hiçbir yerde olmadığı kadar is çevreleriyle iç içedir. Siyaset alanında kariyer yapmak isteyen herkes ilk önce büyük is çevrelerinin “onay”ını almak durumundadır. Bu onay seçim kampanyalarına yapılan bağıs seklindedir. Amerika’daki seçimlerle ilgili rakamlar ürkütücüdür. Senato için basarılı bir kampanya sürdürmek milyonlarca dolar gerektirmektedir. Kazanan ve kaybeden adayların istatistiklerine bakıldığındaysa kampanyasına daha fazla para harcayan adayın diğerine oranla kazanma oranı yüzde seksenden daha fazladır. Son baskanlık seçimlerinde simdiye dek tarihte görülmemis oranda bağıslar toplanmıs, iki ana adayın toplam kampanya gideri 1 milyar dolara yaklasmıstır. Seçimin galibi ilan edilen Bush, Gore’dan neredeyse iki kat daha fazla bağıs toplamayı basarırken bu fark büyük oranda petrol ve silah sirketlerinden gelen katkılarla olusmustur.
Durumu özetlemek gerekirse, ABD 11 Eylül öncesi hem giderek önünü kesmekte güçlük çekilen ilerici bir sosyal hareket, hem de gerek toplum yapısını gerekse siyaset dünyasındakilerin is dünyasıyla iliskilerini ve bir sonraki seçimde seçilme sanslarını zedeleyen bir ekonomik bunalımla karsı karsıyayadı. Tüm veriler sistemin su andaki sekliyle süremeyeceğini, sosyal ve ekonomik alanlarda yeniden yapılanmanın kaçınılmazlığının kendini dayatmakta olduğu yönündeydi. Sistemin basındakilerin iki seçeneği vardı. Ya yenilgiyi kabul edecekler, değisimin önünde ayakta duramayacaklardı. Ya da bir yolunu bulup ilerici sosyal hareket karsısında daha sert tedbirler alıp ekonomik alanda da hem üretimi artıracak hem de kendilerinin kariyerlerini garanti altına alacak birtakım adımlar atacaklardı. Ilerici harekete karsı su andakinden daha sert tedbirlerin alınması bir “polis devleti”ne geçis demekti ki bu yol izlenirse artık kimseye Amerika’nın “özgürlükler ülkesi” olduğu propagandası islemeyecekti. Bu, sisteme karsı potansiyel tepkinin artmasını da beraberinde getireceği için göze alınamayacak bir riskti. Ekonomik alandaysa su anda isbasında olan rejim için öncelikle kurtarılacak sektörler kendilerini o makama getiren sektörler olmalıydı. Fakat ekonominin diğer alanları can çekisirken askeri bütçede yapılacak bir artıs, Amerikan ordusu için savas teknolojisi gelistiren sirketlere verilecek büyük bir ihale mutlaka tepki görecekti.
Amerika’yı yönetenler tüm bunlara kafa yorarken 11 Eylül’deki olaylar gerçeklesti. Ekranlarda defalarca tekrarlanan görüntüler toplumsal bir paranoyanın olusmasında ilk adımı attı. Daha sonra “uzmanlar” Amerikan halkına “özgürlüklerinin korunması için bazı özgürlüklerinin kısıtlanması gerektiği” gibi müthis bir mantık (!!!!) harikasını kabul ettirdiler. Pompalanan milliyetçilik halkın Amerika’nın herhangi bir alanda elestirilmesine tolerans gösteremez konuma gelmesine yol açtı. Barıs yanlısı gruplar (bu gruplar aynı zamanda 11 Eylül’e dek yükseliste olan ilerici gruplardı) “vatanını sevmeyenler”, “yeterince Amerikan olmayanlar” olarak karalandı. Toplumda bu gruplara karsı bir tepki olusturuldu. Artık “Özgürlüklerin korunması için kısıtlanması gereken özgürlükler” bu grupların örgütlenme, bir araya gelme ve gösteri yapma özgürlüklerini de rahatlıkla kapsayabilir. Özgürlüklerin kısıtlanması 11 Eylül’den önceki “tehlike”leri içermemektedir.
Ekonomik alanda da 11 Eylül sonrasında çıkarılan “Acil Yasa”larla askeri bütçeye büyük miktarda para aktarıldı. Kamuoyu “Önümüzde uzun bir savas olduğu”na inandırıldi. Yani yıllar sürecek yüksek askeri harcamalara hazırlandı. Bush hükümeti kendisine hiçbir katkıyı esirgemeyen askeri-endüstriyel sirketlere bol sıfırlı ihalelere katılma sansını da yaratmıs oldu. Amerikan ekonomisi giderek bir “savas ekonomisi”ne hazırlanıyor. Ekonominin çarkları bu “uzun yıllar sürecek”, kime karsı olduğu bilinmeyen savas sayesinde yeniden hızlanacak.
11 Eylül olaylarının hangi amaçla gerçeklestirildiği konusunda sadece spekülasyon yapabiliriz. Fakat gerçek olan birsey varsa, bu olayların can çekismekte olan bir sisteme hayat öpücüğü gibi geldiğidir.