Medyadan Seçmeler, 25 Mart 2004

Sevgül Uludağ

 

24 -25 Mart 2004

RADİKAL

Derogasyonlar olmazsa...

İsmet Berkan

Kıbrıs görüşmeleri dün İsviçre'de başladı. Birleşmiş Milletler olağanüstü bir karartma uyguladığı için en azından hafta sonuna kadar Kıbrıs konusunda fazla bir bilgi edinemeyeceğimiz şimdiden anlaşılıyor.

Ancak, İsviçre'deki görüşmeler kadar önemli bir toplantı bugün ve yarın Brüksel'de yapılacak; orayı iyi izleyip aklımızdaki en büyük soru

işaretini belki de giderebiliriz.

Bu soru işareti, Kıbrıs'ta varılacak olan temel anlaşmanın Avrupa Birliği müktesebatına girip girmeyeceğiyle ya da dilimize yeni giren bir kavramla 'birincil hukuk' (primary law) olup olmayacağıyla ilgili.

Dünkü Radikal'de Gündüz Aktan da konuyu ayrıntılarıyla ve şimdiye kadar ortaya çıkmamış bazı önemli haber unsurlarıyla birlikte yazdı, ben okumayanlar için bu yazının bir bölümünü kendimce tekrar edeceğim:

Avrupa Birliği'ni AB yapan temel bazı ilkeler var. Bu ilkeler arasında malların, hizmetlerin ve emeğin serbest dolaşımıyla mal-mülk edinme hakkı da bulunuyor.

Oysa Kıbrıs'ta varılacak anlaşmanın temelinde, Güney'deki Rumların Kuzey'deki Türk tarafına gelip yerleşmesinin ve mal-mülk edinmesinin ya da anlaşma harici kalmış olan eski mal ve mülklerinin kullanma hakkını talep etmesinin sınırlanması yatıyor.

Zaten 'iki kesimlilik' denen ve Türk tarafının 'olmazsa olmazlar' arasında

sıralanan şey de tam olarak bu.

Şimdi anlaşma bazı kısıtlamalar üzerine kurulduğuna göre, bu kısıtlamaları anlaşmadaki geçiş süreleriyle birlikte AB temel hukukunun bir parçası haline getirmek Türk tarafının başta gelen talebi. Zaten Rauf Denktaş'ın bundan üç yıl önce toplumlararası görüşmeleri yeniden başlatmayı kabul etmesinin tek nedeni de AB'nin bunu vaat etmiş olması. Yani, AB Komisyonu Başkanı Romano Prodi, Güney Kıbrıs parlamentosunda o konuşmayı yapmamış olsaydı zaten bugün ortada ne Annan Planı olurdu ne de İsviçre'deki dörtlü görüşmeler.

İlk haliyle Annan Planı, Kıbrıs'ın AB'ye tam üyeliğinin onaylanacağı 2002 Kopenhag Zirvesi'ne yetişmek üzere hazırlandı. Eğer Kopenhag öncesi Rauf Denktaş görüşmelere başlamayı kabul etseydi ve Türk hükümeti de bugünkü kararlılığını sergileyip Annan Planı'nın referanduma gitmesini sağlasaydı, bugün bu derogasyon konusunu konuşmuyor olacaktık; çünkü Annan Planı zaten Kıbrıs'ın AB'ye katılım anlaşması haline gelecekti.

Bugün bunu konuşuyoruz; çünkü Annan Planı henüz taraflarca kabul edilmedi ama öte yandan Kıbrıs'ın tam üyeliğiyle ilgili anlaşmada tüm formaliteler bitti, anlaşma 15 AB üyesi ülkenin parlamentosunca onaylandı.

İlk bulunan formül, şimdi varılacak anlaşmanın da bu 'katılım anlaşması'na eklenerek üye ülke parlamentolarında kabul edilmesiydi.

Ama son dönemde AB Komisyonu bu yöntemi önermez oldu. Neden ağız değiştirdi AB? Bir sebep, Yunanistan'ın kapalı kapılar ardında AB'yi tehdit etmesi ve 'Ben bunu onaylamam' demesi olabilir. Ya da, AB'nin Türkiye ve Kıbrıs Türklerini kandırmak için baştan beri yalan söylediği öne sürülebilir. Sonuç değişmiyor, AB parlamento onayı konusunda yan çiziyor.

Bugün ve yarın Brüksel'de yapılacak AB Dışişleri Bakanları zirvesinde bakalım bu derogasyonlar konusu nasıl ele alınacak, nasıl bir karar verilecek?

Eğer AB hukukçuları, 'Anlaşmayı üye ülke parlamentoları onaylamasa da olur' diyorlarsa, ilginç bir tartışma başlayacak. Sonuçta Kıbrıs'ta taraflar Annan Planı adı altında bir anayasayı ve kurucu anlaşmayı referandumda onaylayacaklar. Ve bu kurucu anlaşma ile anayasanın bağlayıcı kuralları arasında Güney'den Kuzey'e geçecek Rumların sayısına ilişkin kısıtlama da var. Peki anayasada bu dendiği halde Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) bu anayasanın AB ilkelerine aykırı olduğuna yine de karar verebilir mi?

Önümüzdeki günlerde bu ince hukuk tartışmasını merakla izleyeceğiz.

(RADİKAL - İsmet Berkan – 25.3.2004)

RADİKAL

Moral veren Denktaş olursa!

Hakkı Devrim

İsviçre'deki Kıbrıs görüşmelerinde Türkiye'yi veya KKTC'yi temsil eden heyetlerden birinde üye olmak ister miydiniz?

İstemeseniz de bir an için orada olduğunuzu farz edin.

KKTC Cumhurbaşkanı, ayaklı bir mikrofonun önünde durmuş (bıraktığı yerden diyemem, çünkü hiç susmamaya, ara vermemeye özen gösteriyor) konuşmaya devam etmektedir. Arkadaşlarının İsviçre buluşmasına ne şartlar altında gittiğini anlatıyor.

Bir suale verdiği cevaba bakarak, niyetinin, heyetteki Başbakanını, Dışişleri Bakanını yüreklendirmek olmadığını hemen anlayabilirsiniz:

- Bu baskı altında çıkacak neticeyi kabul etmek şerefsizliktir, diyor.

Bunu açıkladıktan sonra dön, Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nde istirahate çekil değil mi? Yâd ellerdeki arkadaşların, bu veciz sözden aldıkları güçle pazarlığa devam etsinler!

Hayır! Denktaş mikrofonun önünde devam ediyor:

- Ben gitmedim, çünkü bir şey getiremeyeceklerini görüyorum.

Bitmedi:

- Dünyanın hiçbir yerinde devletini yok etme yolunda heyecanla koşuşmuş insanlar görülmüş değildir.

Mübarek adam! Arkadaşları orada belli ki çetin ve hayatî görüşmeler yapmaya gitmişken, susup bekleyeceğine, şu kararı alırsanız şerefsizlik etmiş olursunuz, bu tavrı takınırsanız devletinizin yok edilmesine yardım etmiş sayılırsınız diye gözdağı veren bir devlet başkanı görülmüş müdür?

*

Anlaşma olacak iş değil, der gibi görünmesine rağmen, Rauf Denktaş heyetler arasında bir anlaşma noktası bulunması ihtimalinden ürkmüş görünüyor. Kıbrıs Türk halkından (seçim sonuçlarına göre) en az yarısının anlaşmadan ve AB'ye bir an önce girilmesinden yana olduğunu bilmenin telaşıdır bu. Sözünü ettiğim dünkü konuşmasını dikkatle okuyun lütfen. Referandum öncesi herhangi bir anlaşmayı önlemekten ve Annan Planı'nın son haliyle oya sunulmasından önce, KKTC'de verilecek «Hayır» oylarının sayısını artırmaktan gayri hiçbir hesabı, niyeti ve gayreti yok bu kurt siyasetçinin.

Siyasî iktidarların incire benzer bir yanı da var; boyunu uzatıp da patlıcana benzetmeye kalktınız mı, ne tadı kalıyor, ne bir anlamı! Sonuç almaya gönderdiğiniz adamlarınızın ardından, «Sakın ha!» diye seslenme durumunda kalıyorsunuz.

(RADİKAL – Hakkı DEVRİM – 25.3.2004)

MİLLİYET

Kıbrıs'ta çözüm?

Taha AKYOL

DÖRDÜNCÜ bir Annan planı mı geliyor? Bazı gazetelere bakarsanız Annan yeni bir plan hazırladı, onu gündeme getirecek. Halbuki öyle değil:

- Hayır Annan yeni bir plan sunmayacak. Görüşmeler sonucunda Annan'ın mevcut planda yapacağı düzenlemeler ise henüz gündemde değil.

Annan, Türkiye - Yunanistan görüşmelerini izledikten sonra kendi hazırlığını yapacak, referanduma sunulacak metni hazırlayacak. Şu anda "dördüncü plan" diye bir şey yok...

İki kesimliliğin güçlendirilmesi, sınır ve göç gibi konulara bir çözüm getirileceği görüşü yaygın.

Asıl zor olan hukuki bir mesele var:

- Türk tarafı için getirilecek istisnai hükümleri Avrupa Birliği'nin 'birincil hukuku' düzeyinde sağlama bağlamak...

Buna sağlam bir formül üretilebilmiş değil. Türk tarafının en büyük sıkıntısı bu...

***

AVRUPA hukukuna göre AB üyesi ülkelerde "serbest dolaşım" mutlak bir haktır. Parisli bir Fransız gider Londra'da, Prag'da mal mülk alır, oturur... Bir süre sonra vatandaşlığa geçip oy da kullanır.

Ama Annan planı ve Türkiye'nin savunduğu "iki kesimlilik" bu kurala istisnalar (derogasyonlar) getiriyor.

İlk üç yılda kimse yerinden kıpırdamayacak... Ondan sonra, yıllara göre artan bir şekilde, yüzde 21 oranında Rum göçü olabilecek.

Türkiye bu oranın düşürülmesini istiyor. Ama düşürülünce de sorun bitmiyor.

Güneyli bir Rum, Kuzey'de kalmış bir emlakini kullanmak için AİHM'de dava açınca ne olacak? Louzidiu gibi...

Dahası, Annan planındaki bu tür "istisnaların" Avrupa hukukuna aykırı olduğu gerekçesiyle iptal edilmesi ihtimalidir.

Lüksemburg'daki AB Adalet Divanı, Annan planında Türkleri koruyan "istisnalar"ı iptal edebilir!

Rum - Yunan tarafı buna güveniyor, Türkiye buna karşı "hukuki garanti" istiyor.

***

TÜRKLER lehine konulan "istisnalar"ın iptal edilmesini önlemenin bilinen yolu, imzalanarak referandumdan geçecek ve milli meclislerce onaylanacak andlaşmanın AB üyesi bütün Avrupa ülkelerinin parlamentoları tarafından da onaylaması...

O zaman 'birincil hukuk' haline gelecek ve Lüksemburg Divanı iptal edemeyecek.

Bütün AB üyesi ülkelerin bunu parlamentolarından geçirmesi zor...

Ama Türkiye ve KKTC bu konuda garanti istiyor.

AB bunu bir şekilde garantiye bağlamalı... Ama AB organları milli parlamentoları bağlayan karar alamıyor!

Çok ciddi bir hukuki sorun!

Kıbrıs meselesinin çözümünün birinci şartı, bu meselenin çözümü...

Bugünden itibaren Brüksel'deki AB zirvesinde bir araya gelecek başbakanlar ve bakanlar ikili görüşmelerde bu konuyu ele alacaklar.

Verheugen'le, Prodi ve Slonga gibi AB yetkilileriyle Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül bu konuyu görüşüp "olmazsa olmaz" diyecekler.

Çünkü bu konuda "al - ver" olmaz. Annan planında Türkleri korumak için getirilmiş "istisnalar" hukuken ya garantili olacak, ya iptal edilmeye açık çürük hükümler...

Elbette Türkiye çürük tahtaya basmayacaktır!

Bu konuya Türkiye'yi tatmin edecek bir çözüm getirilmesi BM ve AB için bir onur ve güvenirlik sorunudur.

Bu sorun çözülmeli, Kıbrıs sorununun çözümünün yolu açılmalı.

(MİLLİYET – Taha AKYOL – 25.3.2004)

MİLLİYET

İki kesimlilik

Fikret BİLA

Kıbrıs'ta 30 yıldır kimsenin burnu kanamadıysa bunun nedeni iki toplumlu, iki bölgeli düzendir.

Türk tarafının iki kesimliliğin güçlendirilmesinde ısrar etmesinin nedeni de budur. Gerçekçilik bu sistemin güçlendirilmesini gerektirmektedir. Bulunacak çözümün iki devletin oluşturacağı bir çatı devlete dayanması, özellikle güvenlik ve geleceğe dönük çatışma alanlarının azaltılması için de akılcı bir yöntemdir.

Dünyanın bugün birçok bölgesinde yaşanan çatışmalar, Kıbrıs'ta duyulan kaygıları artırıyor. 30 yıldır iki ayrı kesimde barış içinde yaşayan Türk ve Rumları çatışmaya uygun bir biçimde iç içe geçirmenin riskli olacağı gerçektir. Bu bakımdan Türk tarafının Kuzey'e geçecek Rum sayısının mümkün olduğunca azaltılması ve ayrıca mülkiyet sorununun toplu çözülmesinde ısrar etmesi yerindedir.

Türk tarafı bu düşünce ve kaygılarla iki kesimli, iki toplumlu modelin temel alınmasını ve konfederal bir yaklaşımla çatı devlet kurulmasını istemektedir.

Buna karşın Annan planı bireysel mülkiyeti esas alarak ve toplu takasa olanak tanımayarak, 30 yıl geride kalmış, değişmiş, el değiştirmiş mal - mülk üzerinde kavga yaratacak bir yaklaşım sergilemektedir.

Rum tarafı ise "iki devlet, iki halk" yaklaşımını reddetmekte, üniter yapıya yakın bir ortak devlet ve "tek toplum" tezini savunmaktadır ki, Kıbrıs gerçeklerinden uzak ve çatışmayı körükleyici bir yöntemde ısrar etmektedir.

Kıbrıs'ta dini, dili farklı iki ulus ve 30 yıldır fiilen işleyen iki ayrı devlet vardır. Çözümün bu gerçek üzerinde inşa edilmesi gerekir. Bu gerçeği yok sayarak, Türk ve Rumlardan tek bir ulus, iki ayrı devletten tek bir devlet yaratmaya çalışmak, sorunu çözmek değil daha da karmaşık ve gelecek açısından tehlikeli bir hale sokmaktır.

Oysa, bu gerçekleri kabul edip, ortak bir çatı devlet oluşturmak ve mümkün olduğunca iki toplumlu iki kesimli düzeni güçlendirip güvence altına almak doğru yaklaşımdır.

Bu itibarla Türk tarafının yaklaşımı hem gerçekçi, hem de güvenli olan yaklaşımdır.

Kan gölüne dönmüş İsrail - Filistin sorunu başta olmak üzere, Irak'ta, Kosova'da, Suriye'de, Gürcistan'da yaşananlar ortadayken, Kıbrıs'ta iki kesimliliğe dayalı barışı riske edecek bir iç içe geçirme çabasını "çözüm" diye dayatmanın mantığını anlamak zordur. Hele insanları mal - mülk kavgasına tutuşturacak bir mülkiyet anlayışını esas almanın neye hizmet edeceğini izah etmek daha da zordur.

Bu "iyi niyet misyonu"yla bağdaşan bir yaklaşım değildir.

Türkiye, 1974 müdahalesinde haklı olduğunu unutmamalıdır. Kıbrıs Türkü de kimseye borçlu olmadığı gibi alacaklı konumdadır.

(MİLLİYET – Fikret BİLA – 25.3.2004)

MİLLİYET

Bürgenstock zirvesi!

Hasan CEMAL

BÜRGENSTOCK, İsviçre

İkisi de genç ve aynı kuşaktan. Ama iki farklı siyasal çizgi ve partiden geliyorlar. Seçim sonrası, geçen aralık ayında birlikte kurdukları koalisyon hükümetinde biri büyük, öteki küçük ortak. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın bunca yıldır görüşmeci olarak ilk kez katılmayacağı tarihi bir zirvede KKTC'yi temsil edecekler.

Başbakan Mehmet Ali Talat, Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş'la İstanbul'dan Zürih'e uçuyoruz. Dostlukları iyi. Birbirlerine takılıp şakalaşıyorlar.

Talat, uçak kalktıktan sonra bilgisayarını açıyor, yeni Kıbrıs devletinin ulusal marşını dinletiyor. Çözümün finansmanı konusunda ABD ve AB ile birlikte Türkiye'nin de kesenin ağzını açıp açmayacağını sorunca, Serdar Denktaş buna ihtimal vermediğini belirtiyor:

"Daha ne isteyeceğiz anavatandan?.. Can istedik verdiler. Kan istedik verdiler. Ses istedik verdiler."

Arkadan Talat'ın sesi:

"Bak şimdi Denktaş'laşıyor!"

"İyilikten başka ne gördün Denktaş'tan?.." diye geliyor yanıt. Talat buna da bir espriyle karşılık verince, Denktaş yastığı alıp Mehmet Ali Talat'a fırlatıyor gülerek...

Gelmeden önce Rauf Denktaş'ın bazı telkinleri olup olmadığını soruyorum. "Elinizi sıkı tutmayın. Hatta Tayyip Erdoğan'dan bir adım ileride olun dedi" diyerek kahkahayı atıyor Talat... İyi geçindiklerini söyleyince, Serdar Denktaş'ın karşılığı "Birbirimizi dengeliyoruz" oluyor.

Zirveden ne çıkacak?

Tarih yazılabilir mi Bürgenstock'ta? Ne Talat'ın ne Denktaş'ın zirveden tarihi bir uzlaşmayla çıkılacağına ihtimal verdiklerini sanmıyorum. İki hafta önce Lefkoşa'da kendileriyle yaptığım sohbetlerde de aynı izlenimi edinmiştim. İş sonunda öyle anlaşılıyor ki 'hakem'e kalacak. Gelecek hafta, 31 Mart günü BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın, tabii boşlukları doldurduktan sonra her iki tarafa da "Alın bu metni 20 Nisan'da referanduma sunun!" demesi en yakın ihtimal...

Serdar Denktaş şöyle diyor:

"Annan 31 Mart günü planı elimize tutuşturur. Uçağa bineriz Talat'la. Metni bu aramıza koyup bakarız. İstanbul'a inerken de karar veririz, ya evet, ya hayır..."

İkisi de gülmeye başlıyor.

Serdar Denktaş'a göre en önemli konu mal mülk... Şehit puanıyla, gazi puanıyla, mücahit puanıyla mal mülk satın almış, sonra bunlar üst üste el değiştirmiş... "Bunun içinden nasıl çıkılacak?" diye soruyor Serdar Denktaş...

Türkiyeli göçmen yerinden yurdundan olacak. Yeni evinin parasını kim verecek? Rum evini satacak, Türkiyeli o parayı nasıl bulacak? Rum geri gelmeyecek ama evini kiralayacak. Kira parasını nereden sağlayacak? Diyelim, Kıbrıslı Türk'ün Güney'deki evi 10 bin Kıbrıs lirası. Ama Girne'de oturduğu ev 30 bin pound. Aradaki farkı ödemesi gerektiği kendisine söylenince ne olacak? Güzelyurt'ta, yeni Güzelyurt yapılacak. Yeri belli ama nasıl sağlanacak bunun finansmanı? Projesi nerede? Üç yılda geçiş sağlanamadı, Türkleri çadırlara mı çıkaracağız?

Serdar Denktaş, bu sorularla ilgili olarak "Allah bilir!" yanıtını veriyor alaylı bir dille... Bürgenstock zirvesi"nden bu konularda fazla bir şey çıkacağına ihtimal vermiyor. Asıl 'kıyamet'in mal mülkle ilgili olarak kopacağını belirtiyor.

Başbakan Talat daha sakin.

Fazla konuşmuyor. Bardağın daha çok dolu tarafına baktığı anlaşılıyor. Serdar Denktaş'a bunu söyleyince, bardağın boş tarafına bakmadan yol alınamayacağını ekliyor:

"Bakmayın Talat'a. Onda da tereddütler arttı. Şimdi ara sıra o da 'Acaba bu planı fazla mı melaikeleştirdik?' diye sormaya başladı."

Olmazsa olmazlarımız...

Kırmızı çizgilerimiz...

Bunları da konuştuk Zürih'e uçarken. (1) Sınırın düzleştirilmesi... (2) İki kesimliliğin güçlendirilmesi... (3) Türkiye'nin garantörlüğünün daha sağlam kazığa bağlanması... (4) Ve derogasyon... Yeni Türkçe deyişle ayrıksılık ya da istisnaların Avrupa hukukuna nasıl dahil edileceği? Ya da tek tek Rumların Avrupa Adalet Divanı'na başvurarak bu istisnaları iptal ettirmelerinin nasıl önleneceği?

Mal mülk dahil bu konuların tümünde büyük değişiklikler olabilir mi? Düzeltmeler, rötuşlar evet. Ama artık büyük değişikliklerin gelmesine ihtimal verilmiyor.

Annan planı bugüne kadar üç kez değiştirildi. Türk tarafı açısından olumlu bazı adımlar atıldı. Şimdi dördüncü kez ele alınıyor. Yine bir şeyler olacak. Bu açıdan özellikle Washington - Ankara hattından gelen bazı sözler gündemde...

Sonunda ne çıkacak?

Kıbrıs'ta çözüm açısından belki de en önemli konu herhalde Başbakan Erdoğan'ın değerlendirmesi olacak. 31 Mart günü, "Bundan iyisi can sağlığı!" mı diyecek, yoksa... Beklemek lazım.

Bürgenstock'ta kar yağıyor, göz gözü görmüyor. Kıbrıslı yazılar bir süre İsviçre Alpleri'nden göle bakan bir otelden sürecek.

(MİLLİYET – Hasan CEMAL – 25.3.2004)

MİLLİYET

Böyle giderse...

Sami KOHEN

New York'ta varılan mutabakat açık ve netti: Kıbrıs'ta çözüm için öngörülen "takvimli yol haritası"nın ilk aşamasında, müzakereler Lefkoşa'da "ikili" olarak yapılacak, ikinci aşaması da İsviçre'de "dörtlü" olarak devam edecekti. Bu sürecin üçüncü raundunda BM Genel Sekreteri Kofi Annan, "tek" başına devreye girip kendi adını taşıyan plana son şeklini verecek, dördüncü ve son aşamada da Kuzey ve Güney Kıbrıs'ta "çifte" referandum gerçekleşecekti...

Lefkoşa'daki ilk "ikili" aşama, hiçbir anlaşma sağlanamadan sonuçlandı. Dün, İsviçre'de "dörtlü" görüşmeler faslının başlaması için bütün hazırlıklar yapıldı. Kıbrıslı Türk ve Rum liderlerin dışında, Türkiye ve Yunanistan Dışişleri Bakanları, heyetleri ile birlikte, Alp dağlarının eteğindeki Bürgenstock'a gittiler. BM Genel Sekreteri'nin temsilcisi De Soto, ayrıca AB ve ABD diplomatları da yoğun kar altındaki bu kasabada bekleyişe geçtiler...

Ne var ki, Yunan - Rum tarafının ayak sürümesi sonunda, "dörtler" bir araya gelemedi. Yani fiilen, dün başlaması gereken müzakere sürecinin ikinci aşaması, start alamadı.

***

Dün dörtlü toplantının gerçekleşemeyeceğinin anlaşıldığı akşam vaktine kadar, sorulan soru şuydu: Acaba, Lefkoşa'da "ikiler"in başaramadığını, Bürgenstock'ta "dörtler" becerebilecek mi?

Bu konuda tam bir iyimserlik olmamakla beraber, bazı umutlar ifade ediliyordu. Nedeni de şuydu: Kıbrıs Türk ve Rum liderleri anlaşamadılar ama, bu kez masaya Türkiye ve Yunanistan liderleri de oturacaktı. Bir bakıma Kıbrıs meselesi, Türk - Yunan ilişkilerinin ve diyaloğunun bir unsuru olarak ele alınacaktı. Bu, çözüm yolunu açabilecek önemli bir gelişme olabilirdi.

Bundan 45 yıl önce, gene İsviçre'de, iki anavatanın "müdahil" olması ile, Kıbrıs meselesi hal yoluna sokulmuştu. Evet, 1959'da Zürih'te, Kıbrıs'ın bağımsızlığını sağlayan ilk anlaşma gerçekleşmişti. (Bunu Londra'daki anlaşma izlemişti)...

Zürih'te bin bir zorluktan sonra anlaşma imzalandığında "bu bir mucize" diyenler olmuştu. Düne kadar, Kıbrıs'la ilgili yeni bir "mucize"nin - gene İsviçre'de - gerçekleşebileceği umuluyordu; veya daha doğrusu böyle bir şeyin olması temenni ediliyordu. Ama ne yazık ki, bu gerçekleşmedi...

***

Şimdi tek bir umut var: O da, gecikmeyle de olsun, bu sürecin başlaması ile ilgili. Dışişleri Bakanlarının Brüksel'deki AB zirvesine gitmesi nedeni ile, Bürgenstock'ta resmen başlayamayan görüşmelere iki gün ara verilmiş olacak. Ama hafta sonu Başbakanların (Erdoğan ve Karamanlis'in) gelmesi ile, artık "dörtlü" müzakerelerin yapılması şart. O görüşmeden de sonuç çıkar mı, çıkmaz mı ayrı mesele. Ama eğer dün Bürgenstock'taki karmaşa ve belirsizlik böyle devam ederse, zaten bir şey çıkmaz. Ve ikinci aşama da, birincisinden beter bir fiyasko ile - hem de başlamadan - son bulur...

(MİLLİYET – Sami KOHEN – 25.3.2004)

KARŞI

Şirketleşmeye hayır!

Murat Kanatlı

Kıbrıs sorununda sona doğru gidiliyor….

Kimine göre bu son mutlak Mayıs öncesi olması gerek, kimine göre ise Mayıs imkansız ama bu sene sonu mutlak bir anlaşma imzalanacak…

Rejim beslemeleri ise "hayır"lı bir iş yaptıkları sanarak yollara düştüler…

Ancak kötü olan sürecin bir matematik dersine dönüşmesi, sosyal bilgilerdense bütünlemeye bile kalamaması..

Her kafadan bir ses çıkmakta, kimi gruplar aritmetikseverliklerini ortaya koyarak anlaşma isteyenleri alt alta, üstü üste koyup "evet"çi kampanyalar düzenlemeye başladılar bile…

"Hayır"sever rejim beslemeleri ise avantalarını, ganimet düzenini korumak için sıkı sıkıya sarıldılar faşist propagandalara…

Karşılarında olanlar ise matematikseverliklerini ortaya koyuyorlar ve anlaşma olursa toplayıp çıkarıp "tapucuklar ne olacak" sorusuna cevap vermeye çalışıyorlar, toplayıp toplayıp ardı ardına açıklıyorlar AB üyeliği ile alacağımız paracıkları…

Matematiksever anlaşma taraftarlarımız aritmetiğin dört işlemini kullanıp, aslında her şeyin ne kadar güzel olacağını anlatmaya çalışıyorlar..

"Hayır"sever rejim beslemeleri ise ayni şekilde dört işlemli açıklamalarla bu anlaşma olursa elde avuçta hiç birşeyin kalmayacağını ispatlama uğraşındalar…

Bu süreçte iki açıklama aslında tam olarak nelerin döndüğünü açıklıyor. Neşe Yaşın Yenidüzen'deki röportajda "sanki şirket kuruluyor" demişti, Niyazi Kızılyürek ise bir sohbette "keçi pazarlığından" bahsetmişti…

İçinde insan unsuru olamayan, sosyal bilgilerden kırık not almaya aday bir süreçten geçmekteyiz. Herkes "fani" dünya dertlerine düşmüş, evinin, bahçesinin pazarlığını yapmakta, kimin kaç para alacağını tartışmakta…

Unuttuk galiba, Annan Planı süreci biraz ablukayı dağıttı ama bundan 2 sene önceye gidip hatırlamak gerek kaç yüz şirketin battığını, kaç yüz tanesinin de iflasın eşiğinde olduğunu. Hatırlamakta yarar var kaç bin genç her yıl bu ülkeyi iş, güvenli bir gelecek, çağdaş bir barınma olanağı olmadığı için, önüne de 2 yıllık askerlik denen dayatma da konduğundan terk edip çoğu kaçak İngilterelerde, Avustralyalarda yaşamlarına devam ettiğini… Hatırlamakta yarar var demokrasi özürlü bir coğrafyada askere bağlı polisin keyfi güç kullanarak zaman zaman bizler üzerinde baskı kurmasını, eylemlerde zor kullanmasını, seçimlerde yapılan usulsüzlükleri meclis araştırma komisyonun raporlaştırdığını buna rağmen son seçimlerde bile yaşanan rezilliği… Unuttuk galiba 40 bin askerle birlikte ateş kes koşullarında yaşadığımızı, sınırlarda yeni yetme 18-19 yaşında gencecik Kıbrıslıların şoven dolduruşlarla birkaç metre ara ile karşılıklı dolu silahlarla birbirlerine karşı nöbet tutturulmalarını… AİHM'de biriken binlerce davanın Loizidu'ya ödenen milyon euro ile önün açıldığı ve daha nicelerinin arka arkaya geleceği ve Türkiye Cumhuriyetinin teknik olarak bu davalardaki sorumluluğunu kabul ettiğini, bundan sonrasında sorun çıkması halinde Avrupa Konseyinden ihracına kadar gidebilecek bir sürecin önünün açık olacağı…

Yani militarizme boylu boyunca teslim olmuş, demokrasi özürlü, ekonomik olarak çökmüş, topraklarında artık "umut" yetişmeyen, çoğumuzun kendine "yedek" bir yaşanabilir ülke aradığı bir yaşamdan yeni ülkeye…

Umutlarımızın her gün tel örgülere takılmadığı, "ateş kes koşullarından" demokrasi istencimizin kesintiye uğramayacağı, asıl sözü haki rengi üniformalılar söyleyememeği, "ekmeğimizin" parti rozetlerine tabi olmayacağı, geleceğimize TC Elçiliklerinde, TC Yardım Heyetinde karar verilmeyeceği yeni bir ülke…

Ne yapmalı?

Matematik dersine dönüşen kampanyalarla, cevaplarla geleceğimizin tehlikeye atılma ihtimali var çünkü rejim elindeki olanaklarını kullanarak herkesten çok daha iyi hesap kitap çıkarabilir ve günün sonunda herkesi "umudun" ve "düşlerin" tükendiği bu coğrafyada rejimin devamı için “ikna” edebilir.

İhtiyacımız olan GELECEK üzerine mücadeleyi örgütlemektir. İhtiyacımız olan yeni kurulacak olan yapıda Kıbrıs'ı ve Kıbrıslıları birleştirmek için yeni olanakları yaratmaktır ve yeni gelen gün bize bu olanakları taşıyacak.

Ama eğer rejim bir kez daha kazanırsa, evet bazılarımız bir süre daha kuzeydeki evlerinde kalmayı sürdürecek sonrasında ise İngilterelerde, Avustralyalarda buluşacağız ancak birilerini bu coğrafyada bu yağma düzeninin tepesinde saraylarında keyifle oturmayı sürdürecek…

Yapmamız gereken unutulanları Kıbrıslılara hatırlatmak ve askerden arınmış, evrensel hukuk ilkelerine saygılı, ileri bir demokratik ülkenin kurulmakta olduğunu söylemek yani GELECEĞİ olan tel örgüsüz, barikatsız, daha özgür bir yaşam…

Yapmamız gereken, "çözüm hemen şimdi" sloganını yükseltmek, önümüzde olası süreçlerde bunu için mücadele etmektir.

Kara göründü, "Avrupalı yeni Kıbrıs için" az bir gayrete daha ihtiyacımız. O yüzden neşemiz, coşkumuz ve umutlarımızla süreci sahiplenelim, sahiplendirelim, bir kez daha bizi kandırmalarına izin vermeyelim yani "MÜCADELE HEMEN ŞİMDİ!"

(KARŞI – Murat KANATLI – 25.3.2004)

AKŞAM

Kıbrıs görüşmeleri ve etkileri

Yaşar Erdinç

Piyasalar son günlerde önemli hareketlere sahne oluyor. Beklentilerdeki yoğunluğun derecesi arttı. Önümüzdeki bir ay içinde Türkiye'nin önünde duran birçok belirsizlik netliğe kavuşacak. Fakat bu netlik sağlanmadan önce inanılmaz bir şekilde resim buğulanacak ve netleşecek.

Şu an önümüzdeki pencereden baktığımız zaman sanki Kıbrıs sorunu hallolmuş gibi bir görüntü hakim. Fakat bu görüntü her gün değişecektir.

Geçen hafta yazdığım bir yazıda dalgalara hazırlıklı olmanız gerektiğini vurgulamıştım. Bu tür belirsiz ortamlarda, dalgalar gerçekten yavaş yavaş artmaya başlar ve artan dalgalarda, dalgalara uyum sağlamak oldukça zorlaşır.

Bazan güneş açacak, bazan da kara bulutlar saracaktır etrafı. Öyle görünüyor ki Kıbrıs Rum ve Türk kesimi haricinde herkes sorunun çözülmesini istiyor. Sayın Denktaş'a çok yüklenilse de, Rum kesimi Lefkoşe'deki görüşmelerde işi hep yokuşa sürüp, Denktaş'ın masadan yeniden çekilmesi için dua etmişlerdir. Çünkü kendileri bozguncu taraf olmak istemiyorlar. Plan ne olursa olsun, nasıl anlaşma yapılırsa yapılsın, Kıbrıs Rumları kesinlikle 'Hayır' diyeceklerdir.

Sayın Denktaş'ın şu an takındığı tutum yerine 'herşeyi kabul ettim' demesi Rum kesimindeki 'Hayır' oylarının tavana vurmasını sağlar. Bu gerçeği sayın Denktaş görmelidir.

Görünen o ki, iki milletin bu adada tek bayrak altında birleşmesi imkansızdır. Bunu sayın Denktaş'ın tutumuna bakarak değil, Rum kesiminin tutumuna bakarak söylüyorum. Her iki kesimin de şu an ortada olmayan plana 'hayır' demesi durumunda her iki kesim de diğer tarafa 'bakın onlar hayır dedi' diyeceklerdir.

Kıbrıs konusuna yine basit bir gözle bakacak olursak şu an iki ayrı metalin birbirine kaynaştırılmaya çalışıldığını ve kaynak tutmayacağını söyleyebiliriz.

Şu anki görüşmelerde çok basit ve önemli olmayan bir ödün alsak ve Denktaş ortaya çıkıp, bunu ballandıra ballandıra Kıbrıs Türk kesimine anlatsa acaba Rumlar ne yapar? Dentaş'ın bile 'evet' dediği bir duruma hiçbir Rum 'evet' diyemez. Zaten Rum kesimi 'hayır' diyecek. Bunu bilmek için ciddi anketlere gerek yok. Rum basınını izleyiniz yeter. O zaman bozguncu taraf olmanın ne anlamı var?

Türkiye'nin çıkarlarına uygun olan gelişme Kıbrıs Rum ve Türk kesiminin ayrı kalmaları, fakat dünya kamuoyunda 'biz uğraştık, olmadı' demektir. Fakat Denktaş Rumlar'ın ekmeğine yağ sürmektedir.

İki başbakanın görüşmesi sonrasında, özellikle ilk görüşmelerde varılan sonuçların sızması veya bilinmeye başlamasıyla birlikte piyasalarda da realizasyon süreci başlayacak ve bu aşamadan sonra gelebilecek olumsuz haberler, olduğundan fazla abartılacaktır. Hatta öyle günler olabilir ki Kıbrıs sorununun çözümlenmesi olasılığı kalmadığını düşünebilirsiniz. Bu tür durumlarda piyasalar riski satın almak istemez. Daha doğrusu 'hele bir bekleyelim sorun belki çözülür' şeklinde davranmaz. Ama küçük yatırımcı maalesef böyle davranır. Bu nedenle pazartesi gününden başlayarak Kıbrıstaki referandum sonuçları alınana kadar geçecek süre içinde çok dalgalı piyasalar oluşabilir ve bu dönemi fazla risk almadan nakitte geçirmek faydalı olabilir. İsviçre'den gelen bilgilere göre bir aşağı, bir yukarı hareket olacaktır. Az önce ikili görüşmenin iptal edildiğine dair bir haber geldi. Bu tür olumlu ve olumsuz haberler sürekli gelmeye devam edecek ve dalga boyları artacaktır.

(AKŞAM – Yaşar ERDİNÇ – 25.3.2004)

FİNANSAL FORUM

Bir tutam tarçın; şeker ve acıbiber

Sema Kalaycıoğlu

Bir Tutam Tarçın”, Türk-Yunan ilişkilerinin geçmişinden, boynu bükük, gözü yaşlı bir kesit. Filmin can alıcı ezgisi, “baharat, tarçın ve buse, tavanarasında saklı tarife” diyor ve baharata kanıp acıyı tatmaktan sözediyor.Bir anlamda umduğunu bulamamanın düşkırıklığını anlatıyor. Bu bölgenin nasıl kendine özgü yemek tarifleri varsa, dostluk, düşmanlık ve pişmanlık tarifleri de var. Önemli olan baş ve kalp ağrıtmayan dostluk tariflerini kullanmak; hergün baklava bile sıkar deyip, acılı tarifleri ortaya çıkarmamak. Bu açıdan, iktidar değişimi yaşayan Yunanistan'da, Papandreu'nun ılımlı tutumundan vazgeçilmemesi önemli. Seçimleri kazanan Yeni Demokrasi Partisinin, Türkiye ile dialogu sürdüreceği ve Kopenhag kriterlerini sağladığı takdirde, Türkiye'nin AB üyeliğini destekleyeceği açıklandı. Ancak muhafazakar hükumetin, aşırı milliyetçi ve batı karşıtı Ortodoks kilisesi etkisi ile, önce saman altından, sonra hasır üstünden bir Türkiye düşmanlığını körükleyebileceği iddia edilmekte. İddialara kulak asmak doğru değil. Her iki ülkenin de barışın yarattığı rahatlama ile daha mutlu olduğu kesin. Bundan sonra yara kaşıyacak hükumetlerin tarihi sorumluluğu büyük olacaktır. Yine de Papandreu ve Cem ile başlayıp bugünedek uzanan yakınlaşmanın, ne gibi bir somut sonuca ulaştığı sorusu sorulabilir. Somut kazancı, artan ticaret ve karşılıklı yatırımda, olimpiyat inşaatlarındaTürkiye'ye verilen fırsatlarda, daha rahat seyahat ve içten hüsn-ü kabulde görmeyenlerin, acaba başka ne beklentisi olabilir? Yunanistan'ın Kıbrıs görüşmelerinde geride durması bile, bu yakınlaşmanın ürünü. Bununla birlikte, Karmanlis hükumeti, bence en büyük sınavı, bazen duraksayıp, bazen hızlanan, ama genel olarak pek umut vermeyen Kıbrıs görüşmelerine yaklaşımı ile verecek.

Şeker ve acıbibere gelince: Bu, Türkiye Suriye ilişkilerini betimleyecek iki sözcük. Yakın tarihe kadar biberden acı olan ilişkilerimiz, artık tatlı mı tatlı. Öyle ki yakınlaşma ile, iki ülke arasındaki su sorununa bile çözüm umudu geldi. Teknik komitelerin, 13 yıl aradan sonra ilk defa toplanması, Doğu ve Güney Doğu Anadolu'da su düzeyleri yükseldiği için barajlardan su bırakılmaya başlanması ile aynı zamana rastlayınca, sudan sebeplerle sürtüşmeye neden kalmadı. Ticari ilişkilerin gelişmesi için yapılan temaslar da, eminim semeresini gelecek yıldan itibaren verecektir. Tabii, Suriye eski Suriye değil. Ne Türkiye'ye, ne de dünyaya bakışı geçmişteki gibi. Bu, Suriye'ye karşı tavırları da olumlu etkileyen bir değişim. Bununla birlikte, tabana yansımayan değişimlerin sürdürülebilirliğini sular alıp götürür. Bu nedenle, Kamışlı'da meydana gelen çatışmalarla kapanan Suriye-Türkiye sınırının, ne kadar kapalı kalacağı, biberden şekere dönüşen ilişkilerin devamı için önemli. Daha da önemlisi, hiç kimsenin ağzının tadının kaçmaması için, Suriye'nin Türkiye ile, teröre karşı daha sıkı işbirliği yapması. Somut sonuçlar, somut adımlarla alınır. Suriye-Türkiye-Yunanistan üçgeni de, sorun alanından barış muskasına dönüşür.

(FİNANSAL FORUM – Sema KALAYCIOĞLU – 25.3.2004)

FİNANSAL FORUM

Kıbrısta son tango

Ercan Çitlioğlu

24 Şubatta bu köşede 'Taktik Savaşları' başlığı altında yayımlanan yazımızda; 'Türkiye'de çözüm konusunda devletin tüm kurumları ile KKTC arasında tam bir fikir birliği ve uyum olduğunun açıklanmasına karşın Ankara ve Lefkoşa arasında gizli bir bilek güreşinin sürmekte olduğuna' değinmiş ve eklemiştik; 'Cumhurbaşkanı Sn. Denktaş, dörtlü görüşmelere geçileceği 22 Mart tarihinde, KKTC tarafından nelerin kabul, nelerin reddedildiğini başından beri halkı ile paylaşmış bir lider olarak bundan sonrası Ankara'nın sorumluluğundadır diyerek yakar topu Sn. Erdoğan'ın kucağına bırakacak görünmektedir.'

Aradan geçen sürenin öngörülerimizi geniş ölçüde doğrulamış olmasından yüreklenerek, 23 Mart ile 20 Nisan arasındaki gelişmelere ilişkin fal açalım.

Davos ve Washington görüşmelerinde, NY'taki müzakerelere daraltılmış bir metin ve Alvaro de Soto'suz başlamayı öneren ancak her iki isteği de kabul görmeyen Türkiye'nin masaya, üstelik Sn. Denktaş'ın Ankara'dan yazılı taahhütler isteyerek oturması nedeniyle 'yaralı bir başlangıç' yaptığı herhalde belleklerden silinmemiştir.

Müzakerelerin nihayet başlaması nedeni ile başlangıçta fark edilmeyen bu yaranın, Lefkoşa'da, Papadopulos tarafından deşileceği ve Ankara'nın, dörtlü görüşmelere üzerinde anlaşılmamış bir konu kalmaması telkinlerine karşın masadan uzlaşısız kalkılacağı, Sn. Denktaş'ın bu aşamada bir tavır sergilemesi zaten beklenmekteydi.

Buraya kadar sürpriz içermeyen gelişmelerin beklenmedik bir yola girmek üzere olduğunun ilk işareti Dışişleri Bakanından gelmiş ve Sn. Gül; 23 Martta İsviçre'de başlayacak, 29 Martta Başbakan düzeyine yükseltilecek dörtlü görüşmelerden çok umutlu olmadığını ve nihai kararın geniş ölçüde Annan'a kalacağını açıklayarak bir anlamda Sn. Denktaş'ın 'gitsem de bir şey değişmeyecek' gerekçesini haklı kılmaktan başka Sn. Erdoğan'ın da devreye girmesinin sonuca etkili olamayacağını peşinen ilan etmiştir.

Bunun, Annan'ın devreye girmesi ile Türk tarafının olmazsa olmazlarının bir kazanıma dönüşeceği konusunda bugüne kadar son derece iyimser bir görüntü veren Sn. Gül'ün bir taktiği olup olmadığını bilmemekle birlikte eğer ABD'den bir takım garantiler alındı ya da alınacağı umudu var ise korkarız gelinen noktada sorunun çözümü Annan ve ABD'nin inisiyatifinden çıkarak AB'ye geçmiş bulunmaktadır.

Çünkü Annan son tahlilde, Türk tarafının tüm isteklerinin kabul etse, plan bu şekli ile bir mucize eseri Rum tarafınca onaylansa bile, deregasyonlar AB tarafından birincil hukuk (primary law) olarak kabul edilmediği sürece Ankara dahil tüm taraflar bilmektedirler ki, Annan planı daha birinci yılını doldurmadan Rumlar tarafından hukuk yolu ile paramparça edilecektir.

Güneyden Kuzeye geçişleri sayı ve süre olarak sınırlayan, seçme ve seçilme haklarına kısıt, mülkiyet konularına özel statü getiren Annan planının bu gibi hükümlerinin AB birincil hukukuna aykırılığı dikkate alındığında, anılan deregasyonlar AB üyesi ülkeler parlamentolarınca onanarak 'primary law' statüsüne yükseltilmediği sürece Kıbrıs sorunu çözümlenmek yerine daha da ağır sorunlar (Bk.nız Kosova) üreten bir zemine oturmuş olacaktır.

Birincil hukuk konusunda son söz AB üyesi ülkeler parlamentolarına ait olduğu ve hiçbir AB yetkilisi kendisini 15 ülke parlamentosunun yerine koyarak söz veremeyeceğine, yasal prosedürde referandum tarihi olan 20 Nisana kadar tamamlanamayacağına göre bu koşullarda Kıbrıs'ta varılacak çözümün eğer varılabilirse- herhalde yalnızca adı çözüm olacak görünmektedir.

İsviçre görüşmelerinden, Sn. Gül'ün de işaret ettiği gibi bir sonuç alınamaması ve deregasyonların AB birincil hukukuna dönüştürülmemesi halinde, Kıbrıs konusunda bugüne kadar sessizliğini koruyanlarında konuşmaya başlamaları sürpriz sayılmamalıdır. Hükümetin, BM, ABD ve AB'nin bu samimiyet testini değerlendireceğini umarız..

(FİNANSAL FORUM – Ercan ÇİTLİOĞLU – 25.3.2004)

YENİ ŞAFAK

Kıbrıs'ı kim, kime satıyor?

Fehmi KORU

Muhalefet partisinin lideri, seçim meydanlarında, "Kıbrıs'ı satmaya hazırlananlara oy vermeyin" yâvesini savuruyor olmasaydı, Kıbrıs konusunu İsviçre'nin Alp Dağları'nda sürdürülen dörtlü müzakerelerin sonucu alınana kadar rahat bırakabilirdik. Ancak, Kıbrıs'ın, hem de böylesine nâzik bir dönemde, bu tür bir üslupla ele alınıyor olması, kimselere yarar sağlamayacak ciddi bir sorumsuzluk.

Kıbrıs, artık ezbere bildiğimiz üzere, Avrupa Birliği (AB) üyeliği yolunda çözmesi gereken bir sorunu Türkiye'nin. Ülkemiz açısından ideal fırsat, konu bir yıl önce Lahey'e taşındığında yakalanmıştı; o fırsat bugünküne benzer eleştirilere kulak veren hükümet tarafından kaçırıldı. Fırsat bu defa da yakalanamazsa, Kıbrıs sorunu, Türkiye ve Kıbrıs Türkü açısından içinden çıkılmaz bir karmaşaya dönebilir.

Şu sırada yürütülen müzakerelerin Türkiye açısından bir 'fırsat' oluşu zamanlamayla ilgili. Kıbrıs Rum kesimi 1 Mayıs 2004 tarihinde AB üyesi oluyor ve Brüksel, adayı bölünmüş haliyle içine almak istemiyor. Bu sebeple, AB üyesi ülkelerin başkentleri, Ankara'ya uyguladıkları baskıdan daha fazlasını AB üyeliğini çantada keklik bilen Rumlar üzerinde yoğunlaştırıyorlar. Masanın üzerindeki 'Annan Planı' da, kim ne derse desin, genel hatlarıyla, Türkiye'nin geleneksel itirazları dikkate alınarak hazırlanmış bir plan; üzerinde sürekli düzeltmeler de yapılıyor. Ayrıca, bir ara kedi-köpek görüntüsü veren Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin son yıllarda düzelmiş olması da sorunun çözümü umutlarını artırıyor.

Dahası, geçmişte ABD ile AB arasındaki farklı tavırları, BM'nin kayıtsızlığını ipe un sermek için kullanmak mümkündü; bugün uluslararası şartlar o tür manevralara izin vermiyor. 'Annan Planı', ismi üstünde, BM genel sekreterinin imzasını taşıyor. AB, üye olmak isteyen Türkiye ve üyeliğini onayladığı Kıbrıs yüzünden sorunu şimdi çözmeye kararlı. ABD ise, kendine özgü sebeplerle, Türkiye ile Yunanistan arasında birikmiş sorunların geride bırakılması için bastırıyor.

Böyle bir ortamda, Türkiye'nin "Kıbrıs'ta çözüme ihtiyaç yok" tavrını sürdürmesi fizikî olarak imkânsız.

Aslına bakılacak olursa, Türkiye'nin dış politikasına yeni açılımlar kazandırması ve ileriye daha güvenle bakabilmesi için de tarafı olduğu uluslararası ihtilâfları çözmesi gerekiyor. Kendisi çözüm üretemeyen bir ülke, sorunlu bir bölgede bugünkünden daha fazla sorumluluk üstlenebilir mi? Oysa, tam merkezinde yer aldığı geniş bölgenin geleceğinde söz sahibi olmak zorunda Türkiye; bunun için de birçok konuda sorumluluk üstlenmesi gerekiyor. Bu açıdan da Kıbrıs'ta bir çözüme ulaşılmasında yarar var.

Ancak, bu çözümün 'ne pahasına olursa olsun' yaklaşımıyla yakalanamayacağı da belli. Bunun için, Türk diplomasisi, epey bir süreden beri olağanüstü bir çaba sarf ediyor. Çözüm, elbette öncelikle kuzeyde yaşayan Türkler açısından 'âdil' olmak zorunda; üstelik geçmişteki kötü deneyimler yüzünden 'kalıcı' olmasını sağlayacak güvencelere de ihtiyaç var. Lahey fırsatı kaçırıldığı için ortaya çıkan 'istisnalar' hukukî boşluğunu da ortadan kaldırmak gerekiyor. Bunlar yetmezmiş gibi, Kıbrıs'ta ve Türkiye'de, sorunun 'çözüm' yoluna girmesini iç siyaset açısından engellemeyi görev bilen güçlü odaklar bulunuyor; onların ayak oyunlarını bertaraf etmek de kolay değil... Bütün bunlar yüzünden, Türkiye, daha Yunan ve Rum taraflarıyla masaya oturup müzakerelere başlamadan yorgun düştü.

Bu kadarı gerçekten insafsızlık...

Kaldı ki, akıllıca planlanmış çözüm süreci, en son sözü sorunun esas tarafları olan Kıbrıs'ın Türk ve Rum halklarına bırakıyor. Müzakereler sonucunda ortaya çıkacak olan anlaşma metninin tatmin edici olmadığını veya Türkiye ile Kıbrıs Türkü'nün çıkarlarına ters düştüğünü varsaydığımızda bile, o aşamada hatanın telâfisi yine mümkün...

Şu anlattığımızda bir yanlışlık ya da bir çarpıtma var mı Allah aşkına? Eğer yoksa, ciddi bir sorunu çözmek için elinden geleni yapanları "Kıbrıs'ı satmak" ile suçlamak insafa sığıyor mu?

Türkiye'de esas sorun, evet artık rahatlıkla ilân edebiliriz, muhalefette yatıyor. Ülkemizin sorunlu değil, sorumlu bir muhalefete ihtiyacı var.

(YENİ ŞAFAK – Fehmi KORU – 25.3.2004)

TERCÜMAN

Sezeryanla doğum: Kıbrıs...

Yalım ERALP

Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti'nin doğumunun İsviçre'de yapılacağı düşünülüyor. Ancak, doktorlar Washington ve Brüksel'de... İsviçre'de de tarafların olmazsa olmazlarının neler olacağı son kez ortaya konacak. Belki asker konusunda Türkiye ve Yunanistan anlaşabilir. Türkiye'nin AB üyeliğinden sonra da Ada'da asker kalması "saray muhafızları" şeklinde olabilir.Yani sembolik.

Ver-allar

Al ver, ver al; aynı şey. Neler olabileceği artık basına dahi yansıdı. Devletin işleyişi yani federal konsey sayısı, rotasyonlu başkanlık, ara mahkeme konusunda Rum talepleri karşılanabilir. İki kesimlik konusunda da Türk talepleri karşılanabilir. Rumlara biraz daha toprak vererek sınır daha düz olabilir. Böylece daha fazla Rum verilecek bölgeye yerleşir. Türk tarafına da daha az Rum gelmiş olur. Ayrıca, Türk tarafındaki Rumların Senato oylamalarında Rum Kurucu devletinde oy vermeleri karara bağlanabilir.

Bütün bunlar İsviçre'de görüşülürken bunların ne ölçüde olabileceği de ABD ve AB'de ele alınıyor. Hassas dengeler kaçırılırsa referandum istenen sonucu vermeyebilir.

Derogasyonlar

Kilit burada... Çözümdeki kısıtlamalar AB normlarına aykırı. Ancak, 10'uncu protokolün 5'nci paragrafında işin AB'nin bina edildiği koşullara uygun olması gibi çelişkili bir durum var. Aynı protokolün 7'nci maddesi ise iki bölgeli karakter ve kurucu devletlerin kimliklerinin korunması ihtiyacını vurguluyor. Üstelik 6 ncı madde Kuruluş Antlaşmasında yaratılan yeni düzenin değiştirilmesinin yasaklanmasının Avrupa Birliği Antlaşmasının 6'ncı madde 1'nci paragrafına uygun olduğu belirtiliyor. Yani hukuki bir arapsaçı... İşte Brüksel'in yani AB'nin çözmesi gereken kilit burada yatıyor. Yunanistan derogasyonların AB temel yasası hale getirilmesine karşı çıkıyormuş. Burada da iş Washington ve AB'ye düşüyor; Yunanistan'ı ikna işi. Burada da iki yol olabilir ya da ikisi birden... Annan Planını BM Güvenlik Konseyi'nin 7'nci Bölüm çerçevesinde Güvenlik Konseyi kararı haline getirmek ve de Yunanistan'ı ikna için derogasyonların Türkiye'nin AB üyesi olduktan sonra gözden geçirileceğini hüküm altına almak... İşin en zor al-ver'i burada yatıyor.

Referandum

Dört senaryo var: a. Türkler ve Rumların kabulü, b. Türklerin reddi ve Rumların kabulü, c. Her ikisinin de reddi, d. Türklerin kabulü Rumların reddi. Türk tarafından sonuç bir ölçüde deragasyonların durumuna da bağlı olacak. A şıkkı dışında ortaya hukuki bir arapsaçı çıkacak. A ve D şıkları Türkiye bakımından en iyi şıklar. Diğerleri ise bizim yönümüzden sorunlar çıkaracak.

Evet belki de en zor sezeryanla doğum olacak; doktorlar ise Washington ve Brüksel'de... Doğacak çocuk kabul görecek mi? Ana-baba çocuğu kabul edecek mi? Evet 1 Mayıs'a kadar doğum sancısı var. Hem de ne sancı...

(TERCÜMAN – Yalım ERALP – 25.3.2004)

YENİ ŞAFAK

AB isterse Kıbrıs çözülür

Mustafa KARAALİOĞLU

Ada'daki nafile turların ardından İsviçre'de devam edecek olan görüşmelerle Kıbrıs sorunu tarihinde eski bir sayfa yeniden açılıyor. 30 yılı aşkın süredir görüşmenin her türlüsü yapıldı ama ilk kez bu boyutta ve hacimde; üstelik çözüme bu kadar yaklaşılan bir görüşme gerçekleştirilemedi. Garip bir tecelli; Denktaş'ın son anda görüşmeye gitmekten vazgeçmesiyle bugün masanın etrafına oturanlar arasında düğüme alenen ilmik atan kimse kalmamış bulunmuyor. Elbette eski bir EOKA'cı olarak Rum Lideri Tasos Papadopulos'un çözümsüzlük tarihinde küçük de olsa bir yeri vardır ve aslında şimdi pek tanınmayan ama giderek dişleri görülmeye başlayan Yunanistan Dışişleri Bakanı Petros Molivyatis'in de çözüme direnme eğilimi sürecin başına bela olacaktır. Mamafih, Yunan bakanın varılacak anlaşmanın zinhar AB müktesebatından sayılamayacağı veya bunun garanti edilemeyeceği tavrı da perşembenin gelişine delalet etmektedir.

Garip olan bir şey daha var… Yıllardır Kıbrıs için toplanan masaların her dağılışının ardından parmaklar aynı hedefi gösterirdi. Suçlu olarak her defasında Denktaş ve Ankara gösterildi. Garip olan şu ki, ilk kez Denktaş bir masada bulunmuyor ve işler yine tıkanıyor. Rumlar, dörtlü değil de tıpkı Kıbrıs'ta birkaç hafta denenip iğne ucu kadar netice alınamayan görüşmelerde olduğu gibi ikili görüşme için direniş gösteriyor. Oysa, New York'ta altına imza atılan mutabakat böyle bir pazarlığı imkansız kılıyor.

Ayrıca… Denktaş yokken de işlerin tıkanması da KKTC Cumhurbaşkanı'nı aklamaktan çok yıllardır tekrarlayıp durduğumuz, "Bir kez de çözüm biz istekli olalım. Bakın o zaman Rumlar nasıl kıvırtacak" tezini doğruluyor.

Elbette, çözüm yolunu sadece Denktaş ya da bir başkasının tek başına tıkayabilmesi mümkün değildir. Ankara ve Atina işin içindedir; çözüm konusunda samimiyseler engelleri aşmak durumundadırlar.

Eğer bugün başlarsa, görüşme öncesinde tarafların son pozisyonlarını yeniden tanımlayalım…

Rum Kesimi'nin çözüme ihtiyaç duyduğuna dair hiçbir rasyonel gerekçe bulunmuyor. Mayıs'ta AB'ye tam üye olacak Rumlar'ı masaya sürükleyen şey uluslararası baskıdır. Şimdi de bu baskıyı bertaraf etmek için görüşüyor gibi görünmektedirler. Papadopulas, New York'ta masaya oturur oturmaz "bu işi aceleye getirmeyelim, Mayıs'tan sonraya bırakalım" demişti. Kıbrıs'taki görüşmeler süresince aynı şeyi tekrarladı. KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş da aynen böyle düşünmektedir. Burgenstock'a gitmeyerek bu düşüncesini eyleme de geçirmiştir.

Atina'nın tavrı da Rum Kesimi'ye paraleldir. Açıkça olmamakla beraber çözüm sürecinin Mayıs sonrasına bırakılmasını planlamaktadırlar. Yeni hükümet, bir anlaşma için özellikle isteksizdir.

Kıbrıs Türk tarafı ise görüldüğü gibi iki parçadır. Parçanın büyüğü olan Denktaş Ada'da kalmış ve şimdiden referandumdan "hayır" çıkarabilmek için kampanyaya başlamıştır. Görüşmeye giden heyetin başkanı Başbakan Mehmet Ali Talat ile Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş yeni Kıbrıs'ın liderleri olup olamama eşiğini bu görüşmelerdeki performanslarıyla belirleyecekler. Talat, çözüme en yakın isim olarak görünüyor ama Annan Planı üzerindeki değişiklik talepleri Rumlar'ı fazlasıyla şaşkınlığa uğrattı. Bununla birlikte çözüm ve referandum lehine bir tutum sergileyecektir. .

Ankara da çözüme oldukça yakın bir siyaset izliyor. Ancak, anlaşmanın AB müktesebatına dahil edilip edilmemesi konusu zihinleri karıştırdı. Özellikle AB Komisyonu'nun bu konuda hiç de cesaret vermeyen son kararında "geçici süre" önerilmesi durumu daha da içinden çıkılmaz hale getirdi.

Bu tabloda çözümün önündeki en ciddi engelin AB olduğu bellidir. İki taraf 30 yıl sonra bir noktaya gelebiliyorsa AB'nin de elini taşın altına koyması mecburiyeti vardır. Dolayısıyla, Kıbrıs'ta çözümü beklerken bir gözümüz Burgenstock'ta diğeri de Brüksel'de olacaktır.

(YENİ ŞAFAK – Mustafa Karaalioğlu – 25.3.2004)

ÖZGÜR GÜNDEM

'Anne bana bir Rum kardeş doğurabilir misin?'

Sezai SARIOĞLU

Eşiklerde açan

"Vakit kalmadı

Boşluğun kapısıyım.

Bütün şarkılarımı

Bir daha söylemek istiyorum.

Bu kadar mı ters açar

Gözyaşının lalesi

Yalnızlık

Her yere sığıyorum..." Şükrü Erbaş

Newroz geride kaldı... Hiç kimse "ateşin" dünya görüşü olduğuna inanmıyor. Bu, ateş'in dünyayı yorumlama ve değiştirme gücüne olan eksik inançtan kaynaklanıyor olabilir. Dahası, her yangından sonra suç'u su'yun üstüne atma geleneği yürürlükte olduğundan kimse aşkı, şiiri, devrimi, enternasyonalizmi ateşe sorma gereğini duymuyor. Ateşin de bir bildiği olduğundan, ateşin de politikası ve poetikası olduğundan şüphe duyuluyor da ondan.

Ateşin kalbini kırmamak üzerine kurulu bir yaşam tarzını öneren Newroz geride kaldı... Geçen yıl, "ateşe geç kalma", "Diline geç kalma" diye yazmıştım hevesimi... Ateş, devrimdi çünkü ve dil ateşi heceleyip, "aşk dediğin haram olur, helal olunca o aşk olmaz"ı bildiğimizde ateşe geç kalmazdı saçlarını dağlarda ağartmış halklar. Bir kentteki devrimci, kendi yazdığı duvar yazısını sildiğinde, o kentteki bütün tarih, hatıralar yenilmiş oluyorsa, ateşe geç kalmamaktan, devrime hemen şimdi yaşamaktan ve o duvarı yeniden yazılarla bezemekten başka çaremiz yok.

Devrim küçük sevinçleri büyük yaşamak demektir çünkü. Devrimle devrimci, şairle şiir, ateşle Newroz arasında yaşamak... Bu nedenle, şimdilerde Aşkdeniz kıyısındaki Antalya'yı mesken tutan tuz-şiir kardeşim Şükrü'nün Yasakmeyve dergisinde güzel bir şiirini görünce benim için devrim oluyor. Aşk ve şiir, komünisttir diyorum kendi duyabileceğim bir sesle. Veya, Kıbrıs'ta tarihin marangoz hatası halkları "bölücü" sınırda Kıbrıslırum, Kıbrıslıtürk, Kıbrıslımaronit kardeşlerimle ve de İmrozlu Voula ile birlikte dostların ortasında, güneşin sofrasında zivaniye içerken, insaninsan'a sevgim çoğalıyor. Sinir bozan sınıra bakarak ateş ile yeniden örgütleniyorum. Barış ve çözümü, devlet ve şirket kurmak değil de insandan insana bir aşk ve özgürlük hali olarak kavrayanları gördükçe ilk bildiriye, ilk duvar yazısına çıkar gibi ateş basıyor beni... Ya da, gençliğinde Kapital okumuş, Nazım Hikmet, Ristos, Seferis bilen "Milliyetçilik günahtır" diyerek Ortodoks kilisesinin şovenistlerinin ezberini bozan Omorfo Metropolit'i Neofidos konuştuğumda iki, üç daha fazla devrim oluyor benim için. Veya, Rumca "Güvercinlik" demek olan Peristerona köyünden geçerken, Kıbrıs'ta olup bitenlere bir türlü akıl sır erdiremeyen küçük bir Kıbrıslıtürk çocuğun annesine, "Anne, bana Rum bir kardeş doğurabilir misin?" cümlesi benim için Kıbrıs sorununa ilişkin duyduğum en devrimci cümle oluyor. Öte yandan Rumlarla Türklerin terk ettikleri bir köyde Rum bir çoban Tasos bana, 1974 öncesinde evini terk edip göçmen olmadan önce öğrendiği Türkçe bir şarkının sözlerini aşkla söylediğinde benim için Kıbrıs sorunu oracıkta çözülmüş oluyor. Ya da Lefkoşa'nın orta yerinde Kıbrıslırum aşkiya Eftihiyos'un evinde, Türkçe ve Rumca şarkılar dinlerken, mahcup ve derin şair-denemeci kardeşim Azad Ziya Eren telefonun tellerine devlet yerine yönsüz kırlangıçlar konduran telefon açtığında, ben zaman sarısı defterime, "keşke dağları devlete öptürmesiydik..." "Keşke devrimi devlete öptürmeseydik" diye dilnotlar düşüyorum...

Son aylarda bir sözlü tarih çalışması için Kıbrıs'a gidip geliyorum. Kıbrıslıtürklerle ve Kıbrıslırumlarla konuşuyorum. Herkesin, çok uzun ve çok uzun bir hikayesi var orada. Hatta bütün Kıbrıslıların birden çok hikayesi var ve bunlar o kadar iç içe geçmiş ki, zaman zaman hangi hikayenin kime ait olduğunu karıştırabiliyor insan. Dahası, hangi hikaye Türklerin hangisi Rumların ya da Maronitlerin olduğunu bilemiyorsunuz. Dahası uzun zaman tanıdığınız biri günün birinde yeni duyduğunuz bir hikayenin parçası olarak çıkıyor karşınıza. Bu nedenle her Kıbrıslı, kendinden hikayesinden daha çok bir hikaye içeriyor... Bu nedenle son zamanlarda, bir birimizden ne denli kopuk olduğumuzu, hem halkların hem de onların hikayelerinin tanışmasının sürekli ihmal edildiğini düşünüyorum.

Tuz-şiir kardeşim Kemal Varol'un, güzel bir şiirine ve "taa orada işte yollara bağlı yenilenler/ dağların anahtarını kaybettiğinden beridir" dizelerine rastladığımda devrim oluyor, dünyanın bütün ülkelerinde... Diyarbakır ve Lefkoşa dahil...

(ÖZGÜR GÜNDEM – Sezai SARIOĞLU – 25.3.2004)

FİLELEFTHEROS

Hem nalına, hem mıhına...

Yiannis ANDONİOU

Cumhurbaşkanının kendisine Bürgenstock'ta eşlik etmekte olan bazı siyasi liderlerde bulunmayan bir vasıf vardır. Kendisi ciddi insandır.

Tasos Papadopulos'un dün adadan ayrılırken gösterdiği ciddiyetin, bizim için bu zor anda

ciddi ve gülünç konuları birbirinden ayırdedebilen kişi olarak işgal ettiği mevkide bulunuyor olması bizim için bir ihsandır.

Dün Papadopulos işittiklerimden sonra bazı kişilerin akılsızca ve saçmalık arzeden ve bizi BM ama özellikle Genel Sekreteri karşısında teşhir edecek dereceye ulaşan durumlardan kurtaracağına kesin kanaat getirdim.

"New York'ta üstlendiğimiz taahhütlere sadık kalarak İsviçre'ye gidiyoruz. İyi niyetle ve siyasi irade ile görüşmeye hazırız. İşleyebilir ve uzun ömürlü bir çözüm bulacağımız

inancındayım" diyen Cumhurbaşkanının bu söylediklerini, dilerim, anlaştığımız süreçten caymamızı sabahtan akşama kadar tekrarlamakta olan bazı liderler duymuşlardır.

Cumhurbaşkanı halkın desteğini talep etti. Buna sahip olduğuna eminim. İyisi mi kendisi, günün 24 saati yetmiyormuş gibi bunu mümkün olsa 25 saat yapmaya çalışan partisinin bazı elemanlarına kumanda etsin. Zira söylediklerini anlamayanlar asıl onlar olmaktdır.

Mehmet Ali Talat'a da aşağıdaki elektronik posta mesajını gönderiyorum:

M. Talat@Lüzern

Denktaş aleyhinde düğzenlediğin büyük mitinglerde ilan ettiklerin ve söylediklerinde ciddi olduğunu kanıtlaman için elinde çok iyi bir fırsatın vardır.

yiannis.andoniou@phileleftheros.com

(FİLELEFTHEROS – Yiannis ANDONİOU – 25.3.2004)

SÜDDEUTSCHE ZEITUNG

“Hiçbir yakınlaşma yok...”

Berlin’de tirajı günde 451 bin olan Süddeutsche Zeitung'un 23 Mart 2004 tarihli sayısında, Christiane Schlötzer imzasıyla yayımlanan yorumun çevirisi şöyle:

“Kıbrıs'ta ilkbahar havası hakim, fakat siyasi anlamda ada buz devrini atlatamıyor. Dört hafta önce, otuz yıldır devam eden bölünmeyi sona erdirmek amacıyla barış görüşmelerine başlandı. Pazartesi günü iki rakip, adalı Türk ve Rumların Cumhurbaşkanları Rauf Denktaş ve Tasos Papadopulos, başarısızlıklarını beyan ettiler. Papadopulos, "Tek bir önemli noktada bile" yakınlaşma olmadığını belirtti. Denktaş ise, pozisyonların bağdaşmaz olduğu tespitinde bulundu. Kıbrıs, eskisi gibi mi?

Tam değil. BM Genel Sekreteri Kofi Annan şubat ayında, Kıbrıslı rakipleri üç müzakere turunu kabul etmekle sorumlu kıldı. İkinci tur, ilkbahar adasında değil, daha tarafsız ve soğuk bir yerde, İsviçre'nin Lüzern şehri yakınlarındaki geleneksel Burgenstock otelinde yapılacak. Bu turda Yunanistan ve Türkiye de yer alacak, bu nedenle görüşmelerin yeniden başarısızlığa uğramasının sonuçları daha ağır olacak. Aynı zamanda, hükümet başkanları Kostas Karamanlis ve Recep Tayyip Erdoğan da, adanın 1 Mayıs'tan önce birleşip birleşmemesi gerektiğine karar vermek amacıyla pazar günü Burgenstock'a gelecekler. 1 Mayıs'ta Kıbrıs AB üyesi olacak. Bölünme devam ederse, sadece güneydeki Rum kesimi Birliğe girecek.

Burgenstock'taki buluşma öncesinde gerginlik had safhada. Denktaş buluşmayı boykot ediyor. Seksen yaşındaki Denktaş, Kıbrıs görüşmelerinden neden uzak durduğunu açıklamak için "Yapabileceğim başka hiçbir şey yok" diyor. Denktaş'ı eleştirenler, yaşlı tilkinin kesinlikle vazgeçmediğini, daha çok Annan planına karşı bir direniş oluşturmak istediğini söylüyorlar. Annan planı, İsviçre görüşmelerinde ilerleme kaydedilmesi durumunda, 20 Nisan'da adanın her iki tarafında da düzenlenecek referandumlara konu olacak. Aslında, Rum tarafında da problemler var. Yapılan kamuoyu yoklamaları, barış planına karşı yüksek oranda bir memnuniyetsizlik olduğunu gösteriyor. Bunun nedeni, çok sayıda Rumun, dikenli tellerin gerisindeki Türk tarafında kalan evlerinin mülkiyetinden vazgeçmek zorunda kalmaktan endişelenmesi. Bunun yerine tazminat ödenmesi planlanıyor. Plana göre onbeş yıl içinde, sadece belirli sayıda Rumun Türk tarafına geçmesine izin veriliyor, bu sayının da orada yaşayan nüfusun yüzde 25'ini aşmaması gerekiyor.

Yavaş ilerleyecek bir birleşmeyi öngören bu şart, aynı zamanda Türk hükümetlerini de endişelendiriyor. Türk tarafında, Birleşmiş Milletler planının serbest dolaşımda sınırlamalara gitmesi nedeniyle Avrupa Hukuku ile bağdaşmayacağı endişesi hakim. Bu nedenle de Ankara, BM planının AB mahkemesince geçersiz kılınmayacağına dair bir AB güvencesi talep ediyor. Bu konu AB Komisyonu hukukçularının zihnini kurcalıyor. Şu ana kadar Türklerin endişeleri giderilebilmiş değil. En sağlam yol, Kıbrıs'ın üyelik anlaşmasına bir ilave yapılması olurdu. Fakat bu ilave, diğer 25 ülke tarafından da onaylanmak zorunda. Bir AB diplomatı gazetemize yaptığı açıklamada, "bunun 1 Mayıs'a kadar yapılabilmesinin mümkün olmadığını" söyledi.”

(SÜDDEUTSCHE ZEITUNG – Christiane SCHLÖTZER – 23.3.2004)

BASLER ZEITUNG

“Bürgenstock’ta Kıbrıs diyaloğu...”

Bern’de tirajı günde 116 bin olan Basler Zeitung'un 23 Mart 2004 tarihli sayısında, Jan Keetman imzasıyla yayımlanan yorumun çevirisi şöyle:

“Nihayet çarşamba sabahı Burgenstock'ta Kıbrıs görüşmelerinin karar verici turları başlıyor. Zaman çok kısa ve 1 Mayıs'ta Kıbrıs AB'ye girecek.

Birçok soru henüz cevapsız. BM planına göre, Kıbrıs iki kurucu devletten oluşacak. Görüşmelerde Kıbrıslı Rumları Cumhurbaşkanı Tasos Papadopulos temsil edecek.

Nidwalden Kantonu'ndaki Burgenstock acaba tarihe geçecek mi? Bu mümkün. Kıbrıs sorununa nihayet bir çözüm getirmesi gereken görüşme turları yarın sabah burada başlıyor. Bu görüşmelerden beklentiler, artık neredeyse yarım yüzyılı bulan bir anlaşmazlığa son vermesiyle kalmıyor, Türkiye'nin AB üyeliğini de kolaylaştırması düşünülüyor. Böylece Avrupa'nın sınırlarının nereye kadar uzandığı sorusunun da cevabına karar veriliyor.

Yine de Yunanistan, Türkiye, Kıbrıslı Rumlar ve Türkler arasındaki görüşmeler o kadar da uzun sürmeyecek. Ön görüşmelerden sonra dışişleri bakanları buluşacak ve gelecek pazar gününden sonra da başbakanlar heyete katılacaklar. Bu arapsaçına dönmüş sorunu çözmeleri için sadece dört günleri var. Zamanın kısalığı ve başbakanların katılması, görüşmelerde pek fazla manevra alanı bırakmıyor.

Türk Hükümetinin görüşmelerdeki çizgisi açık. Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, AB ile üyelik görüşmelerine bir teminat olması açısından çözümü istiyorlar. Aynı zamanda, 1974 yılından önce var olmayan Türklere ait homojen bir yerleşim alanı istiyorlar. Gül bunu özellikle vurguluyor ve AB'nin şahısların serbestçe taşınma haklarının Kıbrıs'ın AB'ye üye olduğu 1 Mayıs'ta ve daha sonra geçerli olmamasını talep ediyor.

Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis'in durumu biraz daha zor ve belirsiz. İki hafta önceki seçim zaferinden sonra kendisinin uluslararası arenaya ilk çıkışı. Kıbrıs, Yunanistan seçimlerinde pek bir rol oynamadı ve bu nedenle Karamanlis'in bu konudaki çizgisi şimdiye kadar netleşmedi.

Her halükarda Karamanlis'in, Kıbrıslı Rumları memnun etmeyen bir sonuç için çaba harcaması beklenmemeli. Ancak bu çok zor. Kamuoyu yoklamalarına göre, adadaki Rumların yüzde 60 ila 75'i BM Genel Sekreteri Annan'ın planını reddediyor. Annan, Kıbrıs için federal yapıda devletler kurmayı öneriyor. Bunlar, adanın kuzeyinde Türk devleti ve adanın güneyinde Rum devletinden oluşuyor. Önceleri birçok Rum kuzeye geri dönmeyi ummuştu, ancak BM planına göre yalnızca sınırlı bir bölge geriye iade edilecek. Geri kalan yerlerde yerleşim çok kısıtlı tutulacak ve Türk tarafı bunun daha da sınırlandırılmasını istiyor. Anayasa Türklere, toplumun dörtte birini oluşturmasına rağmen, neredeyse Rum çoğunlukla aynı hakları tanıyor.

Sonuç olarak Kıbrıs, belirsiz bir süre için egemenlik haklarında önemli kısıtlamalara boyun eğmek zorunda kalacak AB içindeki tek ülke olacak. Kıbrıs ordusunun büyüklüğü ve silahlanma düzeyi önemli ölçüde kısıtlanıyor, ki bu durum Rumlarda, anlaşmazlık durumunda Türkiye'nin insafına kalacakları duygusu yaratıyor. Bunun yanında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere garantör güç olmaya devam edecek. Bu şu anlama geliyor, Kıbrıs kendi anayasasını kendi iradesiyle değiştiremez ve Türkiye 1974'te olduğu gibi garantörlük rolüne başvurarak askeri bir saldırıda bulunabilir.

Bütün bu noktalarda Karamanlis çok az bir değişiklik yapabilir. Tıpkı iki Almanya'nın birleşmesinde olduğu gibi, Kıbrıs'ın tekrar birleşmesi büyük bir ekonomik yük getirecek. Yeniden göçler ve olası tazminatlar milyarları yutacak ki, bu miktarı Washington ve Brüksel'in bizzat karşılaması düşünülemez. Papadopulos yönetimindeki ada Rumları, sonuçta turistleri Türk tarafına kaptırmaktan korkuyorlar.”

(BASLER ZEITUNG – Jan KEETMAN – 23.3.2004)

HAMAMBÖCÜLERİ

Bakalım tarih yazabilecekler mi?

Zeki ERKUT

Yüz yüze görüşmelerde beklenen ilerlemenin sağlanamadığı ortada. Teknik komitelerin üzerinde çalışma yapması gereken toplam 114 yasandan ancak 50'sinin ele alınıp sonuçlandığı anlaşılıyor. Bunlar da uluslar arası anlaşmalardaki standart yasalardır. Yani Kıbrıs ölçeğinde elle tutulur-gözle görülür bir mutabakatın sağlandığını söylemek mümkün değil.

Kıbrıslırum tarafı daha fazla Annan Planı çerçevesinde oluşturulacak devletin işlerliği üzerinde dururken Kıbrıslıtürk tarafı da Denktaş beyin "olmazsa olmazları"nı ön plana çıkardı.

Durum böyle olunca iş ister istemez yarın İsviçre'de başlayacak 4'lü Zirve'ye kaldı.

Bilindiği gibi bu zirveye Denktaş bey gitmeyi reddetti.

TC Başbakanı Erdoğan'nın ve Dışişleri Bakanı Gül'ün telkinleri yarar sağlamdı.

Dün de TBMM Başkanı Bülent Arınç sitemde bulundu, Denktaş'ı açıkça eleştirdi.

Hepsinin üzerinde durduğu nokta, Denktaş'ın kendilerini yarı yolda bıraktığıdır.

Kimi askeri zevatın da bu konuda pek rahat olmadığı anlaşılmaktadır.

Aslında bunun için söylenecek tek şey, "kendim ettim, kendim buldum"dur!

Sayın Erdoğan Kıbrıs'a geldiğinde Denktaş'a nasıl destek olmuştu, hatırlardadır.

Gül'ün de sık sık sayın Denktaş'ın gönlünü hoş tutmaya çalıştığı görülmüştür.

Hele Bülent Arınç beyefendi..

Kıbrıs'a gelip döndükten sonra sayın Denktaş'a arka çıkmak için Kıbrıslıtürk toplumunu nasıl karşısına aldığı, toplumsal muhalefeti nasıl aşağıladığı unutulacak bir şey midir?

Sayın Denktaş'ı yaratan da onlar, ayakta tutan da onlar.

Bundan sonra ne söylense boşuna!

Denktaş geldiği yere kadar geldi. Bundan sonraki süreç belli ki Denktaş'sız işleyecek.

Referandumdan "evet" çıksa da çıkmasa da Denktaş için politika bitmiştir.

Baştan beri karşı olduğu ve olmazsa olmazları için uzlaşma esnekliği göstermediği Annan Planına halk "evet" derse halkına ters düşeceğinden o makamı apar topar terketmesi gerekecektir.

Zaten bunu kendisi de söylüyordur.

Çok zayıf bir olasılık ya, referandumdan "hayır" çıkarsa Denktaş bey sanıyor mu ki oturduğu o makamda rahat olabilecektir.

Hem Kıbrıslıtürk toplumunun hem de Türkiye'nin AB hedef ve hayallerini yıkan birini kimse o makamda tutmayacaktır.

Dolayısıyla şu veya bu şekilde Denktaş dönemi kapanmış gözüyle bakabiliriz.

Şimdi gündemde yarın İsviçre'de gerçekleşecek 4'lü Zirve var.

Kıbrıslıtürk temsilciler "tam yetkili" olarak orada temsil edilecekler. Ama bu demek değildir ki Türkiye heyetinden bağımsız hareket edecekler ya da Kıbrıslırum tarafının hak ve hassasiyetlerine kayıtsız kalacaklar.

Orada, Kıbrıs'ta ortaya konulamayan esnekliğin sergilenmesi kaçınılmazdır. Üstelik 4'lü zirvenin bir avantajı da görüşmelerin Denktaş'sız yapılacağıdır.

Ancak 4'lü zirveye sayın Denktaş'ın gölgesi düşer ya da Türk heyeti Denktaş'ın olmazsa olmazlarında direnirse bundan nasıl bir sonuç çıkacağını kestirmek kolay değil.

Dileyelim hiç değilse bu aşamada olsun taraflar gerçekten çözüm isteklerini ortaya koysunlar ve son şeklini alacak Annan Planı'na sahip çıkıp destek olsunlar.

Çünkü, görülen oldur ki 4'lü Zirve'den çıkacak sonuç referanduma önemli ölçüde ışık tutacaktır. Taraflar en geniş ölçüde anlaşmaya varırlarsa her iki toplumda da "evet" oyları egemen olacaktır. Ama ya anlaşamazlarsa ve topu Annan'a atarlarsa?

İşte o zaman TC'deki gerici-statükocu güruh ile Kıbrıs'ta Denktaş ve Kıbrıslırum klisesine gün doğacak demektir.

Sonuç değişir mi?

Türk tarafı için değişmeyecek yargısına bugünden varmamız mümkün ama Kıbrıslırum tarafından "evet" oyları büyük ölçüde AKEL'in elindedir. En büyük ve en disiplinli parti konumunda olan AKEL'in oyları ve tabii DİSİ ve DİKO içindeki çözüm yanlılarının oylarıyla iki toplum 1 Mayıs'ta yeni bir sürece birlikte adım atabilirler.

Yine de bu süreçte Türkiye ve Yunanistan'ın ortak bir noktada buluşmaları son derece önemlidir.

Yarın başlayacak 4'lü zirvede taraflar isterlerse tarih yazabilirler.

(HAMAMBOCULERI.ORG – Zeki ERKUT – 23.3.2004)

HARAVGİ

Annan Planını kötü gösterenler, çözüm istemeyenlerdir

Kosta MİTKOVİSİ

BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın, Kıbrıs sorununun nihai çözümü için hazırladığı planı sunduğu ilk günden itibaren, bu çabanın da defnedilmesi için, benzeri görülmemiş bir edebiyat başlattılar. Mazide de 'Ghali Fikirler Dizisi', 'Cuellar göstergeleri' ve diğerlerinde de benzer yıkıcı kampanyalar yapmışlardı.

Böylece Kıbrıs halkı üç gruba ayrıldı. Birinci grup, Kıbrıs sorununun çözülüp çözülmediğine hiç veya çok az ilgisi olan ve sayıca dikkate alınmayacak olanlardır. İkinci grup, Annan planında hem olumlu, hem de olumsuz unsurlar tespit eden ve ağır aksak da olsa sürdürülen görüşmelerle nihai planın iyileştirileceği ve onay için halka sunulacağına inananları kapsamaktadır.

Üçüncü grupta ise Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk bölgelerinde bulunan ve Annan Planında sadece olumsuz noktaları gören ve bunlara yön verenlerin yanlış bilgi vererek hatalı yollara saptırdıkları insanları yönlendirmekten çekinmeyen ve halkı yanıltanlardan oluşmaktadır.

İşte, yönlendirici gibi davranan bu grubun bir bölümüne mensup olanların bazılarının çözümsüzlükten rant sağladıkları anlaşılanlardır. Zira eğer çözüm olursa imtiyazlı durumunu ve şimdiki siyasi durumun kendisine sağladığı kazanımları kaybedeceğine inanıyorlardır.

Çağdaş reddediciliğin önderliğini yapan bu kesim aynen Kıbrıs Cumhuriyetinin ilan edilmesi öncesinde, yani 1958'li yıllarda bağımsız bir devlet fikrinin ilk ortya atıldığı dönemde, 'Enosis' ve 'Taksim' ruyalarının kaybedilmekte olduğunu görenlere benzemektedirler.

Kıbrıs sorununun çözümü için o tarihi izleyen dönemde sunulan bütün önerileri alel-acele

reddeden ve silah olarak da milliyetçiliği ve ırkçılığı kullanan ve adil, uzun ömürlü ve özellikle işleyebilir her çözüme katkı sağlayabilecek unsurları defnediyorlardı.

Ve bugüne geldik. Bugün de olası bir çözümden sonra yeni şartlar çerçevesinde siyasi kariyetlerini yitirecek olan kişiler yeni şartlardan çekinmektedirler.

Annan Planında tek bir olumlu unsur dahi görme yeteneğine sahip olmayan bu 'Çağdaş vatan kurtarıcları' bizi şu kesin yargıya vardırmaktadır: ÇÖZÜM İSTEMEMEKTEDİRLER.

Meşhur 'Ghali Fikirler Dizisi' sunulduğunda da, haçlı seferleeri başlatarak onun da defnedilmesini amaçlayarak harekete geçen reddedici çevrelerin tutumları aynı değil miydi? Şimdi olduğu gibi, o zaman da çözüm istemiyorlardı.

Bu ülkedeki hiçbir bilinçli kişi, bunca uzun zamandan beri çözümsüzlük içerisinde bulunan bir sorunun çözüme kavuşturulması içim sunulan planda olumlu ve olsumsuz unsurlar bulunmasından farklı birşey bekleyemez. Özellikle ülkenin sorumlu liderliği bu planı düzeltmek için çaba sarfeder ve bulunacak çözümün işleyebilirliğinin olmsını temin

etmeye çalışırken plana gelişigüzel karşı çıkılamaz.

Aynı şekilde halkın referandum ile onayına sunulacak olan planın son şekline ilişkin kararından önce harekete geçerek, el çabukluğuyla, ne kadar değişiklik ve düzeltme olursa olsun halkın onu yine reddedeceğini iddia edenler de çözümü istemeyenlerdir.

Bütün bu tepkilerin kökünde nelerin yattığı tabii ki bilinmez değildir. Tepkilerin kökeninde, ne kadar gizlemeye çalışsalar da milliyetçilik ve ırkçılık bulunduğunu saklayamamaktadırlar.

Unutmamalıyız ki dünyanın neresinde olursa olsun, hoşgörü ile karşılanacak tek ayırım sınıf ayırımıdır. Diğer tüm milliyetçi ve ırkçı ayırımlar, hastalıklı cemiyet ve toplulukları ele vermektedir. Bunlar eğer yaşayarak kurtulmak istiyorlarsa mutlaka ve hemen tedaviye muhtaçtırlar.

(HARAVGİ - Kosta MİTKOVİSİ – 24.3.2004)

RADİKAL

Bu kaçıncı Kıbrıs müzakeresi?

Murat Yetkin

Hemen söyleyelim, on ikinci.

Belki bu defa öncekilerden çok daha sancılı oldu ama, Kıbrıs müzakereleri hiçbir zaman kolay başlamamıştı. Adadaki iki toplumun, iki halkın seçtiği liderler mi daha önceki görüşmelerin başarısız kalmasında baş aktördü, yoksa zaten Türk ve Rum halkları uzlaşmamaları için mi onları lider belirlemişti? Bunu tarihçiler yazar ileride. Ancak bu defa, yalnızca uluslararası planda değil, Ada'nın her iki yarısında (daha çok Türk yarısında) çözüm yanlısı parti ve grupların azımsanmayacak varlığı kendisini gösteriyor. Bu on ikinci görüşme turunu diğerlerinden ayıran ve çözümü ihtimal içinde tutan bir başka unsur da, bir takvime bağlanmış olması.

Belki bundan önceki 11 görüşme turunun hangilerinin nerelerde başarılı olduğunu, nerelerde başarısız kaldığını anımsamak, bugünkü görüşmeleri de daha iyi anlamamızı sağlar. İşte Kıbrıs görüşmelerinin özet tarihi:

1 - 1968-74 Toplumlararası Görüşmeler: Anaysal konularda yoğunlaştı. Rumlar anlaşmayı parçalara bölüp Türklerin haklarını yavaş yavaş yok etmek, Türkler ise topyekûn bir anlaşmayla otonomi kazanmak peşindeydi. Görüşmeler 15 Temmuz 1974'teki sağcı hükümet darbesi ve 20 Temmuz'da Türkiye'nin askeri müdahalesi ile kesildi.

2 - 1975-76 Viyana Görüşmeleri: BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim gözetiminde yapıldı. Çıkan tek sonuç nüfus mübadelesi oldu. Böylece fiilen de Ada'nın kuzeyi Türk, Güneyi Rum nüfuslu hale geldi.

3 - Denktaş-Makaryos görüşmeleri: 'Türk Toplumu Lideri' Rauf Denktaş'ın, cuntanın devrilmesiyle yeniden başa geçen Başpiskopos Makaryos'u davetiyle 27 Ocak ve 12 Şubat 1977'de yüz yüze görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelerde, ilk maddesi "Bağımsız, bağlantısız, iki toplumlu, federal cumhuriyet" olmak üzere dört maddelik bir ilkeler belgesi üzerinde anlaşmaya varıldı.

4 - Denktaş-Kipriyanu görüşmeleri: Makaryos'un ölümü üzerine işbaşına gelen Kipriyanu ile Denktaş arasındaki görüşmeler, dört ilke üzerinde başlayan konuşmalar, daha sonraki müzakerelere zemin oluşturacak 10 maddelik bir metnin üretilmesiyle sonuçlanıyor.

18-19 Mayıs 1979'da başlayan bu görüşmeler Türkiye'de 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi ile kesiliyor.

5 - 1980-83 Ara Anlaşması: Waldheim 1981'de, daha sonra Ara Anlaşma olarak adlandırılacak bir 'değerlendirme kâğıdı' hazırlıyor. Ancak Rum tarafı kâğıdı "ileride varılacak bir anlaşmanın temeli", Türk tarafı ise

"müzakerelerin çerçevesi" olarak görüyordu. Kipriyanu, Denktaş'la 'siyasi eşiti' olmadığı gerekçesiyle yüz yüze görüşmekten vazgeçince görüşmeler kesildi.

Bu 1983'te KKTC'nin ilanını hızlandırdı.

6 - 1984-86 Yakınlaştırma Görüşmeleri: Yeni BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar ilk kez kapsamlı bir anlaşma taslağı öneriyor. Türk tarafının toprak tavizi verip, federal egemenliğini sağlamlaştırması temeline dayanan taslak, Rum lider Kipriyanu'nun Türk askerlerinin çekilmesini görüşmelerin devamı için önkoşul öne sürmesiyle kesildi. 1988'deki Rum Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dek görüşme olmadı.

7 - 1988-92 Fikirler Dizisi: Bir sonraki BM Genel Sekreteri Butros Gali, yeni Rum lider Vasiliyu ile Denktaş'ı yeniden bir araya getiriyor. 1988-89'da Ada'da kırktan fazla görüşme yapılıyor. Görüşmeler 90-92 arası New York'ta aralıklarla sürüyor. Bu görüşmeler ışığında Gali 21 Ağustos 1992'de 100 paragraflık bir 'Çözüm için Fikirler Dizisi' sunuyor ve Ekim 92'de nihai görüşmeler için New York'a davet ediyor. Denktaş 100 paragraftan 91'ini kabul ederken, Vasiliyu belgede farklı değişiklikler öneriyor. Gali 19 Kasım'da Güvenlik Konseyi'ne tarafların derin güven bunalımı nedeniyle sonuca ulaşılamadığını bildiriyor.

8 - 1992-94 Güven Artırıcı Önlemler: Güven bunalımının aşılması için BM bu kez 15 maddelik bir liste hazırlıyor.

Taraflar listeyi belli koşullarla kabul ettiklerini açıklıyorlar.

9 - 1994-99 Açmazı: Avrupa Adalet Divanı 1994'te KKTC ürünlerinin Avrupa'ya ihracını yasaklayınca (fiili ekonomik ambargo) toplum liderleri arasındaki görüşmeler yapılmıyor. AB'nin 1997 Lüksemburg zirvesinde Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'yle müzakere başlatma ve Türkiye'yi adaylar arasında saymama kararı ile ilişkiler tamamen kesiliyor.

10 - 1999-2000 Görüşmeleri: AB Helsinki zirvesi sürecinde ve Türkiye'nin telkiniyle Denktaş 3 Aralık 1999'da New York'ta görüşmelere yeniden başlamayı kabul etti. Ancak Türkiye'nin 11 Aralık zirvesinde üye adaylığını

kabulü Denktaş'ı kızdırdı, ancak Ecevit hükümetinin ısrarıyla 5 tur görüşme yapıldı. Denktaş'ın altıncı görüşmeye katılmama kararı MGK tarafından desteklendi.

11 - 2002-2003 Annan Planı: Denktaş ve Rum lider Klerides'in birbirlerinin evine yemeğe gitmesiyle başlayan yumuşama, Kasım 2002'de BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın tarafların önüne o güne dek görülen en kapsamlı planı çıkarmasıyla yeni bir aşamaya girdi. 12 Aralık 2002 Kopenhag zirvesinde ilke anlaşmasına imza atması istenen Denktaş, rahatsızlığı ve imzaya hazır olmaması nedeniyle çağrıya uymadı. Annan'ın planı iki kez değiştirmesi 10 Mart 2003'te LaHey'de yapılan görüşmelerin çökmesini engelleyemedi.

Yeni dönüm noktası, AB'den üyelik müzakeresi tarihi alma peşindeki Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 24 Aralık 2003'te Annan'a yaptığı çağrı ile geldi.

Bu adımla başlayan görüşmelerin son olup olmadığı kısa sürede anlaşılacak.

(RADİKAL – Murat YETKİN – 24.3.2004)

FİNANSAL FORUM

Olmazsa olmazlara sıra geldi

Ömer Tarkan

Kıbrıs'ta çözüm konusunda Ankara'daki yabancı diplomatlar çok ümitli. Elli yıllık sorunda dananın kuyruğu bir aydan biraz uzun süre içerisinde kopacak. İsviçre, Türkiye'nin uluslararası sorunları bakımından uğurlu yer.

Yabancı diplomatlar umutlu, yerli uzmanlar, gazeteciler, gözlemciler, yabancılar kadar umutlu değil. Yabancıların umutlu olmalarının nedeni şimdiye kadar hiçbir Türk Hükümeti'nde görmedikleri kararlığı AKP Hükümeti'nde görmeleri. Yerlilerin umutsuzluğunun nedeni de Kıbrıs sorununun nasıl iç politika sorunu haline gelmiş olduğu ve hiçbir Türk Hükümeti'nin 'Verip kurtulmuş' duruma düşmek istemeyeceğini iyi bilmeleri.

Eğer Rum tarafı açgözlü davranır ve 'Türkler ilk fırsatta alıp başını gitmek istiyor. Onları öyle bir köşeye sıkıştıralım ki kıpırdayamasınlar' mantığıyla hareket ederse Türk tarafının Bürgenstock'da hiç hareket yeteneği kalmaz.

Kıbrıs sorununun geçmişi gözden geçirilince, Kıbrıs'taki İkinci Harekat'a kadar Kıbrıs Türkleri'nin ve Türkiye'nin Kıbrıs Rum tarafının hasmane tutumundan kaynaklanan kaygılarına saygı duyulduğu ve önerilen çözümlerde bu kaygıların giderilmeye çalışıldığı görülüyor. İşin rengi ve Türkiye'nin güvenlik ihtiyaçlarına karşı gösterilen anlayış, İkinci Harekat'ı izleyen Türk politikaları nedeniyle kayboluyor. Çünkü Rumların 'Türkler Adanın bir parçasını bölerek kendi topraklarına katmak istiyorlar' iddiasına dünya kulak vermeye başlıyor. Türk tarafının uzlaşmazlığının nedeni olarak Türkiye'nin gizli hedefinin taksim olduğunu irdelemeye çalışan propaganda başlıyor. Politikalarımız da maalesef bu propagandanın değirmenine su taşıyor.

Türkiye'nin 'olmazsa olmazları' iki kesimlilik, sınırların düzenlenmesi, mümkün olduğu kadar iki topulumun fazla karmaşık biçimde iç içe girmemesi, gerçekçi garantiler alınması ve anlaşmanın ileride AB mevzuatı ve müktesebatı aracılığıyla aşındırılmaması. Bunların hepsi Annan Planı ilkelerine uygun talepler. Önce dışişleri bakanları daha sonra başbakanlar düzeyinde bu unsurların anlaşmaya ithal edilmesine çalışılacak. Türkiye'nin yıllar önce anlayışla ve doğal karşılanmış Kıbrıs Türk toplumu ile Türkiye'nin güvenlik kaygı ve gereksinimlerinin hesaba katılması için hiçbir zaman açıkça dillendirilmemiş 'taksim ve ilhak' amacının terk edildiğine dair inandırıcı olmak gerekiyor. Bu noktada Denktaş'ın görüşmelere katılıp katılmaması ve daha sonra ne yapacağı önem taşıyor.

Öte yandan Türkiye'deki tepkiler ile Denktaş'ın ödün vermez çizgisinin Hükümet'in işini bir açıdan da kolaylaştırdığı düşünülebilir. Konuya müdahil olan batılılar, Türkiye'nin tüm koşulları ve talepleri kabule hazır olduğu yanlış izlenimine kapılmış olabilirler.

Bütün bu süreçteki her satranç hamlesinin bir ölçüsü ve dozajı var, çok fazla anlaşmaya yatkın görünmek kadar, çözüme inanmamanın da Kıbrıs Türk toplumuna vereceği zararlar olabilir.

Bu sorunun çözümünde empatinin, karşı tarafın pabuçları içine girip düşünmeye çalışmanın yararı var. Olayların olduğu andaki görüntüler ve bilgilerden hareketle geri dönüşü olmayan hareketlerin yapılmaması gerektiğini ABD'nin Vietnam Savaşı sırasındaki Savunma Bakanı Robert McNamara söylüyor. Bütün siyasetçilerimizin bazı sinemalarda gösterilen ve belgesel alanında Oscar alan McNamara'nın tanıklığını içeren belgeseli görmeleri önerilir. ABD'nin Vietnam Savaşı'na sürüklenmesinde, Kuzey Vietnam hücum botlarının ABD Donanma gemilerine torpido saldırısı düzenledikleri kanaati rol oynamış. Oysa gerginlik halindeki sonar teknisyenleri algıladıkları seslerin torpido olduğunu sanmışlar.

Kıbrıs'ta yıllardır Türkler Rumların kendilerini bir gün Adadan sürecekleri ve mallarına el koyacakları kaygısıyla siyaset belirliyor. Rumlar ise Türklerin mutlaka belli bir parça toprakla Kıbrıs'tan kopup Türkiye'ye katılmak güdüsüyle politika yaptıklarına inanıyor. Bürgenstock'da bu önyargıların gömülmesini sağlayacak bir çözüm bulunması gerekiyor.

(FİNANSAL FORUM – Ömer TARKAN – 24.3.2004)

FİNANSAL FORUM

Her şey bitti mi?

Mete Belovacıklı

“... Adadaki gelişmeler, Türkiye ' nin öngörmediği biçimde seyredebilir... Alttan alta nelerin planlandığı da yarın...”

Dünkü yazı yukarıdaki cümlelerle bitmişti.

Şimdi, Adada ve Ankara'nın bazı noktalarında nelerin pişirildiğine bakalım.

KKTC heyeti Başbakan Talat, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş, Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Ergün Olgun ve KKTC Washington temsilcisi Osman Ertuğ'dan oluş an heyet dün Ada'dan İsviçre'ye hareket etti. Başbakan Talat ile Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş, İsviçre'ye hareketlerinden önce halka duyarlı olmaları yönünde çağrıda bulundu lar . Talat ve Denktaş, Annan Planı'nın daha görüşme aşamasında olduğunu, “evet” ya da “hayır” kampanyaları yönünde halkın kamplara bölünmemesi gerektiğini söylediler. Çünkü, Cumhurbaşkanı Denktaş'ın görüşmelere katılmayacağını açıkladığı andan itibaren Ada'da giderek yükselen bir tansiyon var. Seçim öncesinden farklı olarak nihai karar anı yaklaştıkça sinirler geriliyor. Kıbrıs müzakerelerinde gözler İsviçre'de yapılacak dörtlü müzakerelere çevrilirken, 20 Nisan'da yapılması planlanan referandum için de Ada'da hazırlıklar başladı. Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan çözüm planının görüşmeler sonunda referanduma sunulmasını öngören yasa tasarısı, meclisin öğleden sonra yaptığı toplantıda, ele alındı. Ama toplantıyı Ulusal Birlik Partisi boykot etti . CTP-DP ve BDH'dan 32 milletvekili Kıbrıs'ta varılacak anlaşmanın 20 Nisan 2004 Salı günü veya 1 Mayıs 2004'ten önceki bir tarihte halkoylamasına sunulmasını kabul etti. Bu gelişmelerin yanı sıra gerginliğin bir başka nedeni de Cumhurbaşkanı Denktaş'ın giderek artan dozda hayata geçirdiği muhalefet.

Alttan alta pişirilen “ince taktikler” ise şöyle:

Ankara'nın ve Kıbrıs'ın “Annan Planı'na hayır” cephesindeki ön kabul; “Film koptu” diye özetlenebilir.

Çünkü, İsviçre'de bir anlaşma sağlanamayacağı için boşluklar Annan tarafından doldurulacak. Bu durum “Red Cephesi” için hazırlanan metnin reddedilmesi açısından işlerin kolaylaşması anlamına geliyor. Ardından “kabul edilemeyecek” metin yüzünden hükümetin küçük ortağı Serdar Denktaş'ın istifası bekleniyor. Böylelikle hükümetin düşmesi ve KKTC'de işlerin iyice arapsaçına dönmesi planlanıyor. Gerçi, Cumhurbaşkanı Denktaş'ın yeni hükümeti kurması için yeniden Talat'ı görevlendirmesi bekleniyor ama bu durum güvenoyu alamayacak bir hükümet oluşturmaya çalışmak anlamına geliyor. Yönetim krizi içindeki KKTC'de gözler Cumhurbaşkanı Denktaş'a ve referanduma çevrilince de, yapılacak oylamada “Hayırcıların” kazanmasına kesin gözüyle bakılıyor. Bu durumda, TBMM'den de plana evet çıkmasını beklemek hayal oluyor. Sonuçta, Kıbrıs'ta çözüm yanlıları kaybediyor. Tabii, bunun bir de Ankara ayağı var. Bu sonuç doğal olarak hükümeti ve Türkiye-AB ilişkilerini sarsıyor.

Hesap tutar mı bilinmez! Ama, plan sahiplerinin Nisan ayı başında gruplar halinde adaya çıkarma yapacakları bilgisini verelim ve bekleyip görelim.

(FİNANSAL FORUM – Mete BELOVACIKLI – 24.3.2004)

POSTA

Son pazarlık haftaya yapılacak

Mehmet Ali BİRAND

Kıbrıs ile ilgili son pazarlık süreci bugün İsviçre'de başlıyor.

Yapılan açıklamalara göre, önce Türk ve Yunan dışişleri müsteşarları bir araya gelecekler ve senaryoyu hazırlayacaklar. Zira hafta sonuna doğru, Türk ve Yunan dışişleri Bakanlarının Brüksel'deki doruğa gitmeleri gerekecek. İsviçre'de 2 gün çalıştıktan sonra, Brüksel'e geçecekler ve 28 Mart Pazar günü tekrar İsviçre'ye geri dönmüş olacaklar. Aynı gün Türk ve Yunan Başbakanları da İsviçre'ye geçecekler.

29 Mart Pazartesi günü, BM Genel Sekreteri Kofi Annan dahil, üzere tüm taraflar tam kadro halinde İsviçre'de buluşmuş olacaklar

Bundan önceki örneklere bakarsak, asıl pazarlıkların da 29 Mart gününden itibaren başlayacağını, son noktaların konulacağını veya toplantının anlaşmazlıkla biteceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mekanizmanın nasıl işleyeceğini henüz ayrıntılarıyla bilmiyoruz. Ancak, yine daha önceki örneklerden hareket ederek bir tahminde bulunabiliriz.

Bugünden itibaren, BM Genel Sekreteri temsilcisi Alvaro Desoto, taraflar arasında gidip gelerek, Denktaş ile Papadopulos'un boş bıraktıkları bölümlerin doldurulması için önerilerini yapacak ve tarafları görüşünü alacak. Varsa itirazları topluyacak. Kırmızı çizgiler konusunda son tutumları topluyacak.

Bu şekilde, Genel Sekreter Annan devreye girene kadar hazırlıkları tamamlamaya çalışacak.

29 Mart Pazartesi kıyametler kopacak.

Kıyametin kaç gün süreceği belli değil.

Belki de iş İsviçre'de bitmeyecek ve New York'a taşınacak. Genel Sekreter, " Tarafların görüşlerini aldım ve şimdi ben yetkilerimi kullanarak boşlukları dolduracağım " diyecek.

Kıyamet koparken araya kimlerin girebileceğini kolaylıkla tahmin edebilirsiniz.

En başta ABD Dışişleri Bakanı Powell geliyor. Onun boyu yetmediği yerde, büyük olasılıkla Başkan Bush devreye girecek.

Avrupa Birliği de devrede olacak.

Avrupa Komisyonu başkanı Prodi ve Verheugen başta olmak üzere, aklınıza kim geliyorsa telefona sarılacaktır.

Bu senaryonun sonu ile ilgili iki seçenekten söz edilebilir.

Biri, Kofi Annan'ın tarafları ikna ederek İsviçre'de sonuca varması.

Diğeri ve doğrusu en fazla olsalı olanı, İsviçre'de de anlaşmazlık noktalarından hiç değilse bir bölümünün tamamlanamaması ve Annan'ın Kıbrıs dosyasını kolunun altına koyup New York'a dönmesi.

Bundan sonrası hakkında spekülasyon yapmak dahi zor.

Anlaşmazlığın boyutlarına göre, Camp Davıd tipi bir son doruk toplantısı dahi yapılabilir.

BM, TÜRKİYE' NİN KIRMIZI ÇİZGİLERİNİ BİLİYOR

Türk Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin iki büyük şikayeti var.

Bunlardan biri, Türk medya'sının "ne olursa olsun anlaşmaya varılacak " havasında yayın yapması. " Bu şekilde Rumlar ve Birleşmiş Milletler Genel sekreterliği son derece ters bir mesaj alıyorlar. Bizim herşeyi kabul edeceğimizi sanıyorlar " diyen bir Dışişler yetkilisi, Türk tarafının bazı beklentileri kabul edilmediği taktirde, anlaşmayı imzalamayacağını, daha doğrusu referandumda HAYIR oyu kullanılmasına çalışacağını söyledi.

Diğer sıkıntı, Ankara'nın oyun planının Denktaş tarafından delinmesinden kaynaklanıyor.

Denktaş artık tutumunu çok açık şekilde ortaya koydu.

Açıkça Ankara'ya meydan okuyor. Eğer "olmazsa olmazlar" konusunda gereken güvenceler elde edilemezse, Denktaş açıkça kolları sıvayıp ortaya atılacak ve hükümete hayatı zehir edecek. Referandumu tehlikeye dahi düşürecek bir kampanya açacak.

Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ise, Kırmızı Çizgilerin neler olduğu konusunda BM yetkililerine gereken tüm bilgilerin verildiğini ve şimdi karşı taraftar yanıt beklendiğini söylemekle yetiniyorlar.

Rumların da Kırmızı Çizgileri var.

Onlarında beklentileri var.

Sonuçta kimse yüzde yüz tatmin olmayacak.

Her iki tarafta kızacak, ancak bu saatten sonra itiraz etmek çok güçleşecek.

Önümüzdeki iki haftanın son derece ilginç geçeceği konusunda kimsenin kuşkusu yok.

(POSTA – Mehmet Ali BİRAND – 24.3.2004)

VATAN

Kıbrıs, terör ve iyimser piyasa

Salih Neftçi

Borsada uzunca bir süredir beklediğimiz hızlı yükseliş süreci iki haftadır başlamış durumda. Hem geç... Hem de terör riskinin artmış olduğu bir zamana rastlıyor. Ancak piyasalar açısından fark etmiyor. Piyasa iyimser. Ve iyimser olmakta da, en azından şu an için, haklı.

Kıbrıs

Dışişleri bakanları düzeyindeki Kıbrıs görüşmeleri bugün başlıyor. Bu görüşmelere daha sonra 28 Mart'ta iki ülkenin başbakanları da katılacak. Önümüzdeki birkaç gün Kıbrıs konusundaki dedikodular, haberler ve spekülasyonlarla dolu olarak geçecek. Örneğin, klasikleşmiş... "Sayın Denktaş görüşmelere katılacak mı? Katılmayacak mı?" sorusunu sık sık duyacağız...

Benzer gerginliklere ve bu gerginliklerin kısa zamanda çözümlenmesine hazır olalım. Piyasaların Sayın Denktaş'ın görüşmelere katılıp katılmaması gibi konulara artık fazla bir önem verdiği yok. Piyasa bu gibi şeylere sadece siyasi manevraları ilgilendiren bir nokta olarak bakıyor ve bunlan nihai anlaşma (veya anlaşmazlık) metni üzerinde etkili olabilecek bir şey olarak görmüyor. İlginç bir psikoloji. Birkaç gündür Kıbrıs görüşmeleri konusunda gelen her olumsuz haberde, borsa yukarı gitti. Eurobond fiyatları yükseldi.

Piyasa Kıbrıs sorununun şu veya bu şekilde çözümleneceğine bu sefer artık inanmış gibi görünüyor. Her iki ülkenin başbakanlarının bu konuda ellerinin kollarının bağlı olduğunu düşünüyor. Bu yoruma biz de katılıyoruz.

Görüşmeler

Koşullar öyle gösteriyor ki bu hafta sonunda iyi kötü bir anlaşma çıkar. Sayın Annan'ın dolduracağı boşluklar da asgariye iner. Öte yandan bize öyle geliyor ki referandumlarda nasıl bir sonuç alınacağı son günlerde biraz daha belirsiz hale gelmiştir. Ama bu, bugünün değil, Nisan ayının konusudur. Bu ortamda yatırımcının izleyebileceği stratejiyi biz daha önce kaleme almıştık.

Sayın Denktaş'ın hamleleri vs... Gibi nedenlerle piyasalar her "korktuğunda" alıma geçmek bizce akılcı bir yöntem olacaktı. Çünkü hafta sonunda yapılacak başbakanlar düzeyindeki görüşmelerde sonuç değişmeyecekti. AKP iktidarının burada fazla bir manevra alanı yoktu. İşin içinde kritik nokta olan AB üyeliği vardı...

AB üyeliği

Evet, artık her şey AB üyeliği üzerinde durur hale geldi. AB üyeliği piyasalardaki iyimser havayı destekleyen esas unsur. Gerek bonoda, gerekse borsada uluslararası piyasalara kıyasla çok daha iyimser bir hava hakim olmasının tek nedeni. Ve şu an için, yanlış da değil.

Dünkü gelişmelere bakın. İngiltere Dışişleri Bakanı yaptığı önemli bir konuşmada AB ile İslam dünyası arasındaki ilişkilerde kilit noktasının Türkiye'nin AB üyeliği olduğunu vurguladı. Gerçekten de ilginç... Ortadoğu'daki son gelişmeler dünya kamuoyunda bir terör tedirginliği yaratmışken, Türkiye açısından AB üyeliği şansını artırmış oluyor. Yani kısa vadede piyasaları olumsuz etkileyebilecek bir terör tedirginliği uzun vadede aslında Türkiye'nin AB üyeliğine yardım eder hale geliyor. Her şeyin dönüp dolaşıp AB üyeliğine bağlanmasının bir nedeni de bu.

(Bu konudaki kişisel görüşümüz: AB'nin önümüzdeki 10-15 yıl içinde Türkiye'yi bünyesi içine alması kolay bir şey değil.)

(VATAN – Salih NEFTÇİ – 24.3.2004)

GAZETEM.NET

Borsa'nın rekor denemesi...

Mehmet Altan

Hafta, pazartesi günü dışarda, Hamas Örgütü'nün ruhani lideri Şeyh Ahmet Yasin'in, İsrail'in devlet terörü ile öldürülmesi ile başladı. İçe dönük olaylarda etkisi oldukça hırçınlaşan Rauf Denktaş'ın neredeyse sıradanlaşan açıklamaları vardı.

Denktaş'ın Borsa’sını izlemek için iyi bir gündü. Aynı şeyi daha önce de yapmıştık.

Salı günkü gazeteler, bir önceki günün nabzını tutmaktaydı. Borsa’nın pazartesi günü bir ara bu yılın en yüksek rakamı olan 20 bin 396 puana yükseldiğini okuduk. Ne ki, Borsa bu noktada tutunamamış, 20 bin 167 puana gerilemişti. Bu, önceki kapanışın 143 puan üzerindeymiş..

Borsadaki bu gelişmelerin nedenleri ise şöyle analiz ediliyordu:

- Türkiye'nin AB üyelik süreci açısından önemli görülen Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik olarak bu hafta Türkiye ve Yunanistan'ın katılacağı dörtlü görüşmeler.

- 28 Mart'ta yerel seçime ilişkin beklentiler.

Borsa'nın bu yorumundan anlaşılan Kıbrıs'ta çözüme ulaşılması, AKP'nin tek parti olarak iktidarını perçinlemesi en azından Borsa çevrelerinde ferahlatıcı bir etki yapacak.Türkiye'nin Borsa yüzü AB yanlısı ve Kıbrıs'ta çözümden yana. Bunun tersi pirim toplamıyor. Zaten pazartesi günkü çıkışı da uzmanlar "Dörtlü görüşmelerde çözüme ulaşılabileceğine inanılıyor ve bu fiyatlanıyor" diye somutlaştırmış.

Şeyh Ahmet Yasin'in ölümü ise, pazartesi günü Borsa’da hemen bir etki yapmamış. Ama bu yapmayacak anlamına gelmiyor ki, uzmanlar "güvenlik konusunda endişelerin sürdüğü dış piyasalardaki seyrin de izlenmesi gerektiğini" belirtmişler. Ama daha ziyade içeri ve siyasete endeksli borsanın, dışardan çok beklenmedik bir ölçüde etkilenmesi pek de beklenmiyor gibi.

Haftabaşı çalkantılı başlasa da, işler şimdilik iyi gidiyor. Anlaşılan 28 Mart ertesi Türkiye halkı iradesini tazeleyince, Kıbrıs'ta çözüm ve AB süreci açısından umutlar daha da artacak.

Gelişmeleri zaman zaman Borsa tarikiyle de okumak gerek. Özellikle de bu okuma, çözümsüzlüğü çözüm sanan, Kıbrıs aracılığıyla AB sürecini baltalamak isteyenler açısından önemli.

En huzursuz edici olmaya çalışılan günlerde bile Borsa tavan yapıyorsa, paraya, mala, mülke tapan statükocular kendi konumlarını bir daha yeniden düşünmeli.

(GAZETEM.NET – Mehmet ALTAN – 24.3.2004)

SABAH

Kıbrıs için Meclis Kararı...

Muharrem SARIKAYA

Kıbrıs'ta büyük pazarlık bugün İsviçre'nin Bürgenstock kasabasında başlarken, çıkacak sonuç ve uygulaması konusunda Ankara'da hemen herkesin kafası karışık.

Bunun nedeni, görüşmeler sonrasında ortaya çıkacak sonucun garantör ülke olarak Türkiye'de onaylanmasına ilişkin yasal prosedürdeki boşluktan kaynaklanıyor.

BM Genel Sekreteri'nin yol haritasına göre, Bürgenstock görüşmelerindeki mutabakat ve Ada'da KKTC halkının onayından çıkacak referandum sonucunun, Türkiye'nin garantör ülke olarak Meclis'inden çıkaracağını taahhüt etmesi gerekiyor. Erdoğan hükümetinin, TBMM adına böyle bir garantiyi vermesinin olanağı bulunmuyor. Böyle bir durumda hükümet, TBMM'nin iradesine ipotek koyuyor anlamı çıkıyor ki, buna da hiçbir hükümetin cesaret etmesi olanağı bulunmuyor.

Aktarıldığına göre, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün dün İsviçre'ye hareketinden önce TBMM Başkanı Bülent Arınç ile görüşmesinde de bu konu ele alınıyor. Dışişleri'nden gelen bilgilere göre bulunan formül, Bürgenstock toplantısının ardından TBMM Başkanı'nın, görüşmeler hakkında Meclis'e bilgi vermesi için Başbakan'a çağrıda bulunması.

Meclis kararı

Plana göre, Genel Görüşme'de Erdoğan Kıbrıs konusunda gelinen noktayı aktaracak. Genel Görüşme sonrasında verilecek önerge ile bu konuda bir Meclis Kararı çıkarılması istenecek. Meclis Kararı'nda hükümetin bu konuda gereken taahhütte bulunmasına olanak sağlandığına ilişkin ifade de yer alacak.

Yani, KKTC halkının referandumda alacağı karara TBMM'nin de saygılı olacağı vurgulanacak. Böylece, TBMM geçen yıl mart ayında olduğu gibi, bir yıl aradan sonra Kıbrıs konusunda ikinci bir Meclis Kararı alarak düşüncesini ve desteğini ortaya koyacak. Geçen yılın mart ayında, Kıbrıs konusunda Meclis Kararı oy birliği ile çıkmıştı. CHP'nin itirazı ve AKP içinde Annan Planı'na muhalif olanlar da dikkate alındığında bu kez oy birliği ile bir karar alınması olanağı

bulunmuyor. Bununla birlikte, seçimden çok güçlü çıkmış bir Erdoğan'ın karşısında grubunda çok sayıda muhalif sesin direnç göstermesi de olası görülmüyor. KKTC halkının referandumda vereceği oy sonucuna da böyle bir karar sonrasında TBMM'nin saygı göstermesinden başka bir yol kalmıyor.

AB hukuku

Ankara açısından bir diğer sıkıntı ise Kıbrıs'ta ortaya çıkacak çözümün AB'nin Birinci Hukuku olarak nasıl kabul göreceği. AB'nin İlerlemeden Sorumlu Komiseri Gunther Verheugen, son Türkiye gezisinde, AB'nin birinci hukuku olması için AB ülkeleri parlamentolarından onay çıkması gerektiğini anımsatmıştı. Verheugen, "Eğer geçen yıl bu konuda adım atmış olsaydınız, şimdi AB ülkelerinin parlamentolarında bu konu da onaylanıyor ve birinci hukuk olması için karar alınıyor olacaktı" diye sitemini de iletmişti.

Gelinen noktada ise AB ülkelerinin parlamentolarında hemen devreye sokularak AB'nin birinci hukuku haline getirilmesi olanağı kısa vadede gözükmüyor. Böyle bir kararın AB ülkeleri parlamentolarından çıkması için de 1-1,5 yıllık bir süre gerekiyor.

Dolayısıyla Türkiye'nin, yarın yapılacak olan AB ara zirvesinden bu yönde bir söz almasının ötesinde elde edeceği bir güvence bulunmuyor. Bu güvencenin ileride ortadan kalkıp kalkmayacağına ilişkin kaygılar da tam anlamıyla giderilmiş gözükmüyor.

Kosova benzetmesi

Hükümet, her ne kadar Kıbrıs sorununun çözümü için bazı konularda esnek bir tutum içine girmeye hazır olsa da çözümün AB'nin birinci hukuku olması konusundaki ısrarından geri adım atma niyetinde gözükmüyor. AB'nin esas hukuku haline getirilmediği için ileride değişebilecek bir anlaşmanın altına imza koymaktan da çekiniyor. Türkiye gibi AB'nin konuyla ilgili uzmanlarının da bugüne kadar herhangi bir formül bulamadıkları açıkça kayda geçiriliyor. Daha da ilerisi, böyle bir sonucun ortaya çıkması halinde Ada'nın tekrar kan gölüne döneceğinden korkuluyor. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün dün dörtlü görüşme için İsviçre'ye hareketinden önce "Bugünlerde Kosova'da yaşananlar Türkiye'nin bazı kaygılarını güçlendirmektedir" sözü de bundan kaynaklanıyor.

(SABAH – Muharrem SARIKAYA – 24.3.2004)

SABAH

Rumlar'ın umudu Türkler'in hayırı..

Mehmet TEZKAN

Kıbrıs için dörtlü zirve bugün başlıyor..

29 Mart'ta da başbakanlar Erdoğan ile Karamanlis katılacak..

Sonuç çıkar mı?

Fark etmez.. Erdoğan ile Karamanlis el sıkışsalar bile bir şey değişmez.. Çünkü Denktaş 'hayır' kampanyasını başlattı bile.. Denktaş, Annan Planı'nın tümüne karşı.. Planı görüşülemez, üzerinde konuşulamaz buluyor..

Elinde olsa New York'a da gitmeyecekti.. Rumlarla masaya da oturmayacaktı.. Önce görüşüyormuş gibi yaptı, sonra bir yolunu bulup masadan kalktı.. Cumhurbaşkanı olduğunu unutup muhalefete geçti..

'Kıbrıs'ı satıyorlar' diye veryansın etmeye başladı..

Madem satıyorlar, madem birilerinin böyle bir niyeti var, o zaman masada kalsaydı, Kıbrıs'ı sattırmasaydı..

Denktaş'ın amacı farklı.. Denktaş oyun planını referanduma göre kurmuş.. New York'ta görüşmelerin başlamasını kabul ettiği gün kendine hedef olarak referandumu seçmiş..

AKP hükümetiyle yaptığı görüşmeler de, verdiği demeçler de, Rumlarla pazarlık yapıyormuş gibi görünmesi de oyunun bir parçasıydı..

Daha ilk günden referanduma asılmayı düşündü.. Çünkü görüşmelerin sonucu ne olursa olsun, ister anlaşsınlar ister metni Annan yazsın, bir şey değişmeyecek.. Son kararı iki halk verecek..

Ancak "Hayır oyu verelim, oyuna gelmeyelim, planı reddedelim" diyen Denktaş'ın bundan sonra ne olacağını da söylemesi lazım..

1 Mayıs'tan sonra ne olacak?

KKTC nasıl bir rota izleyecek? İpleri koparan tarafın elinde bir oyun planının olması gerekmiyor mu?

Hiç kimse "30 yıldır böyle gidiyor, bundan sonra da böyle gider"demesin.. Bundan sonra böyle gitmeyeceği ortada..

Açık ve net..

Türkiye'ye müthiş baskı başlayacak.. Avrupa "AB'ye üye olmak istiyorsan sen de AB ülkeleri gibi davran, KKTC'ye ambargo uygula" diye Ankara'yı sıkıştıracak..

Türkiye yardım yapmazsa KKTC ayakta durabilir mi?

Denktaş kendi halkını Ada'da tutabilir mi? Kıbrıslı Türkler, Rum kesimi üzerinden Avrupa'ya açılmak isterse ne yapacak?

Hepsini vatan haini mi ilan edecek? Kuzey'den kovacak mı?

Rumlar yine ellerini ovuşturmaya başladılar.. Denktaş bir yolunu bulur 'hayır' dedirtir diye umutlanıyorlar..

Çünkü Türk tarafı 'hayır' derse bu en çok Rumların işine yarayacak.. Onlar da 'hayır' dese bile yarayacak.. 1 Mayıs'ta güle oynaya AB'ye girecekler.. Rumlar, KKTC'den 'evet' oyu çıkar mı diye kara kara düşünüyor.. En büyük korkuları bu.. Kendileri 'hayır'der, Türkler 'evet' derse işler karışacak.. Arapsaçına dönecek..

30 yıldır sürdürülen hamaseti bir kenara bırakma zamanı geldi.. Çünkü bir halk 20 Nisan'da kendi geleceğine karar verecek..

(SABAH – Mehmet TEZKAN – 24.3.2004)

LE FIGARO

“Kıbrıs: Fransa’nın tedirginlik yaratan sessizliği!...”

Luc de Barochez

Adanın adaylığı, arkasında Türkiye’ninkini de gizliyor.

Diplomatik sorunun eli kulağında. Avrupa’yı doğrudan ilgilendiriyor. Bizde de yankıları olacaktır. Oysa tüm dünya meseleleri hakkında düşüncelerini açıklamakta genelde çabuk davranan Fransa, tedirginlik yaratan sessizliğini muhafaza ediyor. Zira Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne katılımı, bir başka adaylığı, üstelik Paris için çok daha önemli, ama epey tedirginlik de yaratan bir adaylığı arkasında gizliyor: Bir başka deyişle, Türkiye’nin adaylığını. Tayyip Erdoğan başkanlığındaki Türk hükümeti, Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi için bu kadar çok çaba sarf ediyorsa, her şeyden önce, Aralık 2004’te kendisini iyi bir konumda takdim edebilmek içindir: Avrupa Birliği, Türkiye ile katılım müzakerelerini açmayı kabul edip etmediğini Türkiye’ye açıklamak için Aralık 2004’e randevu verdi.

O halde, Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunmasını kolaylaştırmak amacıyla Erdoğan hükümetini Avrupa’ya açılımında yüreklendirmek gerekmiyor mu? Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, Şubat ayında Ankara’ya yaptığı ziyaret esnasında, Birlik’in kapılarını Türkiye’ye açarak bunu yaptı. Bu konuda ABD ile aynı tutumu izleyerek İngiltere de, Türkiye’nin adaylığını destekliyor. Avrupa’nın lideri olduğunu iddia eden üç ülke arasından sadece Fransa susuyor.

Adanın yeniden birleşmesi için çabalayan Kıbrıs Türk Ticaret Odası başkanı Ali Erel, kuzey Lefkoşa’daki bürosunda yaptığımız görüşmede, “Fransa’dan da benzeri bir teşvik görebilirsek, Erdoğan’ın ve Türkiye’deki Avrupa yanlısı güçlerin tutumunun güçlenmesine yardımcı olacaktır” diyor. Güney Lefkoşa’daki üslup da pek farklı değil. Kıbrıs Dışişleri Bakanı George Iacovou da, gazetemize yaptığı açıklamada, “Yeniden birleşme gerçekleşsin veya gerçekleşmesin, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne adaylığının önünü tıkamayacağız. Karşımızda uluslararası yasaya, insan ve azınlık haklarına saygı gösteren bir Türkiye olmasını tercih ediyoruz” diyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Aralık 2002’deki Kopenhag Avrupa Zirvesinde, çok uzun vadeli bir perspektif olarak takdim edilen Türkiye’nin katılımı amacıyla Ankara ile müzakerelerin açılmasına karşı bir şeyi olmadığını gösterdi. Ama konu, Paris için hassasiyet arz ediyor. Zira kamuoyu yoklamaları, Fransız halkının Türk adaylığına net olarak muhalif çıktığını ortaya koyuyor. Bu sorunun yöneltildiği kişilerin en az yüzde 75’i karşılar. Fransız yöneticiler açısından tüm güçlük, Avrupa Birliği’nin (eğer Kıbrıs yeniden birleşirse) Aralık’ta Brüksel’de karar vereceği müzakerelerin açılımına kamuoyu nezdinde zemini hazırlamakta yatıyor.

Elysée’de (Cumhurbaşkanlığı Sarayında) ve hükümette, kullanılacak argümanlar üzerine fikir jimnastiği yapılıyor. Ama yakın gelecekteki bazı önemli olayların geçmesinin beklenmesi tercih ediliyor: Bir başka deyişle, Avrupa Birliği’nin 1 Mayıs’ta on yeni ülkeye genişlemesi, sonra da 13 Haziran’da yapılacak Avrupa seçimleri. Yetkililer, Fransa’da İslam konusunda kısa bir süre önce yapılan tartışmaları dikkate alarak, sapma riskinin bilincindeler. Bir Fransız yetkili, Türk adaylığının, “tüm amalgamlara (kavram kargaşalarına) ve tüm popülizmlere yol açabileceğinin” altını çiziyor. Oysa bu konuda “tüm basite indirgemelerden uzak durmak gerekir”. Paris’e göre, söz gümüş ise sükut altındır.

(LE FİGARO - Luc de Barochez – 24.3.2004)

IKONOMIKOS TAHIDROMOS

“Türk-Yunan ilişkilerinin ağır gölgesi”

Atina’da tirajı günde 46 bin olan To Vima gazetesinin haftalık eki İkonomikos Tahidromos dergisinin 23 Mart 2004 tarihli sayısında, A.D. Papayannidis imzasıyla yayımlanan yorumun çevirisi şöyle:

“İlk bakışta belki biraz garip görünebilir fakat hükümet programının açıklanması vesilesiyle ekonomik ve siyasi planlamaların gündemde bulunduğu sıralarda biz okuyucularımıza, yanı başımıza bir göz atmalarını öneriyoruz. Nereye mi? Türkiye'nin ekonomisine, onun uyum sağlama prosedürüne bir göz atalım.

Neden mi? Herşeyden önce; Yunanistan'da 2004 yılının en önemli olayı olarak Olimpiyat Oyunları'nı ya da Karamanlis'in yeni hükümetinin politikasının ne gibi mesajlar vereceğini (ve de Yorgo Papandreu'nun PASOK'u içindeki değişikliklerle) ve Kıbrıs sorununun en önemli cepheyi oluşturduğunu düşünüyoruz fakat, gözümüzden başka bir gelişme kaçıyor: Bu yıl, belki de ertesi yıl, herşey Türk-Yunan ilişkilerinin gölgesi altında kalacak: Bu gölge, sadece Kıbrıs konusunu yönlendirdiği, ya da 2004 yılının sonunda Türkiye'nin Avrupa yöneliminin değerlendirileceği için (ve de Ege'ye ilişkin sorunlar için Lahey'e başvurma fikrinin iyice yerleşmeye başladığından ötürü) ağır basmıyor; uluslararası sistemin bölgedeki istikrarın sağlanmasına yönelik umutlarının artması nedeniyle de ağır basıyor. Hem de çok ağır basıyor. Üstelik Amerika'da seçimler var, Almanya'da da burayı her zaman etkileyen yeniden düzenlemeler var...

Komşumuz Türkiye, planlamalarımızda her zaman önemli rol oynuyor. "Barıştan elde edilecek pay" (daha doğrusu gerginliğin aşılmasından elde edilecek olan pay) başka bir ifadeyle, savunma harcamalarının kısıtlanmasından edilecek olan tasarruf konusu, Papandreu'nun seçim öncesi dönemde takındığı tavırda (teorik düzeyde de olsa) belli oldu, aynı zamanda da Karamanlis'in gelir kaynakları bulma yönündeki planlamalarında yer aldı. Kostas Karamanlis'in Recep Erdoğan ile daha yakın bir ilişki kurmak amacı, Papandreu'nun İsmail Cem ile müteakiben de Abdullah Gül ile zeybek havası mantığından daha derine iniyor; AB'nin Yapısal Fonlarından gelir sağlamaya devam etmek için Yunanistan, Türkiye'nin Avrupa yönelimiyle yakın bir bağlılık kurmaktan (bölgesel faaliyetler için mali yardımdan da) birçok kazançlar elde edebilir. Hatta, komşumuz ülkenin ekonomik profilinin dengesi bizim için örnek dahi oluşturabilir.

Türkiye bugün ne durumda bulunuyor? Yıllarca süren derin bir ekonomik istikrarsızlıktan sonra Türkiye, bu yıl IMF'nin gözetimi altında uyguladığı istikrar programını tamamlıyor. Geçen şubatta, IMF tarafından Türk ekonomisinin denetlenmesi taktiğinin bazı sürtüşmelere neden olmasına rağmen, son zamanlarda genel olarak aralarındaki işbirliği olumlu yönde ilerliyor. Bu gelişme garip sayılmamalı; çünkü, 2003 yılında enflasyon yüzde 18.4'e indi (hedef yüzde 20 idi), 2004 yılında da yüzde 14'ün altına (resmi hedef yüzde 12'dir, şubat ayında ise yüzde 14.3'tü) inmesi bekleniyor. Bu da, 2001 yılında enflasyonun yüzde 68.5 olduğu ve 2002 yılında yüzde 30'un biraz altında olduğu bir ülkede. Buna paralel olarak, bütçedeki düzeltmeler sonucunda faiz dışı açık 2003 yılında GSMH'nın yüzde 11'ini oluşturdu (2001 yılında hemen hemen yüzde 20 ve 2002 yılında yüzde 15 idi) faiz dışı fazla ise GSMH'nın yüzde 5'ine ulaştı. IMF, 2004 yılında faiz dışı fazlanın yüzde 6.5'e yükseltilmesi amacıyla, devlet harcamalarının düzene konması yönündeki politikanın devam etmesi için baskı uyguluyor: Türkler bu konuda ihtiyatlı görünüyor ve "Hristodulakis tipi" bazı hesaplamalarla, arazi satışından elde edilen, GSMH'nın yüzde 1 oranındaki tahsilatlarını gelirlere dahil ediyorlar.

Bütün bunlar, Türk ekonomisinin 2003 yılında kalkınma ritminin yüzde 5.4 olmasına ve mart ayında yüzde 4.8 ile devam etmesine neden oldu; Yıl sonunda sanayi, yüzde 8'den yukarı olan ritmlerde hareket etti, ihracatlar da yüzde 16'ya yükseldi. Tabii, 2002 yılında kalkınma ritmi yüzde 7.8 idi, ancak 2001 yılında ise GSMH'nın yüzde 7.4 oranında düşüş kaydetmesi ne kadar uzun bir yolun katedilmiş olduğunu sergiliyor.

Uluslararası gözlemciler, 2002 yılına nazaran iki misli artarak, 2003 yılının sonunda 22 milyar dolara ulaşan (GSMH'nın yüzde 8.5'i), bu yıl ise daha da artması beklenen ödemeler dengesindeki açığı vurgulamayı unutmuyorlar. Ancak bu değişikliğin bir bölümü, dolar karşılığı Türk lirası paritesinin 2003 yılı devalüasyonundan sonra aşamalı bir şekilde artmasından kaynaklandı. Ülkenin döviz rezervleri 33 milyardan fazladır. İhracatların dış borçların yüzde 40'ını karşıladığı bir ekonomide bu, dört aylık ithalatın karşılığı demektir (Biz de burada bunları ne gerilimler yaşayarak hesaplıyorduk hatırlıyor musunuz?). Türk ekonomisi omuzlarında ağır bir devlet borcu taşıyor -"ağır" derken 2003 yılında GSMH'nın yüzde 70'inden söz ediyoruz- (2004 yılında yüzde 66.5 olması bekleniyor). Bu borç 2002 yılında yüzde 80, 2001 yılında ise, yüzde 94'tü...

Bu resim neler gösteriyor? Elbette, AB disiplinine girebilecek bir ekonomi değil ama 2007 yılında AB üyesi olması beklenen Romanya'nın, örneğin enflasyon konusundaki durumu daha iyi sayılamaz (2003 yılında yüzde 14, 2004 yılında yüzde 11.2'ye düşürülmesi bekleniyor). Türkiye'nin ekonomik durumunun Erdoğan hükümeti tarafından ele alınma tarzı, IMF'nin Ecevit/Cem/Derviş zamanındaki flörtünden sonra beklenen karışıklığı getirmedi. Bu da, sosyal bir patlamanın engellenmesi amacıyla memurların maaşlarına ve emekli maaşlarına yapılan zamlara rağmen başarıldı. Bu noktada, Sosyal Sigorta Kurumlarına yüksek bir oranda bütçeden mali yardımın yapılmasının, IMF ile sürtüşmenin temel konusu olarak gelişmekte olduğunun altını çizmeliyiz. Bu mali yardım meblağları, 1990'lı yıllarda GSMH'nın yüzde 3.6'sı iken, 2000 yılında da yüzde 2.4'e indirilmişken, şimdi sürekli olarak artarak, 2004 yılında GSMH'nın yüzde 5.5'ini oluşturacağı görülüyor. Bu size birşeyler hatırlatıyor mu?

Şimdi rakamları ve hesapları bir kenara bırakarak, uluslararası sistemin Türk ekonomisiyle ilgili genel üslubuna bakacak olursak, IMF'den başlayarak, elbette OECD'den de geçerek, AB'ye ya da Economist Intelligence Unit'e hatta, bizim kurumlara (Ethniki Bankası'nın Balkanlar ile Akdeniz'de ortaya yeni çıkan piyasalar ile ilgili bülteni) ulaştığımızda hepsinin, Türk ekonomisinin uzun bir yol katetmiş olduğunu kabul ettiklerini hatta, saygı gösterdiklerini göreceğiz. Bu sürecek mi? Göreceğiz.

Şimdilik, durumun kontrolden çıkacağı belirtileri görünür görünmez, (IMF'nin ılımlı baskısı/uyarısı üzerine) hemen düzeltici faaliyete geçiliyor. Bu, 2003 yılı yazında ve yıl sonunda yapıldı, mart ayı sonundaki yerel seçimlerden sonra da yaza kadar, ek düzeltici bir bütçe bekleniyor.”

(IKONOMIKOS TAHIDROMOS - A.D. Papayannidis – 23.3.2004)

MİLLİYET

Mülkiyet sorunu

Fikret BİLA

Kıbrıs sorununda dörtlü görüşme aşamasına gelindi. Görüşmeler bugün İsviçre'de başlayacak. Kıbrıs'ta görüşmelerde bir ilerleme sağlanamadı.

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, İsviçre'ye hareketinden önce, "ne pahasına olursa olsun çözüm" yaklaşımında olmayacaklarını vurguladı. Türk heyeti, olmazsa olmazlarını İsviçre'de Annan planına geçirmeye çalışacak.

Dışişleri Bakanı Gül'ün de vurguladığı gibi bunlardan birisi de varılacak anlaşmanın AB'nin temel hukukuna dahil edilmesi ve değiştirilmeyeceğinin güvence altına alınması. Kısıtlama veya başka deyişle ayrıcalıkların AB tarafından değiştirilemez kabul edilmesi. AB'den gelen mesajlar ise, Türk tarafının bu talebinin sıcak karşılanmadığı yönünde...

Bu sorunun temel konularından birini mülkiyet oluşturuyor. Annan planı, mülkiyet sorununun çözümünde toplu bir yaklaşım yerine bireysel mülkiyeti esas alıyor. Tazminat yoluyla toplu hesaplaşma, toplu takas yöntemi yerine, tek tek bireylerin eski mülklerine dönüşünü öngörüyor ki, bu bir yandan KKTC'de mülkiyet sorunu yarattığı gibi ileriye dönük Türk - Rum çatışmasına, toplumsal huzurun bozulmasına zemin hazırlayıcı bir etkin niteliği taşıyor.

Türk tarafı bu sorunu ve gelecekte çatışma zemini doğmasını önlemek amacıyla, mülkiyet sorununun toplu çözülmesini, varılacak anlaşmanın, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin mülkiyetle ilgili protolünden ayrık tutulmasını istiyor. Oysa, Annan planı bunun tam tersini öngördüğü gibi AB de aynı görüşü taşıyor.

Kuşku yok ki, İsviçre sürecinde de tarafların en çok tartışacakları konulardan biri mülkiyet sorunu olacak. Bu sorunun ileride delinmeye uygun biçimde bir sonuca bağlanması Türkler açısından nihai çözüm sayılmayacak...

1974 Kıbrıs Barış Harekatı'ndan sonra Kuzey'deki Rumlar Güney'e, Güney'deki Türkler de Kuzey'e yerleşmiş, 1975 yılında BM gözetiminde nüfus mübadelesi yapılmıştır. 1977 yılında Kuzey'deki Rum malları devletleştirilmiş, şehit ailelerine, mücahit ve mukavemetçilere, Türkiye'den gelip yerleşenlere tapuyla birlikte verilmiştir. Güney'deki Türk malları ise fona devredilmiş, göçmenlere ve isteyen Rum vatandaşlarına düşük bedelle kiralanmış, sınırlar açılınca bazı Türk mallarının da değişik gerekçelerle kamulaştırıldığı görülmüştür. Bunların özellikle değeri artan Türk malları olduğu anlaşılmıştır.

Kuzey'de ise Rum mallarının tahsisinden sonra birçok kez el değiştirdiği, alınıp satıldığı gözlenmiştir. Ayrıca birçok Rum malı üzerinde yeni tesisler yapıldığı, ilaveler gerçekleştirildiği de görülmüştür. Bu tahsis ve işlemler, sorunun ileride toplu mal - mülk takası yapılacağı varsayımına dayanmıştır.

Oysa Annan planı, böyle bir çözüm yerine bireysel mülkiyeti esas alan bir yaklaşım benimsemiştir. Annan planı, KKTC'nin verdiği tapuları da tanımamaktadır.

Annan planı, bu malların eski sahiplerine iadesini öngördüğü gibi Türkiye aleyhine tazminat yolunu da açık tutmaktadır. Loizidu davasında görüldüğü gibi, Rumların mallarını geri almalarından başka Türkiye'ye karşı tazminat davası açma yolları da açıktır. Loizidu davası esas alınırsa Türkiye ileride altından kalmayacağı büyüklükte tazminatlara da mahkum edilebilecektir.

Bu anlayış, Türklerin haklarını, kendi katkılarıyla mal - mülk üzerinde yarattıkları ilave değerleri ortadan kaldırmaktadır. Yıllarca ambargo altında gelişmeyen Kuzey'de Türklerin ekonomik kayıpları ise hiç dikkate alınmamaktadır.

Annan planının mülkiyet sorununa yaklaşımı hem ekonomik haksızlığa yol açacak, hem de birlikte yaşama sürecinde toplumsal çatışmaları davet edecek niteliktedir.

Bu sorun toplu takas yöntemiyle çözülemez ve çözüm de değiştirilmeyecek bir güvenceye bağlanamazsa 30 yıldır kimsenin burnunun kanamadığı Kıbrıs'ta mülkiyet mayını döşenecek demektir...

(MİLLİYET – Fikret BİLA – 24.3.2004)

ZAMAN

Masada çözülemeyeni referandum zor çözer

ABDÜLHAMİT BİLİCİ

Türk ve Yunan heyetleri Kıbrıslı taraflarla birlikte bugün İsviçre’de buluşuyor.

Kıbrıs’ın kaderiyle İsviçre arasında sanki gizli bir bağ var. Yakın tarihte adayla ilgili tarihî kararlar hep burada alınıyor.

I. Dünya Savaşı’nda İngilizlerin ilhak ettiği Kıbrıs’ın yeni statüsü, İsviçre’nin Lozan kentinde yapılan tarihi anlaşmayla belirlendi. İsmet İnönü başkanlığındaki heyetin müzakere ettiği anlaşmada, Ankara haklarından vazgeçerek ilhakı kabul ediyordu.

1950’lere gelindiğinde talih yeniden Türkiye’ye güldü. Sömürgecilik karşıtı dalgaya paralel olarak Rumların başlattığı direnişle zora düşen İngilizler, biraz da Yunan–Rum cephesinin etkisini kırmak için adanın kendilerinden önceki sahibi Türkiye’yi hatırladı ve masaya Ankara’yı da çağırdı. Bu davet, 300 yıl süren hakimiyetine rağmen kısa sürede Kıbrıs’ı unutan Türkiye’ye hafızasını tekrar harekete geçirme fırsatı sunuyordu. Unutkanlık o kadar derindi ki, zamanın dışişleri bakanına Kıbrıs notu hazırlaması istenen bir diplomat, dosyada bir şey bulamayınca Britannica Ansiklopedisi’nden yararlanmak zorunda kalmıştı.

Takvimler 6 Şubat 1959’i gösterirken, dönemin başbakanı Adnan Menderes ile bugünkü Yunan başbakanının amcası Konstantin Karamanlis, İngiliz egemenliği sonrasında Kıbrıs’ın statüsünü belirlemek için yine İsviçre’deydi. Yeni adres Zürih’ti. İstediğini tam olarak alamasa da Türkiye, burada imzalanan garanti anlaşmasıyla 1878’de fiilen kaybettiği ada üzerinde tekrar söz sahibi oluyordu.

Görüşmeler öncesi Türk tezi, Zürih’te ortaya çıktığı gibi birleşik bir Kıbrıs cumhuriyetinin kurulması değil, taksim yani adanın bölünmesiydi. Çıkan çözüm, Rumların da arzusunu tersti. Onlar da enosisi, yani adanın Yunanistan’la birleşmesini istiyordu. Bu yüzden Rum lider Başpiskopos Makarios, ancak Karamanlis’in büyük baskısıyla anlaşmaları imzalamıştı.

Soğuk Savaş şartlarında Kıbrıs’a dayatılan ve adada yaşayan iki tarafın da aslında inanmadığı çözümün ömrü ancak 3 sene oldu. Görüntüde çözüm bulunmuştu; ama aslında 1963’ten bugüne yaşanan sorunların tohumu atılmıştı. Benzer riskler içeren Annan Planı’nın 1960’a göre tek teselli kaynağı AB çerçevesine oturuyor olması.

Taraflar İsviçre’nin bu defa Bürgenstock tatil beldesinde masaya oturuyor. Adada önceki gün sona eren 15 tur görüşmeden hiçbir sonuç çıkmaması, iki tarafın da kalıcı bir çözüm konusunda yine yeterli iradeye ve uzlaşma kültürüne sahip olmadığını gösteriyor. Yaşayabilir çözüm ya da uzlaşma arayışı, milli ülküleri gerçekleştirme hedefinin gerisinde kalıyor. Hatta Rumlar, bölünmüşlüğünün tescilinden, Türkiye ise AB sürecinin zora gireceğinden korkmasa, çözüm çabaları bu noktaya bile gelemezdi.

İsviçre’ye Türkiye ve Yunanistan’ın da ağabeyler olarak katılması, adada işletilemeyen al–ver sürecini canlandırmayı hedefliyor. Çünkü bu defa Zürih’te olduğu gibi iki taraf arasında bir anlaşma imzalanmayacak. Sihirli New York formülüne göre nihai belgeye referandumla halklar karar verecek. Ne kadar çok al–ver gerçekleşirse, referandumda hayır çıkma ihtimali de o kadar azalacak. Çünkü masada beklentilerinin gerçekleşmesi oranında yönetimler ağırlıklarını ‘evet’ten yana koyacak. Bu arada kimse yönetimleri tatmin etmeyen bir belgenin halkların onayını alacağını düşünmüyor.

Bu açıdan ‘Nasıl olsa son sözü halk söyleyecek’ diyerek İsviçre’nin heba edilmesi çözüm şansına darbe vurur. Şimdi sorunun çözülmesine dair tarihi bir uzlaşı içinde görünen BM, ABD ve AB’ye tarafları yaklaştırmak gibi kritik bir görev düşüyor. Bu, İsviçre’de yapılacağı gibi, boşlukları doldurma yetkisini kullanacak BM Genel Sekreteri nezdinde de gerçekleştirilebilir.

Ancak sürecin tamamlanmasına günler kala Annan Planı’ndaki istisnaları (derogasyon) temel hukukuna ekleme konusunda AB’nin Türkiye’yi hâlâ tatmin etmemiş olması, çözümün 20 milyar doları aşan faturasının nasıl karşılanacağı konusunda BM ve ABD’nin somut adımlar atmaması kaygıları artırıyor.

(ZAMAN – Abdülhamit BİLİCİ – 24.3.2004)

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org