Medyadan Seçmeler, 11 Mayıs 2004

Sevgül Uludağ

 

9-10-11 Mayıs 2004

MEDYAYA TAKILANLAR

“Öldüğünü gazeteden öğrendi!...”

“Andonis Anastasiu 1974 Türk Harekatı sırasında ölmediği halde Rum kayıtlarında ölü olarak görünüyor. “Öldüğünü” gazeteden öğrenen Anastasiu durumu şaşkınlıkla karşıladı.

Anastasiu gazeteye yaptığı açıklamada, 1974’te Derinya’da yaralandığını ve tedavi için İngiltere’ye götürüldüğünü, orada kalma kararı almasının ardından sık sık Kıbrıs’ı ziyaret ettiğini ve son 6 aydır ise Paralimni’de daimi olarak ikamet etmekte olduğunu belirtti.

İçişleri Bakanlığı ise 1974’te ölen Rumlara ilişkin ön hazırlıklarını yaptığı ve internetteki resmi sitesinden yayımladığı bir listede Anastasiu’nun da adına yer verdi. İçişleri Bakanlığı’ndan bir yetkili yaptığı açıklamada söz konusu yanlışı geçen hafta fark ettiklerini ve durumun inceleneceğini söyledi.

Anastasiu’nun adının listeden çıkarıldığı bildirildi.”

(MAHİ – 11.5.2004)

TERCÜMAN

Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıyabilir miyiz?

Yalım ERALP

Son günlerde AB üyesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımamızdan sık sık söz ediliyor.Uluslararası camia onları Kıbrıs'ın tek meşru Hükümeti olarak kabul ettiğinden (4 Mart 1964 tarihli Güvenlik Konseyi kararı uyarınca) tanınan onlar. Burada sözü edilen devletler hukukunca tanıma.(recognition) Zamanla devletler hukuku değişti ve aşındı. Türkiye ise 1963 olaylarından sonra Rumları meşru addetmiyor. 15 Kasım 1983 tarihinde de KKTC'yi resmen tanıdı. Türkiye'ye göre adada iki devlet var. Dünyaya göre ise tek bir devlet var:

Kıbrıs Cumhuriyeti.

Şimdi bu devletle Gümrük Birliği içindeyiz.Onların mesela menşe şehadetnamelerini kabul edeceğiz.(Zaten TIR kamyonlarının sigorta poliçelerindeki Kıbrıs Rum kesimi için geçerli değildir hükmü başımızı ağrıtmaya başlamış bile.)Gemileri gelebilecek. Uluslararası toplantılar sıkıntı yaratmaz; öteden beri onları o kurum nasıl kabul ediyorsa biz de öyle ediyoruz. Bu ancak resmen tanıma anlamına gelmiyor. Şimdi ne yapacağız? Resmen tanırsak KKTC'yi tanımaktan vazgeçmiş oluruz. Zira Rumlar bizim onları Yeşil Hat ötesi olarak tanımamızı kabul etmezler. Resmen tanıma demek uluslararası tanınan sınırlar içinde tanıma anlamına gelir. Kıbrıs Cumhuriyetinin uluslararası sınırları ise İngiliz üsleri hariç bütün ada... Halbuki referandum ile adeta iki ayrı birimin varlığı tescil olundu.

Söz konusu olan tanıma değil varlığını kabuldür. Yani recognition değil acknowledgement. Biz bunu zaten yapmak durumundayız. Amerika da Filistin'i sanırım böyle kabul ediyor. Filistin'in sınırları belli mi? Değil..Gerçi Başkan Bush Sharon ile oturup sınır çiziyor ama hukuken Filistin'in sınırları belli değil...Burada artık devletler hukundan ziyade pragmatik yaklaşım ve ara yol egemen olacak...

Balık ve balık tutmasını öğretmek

Bir süredir balıkçılığın KKTC için önemini yazdım. Kıbrıs'a gittiğim zaman tek bir balıkçı teknesi görmememden dolayı hayret etmiş ve biraz da Kıbrıs'lı Türklere kızmıştım.Yanılmışım. Geçenlerde konuyu KKTC'nin önde gelen liderlerinden birine açtım.Bakın neler dedi : "Yaraya parmak bastınız. Biz de aynı şeyi düşündük. Büyükçe tekneler alınması için kredi verdik. Ancak, Türk balıkçılar bizim karasularına girip özellikle orkinosları avlıyor. Bize bir şey bırakmıyor. Türk balıkçılar yılda avladıklarının yani kotalarının yüzde 10'unu bize bıraksalar 40 milyon dolar kadar gelirimiz olacak.Türk Hükümeti bu talebimizi reddetti ve Türk balıkçıların bizim karasularda avlanmaya devam edeceğini söyledi." Oldu mu şimdi? Bir de sık sık ahkam keseriz : Balık verme, balık tutmasını öğret diye. Tam aksini yapıyoruz.Olacak iş değil bizim yaptığımız.. Kıbrıs'lı Türklerden yazdıklarım için özür dilerim. KKTC'nin ekonomisinin gelişmesi gerek. Türkiye buna öncü olmalı; engel değil.40 milyon dolar Türkiye'yi çökertmez; ancak KKTC için önemlidir...

(TERCÜMAN – Yalım ERALP – 11.5.2004)

HARAVGİ

“Kıbrıslıtürkler de Kıbrıslırumların EVET’ine yardımcı olsunlar...”

Haravgi gazetesinin 11 Mayıs 2004 tarihli sayısında yer alan ARTHRA-APOPSİS (Makaleler ve düşünceler) sütununda EDON Yeniden Yakınlaşma Bürosu Sorumlusu Ahilleas VLİGGAS imzasıyla yayımlanan yorumun çevirisi şöyle:

“Referandumların sonucu ne olursa olsun bunun mutlaka çeşitli etkileri olacaktı. Bunlardan biri Kıbrıslı Türkler arasında ortaya çıkan çok yoğun hayal kırıklığıydı. Özellikle de iki toplumun bundan böyle nasıl hareket etmesi gerektiği sorusu gündeme getirildiği zaman...

Kıbrıslı Türk hemşehrilerimizin hayal kırıklığı ve hoşnutsuzluğu bir dereceye kadar anlaşılırdır, Kıbrıs sorununun çözümü vasıtasıyla mevcut baskıcı durumdan kurtulmayı istediklerinden çok yoğun duygularla yüklü bir hava içinde tepki gösteriyorlar. Maalesef birçok durumda Kıbrıslı Rumların tutumu karşısında çok haksız saptamalarda bulunuyorlar.

Ortak hedefin Kıbrıs sorununun çözümü ve vatanımızla halkımızın yeniden birleşmesi olduğu verisiyle, çözüme ilişkin çaba ve mücadelelerin ortak olması gerektiği anlaşılmalıdır. BM’nin çözümle ilgili son çabasının çökme nedenlerinden biri Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin, özellikle de ilerici güçlerin müzakerelere, AKEL’in Kıbrıs Türk Solu’na yaptığı ilgili çağrılara rağmen, halkımızın mutlak çıkarlarını değil yabancıların çıkarlarını ifade eden tutumlarla gitmeleri oldu.

Bu hatanın tekrarlanmaması gerekiyor. Her taraf, iki toplum arasındaki güveni restore etmek ve bizi Annan Planı çerçevesinde en kısa zamanda iki toplumlu, iki bölgeli bir federasyon çözümüne götürecek olan önkoşulların yaratılması için somut çabalar üstlenmelidir. Basının şu yöndeki görüşleri yapıcı değildir:

‘Biz Kıbrıslı Türkler görevimizi yaptık ve EVET dedik, şimdi Evet demenin yollarını bulmak Kıbrıslı Rumların görevidir.’

Bizim Kıbrıslı Türklerin kaygılarını anladığımız gibi Kıbrıslı Türklerin de bizim kaygılarımızı anlaması ve çözüme evet demek için birlikte mücadele etmemiz gerekiyor.

Kıbrıs Rum tarafının, Kıbrıslı Türkleri, referandumdaki hayır’ın, çözümü veya ortak devletimizi birlikte yönetmeyi reddetmek olmadığına dair sürekli ikna etmesi gerekiyor. Yasal prosedürler içinde Kıbrıslı Türklerin AB üyeliğimizden kaynaklanacak bütün faydalardan yararlanmasına müsaade edecek önlemler alması da gerekiyor. Özellikle de bizi kısa vadede çözüme götürecek önkoşulları yaratması gerekiyor.

Aynı zamanda Kıbrıs Rum toplumu son zamanda hissedilir şekilde hortlayan milliyetçilik ve kızgınlık olgularını göğüslemelidir. Birçok durumda iki toplumlu, iki bölgeli çözümün, aynı zamanda Kıbrıslı Türk hemşehrilerimizle birlikte yaşama fikrinin reddedilmesi anlamına gelen olgulardan bahsediyorum...

Kıbrıslı Türkler ise Kıbrıslı Rumların güvensizlik duygularına anlayış göstermeli ve bunu ortadan kaldıracak önlemler almaya ve düzenlemeler yapmaya hazır olmalıdırlar. Yabancı orduların ve neredeyse bütün yerleşiklerin sonsuza kadar adada kalmalarının Kıbrıs halkının bütünün çıkarına olmadığı anlaşılmalıdır. Çözüm ve plan ne kadar işlevsel olursa, Kıbrıslı Rumların o kadar çıkarına olacaktır.

İlaveten Kıbrıslı Türk hemşehrilerimiz aşağıdaki sorularımızı yanıtlarlarsa çok iyi olur:

Maksimalist tutumların ileriye sürülmesi, aynı zamanda daha sonraki övücü kutlamaları, Luzern’de Kıbrıslı Rumların hayır cevabına ne ölçüde yardımcı oldu?

Talat AKEL’in referandumların birkaç aylığına ertelenmesi önerisini kabul etmiş olsaydı, şimdi çözüm beklentisinin her zamankinden daha yakın olup olmayacağını kendi kendilerine bir sorsunlar. Kıbrıs Rum toplumunun Evet’e gitmesi, AKEL’in mücadelesinden kaynaklanacağı kesinken, AKEL’e karşı yapılan eleştirilerin amacı gerçekten nedir? Son olarak, Kıbrıslı Rumlar, hiçbir suçları olmaksızın, 30 yıl boyunca Kıbrıs sorununa çözüm bulunamamasından dolayı hayal kırıklığına uğrasalardı ne olacaktı?

İstenen şey çözüm olduğu andan itibaren, bu, çözüm yönünde somut girişimler üstlenmeleri gereken iki toplumu ilgilendirir.”

(HARAVGİ - Ahilleas VLİGGAS – 11.5.2004)

ALİTHİA:

“Soğuk mesaj”

Alithia gazetesinin 9 Mayıs 2004 tarihli sayısında yayımlanan başyazının çevirisi şöyle:

“Atina’daki Karamanlis-Erdoğan görüşmeleri, buraya soğuk bir mesaj gönderdi. Hükümet yetkilileri bu mesajı duyma ve okumada zorlanıyorlar veya öyle davranıyorlar. Bu mesaj şudur: Türkiye-Yunanistan ilişkileri ve bu ilişkileri iyileştirme çabası, Kıbrıs sorununun yeniden bataklığa saplanmasından etkilenmeyecek. Uluslararası çevreler bize sırtını çevirirken ve yoğun eleştirilerle bizi tecritliğe sürüklerken, Atina’dan gelen mesaj şudur: ‘Ne ekersen onu biçersin’.

Türkiye de sahte devletin tanınması konusunu gündeme getirmiyor, öte yandan Erdoğan, Kıbrıs Cumhuriyetini tanımakta zorlanmayacağını gösterdi ve onu tutumundan dolayı uluslararası tecritliğin baskısı altına bıraktı. Karamanlis sahte devlet hakkında açık konuştu ve ‘AB’nin bu konuyu çözdüğünü, Kıbrıs’ın bütün hakimiyetinin AB üyeliğiyle ve özel statüyle konunun çözümlenmiş’ olduğunu belirtti. Ancak bu düzenleme aleyhimize çalışacak, çünkü ‘karşı tarafın özel statüsü hiçbir şey vermeden sürekli olarak alacak’. Vergilerle ve diğer konularla ilgili AB talimatlarını uygulamak zorunda olmayacak. Taiwan’laşma Kıbrıs ekonomisinin aleyhine özellikle de turizm alanında illegal rekabetle faaliyet gösterecek. Eurozone’a katılımımız, sorunlu olacak. Kıbrıs Lirasının değer kaybını (yaşam düzeyimizin düşmesiyle birlikte) engellemek çok zor olacak.

Gerçekler ortadadır ve bunların vurgulanması felaket tellallığı değildir. Bilakis, zamanında bertaraf edilmesi için doğru harekette bulunma konusudur. Ayrıca sadece körlerin görmediği kötü sonuçları engellemektir. Gönüllü olarak kör olanlar, deve kuşu gibi başlarını kuma gömerek bunları görmezden geliyorlar…

Atina ile Ankara arasındaki dost anlayışını ve yaklaşımını nitelendiren yeni realist politika, resmi Lefkoşa’nın gerici düşüncesiyle tam bir tezatlık içindedir. Türkiye’nin askeri üstünlüğü, artık Kıbrıs sorunundaki hareketleri etkileyen olumsuz şekle sahip değildir. Yunanistan ve Türkiye, toplumsal politikalarının her iki halkın da çıkarına olacak şekilde güçlenmesi amacıyla silahlanmayı ve askeri harcamaları karşılıklı olarak azaltıyorlar.

Ancak karşı taraftaki evet yanıtının elde ettiği ekonomik avantaj, aleyhimize işlemeye başlayacak. Uluslararası çevreleri ‘biz dengeli bir çözüm planı için elimizden geleni yaptık ve siz şimdi hayır yanıtıyla kellenizi kesiyorsunuz’ mesajı gönderirken, Atina’dan şu soğuk mesaj gelmektedir: ‘Ne ekersen onu biçersin. Türk-Yunan ilişkileri dostluk ve işbirliği yolunda ilerleyecek’.

Demagojik açıklama ve çarpıtmalarda bulunmak yerine, bu dramatik durumu ele almak zorundayız.”

(ALITHIA – 9.5.2004)

ALİTHİA:

“FELAKET”

Alithia gazetesinin 9 Mayıs 2004 tarihli sayısında yer alan TA İPER KE TA KATA (Leh ve Aleyhte) sütununda Alekos KONSTANTİNİDİS imzasıyla yayımlanan yorumun çevirisi şöyle:

“Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos, bir zamanlar rahmetli Spiros Kiprianu’yu felaket olarak nitelendirmişti. Öte yandan Papadopulos’un ‘Kirikas’ gazetesi, Kiprianu’nun ‘yabancıların dinleyip de güldükleri kişi olduğunu’ yazıyordu.

Ancak Cumhurbaşkanı Papadopulos’un bizzat kendisi felakete dönüşmüştür. Papadopulos, Kıbrıs’ı yakın tarihinin en kötü diplomatik tecritliğine sürüklemiş, BM, AB ve uluslararası kamuoyunu bize karşı çevirmiştir. Hem de 30 yıldan sonra ilk kez bütün şartların Kıbrıs sorununun kesin çözümü ve Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi için elverişli olduğu bir dönemde… Bu şartlar şunlardı:

a) Çözümün hayatta kalması ve faaliyet göstermesi için en kesin güvenlik ve garantiyi sağlayacak olan AB üyeliği.

b) Ankara’da ilk kez, çözümsüzlüğün çözüm olmadığını söyleyen yeni bir hükümet.

c) Denktaş’a karşı ve çözüm ile yeniden birleşme yönünde ayaklanmış olan bir Kıbrıs Türk toplumu.

d) AB ve BM’nin eşi benzeri görülmemiş ilgisi.

e) Türkiye ile ilişkilerini iyileştirme yönünde ilerlemiş olan bir Yunanistan.

Halkların tarihinde bir sorunun çözümü için bu kadar çok elverişli şarta ender olarak rastlanılır. Bu nedenle uluslararası veya bölgesel sorunlardan birçoğu çözümsüz kalır. Ancak bu şartların olduğu dönemde, ne yazık ki Kıbrıs için son derece olumsuz bir şart vardı: Tassos Papadopulos’un Cumhurbaşkanlığına seçilmesi. Papadopulos, sonuç olarak mevcut elverişli şartlara rağmen Kıbrıs’ın AB üyeliği öncesinde yeniden birleşmesi amacıyla çözüm bulunmasını son anda engellemeyi başardı.

Tassos Papadopulos, ilk andan itibaren BM Genel Sekreterinin planına karşı çıkmıştır. Papadopulos bu planın ‘tereddüt etmeden reddedilmesi gerektiğini’ söylüyordu. Papadopulos, AKEL liderliğinin desteğini alabilmek için bir gün planı müzakere temeli olarak kabul ettiğini söylerken, daha sonra yaptığı açıklamada Genel Sekreterin Planının işgalin oldu bittilerini kalıcılaştırdığını ve Kıbrıs’ı lağvolmaya sürüklediğini keşfediyordu.

Kıbrıs için üzücü şart buydu. Tassos Papadopulos’un varlığı… Rum tarafında retçiliğin temsilcisinin varlığı… Economist dergisine göre Mr. No’nun varlığı… Bu, Kıbrıs için büyük tarihi şanssızlıktı. Kıbrıs şu anda AB’ne birleşmiş bir ülke olarak üye olabilir ve bunca yıllık kavgadan sonra ortaya çıkacak zorlukların bertaraf edilmesine yardım edebilirdi.

Ne kadar ağır olursa olsun, Papadopulos’un Spiros Kiprianu için kullandığı felaket kelimesinin Papadopulos için de kullanılması abartı değildir. O zamanlar Kiprianu için de çözüm fırsatları sunulmuştu, ancak Papadopulos’a sunulan tarihi an gibi elverişli değildi.

Tassos Papadopulos’u seçen AKEL liderliğinin ve Dimitris Hristofyas’ın sorumluluğuna gelince… AKEL liderliği ve Dimitris Hristofyas, Papadopulos’un hastalıklı retçiliğini bilmesine rağmen, adanın yeniden birleşmesini engellemesine yardım etmiştir. Bu konu hakkında başka zaman konuşacağız.”

“Yunanlılar sizi eleştiriyordu...”

“Cumhurbaşkanı Papadopulos, Yunanistan Cumhurbaşkanı Kostis Stefanopulos ile yaptığı son görüşmede, Yunanlı politikacıların ve yorumcuların referandumda hayır oyu kullandığı için Kıbrıs halkını ‘eleştirmelerini’ ağlamaklı bir üslupla şikayet etmeye başladı. Stefanopulos Papadopulos’un sözünü kesti: ‘Sayın Başkan, bağışlayın ama Yunanlılar sizi eleştiriyorlardı’.

Yukarıdaki haber 2 Mayıs 2004 tarihli ‘To Vima’ gazetesinde yayınlanmıştır.

Cumhurbaşkanı Papadopulos, BM ve AB yetkililerinin ve dünyadaki bütün medya kuruluşlarının ‘eleştirilerinin’, Kıbrıs halkı veya Kıbrıs hakkında değil, her türlü yolu kullanarak AB’ne birleşmiş bir Kıbrıs’ın üye olmasını engelleyen bizzat kendisi hakkında olduğunu anlamadı veya anlamıyormuş gibi davranıyor. Hiçkimse halkı eleştirmiyor. Herkes Papadopulos’u eleştiriyor. BM Genel Sekreteri, Verheugen, Alvaro De Soto, Pat Cox, tüm dünya Papadopulos’u eleştiriyor. Amerikalılar da halkı veya Kıbrıs’ı değil, Cumhurbaşkanı Papadopulos’u eleştiriyorlar. Papadopulos, 1990’lı yıllarda ‘Yugoslavya ile ekonomik ilişkiler ve ticaretle ilgili olarak’ Amerika Maliye Bakanlığının kara listesine alınmıştı. (State Department Sözcüsünün açıklaması). Kara listede Kıbrıs halkı veya Kıbrıs yoktu, Tassos Papadopulos vardı.”

(ALITHIA – Alekos KONSTANTINIDIS – 9.5.2004)

FİLELEFTHEROS:

“Erdoğan’ın geleceği...”

Fileleftheros gazetesinin POLİTİKİ (Politika) ekinin 9 Mayıs 2004 tarihli sayısında yer alan ANİKTİ GRAMMİ (Açık Hat) sütununda Kostas YORDANİDİS imzasıyla yayımlanan yorumun çevirisi şöyle:

“Andreas Papandreu ve Turgut Özal’ın Başbakan oldukları 1988 yılından beri Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın gerçekleştirdiği ilk ziyaretin başlıca özelliği, 16 yıl önce olduğu gibi mevcut sorunlara odaklanmamasıdır. Bu ziyaret AB ile üyelik müzakerelerine başlama talebine ilişkin olarak Ankara’nın ‘geleceğini’ ilgilendiriyordu. Erdoğan’ın İmia (Kardak) kayalıkları krizi ile ilgili bir soruya ‘geçmişi geride bırakıp geleceğe bakmamız gerekmektedir’ yanıtını vermesi ve ‘Karamanlis’in Türkiye’nin AB perspektifini destekleme çabasını’ vurgulaması bunun göstergesidir.

Elbette Yunan hükümetini meşgul eden soru işareti şudur: Erdoğan Parlamento’daki güçlü çoğunluğa rağmen, iki ülkenin ilişkilerindeki önemli konuları kritik erteleme müdahaleleri olmadan ele alabilir mi? Örneğin Ege ve Kıbrıs gibi… Bu konular, geleneksel olarak askeri ve diplomatik rejimin bölgedeki sorumluluğu ile çakışmaktadır.

Erdoğan, Türkiye’nin siyasi yaşamında tuhaf ve son derece ilginçtir. Tıpkı geçmişte 1952 yılında Atina’yı ziyaret eden Adnan Menderes ve daha sonra Turgut Özal gibi… Üç Türk Başbakanının Yunanistan’ı 52’li yaşlarında ziyaret etmeleri ve Atina tarafından haysiyetli muhatap olarak kabul edilmeleri tesadüf değildir. Erdoğan’ın iki selefi, askeri rejimin güvenini kaybetmiş ve Menderes idam edilmişti.

Erdoğan’ın bir başka tuhaflığı da, İslam lideri olarak nitelendirilmesine rağmen, bununla birlikte Türkiye’nin Avrupa perspektifini içten destekleyen bir Başbakan olmasıdır. Ayrıca, kökten dinci reformlarda bulunmaya niyetlidir. Geleneksel Kemalist rejim, tepki vermektedir.

Karamanlis Erdoğan’ın ziyaretine samimiyet havası vermek istedi. Bu nedenle de Perşembe geceki ilk görüşme, Rafina’daki Başbakanlık konutunda gerçekleşti. Erdoğan’ın henüz muhalefet lideriyken Ankara’daki evinde Karamanlis’e verdiği yemeğe karşılıktı. Bu şekilde iki politikacının kişisel ilişkileri sağlamlaşmıştı. Karamanlis ve yakın çalışma arkadaşının değerlendirmesine göre Erdoğan, Türkiye’nin kurulu anlayışı ile de çatışmaya girmeye niyetli olduğunu kanıtlayan haysiyetli bir muhataptır.

Atina’ya göre işgal lideri Rauf Denktaş’ın indirilmesi ve gerçekten bertaraf edilmesi, en azından bu aşamada büyük bir örnektir. Ayrıca Yunanistan hükümeti, Erdoğan’ın Washington’un ve güçlü Avrupa ülkelerinin yakın desteğini aldığını düşünüyor. Bu, Türkiye Başbakanının her türlü girişimine düşmanca ve güvensizlikle yaklaşan geleneksel düzene karşı güçlendirici bir rol oynamaktadır. Bugünkü şartlarda son derece ilginç olan bir başka unsur da, Kıbrıs’ın AB’ne 1 Mayıs’ta tam üyeliğinin, Kıbrıs sorununu AB’nin dış sorunu haline dönüştürmesidir. Ayrıca Ankara’nın üye olmayı istemesinden dolayı, geleneksel politikanın çerçevesi dışında düzenleme ve anlayışlar aşamalı olarak benimsenebilir.

Kısacası, yeni bir çerçeve Türk-Yunan ilişkilerinin belirleyicisi olmaya başlıyor. Bu, Avrupa Birliğidir. ‘Avrupa vizyonunun’ Erdoğan’ı cezbetmesinden dolayı, ikili ilişkilerin daha sağlam zemine inşa edilebileceği konusunda bir umut vardır. Erdoğan’ın ziyareti muhtemelen bu umutları güçlendirmiştir.”

(FİLELEFTHEROS - Kostas YORDANİDİS – 9.5.2004)

FİLELEFTHEROS: “ATİNA-ANKARA İŞBİRLİĞİ”

Fileleftheros gazetesinin POLİTİKİ (Politika) ekinin 9 Mayıs 2004 tarihli sayısında yer alan Kira ADAM imzasıyla yayımlanan yorumun çevirisi şöyle:

“Yunanistan ile Türkiye arasındaki işbirliği ve durgunluk politikası, herbirinin çıkarlarını ilerletmeleri için en iyi silahtır. Yunanistan ve Türkiye Başbakanları Atina’da buna inandıklarını kanıtladılar.

İki hükümetin de, bu yakınlaşmalarının onaylanmasına daha önce hiç olmadığı kadar ihtiyacı vardır. Her ne kadar bu, askıda bekleyen konularla ilgili tartışmaların ilerleyişinde tamamıyla yansıtılmasa da…

İki ülkenin Dışişleri Bakanları Papandreu ve Cem’in başlattıkları bu politika, şimdi Başbakanlar düzeyine, yani iki ülkenin en üst düzeyine çıkarılmaktadır.

Erdoğan’ın Türkiye’si için bu olay, iç ve dış politikasında önemli etkiye sahiptir. Türkiye Başbakanı, ülkenin içinde şunu iddia edebilir: Artık Avrupa sürecinde Atina’nın desteğine sahiptir. Hem de Kıbrıs’taki duruma rağmen. Ayrıca Türkiye hükümetinin yıl sonuna kadarki en büyük hedefini teşkil eden Brüksel’e karşı iyi imajı artmaktadır.

Karamanlis hükümeti için Türkiye’nin ılımlı tutumu (en azından yıl sonuna kadar) çözümlenmemiş Kıbrıs sorunuyla birlikte gerginlik olasılığıyla uğraşmak zorunda kalmayacağı anlamına gelmektedir.

Gerçekte şu ana kadar iki ülkenin ilişkilerindeki büyük sorunlardan herhangi birinin çözümlendiği veya kapandığını kanıtlayan hiçbir hareket olmamıştır. Ne Ege sorunları yoluna koyulmuştur, ne de Kıbrıs sorunu, çözüm aşamasına girmiştir.

Bütün bu büyük sorunlar havadadır ve Türkiye AB’ne aday olduğu zaman daha da büyüyecektir.

Ege sorunu gibi ikili sorunlarda, iki tarafın çok sayıda görüşme yapmasına rağmen görüş birliğine varılamamıştır. Ankara Ege’deki gri bölgeler konusunda ısrar etmeye devam ediyor ve kıta sahanlığının belirlenmesine ilişkin özlü bir tartışmaya girmeden önce Ege’deki adacıkların ve kayalıkların ‘egemenliğinin belirlenmesini’ şart koyuyor.

Kıbrıs konusuyla ilgili olarak Türkiye hükümetinin adanın bölünmüşlüğünü sabit bir şekilde desteklediği görülüyor, çünkü gelecekte ‘Rum Kıbrıs’ı’ AB üyesi olarak tanıyabileceği konusunda ‘sır veriyor’.

Atina, Türkiye’ye üyelik müzakerelerinin başlama tarihi verilmesini destekleyeceği konusunda söz verdi bile. Bu görüş, Aralık ayında ortakların Türk talebini tatmin etmemeleri veya ‘özel bir ilişki’ statüsü vermeleri halinde Atina için güvenlik kalkanıdır.

Ancak Yunan görüşü, Kıbrıs sorununun yıl sonuna kadar çözümlenmesi için katalizör değildir. Bilakis, Atina’nın Kıbrıs sorunundaki gelişmelerle ilgili çaresizliğini göstermektedir. Aynı şeyi Ankara da ifade etmektedir. Ankara çok yakında topraklarında yasadışı bir şekilde işgal ordusunun bulunduğu Kıbrıs’ı AB üyesi olarak tanıma sorunuyla karşı karşıya kalacağını biliyor.”

(FİLELEFTHEROS - Kira ADAM – 9.5.2004)

RADİKAL

BM: Kıbrıs'ta top artık AB'nin kucağında

Murat Yetkin

Birleşmiş Milletler Kıbrıs'ın bir bütün olarak Avrupa Birliği'ne üye olabilmesi için devreye girmeyeceklerini, bunun AB'nin sorunu olduğunu açıkladı. Açıklamayı yapan BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın sözcüsü Fred Eckhardt, bu sorunun ayrıca Kıbrıs'taki iki tarafın liderliklerine bağlı olduğunu söyledi. Eckhardt, Radikal'e yaptığı açıklamada şöyle konuştu:

Güney'deki liderlik zaten bölünmenin devamından yana olduğunu gösterdi. Türk tarafının, Bay Denktaş dışında, birleşmeden yana ağırlık koyması sonucu, Türk tarafının Genel Sekreter Annan'ın planına verdiği destek tahminlerden daha iyi çıktı. Rum tarafındaki 'Hayır' oyları ise tahminlerden daha kötü çıktı. Böylece Ada bölünmüş olarak kaldı.

Bu durum değişebilir mi? Kendi çabasının sonuçsuz kalmasıyla Genel Sekreter'in iyi niyet çabası sona erdi. De Soto'nun görevi de sone erdi.Şimdi Güvenlik Konseyi'ne yazılı bir rapor sunma hazırlığı devam ediyor. Ama bu noktadan sonra Genel Sekreter'in aktif olarak öne çıkması beklenmemeli.

BM'nin son çabası, ABD ve AB ile çok ince ayarlarla hazırlanmış ve yürütülmüştü. Ancak olmadı. Şimdi bu durumun (Adada bölünmüşlüğün devamının) değişmesi için Güney ve Kuzey'deki liderlikler kadar yeni arabulucuların tavırları da önemli. Yeni arabulucular içinse bence gözümüzü AB'ye çevirmeliyiz. AB üyeliği ile Kıbrıs artık önemli ölçüde bir AB sorunu haline geldi.

KKTC'nin tanınması BM'nin değil, tek tek ülkelerin sorunu. BM açısından sorun tanınma değil, üyelik sorunudur. Üyelik, önemli sayıda ülke tarafından tanınma ve ardından Genel Kurul'da oylama yoluyla oluyor. Sanırım şu anda KKTC'nin böylesi yaygın tanınması aşamasında değiliz ve sanırım bunun için diğer uluslararası oyunculara bakmamız gerekiyor.

BM sözcüsünün sözünü ettiği uluslararası oyuncular, yalnızca AB değil. KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat'ın geçen hafta ABD'de yürüttüğü temaslarda öne çıkan İslam Konferansı Örgütü ve benzeri gruplara üyelik, bu kuruluşların KKTC'de temsilcilik açması, ABD'nin yanı sıra başka ülkelerin de KKTC'de (büyükelçilik olmasa da, Tayvan'da olduğu gibi) ticari temsilcilik açması gibi uluslararası ilişkilerin neredeyse sonsuz imkânları gündeme gelebilir. Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal'in hafta sonunda Fas'a giderken Ankara'ya uğrayan İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi ile yaptığı görüşmede bu konunun da ele alındığı bildiriliyor.

Talat'ın Washington'da, resmen tanınma konusunu öne çıkarmaması ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Kıbrıs'ta alınan sonuca karşın Atina'ya gi-

derek Yunanistan'la işbirliği çizgisine devam işareti vermesi, ABD ve AB'de olumlu karşılanıyor. Bunun başlıca nedeni, Türk tarafının Kıbrıs konusunda aldığı uzlaşmacı tavrın geçici bir taktik olarak değil, kalıcı bir politika olarak görülmeye başlaması. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in 9 Mayıs Avrupa Günü nedeniyle mesajında "AB'nin milli hedef" olduğunu vurgulaması da bunun bir parçası.

İşin bir başka boyutu daha var:

AB, Kıbrıs konusunda devreye girmekte gecikirse, bu uluslararası camiada Rumların, Kuzey'de bir Türk devletinin varlığını kabul ettiği

ve AB'de yalnızca Güney'i temsilen bulunmaya razı olduğunun işareti olarak alınacak. Buna daha zaman var, çünkü Güney üzerine yeni bir baskı dalgası gelebilir. Diplomasi kulisinde, Rusya odaklı karapara aklama operasyonu iddialarının bu günlerde ortaya atılabileceği yolunda fısıltılar var.

(RADİKAL – Murat YETKİN – 11.5.2004)

YENİ ŞAFAK

Gazetecinin, 'okurun ayaklanmış bilincine cevap verme zarureti...' var mıdır?

Alper GÖRMÜŞ

Üzerinden tam bir hafta geçti, araya giren onca "sıcak" malzemeden dolayı bir türlü ele alamadık, fakat gönlümüz de unutmaktan yana değil: Geçtiğimiz pazartesi, Milliyet Okur Temsilcisi Doğan Akın ile Dış Haberler Servisi Şefi Kadri Gürsel arasındaki tartışmadan söz ediyoruz.... Özellikle Kadri Gürsel'in, başlığımıza çıkardığımız ilginç yaklaşımı önemli... Tartışma, referandum sonrasında istifa etmeyeceğini açıklayan KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın tavrını "BU NE PİŞKİNLİK?" manşetiyle haberleştiren Milliyet'e gönderilen okur mektuplarından kaynaklanıyor. Ankara'da üniversite öğrencisi olduğunu belirten Taha Gökören, "Kıbrıs mücadelesiyle özdeşleşmiş bir insan hakkında kullanılan ifadenin kendisini üzdüğünü" vurgulamış. Nida Öğütveren de, gazetede Denktaş'ın tavrını onaylayan yazarlar da bulunduğunu belirterek, "Milliyet'te böyle bir başlık göreceğimi sanmazdım. Saygısız bir ifade bu" demiş. (Bu Milliyet okuruna "Sahi, ilk defa mı görüyorsunuz?" demeden geçemeyeceğiz.)

Okur Temsilcisi, mektupları yansıttıktan sonra, sözü Dış Haberler Servisi Şefi Kadri Gürsel'e veriyor. Gürsel'in savunması bize çok ilginç geldi. Bu sözler, bu gazetemizin huy edindiği "asma-kesme, yargılama" üslubunun kaynaklarından birine dair epeyce bilgi ipucu içeriyor. Okuyalım:

"GÖNÜL RAHATLIĞIYLA AD KOYDUK... (...) Gazeteci, mensubu olduğu toplumun içinden geçtiği, tarih duyusunun zirve yaptığı kader anlarında, verilecek kararların gelecek nesillerin hayatlarını belirleyeceği kritik kavşaklarda, en azından durumun adını koyar. Evet, ad koyma eylemi bizi bazen başkalarının gözünde 'tarafsızlık'tan öteye taşıyabilir, ama bu eylem o çok ender yaşanan anlarda zaruridir. Gazetenin ve gazetecinin, okurunun ayaklanmış bilincine cevap verebilme zaruretidir bu. Böyle anlar her ay, her yıl yaşanmaz. Otuz kırk yılda bir gelir ve o an gazeteci söylemelidir. Kıbrıs konusunda da böyle müstesna bir an yaşanmıştır.

İki politikacı, Derviş Eroğlu ve Serdar Denktaş referandum öncesi 'hayır' kampanyası yürütüp, sandığa da 'hayır' oyu attıktan sonra, ertesi gün çıkıp, 'hayır' diyen Rumları 'barışı engellemek'le suçlayabilmişlerdir. Bunun adını koyduk." Biz bu tartışmada, meseleye şöyle yaklaşan Doğan Akın'la aynı fikirdeyiz:

"Denktaş'ın tutumunun, bir olayı haber haline getirebilecek 'çelişki' unsurunu fazlasıyla karşıladığı açık. Annan Planı için yöneltilen 'KTC'de evet çıkarsa tavrınız ne olur' sorusuna Denktaş'ın verdiği yanıtı (Fikret Bila - 13 Nisan - Milliyet) anımsatalım: 'Eğer 'evet' çıkarsa, ben durmam. Hele Türk hükümetiyle bu kadar ters düştükten sonra, 'evet' çıkarsa Cumhurbaşkanı olarak oturmamın bir anlamı kalmaz. (...) Referandumun aynı zamanda bizim için de bir güven oyu anlamı taşıdığını biliyorum. Bunun gereğini yapar, ayrılırım.' Gürsel, bu durumu, 'gazetenin ve gazetecinin, okurunun ayaklanmış bilincine cevap verebilme zarureti' diye açıklıyor. Varsa böyle bir zaruret, bir gazetenin öne çıkardığı konular ve köşelerindeki yorumlarla sınırlı kalması beklenir. Aksi halde böyle bir zaruretle yapılan habercilik 'makbul' değil, 'maktul' olur!"

Doğan Akın bu örnekte haklı, evet ama, Milliyet'in "okurun ayaklanmış bilinci"nin künhüne vardığı zannıyla attığı öteki manşetleri ne yapacağız?

(YENİ ŞAFAK – Alper GÖRMÜŞ – 11.5.2004)

GUARDIAN

Gerçekler umurlarında değil

Donald Rumsfeld kanun dışı davranışların, en azından bunların bazı türlerinin acısını çekiyor. ABD Savunma Bakanı özellikle gazetelere Irak cezaevlerindeki işkenceyle ilgili sızan fotoğraflar yüzünden sıkıntıda. Cuma günü Washington'daki senatörlere, "Bu artık ulusal güvenliğin ihlaliyle aynı noktaya geldi" dedi. İşkencenin onun da midesini bulandırdığını söyledi, ama o meşhur kaşlarını kaldırma hareketini, askeri adaletin tıkır tıkır işlemesine müsaade etmektense bu 'radyoaktif' malzemeyi kamuya açık alana çıkaran hainlere saklamaktan geri kalmadı.

Rumsfeld sadede gelemedi

Başkanı gibi Rumsfeld de gerçekleri pek umursayan biri değil. Ne de olsa gerçekler kendisini, yönetimini ve ulusunu kurban olarak gösterme çabalarını baltalamaktan başka bir işe yaramıyor. Geçen hafta, ikiye bölünmüş televizyon ekranlarının yarısında kendi görüntüsü verilirken, ekranın diğer yarısında verilen tasmanın ucundaki esir, çıplak vücut yığını, parmak uçlarından teller sarkan çıplak ve başına çuval geçirilmiş esirler nedeniyle özür diledi. Hatta hasar için tazminat vermeyi bile teklif etti. Daha da bir sürü korkunç fotoğraf ve videonun geleceği uyarısında bulunmayı da ihmal etmedi. Korktuklarının bir kısmı, bu sabah gazetelerin manşetlerini süslüyor. Rumsfeld bu gibi görüntülerin dünyayı kızdırması nedeniyle üzüldüğünü söyledi.

Fakat kendisini bundan bir yıl önce kötü muameleler hakkında uyarmış olan Kızılhaç kaynakları, ona koalisyon yönetiminde de işkencenin devam ettiğini söylemiş, ama Rumsfeld böyle pek çok uyarıyı havada bırakmış. Bu görüntüler artık sadece talihsiz ve utanç verici görüntüler olmaktan çıktı. Bunlar artık dünyanın Irak işgaline bakışını şekillendiren resimler.

Rumsfeld, nöbetçi kulelerindeki askeri personel tarafından vurularak öldürülen silahsız Iraklı esirlere dair Kızılhaç raporları nedeniyle özür dilemedi. ABD istihbarat servisleri tarafından geliştirilmiş, Irak da dahil olmak üzere tüm dünyadaki güvenlik servislerine öğretilmiş

'soruşturma teknikleri' hakkında tek söz etmedi. Hiçbir şeyle suçlanmamış insanları soruştururken gösterdikleri sadist davranışları kamuoyundan saklamaya çalışan özel sözleşmelileri işe aldığı için en ufak bir pişmanlık belirtisi göstermedi. Yakaladıklarını, kendilerinden bile daha zalim işkence yöntemleri uygulayan başka ülkelere göndermekten üzüntü duyduğuna dair tek bir cümle sarfetmedi. Yüzlerce kişiyi Guantanamo Körfezi'nde yasaların ulaşamayacağı bir yerde tutmaya devam etmesi nedeniyle en ufak bir üzüntü işareti vermedi. Böyle liderler kendilerini uluslararası hukukun, kendi kanunlarının ve o hayranlık duydukları anayasalarının sınırlarının dışına yerleştirir. Ancak böyle yaparken emirlerine uyan kişileri de yasaların himayesinden çıkarmış olurlar.

George Bush daha başkanlık koltuğuna oturur oturmaz ABD'yi uluslararası toplumun dışına çekmeye başlamıştı. Bu yılın başlarında, ABD'nin kendini savunmak için dünyanın geri kalanından izin kâğıdı almaya ihtiyacı olmadığını söyleyip, dış ülkelerin itirazlarını bir kenara fırlattı.

İçeride de finans, istihbarat operasyonları ve dış ilişkiler konularında Kongre'nin denetiminden sıyrıldı. Basının sorularından, diğer tüm modern başkanlara kıyasla daha az basın toplantısı düzenleyerek kaçtı.

Irak fotoğrafları, geri itilmiş bu dünyaya yeniden güçlü bir ses kazandırdı. Washington Post dün, ABD ordusunda Rumsfeld'in yönetimine karşı 'derin bir öfke'nin birikmekte olduğunu yazdı.

Bazı askerler adlarını açıklayarak Rumsfeld'in gitmesini istediklerini söyledi. Tüm bunlar Irak işgalinin politikasında temel bir kaymaya işaret ediyor.

Bunun adı işkence sistemi

Şimdi artık başkalarının ortaya çıkıp, işkence sisteminin -çünkü adı düpedüz budur- ortaya nasıl çıktığına dair görüşlerini ve mevcut durumda ne gibi değişiklikler önerdiklerini açıklamasını bekliyoruz.

Bunu John Kerry'den de, Tony Blair'den de duymak istiyoruz. Hepsinden önemlisi, Başkan Bush'tan hatasını anladığına, bunun istihbarat servislerinin yıllardır geliştirmiş olduğu politikaların dışına çıkmış, üç-beş eğitimsiz yedeğin hatası olmadığına dair bir işaret bekliyoruz.

Bu işaret rahatlıkla başkanlık makamı tarafından verilebilir; Kongre'den, koalisyon ortaklarından veya Birleşmiş Milletler'den izin kâğıdına ihtiyaç yok. Guantanamo'yu kapatın.

(GUARDIAN - Başyazı, 10 Mayıs 2004)

GAZETEM.NET

Öldürmenin mahrem tarihi...

Alev ER

Bu kitabı okuyacağım.

Böyle kafamdaki soru işaretlerini cevaplayacak bölümleri atlaya atlaya bulmak için değil, baştan sona...

“Irak’taki işkencelerin öyle arızi, bugün Amerikalı yöneticilerin, dün de bizim buralardakilerin dediği gibi münferit değil kollektif bir suç olduğunu yaz” dedi Defne “Bu hafta ne yazayım” diye sorduğumda; “Sadece bunu değil, öldürmenin insanın içini nasıl açığa çıkardığını, öldürme hakkı tanınmış askerlerin bunu nasıl bedensel zevklere eşdeğer bir doyumla anlattığını aktaran bir kitap var, Öldürmenin Mahrem Tarihi, ona bak...”

İngiliz tarih ve kültür araştırmacısı Joanna Bourke savaşta adam öldürmenin, bu yasallaştırılmış kan dökme biçiminin insana eklediği, onda ortaya çıkardığı varoluşsal, toplumsal ortaklıkları lafı sık sık tanıkların ağzına vererek bulmaya, anlatmaya çalışıyor bu kitapta.

Yirminci yüzyılın üç büyük savaşının, Birinci, İkinci Dünya savaşlarının ve Vietnam Savaşı’nın içinden geçip canlı kalanların tanıklığıyla yapıyor bunu.

Ve ben bu kitabı bugün yaptığım gibi değil, kısacık bir taramayla bile ucunu yakaladığım “ortak savaş davranışları” bilgisini daha da derinleştirmek, barış hallerine de taşınan toplumsal, kişisel özelliklerin köklerini en aranması gereken yerde, savaşta bulmak için ilk fırsatta oturup baştan sona okuyacağım...

Okuyacağım, çünkü mesela, “kulak kesme” üzerinden bir yirminci yüzyıl tarihi yazılabileceğini ben orada gördüm...

Ve şimdiye kadar hiç düşünmediğim bir şeyi düşündüm.

Yirminci yüzyıl edebiyatında “savaşın ilkelliği”ni, insanın savaş sırasında kendisiyle ve insanlıkla yüzleşip çirkin yanlarıyla, içindeki şeytanla vedalaşmasını ya da vedalaşamamasını konu edinen, düşmana bile yumuşacık, romantik bir sevecenlikle yaklaşan romanların hemen tümünün Birinci Dünya Savaşı’nın Avrupa cephelerini anlattığı geldi aklıma, Erich Maia Remarque’ın romanlarını hatırladım.

Bourke’ın kitabının “savaşta andaç toplama” bölümü de doğruluyor bunu. “Birinci Dünya Savaşı’nda askerlerin öldürdüklerinin üzerinden aldığı, topladığı andaçlar daha çok düğme, künye, zincir, postal bağcığı gibi şeylerdi, ölünün perçeminden kesilen bir tutam saç dışında bedene ait bir şey alınmazdı...”

Romantik değil mi?

Ama böyle sürmemiş.

“Bedenden andaç toplama İkinci Dünya Savaşı ile birlikte, özellikle de Japonlar’la yapılan göğüs göğüse çarpışmaların ardından başladı. Düşmanın çene kemiğini kasaturasıyla kanırtarak evine avuç dolusu diş, hatta kafatası götüren o kadar çok Amerikalı asker oldu ki...”

“Ama bedenden andaç toplamanın doruğuna Kore ve Vietnam savaşlarında çıkıldı, kulak kesip kurutmanın da...”

Geçenlerde, Irak’taki Ebu Ghraib hapishanesinin işkenceci kadın gardiyanı Lynndie England’ın West Virginia’daki bir mahalle komşusunun gazetecilere şöyle dediğini okudum: “Biz hepimiz öteki ırkların yarı-insan ilkel yaratıklar olduğunu öğrenerek büyüdük, bu yüzden Lynndie’in yaptıkları garip karşılanmamalı...”

Kilit herhalde bu; Birinci Dünya Savaşı’nın Avrupa cephelerinde onca “nezahet”le yapılan “andaç toplama”nın Japon, Kore ve Vietnam cephelerinde beden yağmacılığına dönüşmesinin nedeni de...

Birincide Beyaz’la savaşan Beyaz, kendisinden olanın bedenini eksiltmeyi Beyazlığa yakıştıramıyor ama, sonrakilerde Sarı ırktan “öteki” var.

Öyleyse öl ve uzat kulağını yarı-insan...

Bundan beş yıl kadar önce bir gazetenin kadın magazin şefi, konuğu olduğu Kuşadası’ndaki bir festivalde ne kadar iyi ağırlandığını anlatırken çok hislenmiş ve şöyle yazmıştı: “Beni karşılayıp gezdiren belediye görevlisi de Güneydoğu’da düşmandan kestiği bir kulağı kurutup kendisine anahtarlık yapmış, insanın böyle kahramanları tanıdıkça ağlayası geliyor...”

Aktüel dergisinin o zamanki editörlerinden biri yazıyı kesip Basın Konseyi’ne gönderdi; “Kendisini gazeteci olarak tanımlayan biri böyle yazdı, buna bir itirazınız yok mu” diye sorarak.

Bunun dışında “Türk Basını”nda hiç kimsenin gıkı çıkmadı, tepki göstermek bir yana, şaşırmadılar bile.

Yazarı ve yazıyı kimselere duyurmadan yarım ağızla kınayan Basın Konseyi’nin tepkisi de çok farklı olmadı.

Çünkü kesik kulağından anahtarlık yapılan, ölü bir Kürt’tü.

“Ölmeyi ve bedeninin yağmalanmasını hak eden bir yarı-insan...”

(GAZETEM.NET – Alev ER – 11.5.2004)

GAZETEM.NET

Sirk ve siyaset....

Ahmet ALTAN

Bütün aktörleri, politikacıları, generalleri, bürokratları, memur profesörleriyle tam bir sirk bizim siyaset dünyası.

Biz bunları çizgi roman yapsak dünyayı kahkahaya boğarız bence.

Şu yaşanan imam-hatip komedisine bir baksanıza.

İmam-hatipleri açan devlet. İmam-hatip mezunlarının devleti parçalayacağından korkan da devlet.

Eğer imam-hatip mezunları normal üniversitelere giderse “şeriat” tehlikesi olurmuş.

Peki üniversiteye gitmezlerse ne olacak?

Türkiye laik olacak.

Söz konusu 70 bin çocuk.

Bu çocukların hepsine imamlık yapma fırsatı verecek cami yok Türkiye’de. İmam olamayacaklar. Üniversiteye gidemeyecekler.

Peki ne yapacaklar?

Şeriat getireceğinden korktuğunuz bu çocuklara üniversitelerde laiklik ve demokrasi gibi evrensel değerler konusunda bilgi vermek yerine onları işsiz güçsüz, çaresiz toplumun içine salmak gerçekten bu ülke için verilecek en doğru karar mı oluyor?

Ya genelkurmayın açıklamasına ne diyorsunuz?

Generaller imam değiller, hatip değiller, eğitimci değiller, sosyolog değiller.

Bu konuyu herkesten daha iyi bildiklerine inanmaları için sebep ne acaba?

Ya profesörlere ne diyorsunuz?

Üniversitenin özerkliğinin de özgürlüğünün de ırzına geçilmiş bir ülkede yaşıyoruz.

Eğitim kalitesi yerlerde sürünüyor.

Bilimsel araştırma hak getire...

“Yüz bin şehit vermekten” söz eden adamlar rektör yapılıyor...

Ve bizim profesörlerin en büyük sorunu imam hatip.

Tabii bir de bizim “dindar” politikacılarımız var.

Bir yandan tarihimizin en büyük reformlarına imza atıyorlar.

Ama bir yandan da kendi demokratikleşme çabalarını neredeyse hiçe indirip “türbanla imam hatibi” demokrasinin tek ölçüsü gibi sunuyorlar.

Üniversiteyi özgürleştirmeye yanaşmıyorlar.

Kadın haklarının geliştirilmesine homurdanıyorlar.

Sonra da “imam-hatiple türban” diye tutturup, demokrat, özgür, laik bir toplumda yaşamak isteyen herkesin aklına “bunların asıl derdi ne” kuşkuları ekiyorlar.

Özgürlüğü toplumun yalnızca belli kesimleri için talep edenlerin kuşku uyandırması da kaçınılmazdır.

Bütün bunların hepsinin yarattığı ortak saçmalık da gelip hayatımızın göbeğine oturuyor, bütün toplum tedirgin oluyor, en önemli sorunlar kenara itiliyor.

Türklerden başka herkesi güldüren bir sirk çıkıyor ortaya.

Aslında hepimiz gizli gizli işin gerçeğini biliyoruz.

Ne imam-hatipliler üniversiteye girerse şeriat gelir ne de türban açılırsa din elden gider.

Bunlar bahane.

Cami cemaati ile asker ocağı arasındaki bilek güreşinin sembolleri bunlar.

Olup bitenlerin dinle de eğitimle de alakası yok.

Bu iki grup, çoktan çağın gerilerinde kalmış, aslında Türkiye’nin de dünyanın da gerçek gündeminden silinmiş bir kavgayı sürdürüyorlar.

Bunların kavgası yüzünden birçok genç insan gereksiz yere acı çekiyor, aşağılanıyor.

Eğer biz eğitim ve türban kavgası sayesinde siyasi varlıklarını sürdürmek isteyen generallerle “dinci” politikacılardan sıkıldıysak buna çare bulmak da bize düşer.

Askerlerin de dincilerin de taraftarı var.

Ama bir de bu ikisinden de uzakta duran demokratik, çağdaş, laiklikten yana büyük bir kesim var bu ülkede.

Soru şu:

Bu kesimi temsil eden partiler nerede?

Kadınlardan nefret edermiş gibi davranan, bütün öğrencileri değil yalnızca imam hatiplileri savunan, bütün genç kızların değil de yalnızca türbanlı genç kızların demokratik hakkını koruyan politikacılardan oluşmuş bir parti Avrupa üyeliğinin bayraktarı oluyorsa, dönüp de kendimize “bizim partilerimiz nerede” diye sormamız gerekmiyor mu?

Türkiye’nin özgürlük ve huzur isteyen kitleleri siyaset sahnesine kendi partilerini çıkartamadığı sürece biz bu sirki seyrederiz.

Ya da Ak Parti’yi gerçek bir demokrat yapsın diye tanrıya dua etmek zorunda kalırız.

(GAZETEM.NET – Ahmet ALTAN – 10.5.2004)

HÜRRİYET

AB ile müzakere

İlter TÜRKMEN

GEÇEN hafta İstanbul ve İzmir’de toplanan kongre, forum ve konferanslarda Türkiye’nin AB üyeliği konusu da enine boyuna irdelendi. Tabii üyelik sorununun iki boyutu var.

Avrupa Parlamentosu seçimleri arifesinde Türkiye’nin üyeliği hakkında bazı Avrupa ülkelerinde daha çok tereddütleri ve olumsuz yönleri vurgulayan tartışmalara tanık oluyoruz. Avrupa anayasası ile ilgili tartışmalarda da AB’nin istikbali anayasa sorunu ile bağlantılı bulunduğundan ister istemez Türkiye meselesi gündeme geliyor.

Ne var ki Türkiye’nin uzun sürede üyeliği ile yıl sonunda AB Konseyi’nin üyelik müzakereleri konusunda alacağı kararı bu aşamada ayrı ayrı ele almak gerek. Kıbrıs engeli de bertaraf edildiğine göre komisyonun raporu da olumlu olursa AB Konseyi’nin, daha önceki taahhütleri ışığında, müzakerelere kapıyı kapatması son derece zordur.

* * *

AB Komisyonu daha şimdiden yoğun bir çalışma içinde ve genellikle yaklaşımı yapıcı. Komisyon temsilcileri 2002 yılından beri AB hukuku ile uyum sağlamak amacıyla gerçekleştirilen ve son anayasa değişiklikleri ile neredeyse tamamlanan mevzuat reformlarını sessiz bir ihtilal olarak nitelendiriyorlar.

TBMM’nin kabul ettiği Anayasa değişiklikleri arasında temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalar ile kanunların çelişmesi halinde milletlerarası antlaşma hükümlerinin geçerli olacağı yolunda mevcut olan hükme ayrıca büyük önem atfediliyor; çünkü artık yargının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı kararlar almaması bir anayasal kural oldu.

Kuşkusuz komisyon uygulama alanında daha katedilecek bir hayli mesafe kaldığı kanaatini taşımaya devam ediyor. İlerleme beklenen başlıca alanlar şunlar:

Güneydoğu’da bölücü terörle mücadele yıllarında köylerini terk etmek mecburiyetinde kalanların geri dönmeleri ve zararlarının tazmini, şiddete teşvik etmeyen ifadelerin suç sayılmaması, insan haklarını savunan kişi ve derneklerin baskı altında kalmaması, tutukluların hálá maruz kaldığı kötü muamelelere son verilmesi, Türkçe’den başka dillerde radyo ve televizyon yayınlarına kanuna rağmen uygulamada getirilen kısıtlamaların kaldırılması, gayrimüslim azınlıkların ve vakıflarının karşılaştıkları sorunların ve güçlüklerin giderilmesi.

* * *

Diğer taraftan beklenen bazı jestler var. Leyla Zana ve diğer eski DEP miletvekillerinin mahkûmiyetlerinin sürmesi hem AB kurumlarında hem de Avrupa Konseyi’nde çok menfi algılanıyor. Kanunlarda değişiklik yapılmadan, DGM’lerin lağvedilmesi ile bu işin yargıda çözümlenmesini beklemek galiba pek gerçekçi değil.

Heybeliada Ruhban Okulu sorununa gelince; o da din özgürlüğü çerçevesinde değerlendiriliyor. Başka bazı jestler de Avrupa’da Türkiye’nin aleyhindeki faaliyetleri azaltabilir. Bu bağlamda Fransa’da AB üyeliğimize karşı başlatılan kampanyanın arkasında Ermenilerin de bulunduğunu göz ardı etmeyelim.

1921 Kars Antlaşması çerçevesinde Türkiye-Ermenistan sınırının açılması hiç değilse Ermenistan ile ilişkilerimizde yarar sağlar. Son gelişmeler ışığında sınırın açılmasına Azerbaycan’ın ikna edilmesi herhalde daha kolay hale gelmiştir.

* * *

Komisyon raporunu olumlu yönde etkilemek için ne yapabileceksek zamanında gerçekleştirmeliyiz. Kutuplaşmaya götüren ve ivediliği olmayan konularla milli gündemi ağırlaştırmaktan hiç değilse yıl sonuna kadar vazgeçmeyeliz. YÖK kanunu tasarısının yarattığı gerginliğin AB çevrelerinde derhal soru işaretlerine yol açtığını bilmekte fayda var.

(HÜRRİYET – İlter TÜRKMEN – 11.5.2004)

MEDYAYA TAKILANLAR

Tecavüzün de fotoğrafını çektiler...

ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in Bush hükümetinin elinde daha fazla işkence görüntüsü olduğunu açıklamasının ardından basında yeni görüntülerin haberleri yer aldı. Hükümetin elinde bulunan video kayıtları ve fotoğraflarda, işgal kuvvetlerinin işkence merkezi Ebu Garip Cezaevi’nde ABD askerlerinin Iraklı bir kadın mahkûma tecavüz ettiğinin ve bir mahkûmun canına kast edilecek şekilde dövüldüğünün görüldüğü kaydedildi.

Iraklı gardiyanların bir erkek çocuğa tecavüz ettiğinin görüldüğü de duyuruldu. NBC adlı haber kanalı, Iraklı çocuğa hapishanenin özel bir bölümünde tecavüz edildiğini ve tecavüzün başından sonuna kadar ABD askerleri tarafından kameraya kaydedildiğini haber verdi. Video kayıtları arasında bir mahkûmun öldürülmesinin de bulunduğu söylendi.

Üst düzey ABD yöneticileri ellerinde bulunan görüntülerin bugüne kadar basına yansıyanlardan çok daha şok edici olduğu kaydetmişti. ABD askeri yetkililer, basına yansımayan yeni fotoğraflarda ABD askerlerinin ‘ölü bir çocuğa uygunsuz muamelede bulunduklarını’ açıkladılar.

(EVRENSEL – 10.5.2004)

RADİKAL 2

Kalbi kırık ülke...

Neşe Yaşın

İyi ki bizim evin Rum’u “Evet” demiş. 1974’te, 1963 göçmeni olduğumuz için aileye bir Rum evi verilmişti. Şimdi kardeşim Zeki, ailesiyle birlikte orda kalıyor. 23 Nisan’da kapılar açılınca ev sahipleri Marulla ve Dimitris ziyarete geldiler. Ben orada değildim ama kardeşim anlatıyor: Marulla yan köyden Rumca bilen eski bir Kıbrıslıtürk arkadaşıyla gelmiş. İçeriye çalımla dalmış ve yüzünde ret ve protesto mimikleri varmış. Kardeşim çevirmene dönüp “Söyleyin otursun” demiş “19 yıldır onu bekliyorduk” İfade bir miktar değişmiş. Kardeşim sonra “ İsterse evine geri gelsin. Biz emanetçiyiz; istediği zaman çıkarız” diye devam etmiş. Şimdi iki aile yakın dost oldular. Birlikte ev ziyaretleri, piknikler, hediye değişimleri sürüp gidiyor.

Geçen gün ise bir başka anektod dinledim. Buna benzer bir dostluk referandum öncesi çok kötü bir darbe yemiş. Evin Rumu ve Kıbrıslıtürk sakini Kıbrıs usulü mangal başı yiyip içerken Kıbrıslıtürk “Güney’de “Evet”lerin oranı ne olur?” diye sormaya kalkmış. Adam “Biz hayır diyeceğiz” demez mi? Kıbrıslıtürk gözlerini faltaşı gibi açıp yerinden fırlamış “Hade evimden gidesin çabuk! Utanmandan gelin yer içen benimnan” Rumlar çıkıp gitmişler. Referandum sonrası ise Rumlara geçecek evlerden birinde oturan bir Kıbrıslıtürk evin Rum sahibinin “Hayır “ oyu verdiğini öğrenince. “ Artık ziyarete gelme. Hayır oyu verdiğine göre artık bu ev benim. Sen gelesin diye çıkacaktım; mademki istemiyorsun bari bırak rahat edeyim.” diye ilişkisini noktalamış. İşte Kıbrıs bu hale geldi ne yazık.

Geçenlerde Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum sanatçıların ortak grubu Artists& Artists ‘in toplantısındaydık. Grupta sonradan katılan bir şair dışında “Hayır”cı yok. O da zaten toplantıda yoktu. Kıbrıslırum sanatçılar habire cep telefonlarına gelen mesajları okuyup gülüyorlardı. Çoğu Papadopulos ile ilgili seksi mesajlar ya da Rumca’da bazı sözcük oyunları içeren mesajlar. Söz göçmenlerden açılmışken şöyle bir mesaj vardı: “Papadopulos Optik Ürünler Şirketi göçmenlere dürbün hediye ediyor. Evlerini görebilmeleri için”

Aslında herkes çok üzgün. Kendilerini böylesi şeylere vurmuşlar. Ben her geçen gün kimlerin “Hayır “ dediğini duydukça kafayı yiyorum.

Referandum sonrası sınıfa gittiğim zaman sadece üç öğrenci vardı. Devam oranı çok yüksek iyi bir sınıfımdı bu. İlk gelen öğrenci: “Neşe hanım çok özür dilerim yüzünüze bakmaya utanıyorum” diye girdi içeri. Belki diğer öğrenciler gelir diye bekledik ama üçten yukarıya çıkmadı katılım. “Ne oldu? Niye gelmediler” diye sorunca “Evet” verdiğini söyleyen AKEL taraftarı bir genç: “ Sanırım sizinle karşılaşmaktan kaçınıyorlar. Bu işe ne çok emek verdiğinizi biliyorlar” diye yorum yaptı. O gün çok ağladım. Kıbrıs’ın Güney’i bana ilk kez düşman ve yabancı göründü. “Bari Kuzey’e taşınayım ” diye geçirdim içimden.

Tek ağlayan ben değilim. %23 lük Evet azınlığı başta olmak üzere Kıbrıs’ın başına gelen felaketi gören herkes yasta şimdi. İlk gün önümde koca bir duvar ve karanlık görüyordum. Hala pek ışık yok. Belki tek teselli yapılan yoklamada Hayır diyenlerin %73 ünün bunu “Güvenlik” gerekçesiyle söylediğini belirtmesi. Yalnızca %13 Kıbrıslıtürklerle yaşamak istemiyorum demiş.

“Hayır”cıları dinleyip anlamaya çalışıyorum. Bütün mesele Türkiye ve Türk askeri korkusu. Korkuyu tartışamazsın ne yazık. Rasyonel değildir korku. Barış grupları iki toplumun yeniden yakınlaşması için çalışırken bir konuyu hep ihmal ettiler. Aslolan Kıbrıslırumların Türkiye ile barışmasıydı aslında. En azından Türkiye’yi tanımaları ve biraz daha iyi anlayabilmeleri; canavar ülke imajından kurtulmaları…

Hayırcılar çok iyi çalışmışlar. Halkın zayıf yanlarına hitap etmişler. Türkiye’de hükümetin her an değişebileceğinden; yükümlülüklerin yerine getirilmeyeceğinden dem vurmuşlar. Yunanistan’dan Hayırcı pek çok gazeteci ve akademisyen gelmiş. Dil becerisi zayıf Kıbrıslırumları bir güzel mat etmişler. Bu arada Kıbrıs’ın Güney’inde iki hafta boyunca yaşatılan terör ortamı diktatörlükleri aratmayacak düzeyde. Eğitim bakanlığı öğretmenlere öğrencilerin hayıra yönlendirilmesi konusunda genelgeler göndermiş. Bu arada bilmeyen öğrensin ben yeni öğrendim. Güneydeki 3 özel televizyon kanalı Antenna, MEGA ve SIGMA’nın %33 hissesi Papadopulos’a aitmiş. Papadopulos, Yorgacis’in dul eşi Fotini adlı multi milyoner bir kadınla evli. DISI lideri Anastasiadis gerçek bir kahraman, bir lider gibi davrandı. Geleceğini ve kariyerini hiçe sayıp Evet için çalıştı. Şimdi de referandum öncesi anti demokratik uygulamalarla ilgili hükümeti Avrupa Konseyine şikayet ettiği için “hain” diye niteleniyor.

Dış Işleri bakanı Yakovu’nun “veto” yu sağlamak için Rusya’ya yaptığı ziyareti sağır sultan bile duydu.Yabancı bir diplomat Moskova’daki büyükelçilerinin içerden aldığı sağlam bir istihbaratla bunu kripto ile kendilerine bildirdiğini söyledi bana.

Burada AKEL’e Kıbrıslıtürklerin kızdığı kadar kızılmıyor sanki. Aynı oranda hatta daha fazla kızan da yok değil ama sanırım dinleyip anlamaya çalışmak kimi öfkeleri yatıştırıyor bir miktar. Hristofiyas, nasıl en çok CTP’ye “Mea Culpa” deyip ağzını sonsuza kadar kapatması gereken biri gibi görünüyorsa AKEL’den bakınca da Talat ruhunu satmış bir adam gibi görünüyor. Sonuçta ise bu ilişkinin bir biçimde düzeltilmesinden başka çare yok gibi. AKEL Bizim “Hayır”ımız farklı diyor ya referandum gecesi sonuçları izlerken bir Kıbrıslırum arkadaşım AKELin %80 lik “Hayır”ına bakıp.” Evet onların “Hayır”ları farklı çünkü en büyük “diye sitem etmişti. Kimilerine göre Hristofiyas’ın küçük bir işaretiyle adayı birleştirebilirdik.

Geçen hafta bir akademisyen arkadaşım De Soto ve ekibine veda partisi verdi. Herkes çok üzgündü; birkaç kişi kasveti dağıtmak için umutlu sözler içeren konuşmalar yaptı. Ben De Soto’ya “Yenik Diplomatlar Müzesine sizin de heykelinizi koyarız” dedim.

Söyleyeninin adını çok iyi anımsamadığım bir alıntı var. “Kıbrıslılar büyük bir dünya gücü olamayacaklarını biliyorlardı; o yüzden dünyanın başına büyük bir bela olmayı başardılar”. Herkes artık el aman demiş durumda. BM’nin bu belaya uzun süre dokunmaya niyeti yok. AB’nin başına atacak gibi görünüyor.

Baf Metropoliti Hrisostomos “Evet diyen Cehenneme gider” demişti. Şeyh Nazım’a göreyse “Hayır” diyen şeytandı ve cennetten kovulmuştu. Burada herkes Cehennem’e gittiğini düşünüyor. Hristofiyas, Kıbrıslırumların yeniden kurban olduğunu söyledi ama sonuçta yine “en kurban” Kıbrıslıtürkler görülüyor . Bu ülkenin kalbi çok kötü kırıldı. Kötü adamların kim olduğu konusunda değişik görüşler olsa da, sonuçta filmin sonu “kavışık” bitmedi. Ama aslında film de bitmedi. Kazan/ Kaybet denklemi bir sıfır toplamlar oyunu… Şu an kazançlı görünen de oyun sürdükçe kaybetmeye mahkum, birlikte kazanana dek…

Sanki çok yakın gibiydik o güzel güne… Şimdi elimizden kayıp gidene bakıp hayıflanıyoruz. Burası aşk acısı çeken bir ülke gibi…Çocuklarının geleceğini, barışını, düşlerini yitirmiş…

(RADİKAL2 – Neşe Yaşın – 2-9 Mayıs 2004)

EVRENSEL

ABD Talat’ı niye öptü?!

Engin Esen

“KKTC Başbakanı” sıfatıyla dört günlük ABD ziyaretini tamamlayan Mehmet Ali Talat, ayağının tozuyla İstanbul’da bir bilgilendirme toplantısına katıldı. Talat’ın son günlerde yaptığı ve burada da tekrarladığı ifadeleri, Kuzey Kıbrıs Türk halkını “eskiye göre daha parlak günlerin beklemediğine” işaret ediyor.

Kıbrıslılar Bilim, Eğitim, Sağlık ve Dayanışma Derneği’nin (KIBES) önceki gün düzenlediği toplantının esas amacı, Talat’ın New York ve Washintgon ziyaretlerinin değerlendirilmesi değildi. Amaç, Kıbrıs’ta Annan Planı temelinde bir çözüme destek veren Türkiyeli aydın, gazeteci ve diğer “kamuoyu önderleriyle” dayanışma mesajları verilmesiydi.

KIBES Genel Sekreteri Kıvanç Diren, sunuş konuşmasında, bazı çevrelerin “vatan hainliği” suçlamalarına göğüs gererek, Kıbrıs’ta barış ve çözüm politikalarına destek veren Türkiyeli aydınlara teşekkür ettikten sonra, KKTC Tarım ve Orman Bakanı Raşit Pertev ve Barış Girişimi grubundan Oya Baydar’ı kürsüye davet etti. KKTC’de Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) öncülüğünde kurulan yeni hükümetle birlikte “söz özgürlüğünün geliştiğini” vurgulayan Pertev’in ardından mikrofonu alan Baydar, Türkiyeli aydınlar olarak Kıbrıs Türk halkının barış mücadelesini desteklediklerini hatırlatarak, “Kıbrıs’taki barış mücadelesinin Türkiye’nin durumunu da yakından ilgilendirdiğini” vurguladı.

Talat umut saçıyor

Bu konuşmaların ardından kürsüye gelen KKTC Başbakanı Talat ise, Kıbrıs sorunundaki son gelişmeleri değerlendirdi. 1963’ten itibaren Kıbrıs Türk tarafının ortak Kıbrıs Cumhuriyeti’ni terk ettiğini anımsatan Talat, o tarihten beri Rum tarafının uluslararası toplum tarafından “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sürdürücüsü” olarak tanındığını anlattı.

Ancak Talat’a göre, 24 Nisan referandumlarının ardından Kıbrıs Türk tarafı eski iradesini terk ederek, yeniden “ortak devlet” yönünde tavır koydu. Bu nedenle, 40 yıldır kabul gören geleneksel “legal yapı” ile Kıbrıslı Türklerin “meşru temsil edilme hakkı” arasında bir çelişki doğdu.

Şimdi ortada duran soru, bu çelişkinin nasıl giderileceği. Talat son günlerde Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB) ve ABD’den gelen sinyalleri çok önemsediğini bir kez daha belirtti. Uluslararası arenada Kıbrıs Türk halkını temsil yeteneğini devralan Talat, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın önümüzdeki hafta Güvenlik Konseyi’ne sunacağı raporun, Kıbrıs sorunuyla ilgili tüm taraflar için son derece önemli olduğu inancını taşıyor. AB Konseyi’nin, Kıbrıs tüzüğünün işletilmesi konusunda “Kıbrıs Cumhuriyeti’ne”, yani Rum tarafına bırakmak yerine, bu konuda AB Komisyonu’nu yetkilendirmesi de Talat’ı umutlandırıyor. Ve tabi ki, ABD’ye davet edilmiş olması, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell tarafından “Başbakan” olarak hitap edilmesi Talat’ı iyice cesaretlendirmiş gözüküyor.

Mehmet Ali Talat’ın ABD’ye yaptığı ziyaret yalnızca kendisi tarafından değil, hemen herkes tarafından bir “milat” olarak değerlendiriliyor. Kıbrıslı Türklerin ekonomik ve siyasi tecritten kurtuluşa doğru ilk adım diye anlaşılıyor bu gezi. Talat’a göre, “artık Rum tarafının uluslararası alanda Kıbrıslı Türkleri temsil edemeyeceği” ve “Kıbrıslı Türklerin Annan Planı temelindeki çözüm arayışları sürecinden yüz akıyla çıktığı” bu ziyaretle kanıtlandı.

Hatta Talat daha da ileri giderek, “bundan sonra uluslararası alanda Kıbrıs sorunu nedeniyle suçlanamayacak olan Türkiye’nin, AB ve tüm dünya karşısında daha güçlendiği” sonucuna varıyor.

Değinilmeyen sorular

Oysa mevcut durumun Türkiye için o kadar da parlak olmadığına dair ipuçları, yine Talat’ın konuşmasında vardı. Örneğin; KKTC Başbakanı, Rum tarafının AB üyesi olması nedeniyle Türkiye’nin 40 yıllık politikasından vazgeçerek, “Kıbrıs Cumhuriyeti’ni” tanımak zorunda kalacağını ve bunun “bazı kırgınlıklara neden olabileceğini” söyledi.

Talat’ın dile getirmediği bir konuyu da biz ekleyelim: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Kıbrıslı Rumlar tarafından yapılan yüzlerce başvuru. Bu yıl başında sadece bir Rum kadına 1 milyon Euro’dan fazla tazminat ödemeye mahkum olan Türkiye’nin bu davaları kazanma şansı “hukuken” neredeyse imkansız. Çünkü referandumda kim ne demiş olursa olsun, uluslararası hukuka göre Türkiye hâlâ adada işgalci durumunda.

Daha önemlisi ise, Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğünün devam ettiği her geçen gün, ABD ve AB’nin Türkiye’ye baskı yapma imkanının artmakta olduğu. Talat ABD’de “Başbakan” sıfatıyla o toplantıdan bu görüşmeye koştururken, ABD Başkanı George Bush’un Başbakan Tayyip Erdoğan’ı telefonla arayarak Afganistan’a asker istediğinin ortaya çıkması rastlantı mı? Talat’ın ABD’deki Stratejik ve Uluslararası Etütler Merkezi’nde konuşma yapmaya çağrıldığı, Yahudi lobisi temsilcileri tarafından misafir edildiği göz önüne alındığında, “Kıbrıs’ın ABD-Türkiye-İsrail eksenine bağlanacağı” yönündeki yorumların inandırıcılığı artmıyor mu?

Belki KKTC Başbakanı’nın “tecritten kurtulmaya” odaklandığı veya siyasi nedenlerle bu sorulara cevap aramadığı düşünülebilir. Peki Kıbrıs Türk ve Türkiye halklarının bunları bilmesi gerekmiyor mu?

“Türkiye diplomatik zafer kazandı” diye teskin edilen Türkiye halkının, “Kuzey Kıbrıs tecritten kurtuluyor” diye umutlanan Kıbrıslı Türklerin yakın zaman dilimi içinde kendilerini emperyalist politikalara daha çok bağımlı halde bulmaları şaşırtıcı olmaz. Çünkü Kıbrıs sorununa demokratik, barışçıl ve anti emperyalist bir çözüm bulunabilmiş değil.

(EVRENSEL - Engin Esen – 10.5.2004)

SÜDDEUTSCHE ZEITUNG

“Bir Avrupa dostluğu...”

Berlin’de tirajı günde 451 bin olan Süddeutsche Zeitung'un 7 Mayıs 2004 tarihli sayısında, Christiane Schlötzer imzasıyla yayımlanan yorumun çevirisi şöyle:

“Üst düzey siyasi ziyaretlerin sembolik karakteri vardır. Bu ziyaretler sırasında imzalanan kağıtlardan daha önemli olanı, o ziyaretin gerçekleşmiş olmasıdır. Bu, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın pazartesi günü Akropolis altında başladığı üç günlük görüşme maratonu için de geçerli. Bir Türk başbakanının Atina'yı son ziyaretinin üzerinden 16 yıl geçti. Müslüman azınlığın yaşadığı Batı Trakya'ya ise Erdoğan'dan önce 52 yıl boyunca Ankara'dan hiçbir üst düzey politikacı gitmemişti. Atina, milliyetçi tahrikçilerden duyduğu endişe nedeniyle bunu önlemeyi bildi.

Bu korku kayboldu ve işte bu yüzden Erdoğan'ın ziyareti tarihi bir olay olarak kabul ediliyor. Bu ilişkinin ne kadar hızlı bir şekilde düzeldiğini ölçmek için onlarca yıl geriye gitmeye gerek yok. Daha 1990'lı yılların ikinci yarısında Yunanistan'ın Türkiye ile olan ilişkisinde, "düşmanımın düşmanı, benim dostumdur" prensibi geçerliydi. Örneğin, bu düsturun verdiği serbestlikle Yunan parlamanterleri, militan Kürt lideri Abdullah Öcalan'a davetiyeler gönderiyorlardı. Ankara ise çıplak Yunan adaları üzerinde hak iddia ediyor, bu da iki NATO ortağını savaşın eşiğine getiriyordu. Fakat şimdi Erdoğan ve Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis kendi kişisel sempatilerini gösterip, çözülmemiş Kıbrıs ihtilafının bile bu diyalogun derinleşmesine engel olmasına izin vermiyorlar.

Her ikisinin de bunu yapmak için iyi nedenleri var. Bu arada Türkiye, eski düşmanlıklara geri dönüşü, öncelikle ticaret ve turizmde atılım arzulayan komşusuna nazaran daha az göze alabilir. Ankara aralık ayında üyelik görüşmelerinin başlatılması konusunda 25 AB hükümet başkanından hepsinin onayını umuyor. Muhafazakar Karamanlis bunda anahtar rol oynuyor. Yunanlıların coşkuyla söyleyeceği bir "evet" sözü, Avrupa'nın Ege Denizi'nde de bir barış projesi etkisi yaptığını göstereceği için, önemli bir ağırlık taşıyacaktır. Buna ilaveten Karamanlis, Avrupa'daki Hristiyan muhafazakar partilerinin birliği olan EVP'nin de Başkan Yardımcısı. Fakat EVP'de, aralarında CDU/CSU'nun da bulunduğu, Türkiye'nin AB'yle birleşmesine kuşkuyla yaklaşanlar yer alıyorlar.

Yunan-Türk dostluk binasının temellerini ne Karamanlis, ne de Erdoğan attı. Bunu, bir önceki hükümetlerin dışişleri bakanları yapmıştı. Fakat onların çabalarının üzerinde de sürekli bir gölge bulundu. Ankara'nın reform hızı o dönemde mehter takımının yürüyüşüne benziyordu: İki adım ileri, bir adım geri. Erdoğan bunu Zeybek oyununa dönüştürdü: Ritmleri öne doğru giden hızlı bir halk oyunu. Erdoğan, Kıbrıs'a ilişkin son politikasında da görüldüğü gibi, dış politikayı da askerden arındırdı.

Buna rağmen Kıbrıs, Türkiye'nin AB gayretleri için bir risk olarak kalıyor. Bu yüzden de Türk Başbakanın, Yunan dostuna ihtiyacı var. Karamanlis'in, AB masasında veto koymaması için Kıbrıslı Rumların Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos'a etki yapması isteniyor. Böyle bir direniş ise ihtimal dışı değil, ne de olsa Papadopulos, BM yeniden birleşme planına karşı yürüttüğü kampanyada öncelikle yayılmacı Türkiye korkularını tahrik etmişti, ki bu mazide kalan bir tehdit senaryosuydu.

Fakat Yunan-Türk ilişkilerinde hala karanlık noktalar da bulunuyor. Ege Denizi'ndeki egemenlik bölgeleri ve yeraltı kaynaklarına ilişkin anlaşmazlık, ikili görüşmeler bir sonuç getirmediği için Lahey Uluslararası Adalet Divanı'nda hakem kararına zorluyor. İstanbul önlerindeki adalardan birinde bulunan ve 33 yıldır kapalı olan Rum Ortodoks Ruhban Okulu'nun yeniden açılması da gecikiyor. Ankara'nın bunu bu kadar uzun süre engellemesi ise, AB adayı bir ülkeye yakışmayan bir anakronizmdir.”

(SÜDDEUTSCHE ZEITUNG - Christiane Schlötzer – 7.5.2004)

UPSALA NYA TİDNİNG

“Bölünmüş Kıbrıs trajedi değil!...”

İsveç'te yayımlanan Upsala Nya Tidning gazetesinin 6 Mayıs 2004 tarihli sayısında, Stefan Hjérten imzasıyla yayımlanan haberin çevirisi şöyledir:

“Uppsala Üniversitesi'nde uluslararası anlaşmazlıklar konusunda araştırmalar yapan ve Kıbrıs sorununu özellikle incelemiş olan Anna Jarstad, Kıbrıs'ın birleşmesi konusunda yapılan halk oylamasından sonra, "asıl soru, Kıbrıslı Rumlarla Türklerin gerçekten birlikte yaşamak isteyip istemediğidir. Temelde uzlaşma isteği yok. Bütün dünyanın, bir halkı ille de bir çözüm bulmaya zorlaması düşündürücüdür" diyor ve ekliyor: "Dış dünya yıllardır Kıbrıs'taki iki halkı biraraya getirebilmek için çaba harcıyor. Ancak son aşamaya gelindiğinde, yani 24 Nisan'da yapılan halk oylamasında, Rumlar 'hayır' dediler. Oylamadan önceki kampanyada Rum tarafında en önemli konu birleşme değildi ve başka konular ön planda tutuldu. Kıbrıslı Türkler de, AB vatandaşı olabilmeye 'evet' oyu verdiler, Kıbrıslı Rumlarla birleşmeye değil."

Halen Lefkoşa'da bulunan Jarstad bize şu açıklamada bulundu: "Kimse, birleşik bir adada birlikte yaşamanın avantajları üzerinde durmadı. Böyle bir perspektif yok. Halklar birlikte yaşamak istemezlerse, onları buna zorlamak kolay değil."

AB'nin ve BM'nin ülkeyi birleştirme çabasının ardında yatan varsayım, Kıbrıslıların, adanın 1960'ta bağımsızlığını kazanmasından önce adada İngiliz idaresi altında birlikte yaşamış olmalarına dayanıyor. İngiliz idaresi bitip Kıbrıs bağımsız olunca, Rumlar adada egemenlik kurmaya kalkıştı ve çatışmalar başladı. Önce karşılıklı olarak Türkler kuzeye, Rumlar güneye sürüldü. Ardından 1974'teki savaş meydana geldi. Her iki halkın 1974'ten önceki yıllarla ilgili anıları birbirinden çok farklı. Rumlar için güzel bir dönemdi ve o yılların özlemini çekiyorlar. Zayıf taraf durumunda olan Türkler ise, Kıbrıs'ın yüzde 3'üne kapatıldıkları o yıllara asla geri dönmek istemiyorlar.

İki halk grubu, tarihi tamamıyla farklı yorumluyorlar: Rumlar önce gelmişlerdi ve bu nedenle kararları onlar vermeliydi. Rumlar arasında genel düşünce böyle. Ayrıca, büyük çoğunluğu oluşturuyorlar. Rumlar, azınlık hakları ve Türk bölgelerine özerklik tanınması gibi konuları tamamıyla gereksiz olarak görüyorlar ve hatta bunların, çoğunluğun demokratik haklarının kısıtlanması olduğu görüşündeler.

Türkler ise geçmişlerinde yıllarca süren Rum baskısını hatırlıyorlar ve AB'nin veya Kıbrıs'ta kurulacak federe bir devletin onlara yaşamlarıyla ilgili kararları kendilerinin vermesini sağlamasını umut ediyorlar. Bazıları ise tamamıyla bağımsız bir Kuzey Kıbrıs istiyor. Anna Jarstad, "başka yerlerde de benzer anlaşmazlıklar bulunmakta. Eğer Kıbrıs'taki Rumlar ve Türkler BM planını uygulamayı başarmış olsalardı, etnik temizliğe uğramış olanlar zamanla evlerine dönecekler ve barış içinde yaşayan bir toplum oluşturacaklardı. Bu da Kosova, Bosna ve Filistin sorunları için de bazı ipuçları verecekti. Orada domino etkisi riski de var. Eğer Kuzey Kıbrıs tanınırsa, Kosova da Sırbistan'dan ayrılmak isteyecek. Bosna'daki Sırplar ve Makedonya'daki Arnavutlar da bağımsızlık taleplerini arttıracaklardır. Farklı taraflar, Kıbrıs'taki olaylardan kendi sonuçlarını çıkarabilirler. Dış dünyanın, parçalanmakta olan devletlerle ilgili izlediği bir çizgi yok. Yugoslavya ve Çekoslovakya'ya bölünme hakkı tanındı; ama başka olaylarda bu tür ülkeler birarada tutulmaya çalışılıyor" diyor.

Anna Jarstad, Kıbrıs'ı birleştirme çabalarına devam edileceğine inanıyor. Ama başarılı olunmamasını bir trajedi olarak görmüyor: "Hiçbir sınır doğal değildir. Halklar, her devirde yer değiştirmişlerdir."

(UPSALA NYA TİDNİNG - Stefan Hjérten – 6.5.2004)

ELEFTEROTIPIA

“Yakınlaşma...”

Atina’da tirajı günde 72 bin olan Elefterotipia gazetesinin 7 Mayıs 2004 tarihli sayısında, yayımlanan başyazının çevirisi şöyle:

“Türk Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Yunanistan ziyareti, Simitis-Papandreu politikasıyla başlayan yakınlaşma sürecinin iki halkın yararına devam edeceğini gösteriyor.

İki ülkenin ilişkilerinde yaşanan ve çok masraflı bir silahlanma yarışına yol açan uzun bir gerginlik döneminden sonra, yakınlaşma yolunda ilerlemek zor oldu. İki ülkenin, savaşın eşiğine kadar geldikleri zamanlar da oldu.

Çok şükür savaştan kaçınıldı, ancak yıllarca yapılan savunma harcamaları, kıymetli sermayeyi iki halktan da esirgedi. Oysa bu sermaye, silah sanayilerinin ve silah tüccarlarının para kazanması için değil, halkların kalkınması için harcanabilirdi. Her iki ülke aynı yerden silah sağlıyor, silah satıcıları da her iki ülkeden faydalanıyor.

Türk meslektaşının üç günlük ziyaretine değinen Başbakan Karamanlis, Yunan tarafının, "AB'nin değer ve ilkeleri temelinde iki ülke arasında kalıcı dostluk, işbirliği ve iyi komşuluk ilişkilerinin var olmasını arzuladığını" söyledi. Yunanistan'ın Türkiye'nin AB üyeliğini desteklediğini de yineleyen Karamanlis, Yunan hükümetinin, bölgenin "barış ve istikrar vahası" olmasını hayal ettiğini belirtti.

Türkiye'den ayrılmadan önce aynı yönde açıklamalarda bulunan Türk Başbakan Erdoğan, "Komşumuzla iyi ilişkiler içerisinde olmazsak bir yere varamayız. Buna inanıyorum. Madem ki Ege'nin barış gölüne dönüşme imkanı var, bunu başarmak zorundayız ve kararlıyız" dedi.

İki halk gerçekten de, barış içinde yaşamak ve AB olanaklarından faydalanmak için iyi komşuluk ilişkilerine sahip olmak zorundadır.

Uluslararası kanunlarına saygı çerçevesinde, iki ülke liderlikleri arasında daha görüşülecek konuların olduğunu kimse gözardı etmiyor.

Ayrıca, Ege'nin iki yakasının yakınlaşmasına kuşkuyla bakan, geçmişteki takıntılarla yaşamayı tercih eden, halkların barış, dostluk, refah, kalkınma ve işbirliği içerisinde olmasını istemeyen, geleceği göremeyenlerin var olduğu da gözardı edilemez.

Başbakan Erdoğan, Yunanistan'a yapacağı ziyareti art niyetli kesimin doğal karşılamadığını söyledi. Ancak tarihi, zor yollarda yürümeye cesaret edenler yazar.”

(ELEFTHEROTIPIA – 7.5.2004)

RADİKAL

*** İddiaya göre, Rum lideri federal çözüm istemiyor

Papadopulos 'taksim'ci mi?

YORGO KIRBAKİ

Kıbrıs'ta Annan Planı çerçevesinde çözüm ve AB'ye birlikte üyelik fırsatını elinin tersiyle iten Rum Yönetimi lideri Tasos Papadopulos, Yunanistan ve Rum tarafının 30 yıldır sürdürdüğü 'iki bölgeli, iki toplumlu federe çözüm' doktrinini rafa kaldırıp, 'taksimle çözüm' doktrinine sıcak bakmaya başladı. Yunanistan'ın en yüksek tirajlı gazetesi Ta Nea'ya göre, Papadopulos yeni Kıbrıs doktrininin hazırlıklarını yapıyor. Kimse henüz açı açık kabullenmese de Papadopulos'un Rum tarafına 'kuzeyden bir miktar toprak bırakılması karşılığında, Kıbrıs'ta iki bağımsız devlet oluşturulmasına' sıcak baktığını öne süren Ta Nea, "Rum liderinin kurmayları sadece bu çözümün iki taraf arasındaki sürtüşmeleri ortadan kaldıracağını ve gelecek için hiçbir şeyi askıda bırakmayacağını söylüyorlar" ifadelerini kullandı.

'Türkiye istekli görünüyor'

Kıbrıs Rum Kesimi'nde 24 Nisan'da Annan Planı için düzenlenen referandum döneminde yapılan kamuoyu araştırmalarında, Rumların üçte birinin iki tarafın 'anlaşarak boşanmasına' sıcak baktığını hatırlatan gazete şunları yazdı: "Amerikalılar neler söyledikleri bir yana, hedeflerine ulaştılar. Kıbrıs Türkiye'nin AB üyeliği yolunda engel olmaktan çıktı. Türkiye de, Annan Planı'nda öngörülenden fazla miktarda toprağı Rum tarafına bırakmak ve hatta kuzeydeki askerlerini bile geri çekmek pahasına böylesi bir boşanmayı kabul etmeye istekli görünüyor. Yunanistan ise kendi çıkarlarına zarar vermesi halinde AB içinde ilelebet Rumların avukatlığını yapmayacağını Papadopulos yönetimine bildirdi".

Kıbrıs'ta iki bağımsız devlet ilanının en çok AB'nin başına dert açacağını vurgulayan Ta Nea "AB'nin, oy hakkı olacak nüfusu Müslüman olan mikroskobik bağımsız Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni bünyesine kabul etmesi zor" değerlendirmesini de yaptı.

(RADİKAL – Yorgo KIRBAKİ – 10.5.2004)

THE JERUSALEM POST

AB Kıbrıs'ta sınıfta kaldı

*** Brüksel, soruna 'kurban ve cani' mantığıyla bakıp Rumlara her halükârda AB üyeliği vaadinde bulunarak çözüme 'Hayır' deme cesareti verdi

EVELYN GORDON

Avrupa Birliği üyeleri, Kıbrıslı Türklerin yüzde 65'i 'Evet' derken Kıbrıslı Rumların yüzde 75'nin 'Hayır' dediği geçen ayki Kıbrıs referandumunun sonucuna çok şaşırdıklarını ifade ettiler. Ancak sonuçlar kimseyi şaşırtmamalıydı: AB'nin kendi eylemleri sayesinde, sonuç önceden belliydi.

Şaşırtıcı olan AB'nin deneyim-lerinden ders almaması. İsrail-Filistin ihtilafında kullandığı hatalı taktiklerin aynısını Kıbrıs'ta da uyguladı ve tamamen aynı sonucu elde etti.

AB'nin yöntemi basit. Önce, meselenin karmaşık yönlerini göz ardı ederek bir tarafı 'cani', diğer tarafı 'kurban' ilan ediyor. Sonra, 'kurban'ın uzlaşmazlığın sonuçlarından musdarip olmayacağını açıkça ifade ederek sadece 'cani' tarafa baskı uyguluyor.

Son olarak, 'kurban'ın, taleplerinin aslan payını karşılayan bir anlaşmayı reddetmesini şaşkınlıkla izliyor. Açıkça, AB hâlâ aşikâr olanı kavrayabilmiş değil: Eğer yüzde 100 için ayak diremek hiçbir sonuç sağlamayacaksa daha azına anlaşmak için bir teşvik yoktur.

Kıbrıs'ta bu yöntem şöyle işledi: İlk önce AB, adayı 1974'te bölen Türk işgalini Kıbrıslı Türkler teşvik ettiği için onların 'cani' olan taraf, Rumların ise 'kurban' olduğuna karar verdi. Bu kararı, Kıbrıslı Tüklere ekonomik durgunluğa neden olan ticari ambargolar uygulayarak ifade etti.

Ancak gerçek bu kadar basit değil. Aslında, 1974 savaşını başlatan Kıbrıslı Rumlardı: Yunanistan'ın desteğiyle, Kıbrıs'ı Yunanistan'la birleştirecek tamamen Rum bir hükümet kurmayı amaçlayan bir darbe girişimi gerçekleştirdiler. Genellikle Kıbrıs Türk azınlığın Rum çoğunluğun elinde acı çektiği etnik çatışmanın tarihi göz önüne alındığında, Kıbrıslı Türklerin yardım için Türkiye'ye dönmeleri hiç de şaşırtıcı değildi.

Elbette, Rumlar takip eden işgal sırasında sıkıntı çektiler: On binlercesi evlerinden oldu. Ama Rum kesimindeki Türkler de. Hiçbir taraf masum değildi.

Sonra, BM, AB'nin de desteğiyle Rumların taleplerinin çoğunu karşılayan

taslak bir anlaşma ortaya koydu. Bu anlaşmaya göre, Türkler topraklarının yaklaşık yüzde 22'sini burada yaşayan tüm Türkleri evlerinden ayırarak Rumlara vereceklerdi. Buna ek olarak, Rum göçmenlerin yaklaşık üçte ikisinin (yaklaşık 120 bin kişi) eski evlerine dönmelerine izin verilecek, diğerleri ise tazminat alacaktı.

Türkiye'nin askerleri geri çekilecekti. Her iki taraf da büyük ölçüde kendi işlerini yönetecek olsa da devletleri, Rumların başkanlık konseyinde üçte ikilik bir çoğunluğa sahip olacakları gevşek bir federasyonla

bağlı olacaktı.

Sadece tek bir büyük talep reddedildi: Kuzey Kıbrıs'a geri dönmesine izin verilecek Rumların sayısına, Türklerin kendi ülkelerindeki demografik üstünlüklerini tehdit etmemesi için sınırlandırma getirilecekti.

Son olarak AB, Rumların reddetmekten dolayı ceza ödemeyeceklerini açıkça ifade etti: Referandumdaki oyları ne olursa olsun Rumların 1 Mayıs'ta AB'ye girecekleri açıklandı. Sonuç, Rumların çok daha iyi bir anlaşma için bile ayak dirememek için bir teşviklerinin olmamasıydı. Papadopulos bunu açıkça ifade etti. Daha sonra çok daha iyi bir anlaşmayı görüşme şansları olduğu için halkından 'hayır' demelerini istedi. Denktaş da durumun farkındaydı: "Dünya onlara tüm adanın hükümeti muamelesi yaptığı sürece bir anlaşmaya ihtiyaçları olmayacak." Bunu tek anlamayan AB idi.

Filistin'de de aynı hata

İsrail-Filistin ihtilafında da AB, Filistinlileri masum kurban ve İsrail'i saldırgan olarak nitelendirerek başladı. Tarihi bağlam (Filistinlilerin iltica etmesinin ve İsrail'in Batı Şeria ve Gazze'yi işgal etmelerinin sebebi Arapların başlattığı savaşlardı, BM'nin 1947'deki bölme planını

İsrail kabul ederken Araplar reddetti, Filistinliler son 50 yıldır İsrail'e

yönelik terör eylemleri gerçekleştiriyor vb.) konu dışı addedildi.

Sonra AB, Filistinliler ne yapmış olurlarsa olsunlar AB'nin onların taleplerine destek vermeye ve çıkmazdan İsrail'i sorumlu tutmaya devam edeceğini açıkça ifade etti. AB'nin tek yaptığı İsrail'i ateşe karşılık vermesinden dolayı kınamak, ilave ödünlerde bulunmasını talep etmek ve Filistin'e sağladığı mali desteği artırmaktı. Sadece 10 gün önce Avrupa'nın İsrail'le ekonomik bağlarının 'barış sürecinde' sağlanacak ilerlemeye bağlı olacağı açıklandı. Filistinlililere benzer bir tehditte bulunulmadı.

İdeal bir dünyada, AB'nin Kıbrıs referandumunun sonucundan duyduğu şaşkınlık, ihtilaf çözümüne tek taraflı yaklaşımını yeniden gözden geçirmesine neden olurdu. Maalesef, burası gerçek dünya ve böyle bir yeniden değerlendirme yapılacakmış gibi görünmüyor.

(THE JERUSALEM POST – Evelyn GORDON – 4.5.2004)

TIME

ABD işine gelmeyince nasıl davranıyor?

Time dergisi, ABD'nin özellikle 11 Eylül terör saldırılarından sonra ''işine gelmeyince insan haklarıyla ilgili uluslararası konvansiyonları görmezden geldiğini'' yazdı.

Time dergisinin son sayısında, Irak'taki Ebu Garib cezaevindeki tutuklulara yapılan işkence ve kötü muamelelerle ilgili Amanda Ripley imzalı bir yazı yayımlandı. Skandalın her geçen gün büyüdüğü kaydedilen yazıda, şöyle denildi:

''Aşırı dinciler ve isyancılardan bilgi almak çok zor olduğu için, ABD, 11 Eylül'den sonra sorgulama standartlarını kenara bıraktı.

Sorgulamalardan elde edilen bilgiler, savaş alanındaki gerilla saldırılarını ve ABD'deki terör saldırılarını önlemek için çok önemli. Kimin ne dediği (eleştiriler) kimsenin umurunda değil. Bilgi vermek istemeyenlerden bilgi almanın cazip bir yolu da yok.''.

Amerikalı yetkililere göre, çıplak bırakma, başa çuval geçirme, uykusuz ve karanlıkta bırakma, acı verici pozisyonlarda uzun süre tutma gibi işkencelerin Irak'ta, Afganistan'da, ABD üssü Guantanamo'daki cezaevinde ve açıklanmayan çok sayıda yerde uygulandığı belirtilen yazıda, bazı tutuklulara da sorgulama sırasında ilaç verildiği kaydedildi. Ancak bugüne kadar bu tür sorgulamalarda cinsel aşağılamayla ilgili bir şey duyulmadığı ifade edildi.

11 Eylül terör saldırılarından sonra New York'un Brooklyn semtindeki Metropolitan Tutuklama Merkezi'nde bazı Müslüman tutukluların cezaevi personeli tarafından sözlü ya da fiziksel tacize uğradıkları belirtilen yazıda, Guantanamo'da da 32 esirin gördükleri işkence ve aşağılanma nedeniyle intihara teşebbüs ettikleri kaydedildi.

Yazıda, ABD Adalet Bakanlığı'nın, Irak ve Afganistan'da Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) tarafından sorgulanırken ölen 3 tutukluyla ilgili soruşturmasının sürdüğü hatırlatıldı.

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında bu sorgulama tekniklerinin hiçbirinin meşru olmadığına ve Cenevre Konvansiyonu'nda tutuklulara günlük ücret ödenmesinin bile öngörüldüğüne dikkat çekilen yazıda, ''ABD, 11 Eylül'den sonra çıkarlarına uygun gördüğünde bu konvansiyonları görmezden geliyor'' denildi.

Uzmanların, tartışmalı sorgulama tekniklerinin işe yarayıp yaramadığı konusunda olumlu yanıt verdikleri kaydedilen yazıda, sorgulama teknikleri eğitimi sırasında cinsel aşağılamanın araç olarak öğretildiği ifade edildi.

Amerikan askerlerinin, cinsel aşağılamayı sorgulama tekniği olarak savunduğu belirtilen yazıda, düşmanın zayıf noktasının bulunmasının temel hedef olduğu kaydedildi.

Vietnam'da bu zayıf noktanın soğuk hava olduğunu belirten uzmanlar, ''Vietnamlı tutuklular soğuk havada 4-5 gün tutuluyorlardı ve hipotermia (beden ısısının düşmesi) nedeniyle konuşuyorlardı. Psikolojik zafiyeti bulma konusunda Vietnam'daki soğuğun yerini Irak'ta cinsel güvensizlik aldı'' dediler.

EL ŞARKU'L-EWSAT

“Yunanistan ve Türkiye, Kıbrıs’taki duruma rağmen ilişkilerini geliştiriyorlar...”

Londra'da Arapça yayımlanan el Şarku'l-Ewsat gazetesinin 7 Mayıs 2004 tarihli sayısında, Abdussettar Berekat imzasıyla Atina çıkışlı haberin çevirisi şöyle:

“Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, dün akşam resmi bir ziyaret için Yunanistan'ın başkenti Atina'ya geldi. Yunanistan'a ilk resmi ziyaretini gerçekleştiren Erdoğan'ın ziyaretinin geçen ay Kıbrıs'ta yapılan referandum sonucunda Kıbrıs Rum ve Türk kesimlerini birleştirmeye yönelik BM planının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra gerçekleşmesine dikkat çekiliyor. Söz konusu referandumda Kıbrıslı Rumlar yüzde 76 oranında "hayır" derken, Kıbrıslı Türkler yüzde 65 oranında "evet" dedi. Bunun sonucunda sadece Rum kesimi AB'ye girdi ve Türk kesimi AB sınırlarının dışında kaldı.

Siyasi çevreler, Erdoğan'ın özellikle bu dönemde Atina'yı ziyaret etmesinin özel bir anlam taşıdığını söylüyorlar ve Ankara'nın Atina'nın güvenini kazanıp geleceğe yönelik olumlu işbirliği yapmaya verdiği öneme dikkat çekiyorlar. Türkiye Başbakanı Yunan mevkidaşının yanı sıra, hükümet üyeleriyle Atina'da yapılacak ekonomi konferansı çerçevesinde çeşitli görüşmelerde bulunacak. Görüşmelerde Kıbrıs sorunu ve Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinin öne çıkması bekleniyor.

Bu arada Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis, ülkesinin Türkiye ile ilişkilerinde yeni bir sayfa açmaya çalıştığını söyledi. Karamanlis, iki ülke arasında çözüm bekleyen anlaşmazlıkların son bulmasını ve AB kuralları çerçevesinde sağlam ilişkiler olmasını ümit ettiğini belirtti. Erdoğan'ın Atina ziyareti çerçevesinde Karamanlis, her iki ülke halkı için bölgeye barış ve istikrarın egemen olmasını da ümit ettiğini sözlerine ekledi.

Bilindiği gibi her iki lider de son günlerde, iki ülke arasında -Kıbrıs'ta, Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar arasında yaşananlardan uzakta- güçlü ve sağlam ilişkiler olmasını istediklerini açıkladılar. Yunanistan da Ankara'yı desteklediğini ve AB'ye girme çabalarının sonuç vermesini dilediğini bildirdi.

Öte yandan, Türkiye Başbakanı Atina ziyaretini tamamladıktan sonra, bu ülkedeki Müslümanlarla görüşmek ve sorunlarını çözmeye yardımcı olmak amacıyla Yunanistan'ın kuzeydoğuzunda yer alan Trakya bölgesini ziyaret edecek.

(EL ŞARKU'L-EWSAT - Abdussettar Berekat – 7.5.2004)

POLİTİS:

“AKEL’in yanlışları”

POLİTİS gazetesinin 9 Mayıs 2004 tarihli sayısında yer alan Lukas Y. HARALAMBUS imzasıyla yayımlanan yorumun çevirisi şöyle:

“AKEL liderliği bizi çıldırtmayı kendine amaç olarak seçti. Önce Papadopulos ile çatışma içine girme tehlikesinden (ve dolayısıyla iktidardan uzaklaşma olasılığından) kaçınmak için, Annan Planına hayır yanıtı lehinde açıklanamaz bir görüş benimsedi ve bu şekilde yeni bir referandumda evet yanıtını sözde sağlamlaştıracağı şeklinde komik ve anlamsız bir görüş savundu. Bu, partinin 80 yıllık yaşamında parti liderliğinin aldığı en sinir bozucu karardı. Bunu, parti tarihinde ihanet olarak nitelendiren parti üyeleri haksız değildir. Şimdi bayramdan sonra Hristofyas her türlü ciddiyet içinde bize şunu söylüyor: Sorunumuzun çözümlenmesi için ne istediğimize karar vermemizin zamanı gelmiştir. Hristofyas, ‘önce biz ne istediğimize karar vermeli ve çözüm çabalarımızı yoğunlaştırmalıyız’ diyor.

Elbette! 30 yıllık müzakerelerin ardından, siyasi liderlerimizin Ulusal Konsey’de gerçekleştirdikleri yüzlerce toplantıdan ve oybirliği ile alınan kararlardan sonra, Annan Planının 16 ay boyunca müzakere edilmesinden ve güçlü bir hayır yanıtı verilmesinden sonra, AKEL liderliği önce ne istediğimize karar vermemiz gerektiğini saptıyor. Yani 30 yıldır liderliğimiz bizimle, Kıbrıslı Türklerle, BM’yle ve diğer yabancılarla dalga geçiyordu, çünkü Hristofyas’a göre ne istediğini bilmiyordu. Ancak gerçekte çözümsüzlüğün nedeni ne istediğimizi bilmememiz değildir. Bilakis ne istediğimizi bilmemizdir. Hepimizin aynı şeyi istememesi kötü bir şeydir. Biz evet hainleri, çözümü destekledik, çünkü Kıbrıs’ı Türk ordusundan kurtarmak, mallarını kaybedenlerin bunları geri almalarını veya tazminat almalarını sağlamak, ülkemizi yeniden birleştirmek ve bölünmeden kurtulmak istedik. Papadopulos ve Hristofyas, Türk ordusunun adada kalmasına, bölünmeye, Mağusa’nın Güzelyurt’un ve kuzeydeki malların Türkiye’ye bağışlanmasına oy verdiler ve çok sayıda vatandaşı da kendisiyle birlikte oy kullanmaya sürüklediler. Gerçek budur ve hiçbir komik bahane bunu gizleyemez.

Ancak sorumluluk Papadopulos’a ait değildir. Hepimiz onun kim olduğunu biliyorduk. Papadopulos, gerçek kişiliğini hiçbir zaman gizlemedi. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce bu sütunlardan AKEL’in tercihinin ölümcül olduğu konusunda uyarmıştık. Dünyamız altüst olurken, sahte devletin yavaş yavaş gerçek devlete dönüşmesinin ve liderinin Avrupa, Amerika ve BM’de kabul edilmesinin en büyük sorumluluğu, AKEL liderliğinin sırtındadır. AKEL liderliği sırtımıza devletin Cumhurbaşkanı olarak %12’yi bile aşamayan marjinalleştirilmiş bir insanı yüklemiştir. Hristofyas, 30 yıl sonra güya ne istediğimize karar vermemiz gerektiğine ilişkin zekilikleri bir kenara bıraksın… Bir daha sakın şu soruyu sormaya kalkışmasın: Ülke AKEL’den ne gibi bir kötülük gördü? Çünkü bu soruya en sonunda şu yanıtı alacaktır: İki büyük kötülük. İki felaket. Kiprianu ve Papadopulos’u… Daha ne gibi bir kötülük görmemizi isterdiniz?”

(POLİTİS – Lukas Y. HARALAMBUS – 9.5.2004)

BİRGÜN

Enklavlarda solculuk

Ulus IRKAD

1968’li yıllar Kıbrıs’ın dört bir tarafından bulunan enklavlardaki TMT -Bayraktarlık ve Sancaktarlık diktatoryalarının etkin olduğu dönemlerdir. Ağzına solculuğu veya sosyalistliği alanlar lock-up denilen hapishanelere tıkıldığı günler bunlar. Bırakın bunları ayrı parti veya sendikacılık sözü etmek de yok.

AKEL’in 1940’lı yıllarda enosis kararları almasından sonra Kıbrıs Türk egemenlerinin Kıbrıslı Türk işçilere baskıyla ortak sendikalardan vazgeçirme operasyonlarından sonraki dönemlerdir bunlar. Hani Kıbrıs Türk İşçi Sendikaları diye sağcı ve milliyetçi sendikaların etrafında Kıbrıs Türk egemenlerinin ve TC Kontrgerillasının kontrolünde toparlanmadan sonraki dönemler...

Gerçi ben Kıbrıs’ta yapılan hataları biraz da Filistin tarihiyle ilgilendiğimden dolayı oradaki tarihsel sürece de benzetirim . Örneğin hem Arap hem de Yahudi milliyetçiler kendi solcularının kendi toplumları içerisinde etkinliklerini kırmak için her türlü haltı, cinayet dahil denemişler ve de sonra başarılı olmuşlardır. Önceleri Filistin’de 1948 öncesinde İngiliz emperyalizmine karşı Arap ve Yahudi işçilerin ortak grevleri ve eylemleri olmuştu. Fırın,Petrol, liman ve tren sektörleri dahil Yahudi ve Araplar ortak gervler yapmışlardı. Gelgelelim ki Yahudi Siyonist Solcular (Nasyonal Sosyalist olmaları gerekiyor) iki toplumun da arasını açmak için çok provokasyonlarda bulundular. Sonuçta da her iki toplumdaki emekçilerin araları açılmıştır. O dönemlerdeki emekçiler arasındaki ücret farklılıkları oldukça önemlidir(Siyonistlerin emekçileri bölmesine yaramıştır).

Bunun yanında 1948 öncesi Filistin’deki ortak Filistin Komünist Partisi de her iki milliyetçi kesimden darbe yemiştir. 2000 yılında Tel Aviv ve Hayfa’daki Yahudi barışçıları bir grup Kıbrıslı Türk ve Rum aydın olarak ziyaret ettikten sonra Ramallah’a da uğramış ve orada da FKÖ yetkilileri ile yaptığımız bir görüşmede bana bizzat FKÖ’lüler geçmişte böyle yanlışlıkları yaptıklarını söylemişlerdi. Yani anlayacağınız kaderimiz Orta Doğu halkları olarak o kadar çok birbirine benziyor ki... Ama ben sözü fazla dağıtmadan 1968’li yıllardaki yaşadığımız(Kıbrıslıtürklerin) enklavlı yıllara döneyim yine de.

1963-64 yılarından sonra Kıbrıslı Türkler Kıbrıs Cumhuriyeti’ni terketmişler ve adanın %3’ünü oluşturan çeşitli kazalar ve köylerde kendi bölgelerine çekilmişlerdir. Genelde etrafları Kıbrıslı Rumlarla çevrili kent bölgeleri bunlar. Halkın ve memurun çoğu TC’den gönderilen maaşlı mücahit. Ekonomik hiçbir kaynağı olmayan küçük kapalı bölgeler bunlar. 1963 yılından sonra bu bölgelerde bulunan halka enklavları terkedip Kıbrıs Rum bölgelerine gitmeleri izni verilmiyordu terkedenler örneğin gezinti yoluyla bile olsa geriye geldiklerinde TMT’ci fanatik militanlar tarafından aşağılanmakta ve şiddetle cezalandırılmaktaydılar. Önceleri köylerini ve evlerini terkeden göçmenler vardı ama daha sonraları Türkiye ve dıştan (BM-Birleşmiş Miletler)alınan yardımlarla bu göçmenlere evler de yapılmıştır. Türkiye’deki vatandaşların veya dostların çoğu 1963-64 yıllarında olaylarda sadece Kıbrıslırumların parmağı olduğunu zannederler. Halbuki Sayın Denktaş’ın bu süreçte oldukça önemli bir rolü olduğunu bilmezler. Örneğin O dönemlerde Türkiye’de başbakan olan İnönü’nün Dr. Küçük ve Denktaş’a Cumhuriyeti terketmemeleri gerektiğini söylediğini ve onlara çektiği bir telgrafta “Geri Cumhuriyete dönün” şeklinde bir emrivakide bulunduğunu bilmezler. Hele hele gizli bir kasada “Geçici Merhale Planı” diye bir planın varlığından bihaber olan insanların çokluğu da oldukça önemlidir. Yani bizim tarih kitaplarımızda resmi yazarlarımız hep “Akridas” adlı Türkleri yoketmek için bir planın olduğundan sözeder de mesela bu “Geçici Merhale Planı”ndan söz edilmez. Bu plana göre Türkler Kıbrıs’ın dört bir tarafında yaşadıkları köyleri terkedecekler ve belirli bir bölgeye toplandıktan sonra ayrı devlet ilan edip adanın bölünmesini gerçekleştireceklerdir. Plana göre Kıbrıslı Rumları gerekirse tahrik edip Kıbrıslı Türklerin üzerine saldırtmak ve Türkiye’nin müdahalesini sağlamak da vardır. Kusura bakmayın o zamanlar değil ama bu plan bana göre 1974 yılında uygulanmıştır. Sonuçta Kıbrıslı Türkler enklav bölgelerini terkedip ayrı bir cumhuriyet olmaya adım atmışlardır. Ve bu enklavlardaki askeri baskıcı yapı neyse daha sonra toplanılan bölgede ve kurulan cumhuriyette de öyle bir totaliter yapı vardır.

Türkiye’nin maketidir bu yapı. Faili meçhulleri ile, aydın karalamaları ile, gazete ve sol parti bombalamaları ile aynı taktiklerin takip edildiği ve toplumu ıslah etme mentalitesi taşıyan bir yapıdır bu...Hele Denktaşla Türkiye Büyükelçisi Emin Dırvana arasındaki fikir ayrılıkları bilinmez. Dırvana Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yaşamasından yanadır. İnönü gibi... Türkiye Derin Devleti’nin desteğini alan Denktaş ise Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılıp adanın taksim edilmesi ve kendi despotluğunun devam etmesinden yanadır.

İşte 1971 yılındaki 12 Mart darbesi sırasında Türkiye’ye giden ve tatil için Kıbrıs’ta bulunan gençlerden Deniz Gezmiş adını duymaya başladık. Bazıları onu efsane gibi görüyordu. O dönemler Türkiye’ye giden öğrenciler, 1963 ve 1964 olaylarını yaşayan ve Türkiye’ye gidip Dev-Genç gerçeğiyle karşılaştıktan sonra radikalleşen kesimlerdi. Amerikan emperyalizminin hem Kıbrıs’ta , hem Vietnam’da hem de Türkiye’de yaptıklarını eleştiriyorlardı. Kendilerinin de mevzilerde yaşadıkları dramları buna atfediyorlardı. Gerçi bunlar arasında daha büyükler de vardı. Hani beşyüz genç Türk Kontrgerillası’nın da yardımıyla Erenköy dolaylarına Türk askeri diye çıkarma yapmışlar ve de savaş gerçeği ile karşılaşmışlardı ya...O gençlerin büyük bir kısmı da solcu olmuşlardı. Ulusalcılık propagandası artık çalışmıyordu. Milliyetçiliğe karşı, Amerikancı militer unsurların yaptıklarını gördükten sonra Türkiye’nin de tam bağımsızlığını desteklemek için Sosyalist mücadelenin olması gerekliliğinden söz eden gençler vardı artık.

Enklavlardaki konuşmaları Türkiye’den geri geldikten sonra pek beğenilmemişti bu gibi gençlerin. Hatta TC’li bölge komutanları peşlerine adam da koymuşlardı. Ama “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi-Kahrolsun Enosis ve Taksim” posterlerinin duvarlara yapıştırılmasının önüne geçememişti Sancaktarlıklar. 1970’li yıllarda Türkiye’de Mustafa ekmekçi, Cumhuriyet Gazetesi’nden(Hatırladığım kadarıyla Oktay Akbal da olabilir) bazı yazarlar Kıbrıs hakkındaki gerçekleri yazmaktadırlar. Yine Türkiye’de “Yeni Ortam” yazarları(Anımsadığım kadarıyla Oya Baydar da aralarındaydı) Kıbrıs’taki sol muhalefet hakkında yazılar yazmaktaydılar. 1970-71 yılında Berberoğlu başkanlığında “Cumhuriyetçi Türk Partisi” adlı sol muhalefet partisi kurulunca Kıbrıstaki BEY (Bayraktarlık-Sancaktarlık Yönetimi)Yönetimi Baskılara başlar. Birçok genç tutuklanır. Hatta 1973 yılında Cumhurbaşkanlığına aday olan Berberoğlu’nun kafasına TC elçiliğinde askerler ve Elçi tarafından tabanca dayatılarak istifasına sebep olunacaktır. Amaç Denktaş’ın rakipsiz seçimleri kazanmasıdır. Bu arada 1968 yılında kurulan KTÖS(Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası) üyeleri de büyük baskılar göreceklerdir. Genelkurul’da Yönetime seçilen öğretmenler aynı gün Lefkoşa Sancaktarlığı tarafından tomsonlu mücahitlerin eşliğinde tutuklanacaklardır. Hatta bazı öğretmenler hala daha 1974 hareketı sırasında hapishanede bulunmaktaydılar.

1974 öncesinde enklavlarda Kıbrıslıtürklerin yaşadıkları deneyimler vardır. Sadece Enklavlar dışında Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından ezilmemişlerdir. İçeride de bir o kadar daha despot baskılarla karşılaşmışlardır. Egemenler bölünmeden medet umarak halkları bölerek baskılarını çoğaltmışlar ve 1974 sonrasında da onları göçettirmeye çalışmışlardır. Türkiye derin devletinin ta başından beri Kıbrıslıtürk ilericilerine ve de halkına karşı baskıcı davrandığını söylemeye gerek yok. Türkiye’deki dostlar yoldaşlar aynı gücün Türkiye’de ne gibi travmalara sebep olduğunu çok iyi biliyorlar. 12 Eylül sonrası Türkiye’de sol emek mücadelesi ezilince yokolmaya yüz tutan Kıbrıslıtürk halkı için gerek Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasına ve gerekse Avrupa Birliği’ne yaslanmaktan başka çareleri yoktu. Fakat Türkiye’de yeniden devrimci bir dinamiğin harekete geçmesi belki de bölge ve dünya için de yeni bir tarihin yazılmasını da gerektirecektir.

Zaten bir gerçeklik hiç bozulmadı: Tarihleri halklar yaratır, diye....

(BİRGÜN – Ulus IRKAD – 10.5.2004)

BİANET.ORG

Limnos-Gökçeada buluşması

*** Limnos adasından bir grup "Ağız Tadı Kültür İletişimi" etkinliklerine katılmak üzere Gökçeada'ya geldi. Gündüz karşılıklı olarak çıplak gözle görülebilen adaların belediye başkanları gümrük kapısı açılmasını istedi

"Türk Yunan Dostluk Gurubu"nun organize ettiği "Ağız Tadı Kültür İletişimi" isimli etkinliklerine katılmak üzere Yunanistan'ın Limnos adasında Çanakkale'ye gelen grup Gökçeada'yı ziyaret etti.

Gökçeada Belediye Başkanı Halil Rüştü Akgün'ü ziyaret eden Limnos Kaymakamı Theodoros Baveas, Belediye Başkanı Nikolas Kormontis ve beraberindeki 30 kişilik ekip ardından sırasıyla Gökçeada Metropoliti Kililos Duraganis'i ve ilçe Kaymakamı Haluk Nadir'i ziyaret ettiler.

Belediye Başkanları Akgün ve Kormontis, iki ada arasındaki dostluk bağlarının

kuvvetlenmesi için ellerinden gelen çabayı göstereceklerini söylediler.

Yapılan konuşmada Akgün ve Kormontis, "Bizler bu iki ada arasında bir gümrük kapısı açılmasını istedik. Bunun içinde çalışmalarımızı bütün hızıyla sürdürüyoruz. Açılacak bir gümrük kapısı adaları ekonomik açıdan da canlandıracak. Limnos ve Gökçeada halkı arasında dostluk bağları kuvvetlenebilecek" dediler.

Konuşmaların ardından, Belediye Başkanı Akgün tarafından konuklara Roset Otel'de bir yemek verildi. Limnoslular daha sonra Rum köyleri olan Tepeköy ve Dereköy'ü gezerek burada kalan Rumlarla sohbet ettiler.

(BİANET.ORG – 10.5.2004)

BİANET.ORG

İşkenceciler İttifakı

*** Ebu Garip hapishanesinde tutsaklara yapılan işkencenin fotoğrafları dünyayı alt üst etti. Hapishanede "eleman" çalıştıran ve skandalın tam ortasında yer alan sözleşmeli şirket ise ilanla "Bağdat'ta çalışacak sorgu elemanı" aramayı sürdürüyor

Şahin ARTAN

Irak'tan işkence haberleri ve fotoğrafları dolu gibi yağmaya başladığında Türkiye'den ve dünyadan çeşitli tepkiler geldi.

Birbirine benzeyen bu tepkiler arasında değişik bir tepki, Akşam yazarı Serdar Turgut'tan geldi. Turgut 8 Mayıs tarihli makalesinde, "O fotoğrafları ordu çekti, ordu sızdırdı çünkü sızmasının vakti gelmişti" diyordu.

Bir başka ilginç tepki Ahmet Altan'ınkiydi. O da gazetem.net'teki "İnsani Duygular" başlıklı makalesinde, işkence fotoğrafları vesilesiyle, "Amerikalılarla İngilizlere karşı dövüşen Iraklıları cesaretlerinden dolayı alkışlamak mı yoksa yirmi beş yıl kendi diktatörlerine sessizce boyun eğdikleri için aşağılamak mı gerekiyor?" diye soruyordu.

Bu tür birkaç yaklaşım haricinde dile getirilen hemen hemen sadece, katıksız bir öfkeydi. Fotoğraflardaki görüntülere duyulan öfke.

Bu öfkeye yankı nereden gelecekti? Hesabı kim ödemeliydi? İşkenceciler mi, onlarla beraber Bağdat'taki Amerikalı kadın general Janis Karpinski mi, Amerikan savunma bakanı Rumsfeld mi? Kim?

Çok geçmeden Amerikan devletinden beklenen yankı geldi ve Bush'un havayı yumuşatmaya çalıştığı bir televizyon çekiminin ardından Rumsfeld "özür diledi".

Peki ama, fotoğraflara duyulan tepkiler de, Rumsfeld'den yankılanan özür de, gerçek bir ses ve gerçek bir yankıyı temsil ediyor muydu? Yoksa dünyanın elbirliği ile sergilediği tablo, gizli fotoğrafların ortaya serildiği bir aile meclisinde insanlar sonsuza kadar bağırıp duramayacakları için ve yaramaz oğlanın babası da adeta sorumluluğu üstlendiğinden, dakikalar ilerledikçe cayırtının ister istemez yatışması gibi bir şey mi olacaktı? Oğlanı yetiştiren babaydı; atamazsın satamazsın. Oğlanın ruhu karanlık, diye tutup çocuğu bir deliğe tıkamazsın. İşte, "özür" demek de, ne de olsa uzlaşma demekti.

Nerde uzlaşılabilirdi? Mevcut kurgu içinde ne değiştirilebilir, neyin bir daha yaşanmayacak olması sağlanabilirdi?

Bu arada, aynı günlerde bir başka olay yaşanmış, ama Serdar Turgut'un yaklaşımıyla, herhalde "sızmasının vakti henüz gelmediği için" basına çok sınırlı yansımış, dolayısıyla aile meclisinde yeni cayırtılara yol açmamıştı. Video kaydı bulunan bu olayı Independent'ta

Robert Fisk anlatıyordu.

Kayıttaki görüntülerde, adları daha sonra Nager ve Alioto olarak açıklanan iki helikopter pilotu 30mm'lik bir makinalıyla aşağıdaki üç adama ateş ediyorlardı. Attıkları ilk 15 mermi boşa gitmişti. İkiliden biri diğerine, "Si.tir, otomatiğe alıyorum" diyor, aşağıda koşuşan adamlara helikopterden yirmişer mermi daha atıyorlardı. Adamların ikisi ölmüş, üçüncü yaralanmıştı. Telsizde pilotların birinden ya da yer kontrolden gelen komut duyuluyordu: "Uçur onu." ("Smoke him.") Sonra üçüncü adam da ölüyordu.

Helikopterdeki makinalının kamerasına yansıyan bu görüntüler, çarpışma sırasında yaralanan insanların öldürülmesini yasaklayan Cenevre Anlaşması'nın ihlalini belgeliyor ve olayı izleyen günlerde dünyada çok büyük ölçüde oto sansüre uğruyordu. Sadece üç televizyon kanalı, Fransız Canal Plus, Amerikan ABC ve Kanada Broadcasting Corporation görüntüleri yayınlıyordu..

Bundan hemen önce basına sızmaya başlayan görüntüler, Irak'taki Ebu Garip hapishanesinde yaşananların fotoğrafları ise sansürlenmedi, sansürlenemedi.

CACI, artık böyle ilanlar vermeyecek mi?

Soruyu tekrarlayalım: İşkence konusunda nede uzlaşılabilir, ne değiştirilebilir? Mesela, ordu kontratçısı bir şirketin, iş ilanıyla işkenceci araması bugüne kadar yadırganmamış ise, bundan sonra yadırganması nasıl sağlanabilir?

Irak'taki elemanlarının sayısı 15 bini bulan özel askerlik hizmetleri şirketlerinden biri olan ve Ebu Garip hapishanesinde "iş" üstlenen kontratçı "CACI International", söz konusu iş ilanını işkence fotoğrafları skandalından sonra geri çekmedi. İsmi, "Daima tetikte" ("Ever vigilant") sloganı ile daima yan yana duran bu şirketin ABD ve Batı Avrupa'da 100'den fazla ofisi var. 2003 gelirleri 843 milyon dolar, eleman sayısı 9400. İlanla, "Bağdat'ta tutsakları sorgulamada çalışacak eleman" arıyor.

İlanda işin tanımı şöyle yapılmış: "Tutuklularla, konuyla ilgili kişilerle ve savaş tutsaklarıyla uğraşırken, çalışmanın etkinliğini artırmak üzere sorgu destek program ekibinin yöneticisine yardımcı olacak.."

Başvuruda bulunacak kişilerde aranan nitelikler ise şöyle: "Üniversite lisans derecesi ya da buna eşdeğer, benzer işlerde, tercihen istihbarat alanında beş ilâ yedi yıllık deneyim. Üst Düzey Gizlilik İzni ('Top Secret Clearance') zorunludur.."

CACI'nın bu ilanının aynen yer aldığı "ClearanceJobs", konuya biraz daha makro perspektiften bakmayı sağlayabilir. Burası, ABD'de faaliyet gösteren bir tür iş ve eleman bulma ajansı. Adındaki "clearance", "security clearance"dan geliyor. Yani, "güvenlik izni".

Ajansın Web sitesinde "güvenlik izni" olan kişi şöyle tanımlanıyor: "ABD hükümeti tarafından atanan, kişinin ulusal güvenlik belgelerine erişim ve bu bilgileri görme yetkinliğini belirleyen konum.."

Tamamen butik çalışan bir ajans olan ClearanceJobs, veritabanında listelediği iş olanaklarıyla sadece bu özel konumdaki insanlara hitap ediyor. Sitenin hemen girişinde bir de anket var: "İyi bir işe girme imkânınız olsaydı, güvenlik izninizden feragat etmeyi düşünür müydünüz?" Bu soruya cevap verenlerin yüzde 29'u, "Evet, iyi bir iş bulmak kolay değil" demiş. Yüzde 71'i ise, "Hayır, güvenlik iznim çok değerli" diyor.

İşkence fotoğrafları ortaya çıktı diye, elbette ne CACI ilanını çekecek, ne de "güvenlik izni"ne sahip güvenilir Amerikan vatandaşlarının istihdamı için ter döken bir kurum, o kurumun parçası olduğu bir sektör durup dururken buharlaşacaktır.

CACI'nın da içinde bulunduğu özel askerlik şirketlerinin yıllık gelirleri, konunun uzmanlarından, "Corporate Warriors: The Rise and Ramifications of the Privatized Military Industry" nin yazarı Peter Singer'a göre, 100 milyar dolara ulaşıyor. Irak'ın yeniden yapılanması için ABD tarafından tahsis edilen 18 milyar doların üçte biri de bu şirketlere gidecek.

Sonuçta "adam öldürme"yi de içeren bir "iş"i meslek olarak benimseyip icra edebilmek, öz savunma dışında ölümcül şiddet uygulayabilmek, zaten baştan psikopat olmayı gerektiriyor. Amerikan askeri sisteminde ise kadrolu psikopatlara ne zamandır, giderek artan sayılarda sözleşmeli psikopatlar ekleniyor.

"R21" yürürlükten kaldırılacak ve hafızalardan silinecek mi?

Guardian'dan David Leigh, 8 Mayıs 2004 tarihli haberinde, Bağdat'tan yeni dönen bir İngiliz özel kuvvetler görevlisinin anlattıklarına yer veriyordu.

Görevli, Ebu Garip fotoğraflarıyla gündeme gelen işkencenin, hapishanedeki gardiyanların münferit eylemleri olmadığını, bunların belirli bir "sistem" dahilinde yapıldığını söylüyor, hatta "sistem"in kodunu veriyordu. "R21" kodlu "sorguya mukavemet" ("resistance to interrogation") sisteminde, "tutsağın şokunun süresini uzatma" amacıyla cinsel taciz ve aşağılama yöntemleri kullanılıyordu. Kimliğini açıklamak istemeyen görevli, "Bu sorgulama yöntemleriyle ilgili büyük bir birikim var ve eski özel kuvvet askerleri bu yöntemleri kullanmak üzere eğitilmiş durumda. Şimdi bu eski askerler Irak'taki kontratlı şirketler tarafından işe alınıyor" diyordu.

Görevli, İngiliz ve Amerikan askeri istihbarat görevlilerinin daha önce Ashford'daki (Kent, İngiltere) "sorgulama eğitimi merkezi"nde, şimdi ise Chicksands'deki (ABD) eski bir askeri üste bu yöntemler üzerine eğitildiklerini de ekliyordu. Eğitimlere, kadın görevlilerin tutsak erkeklere cinsel tacizde bulunması da dahildi. Görevli ayrıca, "Son bir hafta içinde konuştuğum Amerikan askerleri arasındaki hissiyat, 'eldivenlerin çıktığı'. Birçoğu ise hâlâ, 11 Eylül olaylarından sorumlu insanlarla savaştıklarını sanıyorlar" diye ekliyordu.

"Eldivenlerin çıkması" ne demek?

Eylül 2002'de CIA'in Karşı İstihbarat Merkezi yöneticisi Cofer Black, sorgulamalarla ilgili hukuki çerçeve üzerine bir Senato komisyonuna bilgi verirken (ya da vermezken), "Bu konu çok gizli" diyordu. "Bilmeniz gereken tek şey şu: Bir, 11 Eylül öncesi vardı, bir de, 11 Eylül sonrası var. 11 Eylül'den sonra eldivenler çıktı.."

11 Eylül'den sonra teröre karşı ve "medeniyet savaşı" için çıktığı havası verilen eldivenlerin gerçekte ne için ve kime karşı çıktığı, Ebu Garip olaylarının ardından herhalde daha iyi anlaşılıyor.

Irak halkının karşısında işkenceciler ittifakı

Eylül 2003'de, Saddam Hüseyin'in eski gizli servis görevlilerinin CIA tarafından işe alındığı Sunday Times'a yansımıştı. Gazeteye göre Amerikan kuvvetleri, on binlerce Iraklıya işkence yapılmasından ve pekçoğunun ölümünden sorumlu eski Muhaberat ajanlarını işe almak üzere kampanya başlatmıştı.

Sunday Times bunlardan biriyle röportaj da yapmıştı. Muhammed Abdullah isimli bu kişi 10 yıl Muhaberat'ta, sekiz yıl ise askeri istihbaratta çalışmıştı. Mayıs ayından beri CIA'e çalışıyor ve ayda 700 dolar kazanıyordu. Abdullah, "Düzinelerce eski görevli işe alındı. Bize ihtiyaçları var. Muhaberat dünyadaki en iyi devlet güvenlik örgütlerinden biriydi" diyordu.

Bu noktada, toplu katliamlardan (el Hilla'da bulunan toplu mezarlar) sorumlu Şeyh Muhammed Cevat el Neyfus adlı Saddamcı aşiret reisinin yakalandıktan sonra 18 Mayıs 2003'de "yanlışlıkla" serbest bırakılması olayını da, üstünde durulması gereken kirli bir not olarak eklemek gerek.

Çıkarlarına direnenlere karşı işkenceciler ittifakları örgütleme konusunda Amerikan devleti elbette yeni yetme değil. Haziran 1995'de Baltimore Sun gazetesinde Gary Cohn ve Ginger Thompson, CIA'in Honduras askeri istihbarat birimi 316. Tabur'la birlikte çalıştığını ortaya koyuyordu.

Bu "iş"te CIA, işkence ve tutsakları öldürmede deneyimli Arjantin ordu görevlileriyle de işbirliği yapmıştı. CIA ve Arjantinli uzmanlar, 316. Tabur askerlerini istihbarat ve sorgulama yöntemlerinde eğitmiş ve yönlendirmişti.

"Association for Responsible Dissent" adlı kuruluşa göre, 1987 yılına kadar CIA'in gizli operasyonlarında ölen insanların sayısı 6 milyonu buluyor. Eski Amerikan dışişleri görevlisi ve tarihçi William Blum, bu operasyonlar için "Amerikan Soykırımı" ("American Holocaust") terimini kullanıyor.

İşkence konusunda ilk ihbarı yapan kişi olan inzibat Joseph M. Darby'nin üstlerine ilettiği mektubun ardından çorap söküğü gibi gelen bilgi ve fotoğraflar, Amerikan kuvvetlerinin ve CIA'in Irak'ta "demokrasiye geçiş takvimi" nedeniyle olağanüstü bir tempoda çalıştığını gösteriyor.

Haksızlığa ve talana karşı direnişin olduğu her yerde onlar da var. Zaman yöntemlerine çok fazla bir şey eklemiş değil. ABD ve İngiltere'yi yönetenler elbette onlardan haberdar. Sadece haberdar da değil, onların varlığını elbette destekliyor, gerektiğinde işleri onlara yaptırıyorlar.

Onlardan bizde de var. Türkiye'de toplumsal muhalefetin yükseldiği yıllarda, yedi genci, evlerini gecenin bir vakti basıp, telle boğarak, elleri bağlı kurşunlayarak 26 yıl önce Ankara Bahçelievler'de öldürenlerden Haluk Kırcı gibiler... Kırcı bugün hâlâ adaletle tavla oynuyor.

Birileri, onun yerine geçip eli bağlı insanlara işkence etmeye, kurşun sıkmaya can atanlar, çıkıp onunla gurur duyduklarını haykırıyorlar. Bizim ülkemiz fiilen işgal edilse onlar da Muhabberatçı Muhammed Abdullah gibi koşup işgalcinin yanında işe girerlerdi. Güçten başka hiçbir şeyden etkilenmeyen böyle tipler daima olacak. İttifaka dahil olacak kadrolu ya da sözleşmeli işkenceciler.

(BİANET.ORG - Şahin ARTAN – 10.5.2004)

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nden KIBRIS’ın bombalanmasını kınayarak Denktaş’a çağrıda bulundu:

“Failleri örnek olacak biçimde cezalandırın!”

*** Uluslararası gazeteciler örgütü Rauf Denktaş’a da çağrıda bulunarak, “bu kabul edilemez tacizin faillerinin bulunup örnek olacak biçimde cezalandırılması için elinden gelen herşeyi yapması istendi... Örgüt, Denktaş’ı ayrıca “gazetecilerin güvenliğinin garanti edilmesi için gerekli adımları atmaya” çağırdı...

Merkezi Fransa’da olan Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (Reporters Sans Frontiers – RSF) KIBRIS Medya Grubu’na Perşembe gecesi “bilinmeyen” kişilerce atılan üç ses bombası olayını kınadı.

Uluslararası gazeteciler örgütü Rauf Denktaş’a da çağrıda bulunarak, “bu kabul edilemez tacizin faillerinin bulunup örnek biçimde cezalandırılması için elinden gelen herşeyi yapması istendi... Örgüt, Denktaş’ı ayrıca “gazetecilerin güvenliğinin garanti edilmesi için gerekli adımları atmaya” çağırdı.

RSF, KIBRIS Yazı İşleri Müdürü Başaran Düzgün’ün olayın ardında “paramiliter ve aşırı milliyetçi grupların olduğunu düşündüğünü” söylemiş olduğuna dikkat çekti.

RSF, KIBRIS gazetesinin Annan Planı’nı desteklemiş olduğuna da işaret etti. RSF’ye konuşan Başaran Düzgün, KIBRIS gazetesinde çalışan gazeteciler ve ailelerinin 24 Nisan 2004 sonrası ölüm tehditlerine maruz kaldığını ancak gazetenin bu tehditleri kamuoyuna duyurmak yerine polis korumasına başvurduğunu anlattı.

RSF, gazetenin sahibi Asil Nadir’in de tehditlerin “adada barışçıl bir çözümü desteklemelerini” engelleyemeyeceğini söylediğini belirtti.

RSF, barış planına şiddetle karşı çıkan Rauf Denktaş’ın KIBRIS gazetesi tarafından referandum sonrasında istifaya çağrıldığını da hatırlattı.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü 2004 yılı raporunda, Kıbrıs’ın kuzeyinde basın özgürlüğü ihlallerinin artış kaydettiğini belirterek bunları kınamıştı. Örgüt raporunda, “Rauf Denktaş’ın politikalarını eleştiren, Kıbrıslırum meslektaşlarıyla bağları olan, AB yetkilileriyle ilişkileri olan ya da adanın yeniden birleştirilmesi ve AB üyeliğini destekleyen gazetecilerin sürekli hedef haline getirildiğini” belirtmişti.

GAZETEM.NET

Lefkoşa-Girne yoluna askeri makyaj

Metin MÜNİR

Eğer Lefkoşa'dan Girne'ye doğru giderseniz yol boyunca tişörtlü, lacivert eşofmanlı, kısa saçlı gençlerin çiçek ve ağaç diktiğini, yolları süslediğini görürsünüz. Yolun sağında, bitki örtüsü temizlenmiş bir tepeye yeni boyanmış buharlı, küçük bir lokomotif yerleştirdiler.

Boğazı geçtikten sonra aynı şekilde temizlenmiş bir sahaya eski değirmen taşları koydular. Başka bir yerde kayaların arasına yerleştirilmiş ahşaptan veya taştan, kötü yontulmuş kartallar var. Kimsenin dinlendiğini görmediğim yerlere dinlenme alanları yapıldı.

Birçok yerde ise Türkiye'de garnizonlarda görmeye alıştığımız ama şehirlerarası bir yolda komik kaçan alçak tahta perdeler koydular. Dehşet içinde Atatürk'ün bir fabrikada yapılmış şekilsiz bir heykelinin dikilmesini bekliyorum. Çünkü bütün emareler o istikamete işaret ediyor. Girne yolundaki bu bayındırlık faaliyetinin arkasında bir komutan var. Ağaç diken her eli öperim. Ama üzülerek belirteyim ki komutanın iyi niyeti ile çevre düzenlemesi konusundaki bilgisi örtüşmüyor.

Çevreyi süslemek için seçilen objeler estetik değil ve doğal dokuya uymuyor. Çiçek ve ağaçların çoğu yanlış seçildi ve yanlış yerlere dikildi. Sulama yanlış yöntemlerle yapılıyor. Girne-Lefkoşa yolu güzelleşmek yerine gün geçtikçe acayipleşiyor. Bu işi doğru yapmanın yolu, işi çevre düzenlemesi konusunda uzman bir şirkete ihale etmekti. O zaman yol iklime, toprağa ve çevreye daha uygun bir bitki örtüsüyle süslenebilir, objeler daha estetik olabilirdi. Bir başka konu daha var. Lefkoşa Girne yolunu ağaçlandırmak askerin işi mi?

Genelkurmay'ın Kıbrıs'taki Türk askeri varlığını sivil gösterme konusunda ne kadar titiz olduğunu biliyorum. Neden o zaman, Karayolları'nın sorumluk sahasında olan veya olması gereken bir işi yaparak askerin her işe burnunu soktuğu izlenimi yaratılıyor.

Çıkarmadan bu yana 30 yıl geçti. Monako'nun Fransa'ya saldırma olasılığı ne ise Rumların da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne saldırma olasılığı odur. Buna rağmen adadaki Türk askeri varlığı 1974'te ne ise o olmaya devam ediyor. Askerlerin sivil hayattaki rolü de hiç değişmedi. Ama değişmeli.

Kıbrıs Türk askerlerinin komutanlığına artık bir Kıbrıslı Türk atanmalıdır. Asker polis ve itfaiyeyi İçişleri Bakanlığı'na devretmelidir. Zaman zaman Ankara ile ters düşer bir şekilde propaganda yapan askeri radyolar siyaset yapmaktan vazgeçmelidir. Kıbrıslı Türkler artık buluğ çağını atlattı. Askerin bunu kabul edip bazı sahalardan çekilmeye başlaması lazım.

(VATAN – Metin MÜNİR – 7.5.2004)

FİNANSAL FORUM

Dakika 1 gol 1...

Ercan Çitlioğlu

Başbakan Sn. Erdoğan, partisinin meclis grubunda Kıbrıs konusunda yaptığı açıklamada; ‘oyunu tam saha pres yaparak karşı tarafa taşıdıklarını’ söylememiş olsaydı hiç ilgi duymadığımız futbola ait bir deyimi yazımıza başlık olarak almayacaktık.

Sn. Erdoğan, rakip gücü (Kıbrıs Cumhuriyeti) kendi sahasına hapseden baskılı bir diplomasi uyguladığımızı ve inisiyatifin tümü ile elimize geçtiğini profesyonel futbolcu kimliğini anımsayarak ‘tam saha pres’ deyimi ile açıklarken, Türkiye’nin Avrupa’ya açılan en önemli kapısı Kapıkule’de, yüzlerce Türk Tırının, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyetinin sigorta engellemesine takılarak uzun kuyruklar oluşturduğunu herhalde bilmiyordu.

Türkiye’den AB ülkelerine mal götüren Türk Tırlarının, Avrupa’da yeşil kart olarak bilinen uluslararası sigorta yaptırmaları ve poliçelerde sigortanın geçerli olduğu ülkelerin adlarının bulunması zorunluluğu üzerine harekete geçen Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan, poliçelerde AB üyesi olan Kıbrıs Cumhuriyetinin adının bulunmamasını gerekçe göstererek, oyunu rakip sahaya taşıdığımızı ilan ettiğimiz bir sırada yüzlerce Tırı Kapıkule’ye kilitlemiş durumdalar.

Dakika 1 Gol 1’in, tam saha pres yaptığımızı açıkladığımız bir anda hiç umulmayan bir kontra atakla filelerimizi havalandırdığı sırada, AB’nin çiçeği burnunda üyesi ama Prens Makyavel’i kıskandıran taktiklerin sahibi Kıbrıs Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Papadopulos, saha kenarında beklettiği golcü oyuncularını sahaya sürmekle meşguldü.

Papadopulos’a göre; Türkiye eğer AB’den müzakere tarihi almak istiyorsa Kıbrıs Cumhuriyetini tanımamazlık gibi bir politika izleyemez çünkü AB’nin tavsiyelerini yüzde 75 bir hayır ile reddeden Kıbrıs Rumlarının elinde artık çok değerli bir veto kartı vardır..Ve bu veto kartı belli ki Türkiye’yi Kıbrıs politikalarında daha da uysallaştırma adına sürekli olarak kullanılacaktır.

Bay Papadopulos’un, Kıbrıs Cumhuriyetini tanımayan bir Türkiye’nin AB üyeliğini unutması yönündeki açıklamalarına, Washington’da bulunan KKTC Başbakanı Sn. Talat’ın deneyim- sizliğinden kaynaklanan talihsiz sözleri de eklendiğinde 24 Nisan’da başlayan oyunun ikinci yarısındaki taktikler giderek açığa çıkıyor. Sn. Talat’ta, Kıbrıs Cumhuriyetini tanımayan bir Türkiye’nin AB’den ne müzakere tarihi alabilmesi ne de üyeliğinin gerçekleşebileceğini ifade ederken Papadopulos’un tezlerine destek veriyor olduğunun herhalde farkında değildi.

Sn. Talat’ın, referandum öncesi Türkiye’nin AB üyeliği ve örneğin Loizudu davası nedeni ile ödemek durumunda kalacağı milyarlarca dolar tazminattan kurtulmasının KKTC’nin güçlü bir evetine bağlı olduğunu sık sık seslendirmesine böyle bir sonucu arzuladığı için sessiz kalan Ankara’nın bu noktadan itibaren Sn. Talat’a, Türk dış politikasını yönlendirici ve yükümlülük altına sokucu açıklamalar yapmaması gerektiğini hatırlatması gerekiyor.

1974 Kıbrıs Barış Harekatını, Kıbrıs Türkleri üzerinde Türkiye’ye ödenmesi gereken bir diyet borcuna çeviren ve Kıbrıs Türklerini vesayetleri altında gören zihniyetin bu defa KKTC’de, Türkiye’nin AB üyeliğinin önünü açtığı için Türkiye’ye yönelik bir diyet borcuna dönüştürülmesi olsa olsa geçmiş hataların yeni bir biçimde güne taşınması anlamındadır.

Sn. Denktaş’ın, yıllardır Kıbrıs politikalarında Türkiye’yi yönlendirdiğini dile getirerek zaman zaman insaf ölçülerini aşan eleştirilerde bulunanlar Sn. Talat’ın, Türkiye’nin AB üyeliğini elde etme zaafından yararlanarak Türk dış politikasına müdahale anlamındaki açıklamalarına aynı titizliği gösterebilmelidirler.

Her ne kadar futbolla bir ilişkimiz olmasa da, maçın doksan dakika sürdüğünü ve hakem bitiş düdüğünü çalmadığı sürece oyunun her an değişebileceğini biliyoruz..

Bu gerçeği Sn. Erdoğan’da görüyor olmalıdır..

(FİNANSAL FORUM - Ercan Çitlioğlu – 7.5.2004)

ALİTHİA:

“Avrupa Parlamentosu seçimleri oy pusulası için Kıbrıslıtürkler aranıyor”

Alithia gazetesinin 7 Mayıs 2004 tarihli sayısında yer alan Alekos KONSTANTİNİDİS imzasıyla yayımlanan yorumun çevirisi şöyle:

“Çevreciler Hareketi Başkanı Yorgos Perdikes, geçtiğimiz Pazartesi günü tam olarak nerede aradığına açıklık getirmeden, oy pusulasına dahil etmek için Kıbrıslı Türkler aradığını açıkladı.

Perdikes, oy pusulasına dahil etmek için elbette ki referandumda kendisi gibi ‘hayır’ yanıtı veren Kıbrıslı Türkleri arıyor. Perdikes doğal olarak oy pusulasına BM Genel Sekreterinin kabul edilmez planına ‘evet’ yanıtı veren Kıbrıslı Türkleri dahil etmeyecektir.

O halde Perdikes’in oy pusulasına dahil edeceği Kıbrıslı Türkleri bulması zor değildir. Kıbrıs Türk tarafında referandumda ‘hayır’ yanıtı verenler Denktaş’ın, milliyetçi partilerin ve bozkurtların yandaşlarıdır.

Bu arada Cumhurbaşkanı Papadopulos, siyasi faktörlerimizi odacı ve mektup taşıyıcısına dönüştürdü. DİSİ Eski Başkanı Yannakis Matsis’i İspanya Dışişleri Bakanına mektup vermesi için gönderdi.

Papadopulos mektubunu İspanya’daki Büyükelçiliğimiz vasıtasıyla gönderemez miydi? Lissarides Libya ve Mısır’a, Dinos Mihailides ise Letonya’ya mektup taşıyacak.

Acaba Papadopulos Çin’e kimi gönderecek?”

(ALITHIA – Alekos KONSTANTİNİDİS – 7.5.2004)

POLİTİS

“Mesajlar, kabadayılığımız ve bağlantısızlar”

POLİTİS gazetesinin 7 Mayıs 2004 tarihli sayısında yer alan PARTERİ (Bahçe Tarhı) sütununda Andreas PARASHOS imzasıyla yayımlanan yorumun çevirisi şöyle:

“Uluslararası açıdan tanınmış bir devlet devraldım. Uluslararası alanda söz sahibi olmayan ve himaye arayışı içinde olan bir toplum olarak teslim etmeyeceğim.’ Bunu bize, Kıbrıslı Rumları Annan Planını reddetmeye çağırmakla kalmayıp aynı zamanda güvence altına aldığı güçlü ‘hayır’ kampanyasına önderlik yapan Cumhurbaşkanı Papadopulos yaşlı gözlerle çok ünlü ulusa sesleniş konuşması sırasında söyledi.

‘Hayır’ cephesinde Tassos Papadopulos’un yanında olanların temel argümanı, Kıbrıs Cumhuriyetinin korunduğu ve içinde Kıbrıs sorununun adil ve Avrupai bir şekilde çözümleneceği AB’ne girmesiydi. Bu argüman, politikten çok karakter oluşturan bir argümandır. Çünkü geçmişte de yazdığımız gibi, AB’ne siyasi-ekonomik bir devletler koalisyonu olarak değil de, toplum-kilise okulu olarak ‘bakıyorlar.’

Cumhurbaşkanı Papadopulos referandumun ardından, Kıbrıslı Rumların çözüme değil, sözkonusu plana ‘hayır’ yanıtı verdiklerini izah ederek, ertesi günün en iyi şekilde bertaraf edilmesi için herkesin birlik içinde olması gerektiğini birçok kez yineledi. Hatta geçtiğimiz gün yapılan Ulusal Konsey toplantısının ardından, mevcut aşamada önceliğinin Kıbrıs Rum tarafının ‘hayır’ yanıtının uluslararası alanda yarattığı hayal kırıklığını yumuşatmak olduğunu söyledi.

Ancak Cumhurbaşkanının ‘Kıbrıs Rum tarafının ‘hayır’ yanıtının uluslararası alanda yarattığı hayal kırıklığının yumuşatılması’ ile ilgili olarak yaptığı açıklamadan henüz 24 saat geçmeden, bizzat Cumhurbaşkanı Papadopulos’tan, ABD Dışişleri Bakanının Mehmet Ali Talat’a ‘başbakan’ olarak hitap etmesini ve ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Richard Boucher’in ‘Kıbrıs Rum Hükümeti’ ifadesi kullanmasını yorumlaması istendiği zaman, ABD’ni neredeyse düşman ülke ilan etti!

Cumhurbaşkanı somut olarak şunları söyledi: ‘Eğer bunlar, dil sürçmesi değil de, kasıtlı olarak yapılmış hatalarsa, bunların çok düşmanca yapılmış eylemler olarak değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Eğer herkesin amacı iki taraf arasında bölücü çizgi yaratmak değil de, Kıbrıs sorununa müzakereler vasıtasıyla çözüm bulmaksa, bunların yapıcı eylemler olmadığını sözlerime eklemek istiyorum.’ Papadopulos, bazı ülkelerin ‘hayır’ yanıtı verdiğimiz için halk olarak bizi cezalandırmayı düşündüklerini de söyleyerek, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü ile alay etmekten geri kalmadı.

İlk başta, gerek Powell’in hitabının, gerekse Boucher’in ifadesinin kötülenmesi gerektiğini söylemeliyim. E ne olmuş yani? Bizi kim gözönünde bulunduracak? Yoksa acaba Powell’in uykusu mu kaçacak? Onlar, büyüklüklerinin ve güçlerinin farkındadırlar ve tam olarak bu yüzden uluslararası politika büyüklüğe göre şekillenmektedir. Bizler ne Çin, ne Almanya ne de Rusya’yız. Onları ilk önce ilgilendiren bize mesaj göndermektedir. Yarın, öbür gün ya da bir ay sonra bir başka Boucher ya da bizzat Boucher belki de ABD’nin sahte devleti tanımadığını ve sadece Kıbrıs Cumhuriyetini tanıdığını açıklayacaktır.

Kabadayılığımızı göstermemizin, ABD’ni düşman güç ilan etmemizin ya da haklı olduğumuzu göstermemizin bir önemi var mıdır? Dünyada önceliğe sahip olan ABD ve Avrupa’daki ortaklarımızı, Kıbrıs Rum tarafının ‘hayır’ yanıtının mahvedici, küçümseyici ancak büyük bir olasılıkla yeni bir felaket getirecek bir çözümü -Lefkoşa tarafından resmi olarak iddia edilenlere göre- alaşağı etmeyi amaçladığına ikna olmaları için öncelikle yapılması gereken şey nedir? Çünkü AB ve ABD sadece bu şekilde Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili yeni bir süreci sadece bu şekilde destekleyecekler. Yoksa ne olursa olsun diğerlerine göz yumabiliriz. (Bağlantısızların yıllardır tarihten bağlantısız oldukları yönünde izlenime sahibiz).

Artık meğer ki hükümet gerçekten Kıbrıs sorununa çözüm bulunmasını arzu etmesin ve birgün Papadopulos’un Powell ve Boucher’i persona non grata ilan ettiğini duyalım... O zaman Tassos Papadopulos’un devraldığı devleti çocuklarımıza topluluk olarak teslim edeceğinden hiçbir kuşku olmayacaktır.”

(POLİTİS – Andreas PARASHOS – 7.5.2004)

POLİTİS:

“Miloseviç tipi Nazizm cephesine doğru”

POLİTİS gazetesinin 7 Mayıs 2004 tarihli sayısında yer alan Makarios DURUSİOTİS imzasıyla yayımlanan yorumun çevirisi şöyle:

“Ne Colin Powell’in Talat’a ‘sayın başbakan’ olarak hitap etmesine, ne de ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Richard Boucher’in Kıbrıs hükümetinden Kıbrıs Rum Hükümeti olarak bahsetmesine seviniyoruz. Sadece Cumhurbaşkanı Papadopulos’un Dublin dönüşünde ‘en kötü şeylerin geride kaldığını’ söylediğini hatırlatıyoruz. Sonsuz bir üzüntü ile Cumhurbaşkanı Papadopulos’un siyasi değerlendirmelerinin bir kez daha fos çıktığını saptıyoruz. Javier Solana’nın da belirttiği üzere, ‘yanlış analiz yapıyor’.

Papadopulos, dünya çapında süper bir gücün, bu rezil durumu kabul edeceğini mi bekliyordu? Dün yaptığı gibi ABD’ni düşman ülke olarak ilan etmekle Kıbrıs’ın sorunlarını çözeceği yönünde bir izlenime mi sahipti? Miloseviç örneğinde Nazizm cephesinin koşullarını yaratarak, Amerikan karşıtı faaliyetlerde bulunan Hristofyas ve Kutsu ile birlikte bölünmeyi hızlandıracak. Papadopulos, bir yıl önce ne devraldı? AB üyesi, bütün Avrupa’nın saygı duyduğu bir devlet... Günther Verheugen, Kıbrıs’taki işgal ordusundan bahsediyordu ve sorunun çözümsüz kalmasından dolayı esas sorumlu olarak Denktaş’ı gösteriyordu. Sadece bir yıl içinde Papadopulos yönetimi görüntüyü tamamen değiştirdi: Talat’ı yabancıların en güvenilir müzakerecisi yaptı. Güther Verheugen ilk önce onu aldattığını söyledi. Daha sonra da ona yalancı dedi. Kıbrıs AB’nin kara koyunudur ve 1974 yılından bu yana ilk kez Türkiye Kıbrıs’ın işgalinden dolayı sorumluluktan kurtuluyor. Papadopulos, olayların almış olduğu olumsuz durum ile ilgili sorumluluğu taşıyor. Bizi bu sonuca götüren kendi uygulamalarıdır. Eğer gerçek bir vatansever olsaydı, istifa etmiş olacaktı, çünkü Kıbrıs’a kesinlikle hiç birşey sunmadı. Papadopulos dün ‘bazı ülkelerin Annan Planına karşı oy verdikleri için Kıbrıslı Rumları cezalandırmak istediklerini’ söyledi.

Kendi sorumluluklarını halkın omzuna yüklemesi haksız ve alçakçadır. Kıbrıs referandumda karşı oy veren ilk ülke değildir. Sorun, ‘hayır’ yanıtından bağımsız olarak olayları hayal kırıklığı yaratan duruma sürükleyen, Papadopulos’un taktiği ve amatörce uygulamalarıdır.”

(POLİTİS – Makarios DRUSİOTİS – 7.5.2004)

THE WASHINGTON TIMES

“Kıbrıs Türk kesiminin hamlesi...”

ABD'de yayımlanan The Washington Times gazetesinin 6 Mayıs 2004 tarihli sayısında, Embassy Row sütununda James Morrison imzasıyla yayımlanan makalenin çevirisi şöyle:

“Kıbrıs Türk yönetimi lideri, Kuzey Kıbrıs bölgesine, uluslararası toplum tarafından BM planını desteklemesi karşılığında söz verilen ödüller konusunda görüşmelerde bulunmak üzere hızla harekete geçti.

Mehmet Ali Talat, New York'ta ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ve BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile görüştükten sonra dün de Washington'a geçti.

Heritage Foundation'a yaptığı değerlendirmede, "Onlardan olumlu tepkiler aldım. Kıbrıslı Türklerin önündeki engellerin hafifletilmesine yardım edecekler" dedi.

Yalnızca Türkiye tarafından tanınan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), bağımsızlığını ilan ettiği 1983'ten bu yana diplomatik açıdan tecrit durumunda. Kıbrıslı Türkler, adanın kuzeyine uluslararası uçuş yasağını da içeren ekonomik yaptırımlar altında yaşıyorlar.

Öte yandan, geçtiğimiz ay adada yapılan referandumlarda Kıbrıslı Rumlar BM planına "hayır" derken Kıbrıslı Türkler "evet" deyince uluslararası tavır da değişti.

Bu etnik anlaşmazlıkta öteden beri uluslararası toplumun desteğini gören Kıbrıslı Rumlar, birdenbire kendilerini, yeniden birleşme için doğan en büyük şansı tepmekle suçlandıkları bir ortamda buluverdiler. ABD ve AB'den Kıbrıslı Rumlara eleştiriler yağdı. AB ayrıca, KKTC ile ekonomik işbirliğine yönelik planlarını açıkladı. Uluslararası arenada Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınan Kıbrıs Rum yönetimi geçtiğimiz haftasonu AB'ye kabul edildi.

Kıbrıslı Rumlar BM planını reddettiler, çünkü çıkarlarına uygun olmadığını ve kurulacak birleşik yönetimde Kıbrıslı Türklere çok fazla rol öngördüğünü düşünüyorlardı.

Talat dün, adanın bölünmüşlüğünü sürekli kılanın Kıbrıslı Rumlar olduğunu söyledi ve "Biz bölünmüşlüğü teşvik etme çabasında değiliz. Bölünmeden biz sorumlu değiliz, sorumlu olan Kıbrıslı Rumlardır" diye konuştu.

Talat ayrıca, tüm yaptırımların kaldırılması için uğraştığını ve Kıbrıs Türk ekonomisini canlandırmak amacıyla turizmi teşvik etmenin yollarını aradığını ifade etti.

KKTC'ye gelmek isteyen bir yabancı turistin önce Türkiye'ye uçup ardından da aktarma yapmak zorunda olduğunu kaydederek, Londra'dan Güney Kıbrıs'a doğrudan uçuş üç buçuk saat sürerken Londra'dan KKTC'ye sekiz saatte ulaşılabildiğini söyleyen Talat, "Biz elimizden gelenin en iyisini yaptık. Görevimizi yerine getirdik. Şimdi de olumlu bir yanıt bekliyoruz" diye konuştu.”

(THE WASHINGTON TIMES – James MORRISON – 6.5.2004)

THE SPECTATOR

“Artık sıra Türkiye’de”

Londra’da yayımlanan haftalık The Spectator dergisinin 8 Mayıs 2004 tarihli sayısında, yayımlanan başyazının çevirisi şöyle:

“Romano Prodi, sığınağa ihtiyacı olanlara çatısının altında oda bulma zahmetine katlanamayan zorba ve dar görüşlü bir hancıya benziyor. Avrupa Komisyonu Başkanı, geçen pazar günü Avrupa Birliği'nin yakında dolacağını ve Ukrayna ile Beyaz Rusya gibi ülkelerin üye olma ihtimali bulunmadığını söyledi. Bu sözler, adeta bir şamar gibi, bu eski Sovyet cumhuriyetlerinde demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir siyasi kültür oluşturarak AB üyeliğine uygun hale gelmeyi umanların suratına indi.

Prodi'nin tarifi imkansız üslubuyla, AB'nin "etrafının dostlarla sarılı" olacağını söylemesi bir anlam ifade etmiyor. Prodi'nin öngördüğü vizyon izlenecek olursa, AB'nin etrafı, sınırlarını paylaştıkları ulus devletlerin kulübüne katılamayan, ulus olduklarını ne kendilerine ne de dünyaya kabul ettirebilen ve hoşnutsuzlukları tehlikeli bir raddeye ulaşan devletlerle sarılı olacak.

AB'nin yeni üyeleri kabul ederken değişen kimliği, kısa bir süre önce 15 ülkeden 25 ülkeye çıkmasıyla gerçekleşen bu büyük genişlemenin memnunlukla karşılanması için çok iyi bir neden oluşturuyor. Polonya gibi yeni katılan ülkeler, özgürlük, demokrasi ve ulus kavramlarına, özellikle Almanya ve Fransa gibi daha eski üyelerde pek görülmeyen, utanmadan dile getirmekten çekinmedikleri içgüdüsel bir inançla bağlılar. Uzun süre özgürlükten yoksun yaşamış, Batı'nın bir parçası olmayı hasretle beklemiş ve ABD'nin eski demokrasisinde bulunan hürriyeti takdir etmişseniz, bu kavramlara verdiğiniz değer de, hayatını Brüksel'de süt kotalarını tartışmak için doğal eğilimlerini bastırmakla geçirenlerden daha fazla oluyor.

Ama Prodi'ye çok da haksızlık etmeyelim. En azından Bulgaristan, Romanya ve Türkiye ile Hırvatistan ve Sırbistan için de AB'de yer olduğunu düşünüyor. Bu ülkelerin en önemlisi Türkiye. Okuyucularımıza, Zeus'un Europa'nın güzelliğiyle büyülendiği yerin Türkiye sahilleri olduğunu hatırlatmamıza gerek yok. Homeros'un lir çaldığı topraklarıyla Türkiye, nasıl olur da Avrupa'nın bir parçası sayılmaz? Yine de, Almanya'nın her ne kadar kurnaz da olsa, eğitimsiz ve yolsuzluklara karışmış eski başbakanı Helmut Kohl'den feyz alan Alman ve Fransız muhafazakarlar, Türkiye'yi sonsuza kadar AB'nin dışında bırakmaya hevesli. Kemal Atatürk'ün 80 yılı aşkın bir süre önce Türkiye'de gerçekleştirdiği çağdaşlaşma ve laiklik hareketi bu kesim için hiçbir şey ifade etmiyor. Dar görüşlü bir İslam fobisinin kıskacında, Dışişleri Bakan Yardımcısı Denis MacShane'in bu sayfalarda haklı olarak dile getirdiği gibi ('Avrupa'ya Neden Türkiye Gerek', 21 Şubat) demokrasi ve çağdaşlığı kucaklayan Müslüman bir ülkenin değerini göremiyorlar.

Kohl, Türkiye'nin Hristiyan dünyasının bir parçası olmadığı itirazını getirdi, ama Türkiye'de kalmaya devam eden ve kilise gayrımenkullerinin kaybı da dahil birçok kısıtlamaya tabi tutulan Konstantinopolis Patriği'nin de aralarında bulunduğu küçük Hristiyan azınlığın, ülkeleri Avrupa'ya katılırsa ne kadar memnun olacaklarından haberi olmadığı kesin. AB üyeliği onlar ve Türkiye'deki birçokları için, bir daha asla ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeyeceklerinin garantisi.

Bu konuda aşırı iyimser görünmek ya da AB'nin ulus devletlerin demokratik ve yasalara bağlı olmasını sağlayacak mucizevi bir gücü olduğunu söylemek istemiyoruz. Ancak üyelerinde bu standartların bulunmasında ısrarlı, diktatörlüğün çeşitli şekillerinin sıkıntısını çekmiş yeni üyelerinde bu standartların pekişmesine yardım eden bir kulüp olarak AB'nin büyük bir değeri olduğuna inanıyoruz. Daha ileri bir gelecekte, demokratik bir Rusya'nın AB içinde yer almaması için hiçbir neden yok. Özünde Avrupalı olan bir başka ülkenin; ABD'nin de üyeliğe çok uygun olduğunu ise söylemek bile gereksiz.

Böylesi bir AB, Prodi ve yandaşlarının artık ikinci doğaları haline gelen bürokratik ve skandal derecesinde demokratik olmaktan uzak bir tavırla üyelerine emirler yağdıramaz. Ancak barış içinde yaşamaya kararlı hür toplumların birliği olarak harika bir geleceğe sahip olur.

Böyle bir Avrupa'nın önündeki en büyük engel, bir zamanlar uygarlık adına Kongo'ya yapılan zulmün kaynağı olan ve şimdi de yine yüksek idealler adına dev bir merkezi yönetim organı oluşturarak üye ülkelerde özgürlüğü yok etmeye heves eden küstah bezirganların üslendiği Brüksel'de kök salan kötü gelenektir. Brüksel, yüksek maaşlı bir iş, sınırsız entrika çevirme fırsatı ve onlar adına hareket ettiğini varsaydığı halkından kopuk olmak isteyen politikacı tipini adeta mıknatıs gibi çekiyor. Chris Patten'ın burayı, Prodi'nin yerine geçmek isteyecek kadar sevimli bulmasını üzüntüyle karşılıyor, bu şehri tuhaf becerilerini hayata geçirebilecek sınırsız bir alan olarak gördüğü kesin olan ve burada işten atılmanın getireceği haysiyetsizliği bir kez daha yaşamak zorunda kalmayacak olan Peter Mandelson'ın Brüksel yolcusu olmasına da şaşırmıyoruz.”

(THE SPECTATOR – 8 Mayıs 2004 sayısı)

FINANCIAL TIMES

“Erdoğan ilişkileri geliştirmek için Atina’ya gitti”

İngiltere'de yayımlanan Financial Times gazetesinin 6 Mayıs 2004 tarihli sayısında, Vincent Boland imzasıyla yayımlanan yorumun çevirisi şöyle:

“Kıbrıslı Rumların adanın yeniden birleştirilmesine yönelik bir BM planını reddetmesine rağmen, iki ülke aralarındaki ilişkileri geliştirmeye çalışırken, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bugün resmi bir ziyarette bulunmak üzere Yunanistan'a gitti.

Turgut Özal'ın 1980'lerin sonunda Yunanistan'a gerçekleştirdiği ziyaretten bu yana bir Türk başbakanı tarafından gerçekleştirilen bu ilk ziyaret, Ankara'nın şimdi Avrupa Birliği üyesi bir devlet haline gelen Kıbrıslı Rumların egemenliğindeki Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıyıp tanımama konusunda bölünmüş izlenimi verdiği bir döneme denk geldi.

Kıbrıslı Türkler Nisan ayının sonunda bir referandumda BM planı lehine oy kullandılar, ancak Kıbrıslı Rumlar büyük bir çoğunlukla planı reddettiler. Bu, adanın bölünmüş halde kaldığı ve AB'ye yalnızca Kıbrıslı Rumların katıldığı anlamına geliyor.

Erdoğan, Türkiye'nin, Atina'daki askeri yönetim tarafından desteklenen bir darbeyi bastırmak için 1974'ten bu yana kontrolü altına aldığı Kuzey Kıbrıs'ın izolasyonunu sona erdirmek için ululararası destek sağlamaya çalışıyor.

Diplomatlar, Erdoğan ve Yunan mevkidaşı Kostas Karamanlis'in Kıbrıs meselesi ile iki ülke arasındaki ilişkileri ayrı tutmaya istekli olduklarını söylediler.

Erdoğan kısa bir süre önce, Ankara'nın Kıbrıs Rum tarafını tanımaya hazırlandığını söyledi. Ancak Dışişleri Bakanlığı yetkilisi dün yaptığı açıklamada, buna yönelik acil bir plan olmadığını ve Türkiye'nin adanın devam eden bölünmüşlüğüne bir çözüm bulmak için herşeyi yaptığını söyledi.

Bununla birlikte diplomatlar, Türkiye ve Yunanistan arasında geleneksel olarak kötü giden ilişkilerde son yıllarda kaydadeğer bir yakınlaşma meydana geldiğini ve taraflardan hiçbirinin bu yakınlaşmanın bozulmasını istemediğini söylediler.

Erdoğan kendi adına Yunanistan ile ilişkilerin normale döndürülmesini istiyor, zira zihni özellikle Türkiye'nin AB'ye katılma isteği gibi konularla meşgul.

NATO üyesi iki ülke arasında, geçmişte Ege adalarının da dahil olduğu konulardaki anlaşmazlıklar yüzünden savaşın eşiğine gelen ilişkiler, Papandreu'nun Başbakanlığı döneminde gelişti ve Erdoğan'ın 2002'de iktidara gelmesiyle bu ilerleme hız kazandı.”

(FINANCIAL TIMES - Vincent Boland – 6.5.2004)

IRISH TIMES

“Türkiye artık Kıbrıs’ı tanımalıdır”

İrlanda'da yayımlanan Irish Times gazetesinin 5 Mayıs 2004 tarihli sayısında Michael Jansen imzasıyla yer alan makalenin çevirisi şöyle:

“Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan salı günü yaptığı bir açıklamada, Türkiye'nin Kıbrıs Rum çoğunluklu Kıbrıs Cumhuriyetini'ni tanıması gerektiğini söyledi.

Erdoğan, "Dünya tanıyor. Siz tanımadığınızı söyleyerek ne elde edebilirsiniz ki? Bundan sağlanacak hiç bir fayda yoktur" dedi.

Kıbrıs Türk Başbakanı Mehmet Ali Talat da Türkiye'nin Kıbrıs'ı tanımaktan başka bir seçeneği olmadığını söyleyerek Erdoğan'ın açıklamalarını pekiştirdi.

Talat, Ankara, AB'nin üyelerinden birini boykot etmeye devam ederse, Türkiye'nin AB ile ilişkilerinin iyi olmasını ve katılım müzakerelerine başlamak için bir tarih almayı ve sonunda da birliğe üye olmayı bekleyemeyeceğini söyledi.

Geçtiğimiz cumartesi günü hukuken tüm ada AB'ye katıldı, ancak gerçekte birliğe sadece Rumların hakimiyetindeki güney kesimi girdi.

AB'ye katılmadan kısa bir süre önce Kıbrıslı Rumlar, adanın bir bütün olarak AB'ye girmesini amaçlayan BM planını reddetti. Öte yandan adanın kuzeyindeki Türk kesimi planı kabul etme yönünde oy kullandı.

Kıbrıslı Rumlar geniş çevrelerce bencil bir tutum sergilemekle suçlandı. Bu arada, AB ve diğerlerinin uygulanan tecride son vererek adanın kuzey kesimini ödüllendirmeleri bekleniyor.

Bu arada, salı günü sağ eğilimli DİSİ partisinin lideri Nikos Anastassiades'in evinin önüne bir el bombası atıldı. Olayda yaralanan olmadı ve az hasar meydana geldi.

Anastassiades, Kıbrıslı Rumlardan 24 Nisan'da yapılan referandumda evet oyu kullanmalarını istemişti ancak kendi partisi yüzde 40'lık bir oranla plana hayır dedi.”

(IRISH TIMES – Michael JANSEN – 5.5.2004)

SÜDDEUTSCHE ZEITUNG

“Erdoğan destek arıyor...”

Berlin’de tirajı günde 451 bin olan liberal sol eğilimli Süddeutsche Zeitung'un 6 Mayıs 2004 tarihli sayısında, Christiane Schlötzer imzasıyla yayımlanan, İstanbul çıkışlı yazının çevirisi şöyle:

“Tayyip Erdoğan bugün, 1988'den beri ilk Türk hükümet Başkanı olarak, Yunanistan'da resmi bir devlet ziyareti için bekleniyor. En son, reformcu Türk Başbakanı Turgut Özal, o zamanki muhatabı Andreas Papanderu'ya benzer bir ziyarette bulunmuştu. Erdoğan, Atina'yı ilk kez, Kasım 2002'de hükümet partisi AKP'nin seçim zaferinden hemen sonra ziyaret etmişti. O tarihte Erdoğan henüz Başbakan değildi ve Yunanistan'ı da sosyalist PASOK partisi yönetiyordu. Mart ayında Atina'da gerçekleşen iktidar değişikliğinden sonra da, Türk hükümeti iyi komşuluk ilişkilerine duyduğu büyük ilgiyi ortaya koydu. Öte yandan, Yunanistan'ın yeni muhafazakar Başbakanı Kostas Karamanlis de, 10 gün önceki Kıbrıs referandumunun sonuçlarından bile şimdiye dek etkilenmemiş gibi görünen olumlu ikili ilişkiler ortamı için çaba gösterdi.

Fakat Erdoğan'ın ziyareti öncesinde, Atina'dan sonra Trakya'daki Müslüman azınlığı da ziyaret etme talebi gerginliğe neden oldu. Benzer bir ziyareti en son 52 yıl önce zamanın Türk Cumhurbaşkanı Celal Bayar yapmıştı. Yaklaşık 150 bin kişiden oluşan Türkçe konuşan azınlık, Atina ve Ankara arasında her zaman tartışma konusu olmuştu. Yıllar boyunca her Türk hükümeti, Yunanistan'ı azınlıklara ayrımcılık yapmakla suçladı. Azınlıkların siyasi hakları 90'lı yılların başlangıcına değin büyük ölçüde kısıtlanmıştı. Bu Yunan vatandaşları ülkeyi terkederlerse, geri dönme haklarını da kaybediyorlardı. En son yapılan Yunanistan Meclis seçimlerinde, partiler azınlıkların oyunu alabilmek için, kısmen Türkçe afişlerle kampanyalarını sürdürdüler. Buna rağmen Erdoğan'ın bölgenin en büyük kenti olan Gümülcüne'yi ziyareti, siyasi açıdan zorlu bir deneme olarak değerlendiriliyor. Yunan hükümeti, üç günlük ziyaretin bu bölümünü "şahsi" olarak tanımlıyor.

Atina'daki ziyaret, bugün Karamanlis ailesinin düzenlediği bir akşam yemeği ile başlıyor. Erdoğan, Yunanistan'ın aralık ayındaki AB Konseyi'nde, Türkiye'yi üyelik görüşmeleri talebinde desteklemesi konusunda ısrarlı. Türk Başbakanı bu konuda, Karamanlis'in, Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos'a, Kıbrıs'ın süregelen bölünmesi nedeniyle, Ankara'nın AB müzakerelerine bir veto uygulamaması için baskı yapmasını ümit ediyor. Yunanistan ise, 1971 yılından beri kapalı bulunan Heybeliada'daki Ortodoks ruhban okulunun yeniden açılmasını arzuluyor.”

(SUDDEUTSCHE ZEITUNG – Christiane SCHLOTZER – 6.5.2004)

ETHNOS

“Türk heyeti Trakya’daki azınlık için etkili olmaya çalışacak”

Atina’da tirajı günde 54 bin olan Ethnos gazetesinin 6 Mayıs 2004 tarihli sayısında, Yorgos Harvalias imzasıyla yayımlanan yorumun çevirisi şöyle:

“Yunan Başbakan'ın, Kıbrıslı Rumların referandumdaki güçlü "hayır"ından birkaç gün sonra Türk meslektaşı Recep Tayyip Erdoğan'ı Atina'ya davet etmesi şüphesiz doğru bir girişimdir.

Çünkü, en azından, Kıbrıs halkının özgür iradesinin ister istemez yanlış yorumlanmasını engelliyor, aynı zamanda da Yunan tarafının barış içinde birlikte yaşamak amacıyla Türk-Yunan ilişkilerini pekiştirmek istediğini kanıtlıyor.

Aslında, Erdoğan'ın ziyaretinden iki tarafın iyi niyetlerinin teyid edilmesi dışında başka birşey beklenmiyor. Yıllarca süren Türk-Yunan sorunları hakkında derinlemesine görüşmelerin yapılması için zemin henüz hazır değil. Böylece, gerçekten "yakıcı" olan konular, yine, zamanımızın diplomasi dilinin niteliklerinden biri olan "yapıcı bir belirsizlik" ile örtülecek.

Uygun bir ortam yaratmak, hatta yüzeysel diplomatik nezaket gösterileri, en önemlisi de Kostas Karamanlis'in Türk meslektaşı ile güçlü bir kişisel ilişki kurmak istemesi, karşılıklı yarar sağlayan bir anlaşma stratejisine elbette yardımcı olur. Bir şartla: Yunan tarafının bu anlaşmayı ne pahasına olursa olsun "satın almaya" hazır olduğu izlenimi kesinlikle yaratılmamalı. Uzun lafın kısası; kolayca anlaşıldığı gibi, gelecekteki bir müzakerenin, sarsılmaz bir eşitlik temelinde başlayabileceği öteki tarafa net bir şekilde bildirilmeli.

Yeni Yunan hükümetinin, Kıbrıs konusunun kaderini Ankara'nın Avrupa yöneliminden ayırmaya özen göstermesi, öteki tarafa maalesef doğru mesajlar göndermiyor.

Kıbrıs Rum tarafının referandumda "hayır" diyeceğinin belli olmasından sonra, olası sarsıntıların, hatta gerginliklerin başgöstermesi ihtimalinden korkan Atina, daha yanmamış olan ateşi söndürmeye kalktı. Molivyatis ile Valinakis'in "önleyici diplomasisi", düşünce olarak doğru olmasına rağmen, kaba bir şekilde ortaya çıkarıldı ve Yunan tarafının zor durumda olduğu sergilendi. Bundan sonra, Erdoğan'ın ziyareti sırasında bulunacağı diplomatik girişimler büyük önem kazanıyor. Çünkü, Türk liderin Yunanistan'ı ziyareti sırasında ikili ilişkiler sahnesinde dramatik değişikliklere yol açılmayabilir, ancak yine de bu ziyaret önemlidir. Yunan tarafının aceleci girişimlerde bulunmasından, Türkiye karşısında "suçluluk sendromu"na kapılmış olduğu kolayca anlaşılıyor, bu da ikili ilişkilerdeki eşitliği tehlikeye atıyor ve komşumuz ülkenin öfkesinden kurtulmak için, onu ne pahasına olursa olsun yatıştırmaya çalıştığımız izlenimini yaratıyor.

Herşeyden önce, aralık ayındaki AB zirvesine kadarki kritik dönemde Türk diplomasisinin, bir dereceye kadar "şahinlerin" etkisi altında kalsa dahi, aslında "Avrupa denetimi" altında bulunacağını vurgulamamız gerekir.

Bu nedenle, aşırı korkularımızın yatışması ve uluslararası çevrenin gerçeklerine uyum sağlanması gerekir; çünkü, önümüzdeki aylarda Türk tahriklerinin yoğunlaşması beklenmiyor. Üstelik, Yunan kaygıları geçerli olsa dahi, dışarıya yansımaları doğru değildir.

Erdoğan buraya, Avrupa toprağına, ziyaretçi olarak geliyor; karışıklıklardan ve maceralardan kaçınmak için tarihi rakibine boyun eğen bir ülkenin patron adayı olarak gelmiyor. Türk liderin Gümülcine'ye ziyareti bu sınır çerçevesinde yapılmalı.

Yunan tarafı, Erdoğan'ın ziyaretini, ulusal açıdan hassas bir bölgeye -Ankara bu bölgeye olan ilgisini defalarca dile getirdi, ancak Müslüman yerel halk üzerinde "sahiplik" hakkı talep edebilmek için "yeşil kart" alamadı- "uzanmasını" kolayca kabul etmekle kendi kendini tuzağa düşürdü.

Türk heyeti bu kez hazırlıklı geliyor. Sembolik de olsa, bir zafer kazanmaya (örneğin sözde müftülerin "yasallaşmasına") çalışacak.

Erdoğan'ın ziyareti, en azından Rafina'daki kolay hazmedilir yemekle bitmiyor. İlginç olan, Karamanlis'in damağında tadı kalacak olan Trakya'daki doğu tatlısıdır.”

(ETHNOS - Yorgos Harvalias – 6.5.2004)

BİRGÜN

*** Eduardo Galeano yazdı:

“Kötü alışkanlıklar...”

Bu senenin başında, ulusal onur duygusunun tetiklediği küçük çaplı bir hareket hiddetli bir skandala dönüştü. Basın, bu hikayeyi sanki ‘insanın köpeği ısırması’ gibi tuhaf bir olaymış gibi manşetten verdi. Peki buna sebep neydi? ABD’nin Brezilyalı turistlerden talep ettiği şeyi, Brezilya da Amerikalı turistlerden talep etmişti: Amerikalıların Brezilya’ya giriş yapabilmeleri için vize almaları gerekecekti. Ayrıca sınırda da fotoğrafları çekilecek, parmak izleri alınacaktı.

Pek çok kişi, bu normal davranışı, riskli bir cinnet ifadesi olarak lanetlemişti. Belki de dünyanın düzeni bu kadar bozuk olmasaydı, herşeye farklı bir gözle bakılabilirdi. Aslında, anormal olan Brezilya Başbakanı Lula’nın yaptığı değildi; anormal olan böyle bir kararı yalnızca onun almasıydı. Anormal olan, Bush’un terörizmle suçlanmayan bir kaç müstesna ülkenin haricinde dünyanın geri kalanına dayattığı kuralları, herkesin uysalca kabul etmesiydi.

* * *

Her şey 11 Eylül’le açıklandı. Bush’un herhangi bir yaptırıma uğramamak için sürekli bir kalkan olarak kullandığı bu trajedi, ülkeyi arkası kesilmeyen bir savunma politikası izleme durumunda bırakıyor.

Herkesin bildiği gibi, Dünya Ticaret Örgütü’nün yıkılması olayına hiç bir Brezilyalı karışmamıştı. Tam tersine, çok az kişinin hatırlayacağı üzere Brezilya tarihindeki en kanlı terör olayında, 1964 darbesinde ABD’nin politik, ekonomik ve askeri olarak katkısı vardı. Amerikan basını da darbeyi desteklemişti.

Aşırı heyecan yaratan bu sınırdaki kontrol meselesi, yalnızca bir missileme yapmak için ortaya atılmadı. Bunu, gecikmiş bir tarihi intikam olarak görmek de komik olur. Bununla birlikte unutmamalıyız ki, Latin Amerika’nın yaptığı bu saygısızlık hafıza kaybıyla (amnesia) ilişkili. Terörist darbede, Amerika’nın parmağı olduğu, belgelerle ve şahitlerin itiraflarıyla ispatlandığı halde bu, tamamen unutuldu. Darbenin, uzun yıllar sürecek askeri bir diktatörlükle sonuçlanmış olduğu ve Jango Goulart’ın demokratik hükümetinin dünyanın en adaletsiz ülkesini biraz daha adaletli bir yer haline getirmek için yürürlüğe koymaya çalıştığı sosyal reformları tamamen ortadan kaldırdığı da unutulmamalı.

Darbenin izlerini silmek tam kırk yıl sürdü. Bu süre zarfında, kaç Brezilyalı çocuk öldü? İnsanları bombalar yerine açlıktan öldüren terör de yeterince aşağılıktır.

* * *

Kötü alışkanlıklar: Saygısızlık, hafıza kaybı (amnesia), teslimiyet. Korku bizi değişmekten alıkoyar. Zihinsel tembellik ise ‘onlar’sız var olamayacağımızı düşünmemize sebep olur.

Hikayenin tam tersini düşünmek bizim için neredeyse imkansız. Mesela, ABD’nin elinde kitle imha silahları olduğu gerekçesiyle Irak, ABD’yi işgal etseydi ne olurdu? Ya da Caracas’taki ABD Büyükelçisi’nin Hugo Chavez’e karşı düzenlediği bir darbenin benzerini Washington’daki Venezualla Büyükelçisi, George W. Bush’a karşı düzenlese ne olurdu? Küba hükümeti, Fidel Castro’yu 673 kere öldürmeyi deneyen Amerikan Başkanlarına 673 suikast teşebbüsünde bulunsa ne olurdu?

Güney ülkeleri, IMF ve Dünya Bankası’nın dayattığı tek bir maddeyi reddetse ve kendilerine dayatılan şartların aynısının gezegenin en borçlu ülkesi ABD’ye de dayatılmasını talep etse, ne olurdu? Ya da zengin ülkelerin kendi ülkelerinde dayattıkları ancak başka ülkelerde yasakladıkları tarife ve teşvikler, Güney’de uygulamaya konulsa ne olurdu? Bunlar uzar gider....

* * *

Kötü alışkanlıklar: Kadercilik. Hadi düzen böyleymiş ve başka türlüsü mümkün değilmiş gibi düşünüp akla mantığa uygun olmayan bir şeyin olduğunu varsayalım. Güneş dünyayı soğutuyor, özgürlük baskı kuruyor, birleşme her şeyi ayırıyor: ister beğen, ister beğenme, bu kaçınılmaz. Seçimini yap, ya o ya da bu. İşte, Amerikan Serbest Ticaret Bölgesi (FTAA) de bu şekilde pazarlanıyor.

* * *

Geçmişte, patronların patronu yaşlı Zeus, hiç bir hata yapmazdı. Olimpos Dağı’nın sakinleri arasında, en hilekar, en düzenbaz kişi Hermes’ti.* Bir gün, Zeus ona altın kanatlı sandallar verdi ve onu Ticaret Tanrısı ilan etti. Önce Hermes’ti, sonra DTÖ’yü, NAFTA’yı, FTAA’yı ve onun kılığına girmiş tüm yaratıkları oluşturan Mercury adını aldı.

Amerika, Kanada ve Meksika’yı içine alan NAFTA, 10 yıl önce imzalandı. Hermes, her adımda ön ayak oldu. NAFTA’nın ortaya çıkışını ve 10 yıldır çıkardığı işleri göz önüne alırsak eğer, FTAA yürürlüğe girdiğinde başımıza nelerin geleceğini anlayabiliriz: Amerika’nın bir ucundan diğer ucuna aşağılayıcı ve hükümran bir ‘serbest’ ticaret.

1996 yılında Kanada hükümeti, ‘insan sağlığına zararlı nörotoksin’ maddesinin satışını yasakladı. Nörotoksin, Amerikalı Ethyl firmasının benzin üretiminde kullandığı bir katkı maddesiydi. Firma, ABD’de yasaklanan bu zehiri, yalnızca Kanada’ya satıyordu. Yabancı ülkelerin insanlarını zehirlemek gibi kutsal bir misyonu üstlenen Ethyl firması, bu işe yıllarını vermişti. Firma, hemen bu maddeyi yasaklayıp üretimlerini ‘durdurarak’ firmanın saygınlığını ayaklar altına aldığı gerekçesiyle Kanada hükümetini mahkemeye verdi. Kanadalı avukatlar, hükümeti uyardılar. Tren çoktan yola çıkmıştı, yapılacak bir şey yoktu. NAFTA anlaşması gereği, ülkeyi hükümet değil, şirketler yönetiyordu. 1998 yılının ortalarında, Kanada hükümeti Ethyl firmasına 13 milyon dolar tazminat ödedi ve firmadan özür diledi.

1995 yılında başka bir Amerikan firması, Metalclad, Meksika’nın San Luis Patosi eyaletinde bir toksik atık havuzunu yeniden açmaya çalıştı ve başaramadı. Eline machete’sini** alıp sokaklara dökülen halk, şirketin toprağı ve suyu kirletmesine engel oldu. Bunun üzerine Metalclad firması, hemen bir dava açtı ve NAFTA hükümleri gereği 2001 yılında firmaya 17 milyon dolar tazminat ödendi.

* * *

Birleşmiş Milletler Örgütü, 2.Dünya Savaşı’nın sonunda kuruldu. John Fitzgerald Kennedy ve Orson Welles, bu önemli olaya şahit olan 1500 gazetecinin arasındaydı. BM’nin kuruluş amacı ‘yoksul ülkelere de zengin ülkelere de eşit haklar‘ verilmesini güvence altına almaktı. Ve büyük taahhüt verildi: Tüm üyelerin eşit oy hakkına sahip olacağı bu yeni kuruluş, tarihin akışını değiştirecekti.

60 yıl sonra sonuç ortada: değişim, kötüden yana oldu.

* * *

Ancak kötü alışkanlıklar kader değildir. Her geçen gün daha fazla ülke, bu saçma evrensel oyunda aptal’ı oynamayı reddediyor.

Bir yıl önce IMF sözcüsü, Thomas Dawson ‘Latin Amerika’da hepsi birbirinden güzide pek çok öğrencimiz var’ demişti. Bu, alışık olduğumuz eski söylemdi. Şimdi Arjantin’in Cumhurbaşkanı Nestor Kirchner, onları ikaz ediyor: ‘Biz artık kapının önündeki paspas değiliz.’ diyor. İşte, bu da yeni söylem.

Yeni bir söylem, yeni bir eğilim. Hükümetlerimiz halklarıyla iletişim kuramıyorlar. Komşularıyla hiç anlaşamıyorlar. Bu, birbirini takip eden ayrılığın uzun ve kederli öyküsü. Ne var ki, Cancun’daki ve Monterrey’deki son bölgesel toplantılar, yeni bir rüzgarın etkisi altında kaldı. Bunca yıl işbirliği içinde olan zayıflar, birbirlerine tutunmazlarsa, tek başlarına ayakta duramayacaklarını anlamaya başladılar. Sadece Uruguay Devlet Başkanı Jorge Batlle gibi birkaçı, yaşamımızı mutlu dilenciler olarak sürdürmeye devam edebileceğimizi düşünüyor. Güçlü ülkelerin, maddi zorbalığı, askeri şiddeti ve ticari korumayı uygulamay koydukları bu kocaman aşağılama makinesinin onursuz olduğunu en dik kafalılar bile artık anladı.

Ne var ki, Mars’tan gelen resimlere benzememek için bizim acele etmemiz gerekiyor.

Çevirenin Notu:

* Hermes: Roma mitolojisinde mercurius in yunan mitolojisindeki adi. Hırsızların ve ticaretin Tanrısıdır.

**Machete:Latin Amerika’da kullanılan bir çeşit mala.

Zmag.org'tan çeviren: Işıl Şimşek

(www.aciksite.com)

(BİRGÜN – 5.5.2004)

SABAH

Kardak'tan, Gümülcine'ye

Muharrem SARIKAYA

Türk-Yunan ilişkileri, 2000 yılından 30 yıl geriye doğru gidildiğinde hep iki kelimeyle özetlenirdi; gerilim ve diplomatik krizler...

Ege'nin iki yakasının bu duruma gelmesinde de iki faktör başrol oynadı, Ege ve Kıbrıs...

İki sorun, Türkiye ve Yunanistan'ı tam üç kez savaşın eşiğine kadar getirdi.

İlki Kıbrıs'ta Makarios'un EOKA emelleri ile patlak verdi, Yunan cuntasının darbesini, Türkiye 1974 Harekatı ile karşıladı.

Aradan geçen 11 yıl içinde gerilim devam etti.

Özal'ın çağrısı

Dönemin Başbakanı Turgut Özal, Mart 1985'te yeni bir açılım yapmak için atağa geçti, Yunanistan'ı "sorunların ortak çözümü" için diyaloğa davet etti.

Özal'ın çağrısına Yunanistan hükümetinden, şartlı yanıt geldi:

"Ege ve Kıbrıs'taki iddialarınızdan vazgeçin, görüşelim..."

Andreas Papandreu hükümetinin, zaten sorunların temelini oluşturan iki konu üzerinde baştan koyduğu bu şart, diyaloğu da başlamadan bitirdi.

Andreas Papandreu, iki ülke arasındaki gerilimi gidermek yerine tırmandırdı.

Türkiye'nin terk ettiği gerilime dayalı politika, Yunanistan iç siyasetinin, hatta seçimlerinin malzemesi olmaya devam etti.

Papandreu hükümeti, 6 Mart 1987'de bir kanun çıkararak Ege'de Taşoz Adası açıklarında petrol arama kararı aldı.

Savaş çanları

Özal'ın yurtdışı gezisinde oldu- ğu bir sırada, dönemin Başbakanlık Müsteşarı Hasan Celal Güzel, karşı atak olarak 25 Mart 1987'de Türkiye Petrolleri'ne Midilli-Limni-Semadirek arasında kalan üçgendeki uluslararası sularda petrol arama izni verdi.

MTA Sismik-I gemisi 28 Mart 1987'de Çanakkale Boğazı'ndan çıktığında her iki ülkenin ordusunun da elleri tetikteydi.

Özal'ın yurtdışından devreye girip yatıştırıcı açıklaması iki ülkeyi savaşın eşiğinden döndürdü.

Gerilim, 1991'de dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz'ın, Yunanistan'a gönderdiği sıcak mesajla yeniden yumuşama sürecine girdi.

Kardak gerilimi

Ancak bu da uzun sürmedi, 25 Aralık 1995'te Figen Akad isimli geminin Ege'de Kardak kayalıklarına oturması, ellerin yeniden tetiğe gitmesine yetti.

Yunanistan hükümeti, Kardak kayalıkları üzerindeki egemenlik hakkını ilan edince, Ocak 1996'da iki ülkenin silahlı kuvvetleri harekete geçti, Ege'nin üzerini yine savaş bulutları kapladı.

ABD'nin devreye girmesiyle her iki taraf da geri çekildi ve bir tek mermi atılmadan kriz donduruldu.

Terör örgütünün başı Abdullah Öcalan'ın yakalanması ve Marmara depremi iki ülkenin birbirine yakınlaşmasını da beraberinde getirdi.

Dönemin Dışişleri Bakanı İs- mail Cem ile Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu arasındaki diyalog ve yakın dostluk da gerginlik sürecini yumuşamaya çevirmeye yetti.

İstikşafi görüşmeler

Kendi ülkelerindeki radikal kesimlerden ağır eleştiriler almalarına karşın, Cem-Papandreu çözüm arayışını terk etmedi.

İki bakanın diyaloğu, beraberinde "istikşafi" (gayriresmi olarak sorunların keşfi) görüşmelerinin de yolunu açtı.

İki yılı aşkın süredir devam eden görüşmelerde bir noktaya gelindi.

Aralık ayında da iki ülke arasında Ege'den kaynaklanan sorunlara nokta konulacak, olmazsa Lahey'e gidilecek.

İstikşafi görüşmelere ilişkin şu söylenebilir ki; Ege'de kara, deniz ve hava sahasından kaynaklanan sıkıntıların son bulması yönünde epey yol kat edildi.

Hatta, gizli bir şekilde yürütülen istikşafi görüşmelerde gelinen aşama, Türkiye'yi de, radikal olmayan Yunan politikacılarını da rahatlatacak nitelikte.

İki ülke arasında hep sıkıntı yaratan Batı Trakya Türkleri ile ilgili sorun da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yarın Gümülcine'ye yapacağı gezi ile aşılacak.

Yorgo Papandreu'nun geçmişteki söylem ve eylemlerinin tam tersi yöndeki açıklamalarının aksine, Yunanistan Başbakanı Karamanlis'in Türk azınlığa yönelik yaklaşımı da bunda önemli rol oynayacak.

Yıllardır, "Önce sen gel, yok sen gel" diplomasisini bir kenara bırakan Erdoğan'ın dün Atina'da attığı adımın sonucuna gelince..

Her iki taraftan da yansıyan haberler, bugün yapılacak resmi görüşmeler sonrasında verecekleri mesajın aynı odaklı olduğunu gösteriyordu:

"Kıbrıs hiçbir zaman Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkinin engeli olamaz. Ege'deki sıkıntılar da bitmek üzere..."

(SABAH – Muharrem SARIKAYA – 7.5.2004)

ZAMAN

Gâvur

ALEV ALATLI

Sert bir kelime değil mi?! Deistler(*) şöyle dursun, ihtiyatlı Müslümanları bile irkilten, köşeli, hoşgörüsüz, siyah-beyaz, “öteki”ni kesinlikle dışlayan... Ve mükemmelen ifade eden ne hissettiğimi, gördüğümde güleç yüzünü Amerikalı genç güzel kadının fiili livata kurbanı kavruk erkek bedenlerinden oluşan Iraklı esir yığınağının başında. Gâvur. Kelimenin tüm telmihi ile, gâvur.

Evet, hakkı görmeyen; evet, hakkı örten; evet, iyilik bilmeyen; evet, Allah’ı inkâr eden; evet, imanın esaslarına inanmayan; evet, mülhid.

Dünya görüşü ve işkence ilişkisi

“Arkadaş! İmân, bütün varlıklar arasında hakiki bir kardeşliği, iletişimi, bağlantıyı ve birlik ilişkilerini oluşturur. Küfür ise, yabancılaşma gibi bütün varlıkları birbirinden ayrı gösterir ve birbirlerine ecnebi nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, inananın ruhunda garaz, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmanıyla bir tür kardeş bağı vardır. Gâvurun ruhunda hırs, yabancılaşma olduğu gibi, egosunu yüceltme ve özgüven vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazen üstünlük gâvurlarda olur...”(**)

Hiç kimse kendisini kandırmasın, bu resimler, şanlı BBC1 sunucusunun geçiştirmeye çalıştığı gibi, aile albümünde saklanacak “hatıra fotoğrafları”ndan ibaret değildir. Bu fotoğraflar insanı istimalinde hiçbir sakınca olmayan bir eşyaya indirgeyen dünya görüşünün yansımalarıdır.

“Geçen yüzyılın ilk yarısında Fas ve Cezayir’de mukim Fransızlar, ülkelerine göğüsleri meydanda, etekleri çıplak baldırlarını ortada bırakacak şekilde toplanmış, asık yüzleriyle poz veren fahişelerin fotoğraflarını gönderirlerdi. Fotoğrafların üzerinde, ‘La harem Arabe,’ yazardı veya ‘Fille Mauresque’. Amerikalılar, biraz daha ileri gittiler: Amerikan pornosu ‘Eski Avrupa’nınkinden daha çocuksu, daha oyuncaklı, kaba ve meş’umdu. Ve, fahişelere para ödeniyordu.” (***)

Hadi, bir adım daha... kim bilir belki de Iraklı esirler belki de seksin keyfini çıkarıyorlardı. Kaldı ki, hokka burunlu eratın faaliyeti, “Saddam Hüseyin’in sistematik işkence ve idamlarıyla kıyaslandığında devede kulak kaldığını” hatırlatıp duruyorlar, İngiliz-Amerikan televizyonları, Bush ve avanesi. Çünkü, artık Saddam’dır, Batı’nın ahlâk ölçüsü!

Ah, ama kötü-örnek, örnek olmazmış! Olur. Küfrün ayırdında değilseniz, olur. Nitekim, şimdi medya bu resimlerin “Arap dünyası”nda hoş karşılanmayacağından korkulduğundan dem vuruyor, ve neden biliyor musunuz? “Müslüman erkeklerin Amerikalı kadınlar tarafından aşağılandığını gösterdiği için.” Cümle, “aşağılanmakta” değil, “kadınlar tarafından aşağılanmak”ta kilitleniyor. Arap dünyasının bir kez daha ve en kaba bir biçimde aşağılanması, ırkçılığın en galiz biçimde hortlaması.

Amerika ve İngiltere’nin Irak’a babalarının hayrına girmediklerini artık en iyi niyetli ve/veya oportünist kalemler bile teslim ediyorlar. Bu fotoğraflar daha çok işgalcilerin Araplara, Müslümanlara ve genel olarak üçüncü dünya ülkelerine besledikleri derin ırkçı duyguları sergiliyor.

Duyarlılığımızı kaybetmemeliyiz

Bize gelince... Perşembenin gelişi, çarşambadan belliydi aslında. Bellerine kadar soyundurulmuş, elleri arkalarından plastik iplerle bağlı Irak erkeklerini gördüğümüzde belliydi. Önceleri, gözlerinin içine bakıp, başlarına gelenleri onlar konuşamazsalar da anlayabiliyorduk. Sonra başlarına külâh geçirdiler, gözlerini göremez olduk. Evet, külâhlar biz onların yüzlerini görmeyelim diyeydi, onlar etrafı göremesinler diye değildi. Başta külâh, elde ayakta pranga, çırılçıplak “esir”ler - ne yapmış olabilirlerdi ki?!

Boşuna konuşuyor Amerikan hükümetinin sözcüsü. Askeriyedeki “istenmeyen unsurlar”dan boşuna bahsediyor. Boşuna bahsediyor, “sorgulamaların özelleştirilmiş” olduğundan ve “sivil sorgucuların faaliyetlerinin Amerikan ordusunu” ilzam etmeyeceğinden. Boşuna konuşuyor, Cenevre Antlaşması’ndan. Amerikan ve İngiliz yönetimlerine hakim olan ırkçılıktan olmasaydı, ne böyle olaylar olur, ne de bu “anı” fotoğrafları çekilirdi. “İngiliz askerleri Irak’ın pisliğinden, yerli halkın miskinliğinden, hırsızlığından, tembelliğinden nefret ediyorlar,” diye yazmış, Sarah Oliver Hanım, pazar günkü, “Daily Mail” gazetesinde. Bakar mısınız, sanki altın yaldızlı davetiye ile davet edildiler!

Bize gelince... önlerinden Reuters akar, CNN, BBC, AP, IP, yüzlercesi akar basınımızın, hiç mi kimse görmez ABD’nin Arap sivillerini nasıl kontrol edeceğini, nasıl sorgulayacağını İsrail’den öğrendiğini? Hiç görmezler, İsrail Ordusu’nun “muharebe kuralları”nı Amerikan askeriyesinin emrine verenin Ariel Sharon olduğunu? Kimler oturur haber merkezlerindeki o ekranların önlerinde? Dil mi bilmezler? Gördüklerini idrak edemeyecek kadar mı cahildirler? “Facility 1391” denilen gizli hapishanede bu resimlerin vakayı adiyeden olduğunu, bir bilmeyen bizler mi kaldık?

TÜSİAD nerede? İTO, İSO, ATO, TESEV, İHD, muhtelif Çağdaş Yaşamcılar, Helsinkiciler, Eğitimciler vb. vb. nerede? TBMM, onun muhtelif komisyonları nerede? Yoksa, biz de er Mary gibi, gördüklerimizin eğlenceli bir dalaştan ibaret olduğunu mu düşünüyoruz? Eğer, öyleyse, gözümüz aydın, asr-ı medeniyet seviyesine ulaştık demektir. AB’nin bizi içine almaması için hiçbir neden yoktur!

(*) Deist, “Tanrı’nın varlığına inanan; ancak inancını akıl ve tabiata bina eden, örgütlü dinlerin öğretilerinden uzak duran.

(**) Mesnevi-i Nûriye

(***) Ahdaf Soueif, Guardian, 5 Mayıs Çarşamba.

(ZAMAN – Alev ALATLI – 7.5.2004)

HÜRRİYET

Avrupa değil işte şimdi kendimiz için

Ferai TINÇ

NE diyorlardı? Avrupa Birliği şart koştuğu için değil, biz kendimiz için demokratikleşme adımlarını atmalıyız.

Ne diyorlardı?

Avrupa’dan olumsuz yanıt alırsak, biz de onlara İstanbul kriterleri der yolumuza devam ederiz.

Hani nerede? Avrupa Birliği istediği halde bile adımlar bir türlü atılamıyor. Çünkü yollar zihniyet engelli.

Anayasa’nın kadın erkek eşitliği maddesi, Meclis’teki ilk oylamada en fazla ret oyu alan madde olduysa eğer, bu kafalarla kendi kendimize herhangi bir konuda adım atmamız mümkün mü?

CHP kadın milletvekilleri bugün, kadın örgütlerinin de desteklediği önergeyi yeniden Meclis’e getiriyorlar.

Kabul edilen metinde, ‘devlet, kadın erkek eşitliğini yaşama geçirmek ile yükümlüdür’ deniyor.

Kadın örgütleri ve CHP kadın milletvekilleri, buraya bir cümlenin daha eklenmesini istiyorlar. ‘Bu amaçla alınacak geçici önlemler ve yapılacak düzenlemeler ayrım ve imtiyaz sayılmaz.’

Neden bu kabul edilmez, neden bu direnç, anlamak mümkün değil?

Kadın İnsan Hakları Vakfı, Anayasa’da böyle bir cümlenin yer alması konusunda neden ısrarcı olduklarını şöyle açıklıyor:

Kadınların parlamento ve siyasette temsil olanaklarını genişletmek;

Kadınların devlet kadrolarında çalışma olanağını genişletmek;

Kadınlara iş hayatında erkeklerle eşit fırsat sağlamak;

Kız çocuklarına eğitimde fırsat eşitliği yaratabilmek,

Kadınlara karşı ayrımcılık yapan yasaların değiştirilmesi içi gerekiyor bu ek.

Meclis’in kabul ettiği metinde, devlet bunları yapmak için ‘fiili önlemler’ almakla yükümlü kılınmıyor.

Bu maddeye direnenler, ‘Devlet yükümlü kılındı ya, hem zaten uluslar- arası anlaşmalara da uymak zorundayız. Bu maddeye gerek yok’ diyorlar. Madem cinsiyet eşitliğine karşı çıkmanın yakışıksız bir şey olduğunun farkındasınız, neden ‘taahhüt’ten kaçınıyorsunuz öyleyse?

* * *

KADIN kuruluşları ayakta. İstanbul Kadın Kuruluşları Başkanı Nazan Moroğlu, ‘Her ne kadar eşitliğin fiilen yaşama geçirilmesi Türkiye’nin 1985 yılında onayladığı uluslararası sözleşme ile ve 2002 yılında onayladığı ek ihtiyari Protokol ile teminat altına alınmış olsa da, milletvekillerini gerçek demokrasinin yaşama geçirilmesinin en temel kriteri olan kadın erkek eşitliği konusunda bu son fırsatı kullanmaya çağırıyoruz’ diye sesleniyor Meclis’e.

Demokrasinin temeli eşitlik, eşitliğin temelinde ise haklar var. Haklar ve eşitlik konusunda duyarlılık ise cinsler arası eşitlikten başlar.

Eğer kafalarımızdaki kireçlenmeleri kırmaya buralardan başlayamazsak, Avrupa istedi diye yaptığımız bazı değişikliklerin bile bir anlamı kalmaz. Avrupa’nın ‘uygulama’ ile neyi kast ettiğini, ‘taşralılıktan kurtulun beyler’ dediğini asla anlayamayız.

* * *

CHP’li milletvekili Oya Araslı, doğrudan erkek milletvekillerine seslendi. ‘Sizden istiyoruz’ dedi. Çünkü bu eşitliği sağlayacak ve güçlendirecek olan Meclis’teki çoğunluğun -yani erkeklerin- oylarına bağlı.

Bugün kadınlar için önemli bir gün. Erkekler için de. Eşitlik duygusu, üstünlük, gurur, böbürlenme, hırs ve en önemlisi hak yeme ve daha nice kötülük eğilimlerine karşı en yüce insani değer. Demokrasinin temeli. Böyle bir değeri Anayasallaştırmalıyız. Birlikte. Hem de gerçekten kendimiz için.

(HÜRRİYET – Ferai TINÇ – 7.5.2004)

MİLLİYET

Sadece dostluk gösterisi değil...

Sami KOHEN

BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan'ın Yunanistan ziyareti, birkaç bakımdan tarihi bir önem taşıyor.

Bir kere bu, 17 yıldan beri bir Türk Başbakanı'nın komşu ülkeye gerçekleştirdiği ilk resmi gezi oluyor. Bunun diğer bir özelliği de, böyle bir ziyaret programının 51 yıldan beri ilk kez Batı Trakya'yı da kapsamasıdır.

Ayrıca Başbakan, bu ziyaretini Yunanistan'da yeni bir hükümetin - ve yeni bir Başbakan'ın - işbaşında bulunduğu, Kıbrıs sorununun yeni bir aşamaya girdiği, AB'nin Türkiye'ye müzakere tarihi vermesine yönelik çabaların yoğunlaştığı bir zamanda yapıyor.

Bütün bu özelliklere, asıl önemli olan bir hususu eklemek lazım: O da, bu ziyaretin sadece bir "dostluk gösterisi" olarak değil, ilişkilere ivme kazandıracak ve aradaki pürüzleri ortadan kaldıracak yeni bir açılım olarak görülmesidir. En azından Türk tarafı ziyarete öyle bakıyor ve bunun Türk - Yunan ilişkilerine yeni bir perspektif kazandırmasını bekliyor.

***

SON 4 yılda, Türk - Yunan yakınlaşmasında gerçekten önemli gelişmeler oldu. İki ülke arasında "güven artırıcı" adımlar atılarak, o eski gergin havanın yerine dostluk rüzgarları estirildi.

Şimdi bu ziyaretle yapılmak istenen şey, "hava yaratma"nın ötesinde, ilişkileri karşılıklı yarar sağlayacak yeni bir zemine oturtmaktır.

Başbakan'ın dış politika başdanışmanı Prof. Ahmet Davutoğlu'nun deyişiyle, "Şimdi amaç, ilişkileri iyileşme noktasından geliştirme aşamasına sokmak, ortak çıkar alanını genişletip gerçek anlamda bir işbirliği kurmaktır".

Prof. Davutoğlu, artık Türk - Yunan ilişkilerini "konjonktürel değil, ileriye dönük projeksiyonlar çerçevesinde ele almak zamanının geldiğini" belirtiyor ve Atina'daki görüşmelere Türk tarafının böyle bir anlayışla oturacağını söylüyor.

***

ANKARA şimdi bu yönde bazı cesur adımların atılabileceğine inanıyor. Örneğin Ege sorunları üzerinde bir süredir devam etmekte olan "araştırıcı" müzakereler iyi gidiyor. AB'nin Helsinki zirvesinde varılan karara göre, kıta sahanlığı konusunda bu yılın sonuna kadar bir mutabakat sağlanamadığı takdirde, anlaşmazlığın Lahey Adalet Divanı'na götürülmesi söz konusu. Oysa, bu meseleye yeni bir yaklaşım getirilebilir ve çözüm için yeni bir mekanizma oluşturulabilir.

Yani Ege'yle ilgili sorunlarda zorlamalara gitmeden, karşılıklı kaygıları ve güvensizliği bertaraf edecek formüller pekala bulunabilir.

***

YUNAN Başbakanı Karamanlis'in AB konusunda Türkiye'ye destek verme arzusunu beyan etmesi, ikili ilişkilerin geleceği açısından önemlidir. Atina'daki görüşmelerde bunun daha formel biçimde ifade edilmesi bekleniyor. Bu pozisyonun netleşmesi Kıbrıs Rum hükümetinin tavrını da etkileyecektir...

Erdoğan'ın programında Batı Trakya'nın yer alması, ilişkilerin artık eski tabuların yıkıldığı ve azınlıkların pürüz değil, köprü sayıldığı bir aşamaya girilebileceğini gösteriyor. Gezinin bu kısmının iyi geçmesi, ilişkilerde böyle bir olgunluğa kavuşulduğunun işareti sayılacaktır...

(MİLLİYET – Sami KOHEN – 7.5.2004)

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org