Medyadan Seçmeler, 12 Haziran 2005

Sevgül Uludağ

 

12 Haziran 2005

HÜRRİYET

Denizi seven köpek Riko

Ferai TINÇ – KISSAKAS

RİKO, masum gözlerinin bile bastıramadığı kadar korkunç görünüşlü bir kurt köpeği. Ama ne kadar yumuşak bir bilseniz. Sekiz aylık bir bebek.

Ona burada, Mora yarımadasının küçük bir koyunda rastladım.

Tek derdi denize girmek.

Kıbrıs görüşmelerini izlerken, yakın arkadaş olduğumuz bir grup gazeteci, Riko’ların, Kissakas’taki evinde bu hafta sonu birlikteyiz. Riko, havlu, şapka denize ait ne varsa ağzına alıp, ne Kıbrıs meselesi, ne Türk-Yunan ilişkileri ya da ‘ne olacak bizim Avrupa’nın hali?’ kuruntularıyla ilgili sohbetleri umursamadan araya dalıyor.

Riko denize gitmek istiyor.

***

AMA önce size Kissakas’tan söz etmeliyim. Kissakas, Melana köyünün sahili. Bizim Ege sahilleri gibi. Denize dik inen dağlar arasındaki harika koylardan biri.

Tepede Melana köyü var. Dorlara kadar dayanıyor köyün geçmişi. Ege’deki ilk medeniyetlerden birinin torunları. Dor diyalektiği ile konuşuyorlar Yunancayı, Atina’ya üç saat mesafedeki Kissakas’ta yazlık ev yapan Yunanlılar bile anlamıyorlar konuştuklarını.

Anlaşılamayan sadece dilleri değil, adetlerinin de ‘tuhaf’ olduğunu anlatıyor bir arkadaş. Melana köylüleri, denize girmezlermiş. Hayret! Bizim de sahile yakın köylerimizde pek denize girilmez. Ya da sadece çocuklara has bir eğlencedir deniz. Denizin dibinde oturup, ona bu kadar ilgisiz olmayı bize ait kültürel bir özellik sanırdık. Değilmiş meğer. Kadınlar, yılda sadece bir kez, ağustos ayında eşekleri ile dağdan sahile inip perde ve örtüleri yıkarlar, sonra da elbiseleriyle suya dalarlarmış.

Balıkçılıkla geçinenler de var Melana’da ama balık da yemezmiş köylüler. Demek, sadece bazı sahil kasabalarındaki Türk köylerinde balığa pek itibar edilmemesi, bazılarının iddia ettiği gibi, Türklerin, Orta Asya kökenli olmalarına bağlı değilmiş.

Doğayla mücadelede ortak deneylerden geçen insanların kültürlerinde de ortaklıklar oluyor.

Melana köylüleri, Kissakas’a sahile inmiyorlar. ‘Denizden nefret ediyorlar’ diyor Riko’nun sahibi.

Riko, huzursuz, bir an önce laf bitsin denize girilsin istiyor.

***

KIBRIS sorununu birlikte izleyen Türk, Yunan ve Kıbrıs’ın iki kesiminden gazeteciler bir araya gelince ne konuşulur?

Özür dileriz Riko ama sohbeti bölemeyiz. Çünkü, Papadopulos’un Avrupa Birliği’nde yalnız kaldığından söz ediyoruz. ‘Karamanlis hükümeti bizi destekliyor ama bizim için Avrupa’da mücadele etmiyor’ diyor bir Kıbrıslı arkadaşımız. Hatta, Papadopulos yönetiminin, yeni Yunan Büyükelçisi’ni reddettiğini anlatıyor. Annan Planı’nın müzakerelerine katılmış olan bu büyükelçinin reddi, Kıbrıs Rum Yönetimi ile Yunanistan arasında ilk kez yaşanıyor. Aslında skandal, ama Karamanlis, ‘tamam’ diyor, şimdi yeni bir isim aranıyor.

Ama şu sıralarda iç politika gündemi öne çıktığı için, Karamanlis Hükümeti, dış politikada hiçbir sivri adım atmak istemiyor.

Papadopulos başına buyruk. Bu, Kıbrıs Rum toplumunda çözümsüzlük karşıtı, düşmanca duyguları güçlendiren ‘hepsi bizim’ beklentisini besliyor. Türklere karşı davalar açılıyor. Geçen hafta iki Rum, kuzeyde şimdi İngilizlerin oturduğu eski evlerinin bahçesine girip, ‘Bu ev bizim’ diye çiçekleri kesiyorlar. Ortalık karışıyor. Tutuklanıyorlar.

Gelişmeler, iki toplumu birbirinden soğutuyor.

Tamam Riko, burada kesiyoruz.

Ama şunu da dinleyelim. Ne kadar ilginç değil mi, Karamanlis’in dış politikada, özellikle de Balkanlar ve Ortadoğu’da Washington’a daha fazla yakın durmaya başladığını öğrenmek?

Hadi Riko, denize iniyoruz. Konuştuklarımızın yorumunu yarın yaparız.

(HÜRRİYET – Ferai TINÇ – 12.6.2005)

RADİKAL

Talat'ın Çankaya talihsizliği

Erdal Güven

Ankara'nın diplomasi koridorlarında epeydir konuşulan Kıbrıs'la ilgili bir mevzu, tam da KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın Ankara'ya 'çalışma ziyareti' yapacağı geçen perşembe günü İstanbul'daki yazıişleri masalarına da yansıdı: Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Talat'a randevu vermiyordu...

İsmet Berkan duruma dikkatimi çekince birkaç telefon görüşmesi yaptım. Ortaya çıkan durum şuydu:

Talat, 18 Nisan 2005 tarihinde cumhurbaşkanı seçildikten sonra gayet tabii olarak Türkiye'ye resmi ziyarette bulunmak istediğini, yine gayet tabii olarak bu ziyaretinde Sezer'le de bir araya gelmek istediğini Ankara'ya iletmişti. Bu istek her zamanki gibi Türkiye'nin Lefkoşa Büyükelçiliği'ne, oradan da Türkiye Dışişleri'ne bildirilmişti.

Talat cumhurbaşkanı seçildiğinde, Sezer'den yazılı bir tebrik mesajı almış, onun dışında iki lider arasında hiçbir temas olmamıştı. Durumu şöyle özetlemek mümkündü: Arada sıcaklık zaten yoktu, ama ilişki ya da diyalog da yoktu...

Yine de Talat'ın beklediği mesaj nihayet mayısın ikinci yarısında Lefkoşa'ya ulaştı.

Türk Dışişleri, ziyaret için 2 Haziran tarihinin uygun olduğunu bildiriyordu Talat'a. KKTC lideri, Sezer'le de, Genelkurmay Başkanı'yla da görüşebilecekti. Talat ve heyeti buna göre hazırlığını yapmaya başladı.

Gelgelelim ziyarete iki gün kala, yeni bir mesaj iletildi Talat'a. Sezer, kendisiyle görüşemeyecekti, çünkü 2 Haziran'da Ankara'da olmayacaktı. Aynı mesajda, Sezer'in Talat'ı 'önümüzdeki günlerde' bizzat davet etmeyi ve ağırlamayı düşündüğü de belirtiliyordu. Bunun üzerine resmi bir ziyaret olarak, hatta Genelkurmay Başkanı'nın da katılacağı bir zirveye de sahne olacak biçimde tasarlanan Talat'ın cumhurbaşkanı sıfatlı ilk Ankara randevusu, çalışma ziyaretine çevrildi. Talat'ın tabii ki keyfi kaçmıştı ancak yapacak bir şey de yoktu. Ne de olsa Sezer Ankara'da olmayacaktı...Ayrıca 'önümüzdeki günlerde' Sezer kendisini davet edecekti...

Gelgelelim durum bildikleri gibi değildi.

Her şey bir yana, Sezer, 2 Haziran günü Ankara'daydı. Sabah açıklanmış bir programı yoktu. Öğleden sonra Başbakan ve Genelkurmay Başkanı'yla rutin görüşmeleri vardı. Yani Çankaya'daydı...Akşam da açıklanmış bir programı yoktu...

Ve KKTC heyeti bunları, o gün kendilerini Lefkoşa'dan Ankara'ya götürecek uçağa binerken, İstanbul'dan kendilerini arayan bir gazeteciden öğrendi.

Evet durum buydu. Sonrası malum...

Talat geldi, Erdoğan, Gül ve Arınç'la görüşüp ertesi gün Lefkoşa'ya döndü. Ne Sezer'le ne Genelkurmay Başkanı'yla görüşebildi.

Talat, Lefkoşa'dan havalanmadan az önce öğrendiği durumu, Ankara'ya ayak bastığında bilmezden geldi. Belli ki anlaşılır biçimde Türkiye'ye cumhurbaşkanı olarak yaptığı ilk ziyarete gölge düşmesini istememişti.

Talat cumhurbaşkanı seçildiğinde tarih 18 Nisan 2005'ti. Dolayısıyla bugün itibarıyla işbaşına geleli iki aya yakın bir süre geçmiş...Merak ettim, Sezer bu süre zarfında neler yapmış, kimleri ağırlamış da Talat'a, KKTC Cummhurbaşkanı'na ayıracak birkaç saat bulamamış diye...Küçük bir araştırma yaptım. İşte Sezer'in 18 Nisan-10 Haziran 2005 tarihi randevu defterinin 'dış' yapraklarından seçmeler:

19 Nisan: Letonya Cumhurbaşkanı'yla görüşme

25 Nisan: Moldova'nın Ankara Büyükelçisi'nin veda ziyareti

26 Nisan: Yeni Zelanda Başbakanı ile görüşme

28 Nisan: Bosna-Hersek Temsilciler Meclis Başkanı'yla görüşme

3 Mayıs: Bulgaristan Cumhurbaşkanı ile görüşme

4 Mayıs: BM Türk Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ile görüşme

18 Mayıs: Kongo Demokratik Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı'yla görüşme

1 Haziran: Kırgızistan'ın Ankara Büyükelçisi'nin veda ziyareti

7 Haziran: Ukrayna Cumhurbaşkanı'yla görüşme

Konumuz bağlamında randevuların en ilgincini en sona sakladım: Sezer'in 23 Mayıs'taki konuğu kim dersiniz?

Rauf Denktaş. Hangi sıfatla mı? KKTC Birinci Cumhurbaşkanı sıfatıyla. Sezer, Denktaş'ı Çankaya'da ağırlıyor, 14.30'dan itibaren... Devamı var: Sezer ertesi gün de kahvaltıda bir araya geliyor Denktaş'la...

Üşenmeyip bir de 18 Nisan'dan 10 Haziran'a kadar geçen dönemde Sezer'in basına açıklanmış herhangi bir kabul ya da görüşmesinin bulunmadığı günleri saydım: Cumartesi-pazar hariç (ki bazı cumartesi günleri Sezer resmi görüşme yapıyor) tam tamına 14 gün. Resmi programsız günlerden biri de Talat'ın ziyaretinin gerçekleştiği günü izleyen 3 Haziran 2005 cuma... Hafta içine denk gelip kısmen ya da büyük ölçüde resmi programsız günleri hiç hesaba katmadım.

Elbette Sezer'in programına Sezer karar verir. Kimi ne zaman ağırlayacağına, ne kadar vakit geçireceğine de. Ama yukarıdaki bilgiler ışığında insanın aklına ister istemez şu sorular da gelmiyor değil: Bunca süre geçip bir randevu lütfetmediğine göre yoksa Sezer, daha doğrusu Sezer'in temsilcisi olduğu devlet, hâlâ Talat'a alışamadı mı? Alışamadıysa acaba neden?

Bilinen bir şey varsa o da Talat'ın hâlâ Sezer'in davetini beklediği... Bakalım 'önümüzdeki günler' ne zaman gelecek?

(RADİKAL – Erdal GÜVEN – 12.6.2005)

İZİNSİZ GÖSTERİ

Sırlı aynada Kıbrıs haritası: “Ayna, ayna, söyle bana!...”

Neşe Yaşın

Kıbrıslılar neden adalarının haritasına bu kadar düşkündürler? Ne zaman Kıbrıs ile ilgili bir kitap yayınlansa harita kapaktadır. Konferansların, toplantıların kültürel etkinliklerin afişlerindedir. Şirketlerin logosudur. Kısacası her yerdedir. Haritasını bayrağının ortasına oturtan bir başka ülke görülmemiştir. Harita bir 'kitsch' haline gelmiştir. Kül tablalarının, kahve fincanlarının, turistler için her türlü hediyelik eşyanın üzerindedir.

Kıbrıslıların çoğunluğu haritalarının oldukça estetik olduğunu düşünürler. Ama bu görüşü taşımayan ressamlar da var… Kıbrıslı ressam Aşık Mene şöyle diyor: "Oldukça anti-estetik; daha iyi yontulabilirdi. Boyun ve gövde kısmı proporsiyon hataları taşıyor. Ama gövde ve boyun arasında bağlantısal bir orantı yok. Batı kısmı komik özellikler taşıyor. Bir ördeğin arkası gibi Limasol Körfezi diğer taraflara inat, oldukça duyarlı. Bütün eğilimleri ve erotik çıkıntılarıyla bir kitsch özelliği taşıyor. En etkileyici kısmı haritanın gebeliği… Bunu seviyorum!"

Akdeniz'de bir pirzola

Haritanın neye benzediği konusunda çeşitli görüşler mevcuttur. Ama kuşkusuz ki öncelikle bir belayı çağrıştırmaktadır. Mizah yazarı George Mikes'ın dediği gibi: "Kıbrıslılar bir dünya gücü haline gelemeyeceklerini biliyorlardı, ama bir dünya belası olmayı başarmış durumdadırlar ki, bu da aynı derecede iyidir."

Akdeniz'in ortasında yalnız başına bir pirzolaya benzemektedir… Lezzetli ve iştah kabartan… Pirzola şenlik mitolojisinin bir parçasıdır. Roland Barthes'ın dediği gibi "Etin kalbidir; saf haldeki ettir ve ondan yararlanan bir camız gücü kazanır."

Homeros'un Odissea'sında öykülerin genellikle denizde geçmesine rağmen, kahramanların hiçbir zaman balık yememeleri ilginçtir. Belki de Odissea balık sevmiyordu. Ama hayır! O güçlü kahramanlar, neden kolaylıkla avlanan bu zayıf hayvanı yesinler ki! Onlara iri geyiklerin ve domuzların sofrası yaraşır.

Kıbrıs, dumanı üstünde, yenmeye hazır bir pirzola'dır. Antonius'tan Kleopatra'ya bir düğün hediyesi; Aslan Yürekli Rişar'ın nişanlısı Berengaria'ya armağanı… Minik, tatlı bir hediye. Duvarlara asılmak üzere hazırlanmış bakır kabartma haritaları birbirlerine gülümseyerek uzatan insanlar.

Denizin ortasında; hedefi belirsiz. Yalnız bir gemidir. Tarihin bir döneminde demir atmış; hareketsiz beklemedir. Hüzünlü melodiler çalan bir kemandır. Herkesin fethe geldiği tarihsel bir anıt… Kıbrıslılar için dünyanın merkezidir ama dünya haritasında zorlukla seçilmektedir. Elbette küçüktür, ama "küçük güzeldir." İki annesi olan bir bebektir. Paylaşamadıklarından parçalamışlardır onu.

Yalan söyledikçe burnu uzayan Pinokyo'dur. Ortadoğu'yu gösteren Amerikan parmağı.

Bir deniz kabuğudur; değerli ve zor bulunur…

Bir parça asildir… Kraliçenin adası… Hala kendilerini adının sahipleri sanan bazı nostaljik ve burnu havada yaşlı İngiliz centilmen ve leydilerinin ortalıkta dolandığı görülür.

Othello, şu sözleri sarf ettiği sırada kafası besbelli Desdemona'ya kızgınlıkla doluydu:

"Kıbrıs'a hoş geldiniz efendiler; azgın keçiler ve maymunlar."

Sevimlidir, ama burnu havadadır. Şöyle der gibidir hep: "Ah herkes, herkes arzuluyor beni." Kuşkusuz ki Afrodit'in adasıdır. Söylenceye göreyse dünyanın ilk orospusu Kıbrıs'ta yaşamıştır.

Herkesin ısırdığı bir bisküvi'dir.

Bir silaha benzer ve bir timsaha… Çok tehlikelidir.

"O, bir zamanlar etobur bir kuştu; belki de Anka… Çekici parlaklığıyla nazlı bir kuğuya dönüşüverdi. Bir gün ağırlığını taşıyamadı ve mavi göklerden süzülerek Akdeniz'e düştü ve taş kesildi. Tanrılar bu günahı taşıyamadı."

Tarihin erken dönemlerinde keşfedilmişti. Batı literatüründe haritayla ilgili ilk referanslar Kıbrıs'ı da kapsar. Herodot tarihinde görülür. Tarih boyunca çok çeşitli versiyonları çizilmiştir. Dali Sonnett'nin kartograflarından biri olduğu söylenir. Sonnetti yazmış olduğu bir sonede şöyle böbürlenir.

"Ben Bartolemo Dalli Sonetti

kanıtlamak için büyük marifetimi

tüm gerçekliğiyle göstermek isterim

nasıl araştırdığımı denizleri

ve rüzgara dayayıp pusulamı

ayak bastım her adaya

limanları ve körfezlerini;

çıplak ve görkemli kayalarını

pergelimle saptadım

gerçek pozisyonlarını haritada."

Hüzün Ana'sı

Resmi Türk tarihi bir zamanlar İskenderun körfezine bağlı olduğunu ve oradan koptuğunu vurgular. Kuşkusuz bir Türk anneden doğmadır! Marmara denizinden oyulup, atılmış gibidir. Akdeniz'e.

Resmi Yunan tarihinde, Yunan adalarının bir devamı olarak gösterilir. Küçük bir hileyle batıya doğru çekilmiştir. Yunanistan annenin en büyük kızıdır. Türkiye atlanmıştır haritada. Yanlışlıkla!

Akdeniz göğünde bir buluttur. Yükseklere yaraşır. Bağımsız durur orada ve kıskandırır herkesi… Budur belki de politik bağımsızlığının olmamasının nedeni.

1964 görüşmeleri sırasında olası bir bölünmede Kıbrıslı Türkler'in payına düşeceği söylenen Karpaz çıkıntısı bir penis'e benzer. Bu yüzden tartışmalıdır cinsiyeti.

Büyük toprakların pazarlığında küçük bir rüşvettir: "Lütfen hediye olarak kabul ediniz."

Akdeniz'de yolunu kaybetmiş küçük bir domuzcuktur. Bir kasap bıçağıdır. Kanlı bıçağı tarihin. Küçük bir beşiktir. Herkes tarafından evlat edinilmek istenen bir bebek… Deniz kızları ve balıklar ona ninniler söylemektedir.

Binlerce evladını yitirmiş acılı bir annedir. Şair Fikret Demirağ'ın "Hüzün Ana"sı.

Hakkında konuşmak tehlikelidir; hemen politik duruşunuzu ele verir. Bir zamanlar bir Kıbrıslı Türk televizyon sunucusunun üzerinde bölünmemiş bir Kıbrıs bulunan T-Shirt giydiği için cezalandırıldığını unutmamak gerekir.

Bir tavaya benzer. Akdeniz'in cadısı büyük bir yemek pişirmektedir.

Bir ejderhadır… Denizin bekçisi.

Uzun burunlu bir adamdır. Ortadoğu'daki sevgilisine serenat okuyan Cyrano de Bergerac.

Pazarlık nesnesidir. Politik masadadır. BM için harita olmayan haritadır.

Çocuklar, bölünme çizgisinin acıdığını ve kanadığını sanırlar.. O zaman, niye "kırmızı hat" değil de, "yeşil hat"tır adı?

Kırmızı renk politik masada kullanılır. Kalemle ve orantıyla vatanı paylaştırmak için insanlar. Türk askerleri Kıbrıs'ın ortasındaki bir kalp içinde fotoğrafını gönderirler ailelerine: "Ben şanlı milletin kahraman askeri, ayak bastım yavruvatan'a."

Rum propaganda dokümanlarında Kuzey'den kan damlamaktadır. "İşgal'i unutma!"dır mesaj. Adanın ırzına geçilmiştir ve acı çekmektedir.

Türk propaganda dokümanlarında Kuzey'de bolluk ve mutluluk görünür. Bölünme çizgisi gururla vurgulanır. Barış güvercini bir tankın üzerindedir. Güneş Kuzey'den doğar. Türkiye anne, bebeğini kucaklar.

Dengesizdir. Her an dengesini kaybedip denize düşebilir. Tarihte bunun üç kez tekrarlandığı söylenmektedir.

Lawrence Durrel için "Acı Limonlar" adasıdır.

Ada kavramı ütopya ile ilişkilidir. Düşlerin gerçekleşmesine bir göndermedir. Ada, bağımsızlık demektir. Ama "Hiç kimse bir ada değildir".

Kartograf, kıramaz karısının kalbini. "Sevgilim, lütfen şuraya küçük bir ada koy. Yalnızca benim için…" diyen senyora'nın hatırına bir ada yerleştirir dünya haritasına.

Adadaki adam geçecek gemilerin yolunu gözler. S.O.S. gönderir. Şişeler içinde mesajlar bırakır denize. Defoe'nun Robenson Cruse'su için bir serüven yeridir.

Swift için ise, dünyanın hem aynası, hem de anti-tezi'dir adalar.

Bir açık hava hapishanesidir. Her yanda da gardiyanlar. Ada, kaçış hayalleri kurulan bir yerdir. KKTC’nin açılımı Kaçan Kurtulur Türk Cumhuriyeti de olabilir. (Kıbrıslıların fazlası göç etmiştir). Göçmen Kıbrıslılar küçük adalarına özlem duyarlar. (Büyük kara parçalarına özlem duyan ada'daki adamla çelişki ve ironi taşır bu).

Dış Kıbrıslılar (Kıbrıs Diasporası) adaları için düşünüp, tartışıp, yazarlar.

Ada bir sürgün yeridir, ama dışarıdaki Kıbrıslılar büyük kıtalarda sürgünde hissederler kendileri; hatta "Acı Sürgün" adlı kitaplar (Hakkı Yücel, Yasemin Yayınları 1987) ve "Yurda Mektuplar" yazarlar.

"Memleket hasreti?

Hayır, çünkü hiçbir zaman bir evim olmadı benim

ama bunun suçlusu sen değilsin.

Gene de, deniz ile dağı bir arada

anımsıyorum, geceleyin birbirinden sonsuz uzaklaşan

ve ortalarındaki boşlukta durağan beşiğimi "

(Taner Baybars. Memlekete Mektup. Çev. Mehmet Yaşın)

Kan çiçekleri

Pek çok yabancının gelip kendisini ev sahibi ilan ettiği bir yer, nasıl bir ev olabilir?

Maviyle yeşilin buluşup dansettiği bir dinlence yeridir. Bazen yeşil kırmızıya döner ve kavgaya tutuşur maviyle.

Afrodit'in sevgilisi Adonis'in kanıyla oluşturduğu kan çiçeği (anemone) süsler tepeleri. Turistler için her türlü hediyelik eşya mevcuttur. Kıbrıs haritası masa örtülerinin, yastıkların üzerinde bir iğne oyasıdır. Kıbrıslılar, haritalarıyla yatıp, haritalarıyla kalkarlar. Kül tablalarının üzerinde, kahve fincanlarındadır. (Bunun Türk kahvesi mi, Yunan kahvesi mi olduğu konusunda büyük bir kafa karışıklığı vardır.)

Duvarlara asılmak üzere ipekler üzerine basılmış; göstergelerle süslenmiştir. Kıbrıslı Rumlar Elen simgelerini vurgularlar. Osmanlı ve İslam simgelerini yok sayarlar. Tersi geçerlidir Kıbrıslı Türkler için. Kahve ve fincanlarının üstünde de politika okunabilir.

Aşık Mene şöyle diyor: "Bir Kıbrıs kitcsh'I alacak olsam, şarap kadehini tercih ederim. Kanımca en çok bu yakındır Dionisos'a."

Afrodit kültürüyle erotizmin adasıdır. Erotik kıvrımlarıyla yüzyıllardır aşk hastası bir kadındır. Pek çok sevgilisinin izi kalmıştır onda, ama bir aşk üçgenidir son hikayesi.

Oldukça stratejiktir. Askeri bir üs gibi konumlandırılmıştır denizin ortasına. Ateşe hazır bir tank gibidir.

Çocuklar için bir ev ödevidir. Ezbere çizilecek… Düşmanla paylaşılacak bir pasta.

Anadolu'nun döktüğü bir damla gözyaşıdır. O ki anası olmuştur pek çok halkın. Yüzyıllardan beri hamiledir ve "Barış bebek"i doğurmak için sancı çekmektedir.

(İZİNSİZ GÖSTERİ – Neşe YAŞIN – Haziran 2005)

AFRİKA PAZAR

Arkadaşıma dokunma… Panikos’a dokunma…

Sezai SARIOĞLU

“Uyurken yüreğimizi düzeltemeyiz…” M. Cevdet Anday

Muhalif sinema yönetmeni, içi olan adalılardan Panikos’a geç kalma… “Dileğim, insanlığımı yitirmemek… İnsanlığımı yitirip milliyetçi olmamak” diyen yirmi dört ayar insan arkadaşıma dokunma… Thomas Mann’ın, “Faşizm bir ideoloji değil kötülüktür” cümlesini unutma, kötülük toplumuna ve kötülük dayanışmasına karşı iyilik dayanışmasının örgütlenmesine geç kalma… Çok iyi Türkçe konuşan, Türkleri seven, Türk komşusu Kutup ile söze dayalı “komşu senedi” yapan Hrisantis’in torunu Panikos’a geç kalma…

Ey Kithrealı (Değirmenlik) Panikos… Kadim arkadaşım, tuz-ekmek kardeşim… “Kıbrıs’ta faşist dalgalar/ gelir Akama’yı yalar/ Seni bu dertler oyalar/ Aldırma Panikos aldırma…” diye sesleniyorum sana. Onu, ırkçılar içinde yapayalnız bırakmak, size-bize, muhaliflere yakışmaz… Çünkü, Panikos’a söylenen her söz bize de söylenmiş, ona ve filmlerine yapılmış her kötülük bize de yapılmış demektir… O halde, anti-faşist dayanışmaya geç kalma… Dalores İbarruri’nin, enternasyonal bir slogana dönüşen çığlığını, “Madrit geçilmez” sloganını unutma, ateşten olma, tarihten doğma muhalifler olarak anti-faşist geleneği ateşle, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganına geç kalma… Kıbrıs’ta, derin devletlerin, EOKA’nın, TMT’nin taammüden öldürdükleri komünistleri, demokratları, ilericileri, demokratları unutma... Devlet dersinde tüm öldürülenlerin tümünün simgesi olarak Kavazoğlu ve Mişauli’yi unutma… Ateşe, anti faşist mücadeleye, su’ya, insana geç kalmak, yaseminlere geç kalmak demektir…

Ayaklarına, sloganlarına, pankartlarına, bildirilere, sokaklara geç kalma… Düşmez kalkmaz sadece düşlerimiz, diyerek düşlerini iki vakte kadar temize çek, ateşi suyla suçlama, Trodosların, Beşparmakların üç vakte kadar özetini çıkar… Karşı çıktıkları şeyin kendisi olan politikacılara aldırma, düşlerini devletlere, politikacılara ve resmi tarihlere öptürme. Su’yun, suların, aşkdeniz’in, adanın ada fikrini aklında tut. İçine geç kalma, yüreğini kuşan, bilincini uykudan uyandır ve Panikos için dayanışma örgütle… Can Yücel gibi söylersek; “Bana bir varmış de/ bir varmış bir yokmuş deme/ İçime dokunuyor…” Bir muhalif düşlerini utandırmıyorsa muhaliftir…

Kithrea’da babasının kahvehanesinde gözlemler yapan sinemasal çocuğu, Panikos’u unutma… Trebeza’dan (Beşparmaklar) gelip dedesinin köyünde Şinya dalı satarken EOKA tarafından kurşunlanan, yerde yaralı yatarken bir başkasının “görevi tamamlayarak” öldürdüğü Panikos’un ve köy çocuklarının “Şinyacı Türk Raşit amcasını” da unutma… 15 Temmuz 1974’te Samson darbesi olduğunda, Ağustos’ta darbeciler tarafından öldürülen Doro Lozoriu’nun yanı başında faşizme karşı silâhlı direniş örgütlemek için çırpınan devrimci Panikos’u unutma… Bir dönemin devrimci-entelektüel figürü Doro Lozoriu’ya unutma, Panikos’a geç kalma… İki Toplumlu Koro’nun okuduğu otantik şarkı “Feslikan-Manzurana”nın mekânı feslikan kokulu, Aşşa’da (Paşaköy) 1974 yılında katliama tanık olan, Panikos’a, arkadaşına geç kalma…

Korkmazsa ateş korkmaz… Ölmezse ateş ölmez. Ateşin sudan, suyun ateşten korktuğu eski bir masaldır. Ödleriyle öten adalı kuşları şımart ki, özleriyle de ötebilsinler. Ortak vatan için tarihin ve coğrafyanın kalbine gömülen lirik ve romantik, asi ve aksi adalı çocukları unutma… Çünkü, unutmamak tarihtir. Çünkü, mücadele etmekten başka geçmişimiz ve geleceğiyiz yoktur. Yağmurun, bulutların yerini haritada doğru işaretle. Akama’nın yerini, Panikos’un yerini tarihte ve coğrafyada doğru işaretle…

1968 kuşağından Panikos’u unutma… Yunanistan Cuntası’na karşı mücadele eden, politeknik olaylarının gözükara militanı kalbimizin kardeşlerinden Panikosa geç kalma… Can Yücel’in, “‘Marx öldü, yaşasın MARK!’ demiş/ Eski Marksist Teodorakis./ Demek düzdüğü türkülerle gayrı/ Mayna ediyor Kızıl Bayrağı/ Pantheon’undan aşağı/ Bir o eksikti, üstat, Türk dostu kesilmen için,/ Bırak sen Mitçotakis’i, Yeni Demokrasi Partisi’ni/ Elado, seni Anavatan’dan milletvekili seçtirelim,/ Lokomotif olursun Yavru Vatan Partisi’ne,/ Zito Vre Özalakis” şiir düzerek andığı Thedorakis, milliyetçiliğe ve kapitalizme kesin kayıt yaptırmış olsa da, üniversitedeyken onun yasak kasetlerini gizlice çoğaltıp dağıtan, Panikos’a geç kalma.

Entelektüellerin müşteri olduğu lokantasında “Galos Turkos ine mono o negros Turkos!” (En iyi Türk ölü Türk’tür!” yazan ırkçı Ftohopulos’a haddini bildiren Panikos’a, arkadaşına geç kalma… Adaya geldikçe “Kıbrıs Yunandır” diye şarkılar söyleyen popüler şarkıcı Savapulos’un, “Kıbrıs’ta üç Yunanlı gerçek vatansever buldum. Biri başpiskopos, ikincisi Ftohopulos üçüncüsü şair Başaridis” diye dillendirdiği Ftohopulos gibilere boyun eğme, direnişe geç kalma…

Kalbinden, düşlerinden başka geçmişin ve geleceğin yok…

Ey tuz-ekmek kardeşlerim, ey tarihten olma, coğrafyadan doğma adalı muhalifler… Kıbrıs’a, kendine geç kalma… Külün kalbinde gizlenen ateşin kalbinde ise, tarihin kütüğüne barış ve özgürlük çakmak isteyenler gizlidir. Ateşin kalbini kırma. Ateşi ve külü, tuzu ve ekmeği, özgürlüğü ve barışı tüm zamanlarda şımart. Bir halk önce kalbiyle görür, sonra gözleriyle. Kalbine geç kalma. “Mahpus kaça kaça biter” diyen türkülerin sesine kulak vererek firar eden Yılmaz Güney’i, bir arkadaşıyla birlikte günlerce ada sahillerinde bekleyen, “Bizim Yılmaz” başka yoldan Avrupa’ya gidince dayanışamamanın hüznünü yaşayan dayanışmacı Panikos’a geç kalma…

Barıştan, adaletten başka geçmişin ve geleceğin yok… Bütün devletlerin çekirdeğinde gizlenen savaşı tarihin çöp sepetine at. Halkların kalbinde gizlenen barışı üstlen. Barış’a geç kalma. Bütün halklardan Adalı komşularına geç kalma. Komşudan iyilik almaya gitmek, komşuya iyilik göndermek, halkların en eski bilgeliğidir. İyiliğe geç kalma… Bir halk, faşistlere karşı direniyorsa halktır… Muhalif tarihin doğrularını, kazanımlarını siyaset bandabulyalarında eksiğine bozdurma. Tarihine geç kalma… Panikos, filmler yaparak barışa ve kardeşliğe imreniyorsa, denizi, aşkı ve yaseminleri şımartıyorsa bu bizim düşlerimize de dahildir… “Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti” dizesini utandır ve Panikos’a geç kalma…

“Akama” adlı film daha tamamlanmadan faşist bir kampanyayla katledilmek isteniyorsa, sana-bana ayağa kalkmak düşer. Nazi Almanya’sında kitapların yakıldığı Kristal Geceleri’ni unutma… “Kıbrıs’tan Detay”, Niyazi Kızılyürek ile birlikte çektikleri, “Duvarımız”, Derviş Zaim’le birlikte yaptıkları “Paralel Yolculuklar” filmleriyle resmi tarihin ötesindeki Kıbrıs’ı tarihe kaydeden Panikos’a geç kalma… Elinde bir kamerayla Kısa Kıbrıs Tarihi’ni çeken Panikos için kalemini, ayaklarını, şiirlerini, şarkılarını oynat… “PONTİKİ” adlı bir mizah dergisinin ardından MAHİ gazetesi ve ANTENNA televizyonu atağa geçmişse, Faşist Nikos Sampson’un oğlu, DİSİ milletvekili Sotiris Sampson kampanya başlatmışsa, Baf ve Limasol’da yerel radyo ve televizyonlara köy muhtarları çıkarılıyorsa, size-bize vira deyip bu faşist kampanyaya karşı direniş örgütlemek düşer…

Ey! İki Toplumlu Sanatçılar, İki Toplumlu Koro… Ey muhalif ve muhtelif partiler nerelerdesiniz? Haydi, faşizme karşı düşbaşına…Adalardan bir ada olan Kıbrıs, iki, üç daha fazla kuşatılmış halde… “Che”, sözcüğünün yerli dilindeki anlamlarından birinin de “Hey… Duy… İşit… Baksana, işitsene…” olduğundan hareketle, Panikos’un tarihsel sesini duy, sinemasal sese geç kalma… Her türlü milliyetçiliğe, faşizme, şovenizme karşı şiire, şarkıya, dayanışmaya, adayı, insanı, insanlığı savunmaya geç kalma… Arkadaşına, Panikos’a geç kalma… Ona geç kalmak kendine geç kalmak demektir çünkü… Ona, Panikos’a ve birbirimize geç kalırsak tarih önünde yanılmış ve yenilmiş sayılır mıyız? Sayılırız…

(AFRİKA PAZAR – Sezai SARIOĞLU – 12.6.2005)

RADİKAL

Dikkat tehlike!

Gündüz Vassaf

'Hain kurttan kim korkar?' Tehlikelidir vahşi hayvanlar. Eskiden herkes korkardı hain kurtlardan.

Günümüz insanının korkularını inceleyen psikologların kurtları tek gördüğü yer hayvanat bahçeleri.

Aslanlar, kaplanlar, yılanlar... on binlerce yıl korktuğumuz vahşi yırtıcı yaratıkları biz korumaya başladık yok olmasınlar diye.

Biz besliyoruz aç kalmasınlar diye.

Türümüzün gelişmesiyle korktuklarımız da değişti.

Karanlıktan korkuyoruz hâlâ.

Ama, Tanrı korkusunun yerini giderek sanallaştırılan terörist korkusu almış yeni dünyada.

Bir zamanlar tehlikenin kokusunu alırdı insan. Biz, koltuk altlarımızın kokacağından korkuyor, kokusuzlaştırdığımız dünyamızın yapay kokularında koklaşıyoruz.

Düşmandan korkardık, hâlâ da korkuyoruz. Ama artık düşmanın kendi içimizde olduğunu da biliyoruz.

Biziz tehlikeli olan ve tehlikelerimizi yaratan.

İki ayağımızın üstünde doğrulduktan sonra yüksele yüksele katedrallerin, minarelerin, gökdelenlerin tepelerine vardığımızda yükseklik korkusunu keşfettik adına akrofobi dediğimiz. Kendi ellerimizle ördüğümüz mekânların duvarları arasına tıkışıp, kapalı yerlerde kalma korkumuz klostrofobiyi keşfettik. Küçücük beynimiz evrimle geliştikçe düşüncelerimizin de tehlikeli olduğunu söyleyenler oldu... Düşünceyi doğru yola sevk etmek için işkenceyi keşfettik tehlikesiz toplumlar yaratmak uğruna...

Kan döke döke bayraklarımızı koruduk birbirimize karşı. Ölümden, öldürmekten korkmasınlar diye eğitiyoruz askerlerimizi. Askerlerin sivilleşmesini tehlikeli buluyor komutanları. Aynı sivil toplumların askerleşmesini tehlikeli bulduğumuz gibi.

Doğuşumuzdan itibaren "Dikkat, tehlike!" diye uyarılıyoruz. Bir ömür boyu yiyip içtiklerimizin, arkadaşlarımızın, eşlerimizin nasıl tehlikeli olabileceğini dinler olduk, doktorlarımızla psikologlarımızdan.

Kendini koru!

Çoğunluğumuz, her yıl yoksulluktan milyonlarımızın ölümüne neden olan hastalıklar ve açlığı kanıksayıp, gündelik yaşamın en küçük ayrıntılarında korku arar bir konumda, bireysel evhamlarının derdine düştü.

Nükleer tehlikenin yerini panik ataklar aldı.

Dağ başında oturanları kandırıp sel sigortası satıyorlar.

Sevilmeyiz diye, sevmekten korkuyoruz.

Korkutulmaya o kadar alıştırıldık ki, korkacak bir şey olmadığ zaman da korkmaktan korkuyoruz.

(RADİKAL – Gündüz VASSAF – 12.6.2005)

MİLLİYET

Mare nostrum

Güneri CİVAOĞLU

Cennette günah diye anılan adada 24 saatlik bir yaşam parantezi açtım. Bir saat firması "Biz saat değil, zaman kavramı satıyoruz" diye reklam yapmakta.

Mikonos (Mykonos) bunun bir örneği...

Başka bir zaman boyutunda yaşanıyor.

Yaşam önce kafelerde başlıyor.

13.00 dolaylarında afyon patlatmak için mis kokulu kahve...

Kahvaltı 14.00-14.30'da...

Daha sonra harikulade kumsallar, koylar, kristal gibi turkuaz pırıl pırıl su...

Sürekli içki servisi ve plaj partisi...

En güzel plajı ikiye bölünmüş... Birinde erkekler(!), diğerinde kadınlar(!)

Böyle ayrımcılığı olmayan sıradan dünyalılara zaten Ada'nın tümü açık.

21.00 dolaylarında otellere dönüş.

Duş, belki yarım saat-bir saat siesta... Gece için hazırlık... O saatlerde Mikonos sokakları boş. Sanki görüntü donmuş...

12.00'ye doğru ada birden hareketleniyor.

Yemek ve disko...

Sabah 4 dolaylarında plajlara yeniden akın başlıyor. Sabaha kadar içki, dans... Plajlarda sevişen çiftler... Ve deniz... Sabah 9'a kadar böyle sürüyor.

.............................

Mikonos'ta sanki zamanın ayağı kaymış ve başka saatlerin yaşandığı bir 24 saat...

.............................

Mikonos, zaman kavramı kadar, yaşam kavramı da satıyor.

Bir coğrafyada turizm, ancak tarih, sanat ve kültür tabanı üzerinde yükseliyorsa tutulur.

Mikonos da sadece "seks/içki"nin adası olarak algılanırsa, yüzeysel yaklaşım olur.

Mikonos, eğlence çekim alanı oluşturmadan önce entelektüellerin adasıydı. Onları bir araya getiren şey, harikulade denizi, kumsalları, pek bilinmeyen, güzelliklerinin ötesinde, adanın tarihi yapısıydı da...

1207'de Venediklilerin hâkimiyeti altına girmiş olan adalılar, 1615'te Mikonos topluluğunu kurmuşlardı.

Kyklad türü köylerin en güzel örneklerinden biri...

Dar sokakları, aslında korsanlardan korunmak için düşünülmüştü.

Ada'nın Arkeoloji Müzesi, Halk Müzesi, Ege Deniz Müzesi ve Kent Sanat Galerisi ünlüdür.

Adanın diskoları, restoranları, kahveleri ve plajları, günaha "tavan" yaptıran yaşamı kadar, tarihi kalıntıları ve müzeleri, sanat galerileri de ilgi çeker.

Yanındaki Delos Adası, Yunanistan'ın önemli arkeolojik sit alanlarından biridir.

Mitolojiye göre Artemis ve Apollon, Delos'ta doğmuşlar.

İyonlar, MÖ 1000 yılında bile Apollon'un onuruna dans ve spor gösterilerinin yapıldığı Delos şenliklerini başlatmışlardı.

Çılgınlıkların doruğa çıktığı Mikonos geceleri, bir bakıma 3000 yıllık şenlik geleneğinin devamıdır.

Burası, bizim Bodrum'un oluşum sürecine benzetilebilir.

Nasıl ki Bodrum, önceleri entelektüellerin buluşma/sığınma yeriydi... Daha sonra tarih ve entelektüel doku üzerine eğlence ve turizm dalgaları geldi... Mikonos da aynı süreci geçirdi.

Harikulade deniz ve kumsal çerçevesi, Bodrum iklimini andıran az uyku yeterli rutubetsiz geceleri, bu oluşumun diğer unsurları...

Ada'da her dakika güzel.

İçki, seks, dans büyüsüyle güneşin doğuşu plajlardan izleniyor... Güneş batışı ise, Platis Gialos'tan kalkan taksi teknelerle gidilen koylardan...

İki kattan yukarısına izin olmayan, doğayla bütünleşmiş mimari göz okşuyor.

...........................

Bu ayın sonundan itibaren Mikonos'a İstanbul'dan doğrudan uçak seferleri var.

Keyifli, güzel bir yolculuğun ilkini yapanlar arasındaydım.

Fırsat buldukça tekrarlayacağım.

Tadı damağımda kaldı.

İki saat ötesi Santorini Adası'na da aynı şirket uçak kaldırıyor.

Bodrum'a gider gibi 55 dakikada adalara iniliyor.

Ege'nin iki yakası arasında sular ısındıkça aynı kültürün çocukları birbirine yaklaşıyor.

Akdeniz'den Latince "mare nostrum" diye söz edilir.

Yani, "bizim deniz..."

Bu denizin etrafındaki insanlar yerkürenin neresinde karşılaşsalar garip bir çekimle birbirlerine yaklaşırlar.

Türkiye'nin AB'ye tam üyeliği için Yunanistan, İtalya, İspanya hatta Portekiz toplumlarının yüzde 50'sinden fazlası EVET diyor.

Kamuoyu araştırmalarının ortaya koyduğu bu gerçek, bir rastlantı olamaz.

Aynı denizin çocukları, aynı tatları alıyoruz.

Teşekkürler Berna ve Fem...

(MİLLİYET – Güneri CİVAOĞLU – 12.6.2005)

MİLLİYET

Dünya sanatı neyle meşgul?

Can DÜNDAR - Venedik

Venedik'e adını işgalci Romalılar koymuş. Romalılar, yerel halka "ötekiler" anlamında "Venetians" dermiş.

Venedik, "ötekiler"in işgali altındaydı bu kez...

Dünya sanatçılarının 2 yılda bir boy gösterip yaratıcılıklarını yarıştırdığı Venedik Bienali'nde güncel sanatın en yeni ürünlerini görme fırsatı bulduk.

Bienal'i 6 yıl önce de gezmiştim. Arada dünya büyük değişim geçirdi. Yeni bir binyıl başladı. 11 Eylül'le bütün dengeler altüst oldu.

Peki bunlar sanata nasıl yansıdı?

Çağının önünde koşan 21. yüzyılın sanatçısı nasıl bir dünya, nasıl bir yarın hayal ediyor?

Venedik'te gezebildiğim sergilerde- bunu solumaya çalıştım.

* * *

Önce genel gözlemimi söyleyeyim:

Sanat eserleri, daha karamsar, daha uysal, daha apolitik...

Öngörülemeyen geleceğe dair bir kaygı, bir arayış hissediliyor.

Özellikle devletlerin finanse ettiği sanat ürünlerinin yer aldığı pavyonlarda cesur, muhalif, sorgulayıcı, protest yapıtların sayısı azalmış; sinik, alaycı, deneysel tarz hepten öne çıkmış.

Kadınların, feministlerin, eşcinsellerin, azınlıkların yapıtlarında eleştirel, öncü tavır daha net gözleniyor; kalanı, çağın karmaşasının yansımaları...

Video çalışmaları, yani ekran hâkimiyeti bütün dünyada olduğu gibi sanatta da ön planda...

Tuvallerde, fotoğraflarda kitleler karşısında bireyin ağırlığı iyiden iyiye artmış.

Sanatçının ilgisi, dünyanın gidişatından çok, insanın iç yolculuğuna kaymış.

* * *

Bir başka gözlem, gelişmiş ülkelerle geri kalmışların sanatı arasındaki farka dair...

Burada basit bir kıstasım var:

Girdiğim pavyonu, hangi ülkeye ait olduğunu bilmeden gezersem sadece eserlere bakarak ülkeyi tahmin edebilir miyim?

Fas, Mısır gibi ülkeler için bunu yapmak basit... Çünkü pavyonlar birer turizm reyonu havasında...

Daha iyi durumda olanları, işledikleri konulardan bilebilirsiniz. Türkiye, İran, İsrail, Çekoslovakya gibi "öteki" ülkelerin sanatçıları daha çok "kimlik", "farklılık" "aidiyet" gibi konularda eser veriyor.

Gelişmiş ülkelerin sanatçıları ise daha evrensel sorgulamalar peşinde... "Zaman", "ölüm", "hayat" gibi konularla çağı kavrama gayretinde...

* * *

Örneğin Danimarka pavyonunda iki çocuk maketi, hayatın bütün sıkıcılığını iteler gibi bir topu biteviye birbirine yuvarlayıp duruyordu.

İsrail, kendi kuruluşunu ya da Kudüs'teki yerleşim bölgelerini hatırlatırcasına, ağaçtan mobilyalar inşa eden bir Robinson fikriyle katılmıştı.

Çek pavyonunun demir bilyelerle kaplı zemini, giren her konuk tekmeledikçe yeni bir şekil alıyordu; dağılan ve yeniden şekillenen Çekoslovakya'yı ve dünyayı çağrıştırırcasına...

Ruslar da, ancak izleyici içeri girdikçe hareketlenen bir video gösterisiyle "katılım"a vurgu yapıyordu.

Almanlar, eserlerini gezmeye gelen konukları -kendilerinden beklenmeyecek bir alaycılıkla- "Oh, bu çok çağdaş" diye neşeyle dans eden genç-yaşlı oyuncularla karşılıyordu.

Her sanatçı, içinde yüzdüğü akvaryumun camından gördüğü dünyayı resmetse de daha geniş akvaryumlarda yüzenler, deryayı daha geniş ve derin kavrayabildiklerini gösterdiler.

BETON VE ÖRGÜ SAÇLAR:

İranlı Mandana Moghaddam, 21. yüzyıl İran kadınını sembolize eden bir yapıtla katıldı Bienal'e... Ortada dev bir beton kütle var. Ve kütle 4 ucundan 4 uzun saç örgüsüyle tavana asılı... İnsana, "Saç mı beton bloku havada tutuyor, blok mu taşıyıcısını örgülü saçlarından yakalamış" diye sorduruyor.

GÜZEL EVİM:

Macar Blazs Kicsiny'nin eserinde bir gezgin var. Elinden eksik etmediği bavullarına zincirlenmiş. Kendisini eve bağlayacak bir sevdalıya ve onunla kuracağı yuvaya demir atmayı özleyen gezginin, o arayışın peşinde ebediyen seyahate mahkûm olmasındaki çelişki...

(MİLLİYET – Can DÜNDAR – 12.6.2005)

HÜRRİYET

Endülüs’te raks beni yüzyıllardır sarsıyor

Yalçın DOĞAN

Endülüs’te gecenin serinliği beynimi, gönlümü serinletmeye yetmiyor. Beni saran Rönesans sancısı. 600 yıldır her yanım sancıyor. Tarih beni kültüre vuruyor.

Kültür, Endülüs kaldırımlarına vuruyor. Sokakların ortasında heykellere, anıtlara. Ay, gecenin Endülüs çıbanı...

Gökyüzünde buluşan gelin alayı gibi. Ancak, bir arabanın geçebileceği dar sokaklar. Sağlı sollu evlerin balkonlarında, pencerelerinde çiçekler... Gökyüzünde buluşuyor.

Dar sokaklardan birinde gelin alayı bitiyor, bir meydana açılıyor.

Açıldığı meydanda İbn-i Rüşd heykeli. Ortaçağ’ın Endülüs’teki ünlü İslam bilgini. Cordoba’nın ortasında heykel beni Aristo’ya götürüyor. Gazali’ye götürüyor. Rönesans’a götürüyor.

İbn-i Rüşd ve Gazali, Cordoba’da beni Fatih Sultan Mehmed’e götürüyor.

Gece saat 02.00. Hilmi Yavuz’a nazire, Ay, gecenin Endülüs çıbanı. Tarihin ortasındayım.

*

Fatih Sultan Mehmed, huzuru hümayun, Gazali ve İbn-i Rüşd yanlıları 6 gün 6 gece hümayunda çarpışıyor. 6 gün, 6 gece süren tartışmada çağ kapatan, çağ açan padişah karar veriyor:

‘Devlet işleri, din ile birlikte ola!..’

550 yıl önce atılan bu tohum, Gazali’nin zaferi. Bugünün hálá sancısı.

Dönüyorum, Rönesans’a bakıyorum. Fena halde canım acıyor. Oysa, çağ kapatan, çağ açan padişahın fermanı uluslara ve dinlere engin hoşgörü getiriyor. Padişah tabuları kırıyor, kendi resimini yaptırıyor. Bizans’ı dize getiriyor, ama Gazali’yi tercih ediyor.

İbn-i Rüşd, küffara Rönesans yolunu açıyor. Rönesans Osmanlı’ya teğet geçiyor.

*

Cordoba’da İbn-i Rüşd heykeli, bir başka sokağı işaret ediyor. Bu kez portakal, zeytin ağaçları, palmiyeler arasında bir sokak. Ağaçlar ortasında bir lokanta. Gece saat 02.30. Dalları portakal basıyor, dalları zeytin basıyor.

3 dinin gelip geçtiği Cordoba’da tarih beni basıyor.

Romalılar fethediyor, Müslümanlar, Hıristiyanlar fethediyor, Yahudiler gelip geçiyor. Geçerken Cordoba’da hepsi yüzlerce anıt bırakıyor.

İşte, Mezquita Camii avlusu. Roma kilisesi üzerine Emeviler, Endülüs’te çağın en büyük külliyesini inşa ediyor. I. Abdurrahman, II. Abdurrahman, I. El Hakem, II. El Hakem, derken, hepsi camiye bir taş ekliyor. Tam 200 yıl sürüyor bu inşaat.

1200’lerde Endülüs yeniden Hıristiyanların. Cami yeniden kilise. Şimdi müze. İçeri giriyorum. Tüm duvarlar ve tavanlar fresk dolu. Müze ama, ortada yine de ayin yapılan kilise. Hazine dairesi, altın ve zümrüt kakmalı heykeller, kupalar, giysilerle dolu. Kilise-cami-kilise, dinlerin dinlere rövanşını anlatıyor.

*

Sadece öteki dinlerden değil, din rövanşını bilimden de alıyor. Endülüs’te dinler, insanları unutturuyor. Kilise bastırıyor. Endülüs’te, Stendhalvari, her yer kararıyor. Rönesans mı?.. Hangi Rönesans?.. İşte Endülüs’te engizisyon. İnsan kelleleri havada uçuşuyor. İşkence kaynağını engizisyondan alıyor. Yakılan insanlar, dönen çarklara bağlanan insanlar. İnançlarının bedelini ödüyor. Biri, ‘Dünya dönüyor’ diyor. Sonra vazgeçiyor. Biri yıldızlı gökleri keşfediyor. Sonra geri adım atıyor.

Matematik, felsefe, fizik, astronomi el ele veriyor. Onca acıya, onca eziyete rağmen yine de mutlu son. Belki o acı ve eziyet olduğu için mutlu son. Doğruyu söylediği için yakılan adamın heykeli, 300 yıl sonra yakıldığı yerde dikiliyor. Mutlu sona yakılan insanların heykelleri dikilerek ulaşılıyor.

*

Burası Cordoba. Yıl şimdi 711. Tarık Bin Ziyad birkaç yüz kilometre güneyde gemileri yakıyor. Endülüs’te İspanya Sarayı’na giriyor. Şair-i azam Abdülhak Hamid Tarhan, 1200 yıl sonra Tarık Bin Ziyad’ın bu anını yakalıyor. Yazdığı tiyatro eserinde Bin Ziyad’ın hepimizi durduran tiradı:

‘Tarık, sen ki bir Emevi çadırında doğdun, şimdi İspanya saraylarının hazineleri önündesin. Tarık, sen nereden geldin, nereye gidiyorsun?..’

Endülüs’te gecenin serinliği beynimi, gönlümü serinletmeye yetmiyor. Beni saran Rönesans sancısı. 600 yıldır her yanım sancıyor.

Tarih beni kültüre vuruyor. Kültür, Endülüs kaldırımlarına vuruyor. Sokakların ortasında heykellere, anıtlara.

Her sokak, bir dönemin mirası. Hepsi canlı. Hepsi karşımda. Hepsi bana uzakta.

*

Endülüs’te geçen yüzyılın en büyük şairlerinden Lorca, iç savaşta can verirken, benim en büyük, asla vazgeçilmez şairlerimden biri, ‘Endülüs’te zil, şal ve gül’ diyor. Benim edebiyatımın unutulmaz şenliği...

O zil, bende onulmaz yaralar açıyor. O gül, yaralarıma merhem olmuyor. O şal, yaralarımı örtmüyor.

Endülüs’te raks beni yüzyıllardır sarsıyor.

Endülüs’te usul usul akan Guadalquivir Nehri, görünmez bir güçle, hırslarımı anaforuna çekmeye çalışıyor. Yüzyıllardır olduğu gibi, ben ayaktayım. Direniyorum. Vazgeçmiyorum. Vazgeçmeye hiç niyetim yok.

Ay, gecenin Endülüs çıbanı...

(HÜRRİYET – Yalçın DOĞAN – 12.6.2005)

copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org