Medyadan Seçmeler, 18 Ekim 2005 Sevgül Uludağ | ||
15 Eylül - 18 Ekim 2005 MEDYAYA TAKILANLAR
Yunan ırkçılar Türkiye karşıtı festivalde ısrarlı
Yunanistan’daki düzenlenmesi planlanan ancak daha iptal edildiği açıklanan ırkçı festivalin organizatörleri, toplantının Yunanistan’da "gizli bir yerde" yapılacağını açıkladı. Yunanistan’da yapılması planlanan ancak daha sonra Yunan makamlarınca iptal edildiği açıklanan Türkiye karşıtı ırkçı festivalin organizatörleri, her şeye rağmen toplantının yapılacağını iddia etti. "Bizim Avrupamız, Onların Değil. Türkler Avrupa’dan Dışarı" sloganıyla başlaması planlanan ırkçı festivalin düzenleyicileri, "Festival her şeye rağmen düzenlenecek. Gençlik buluşması, Yunanistan’da özel bir mülk üzerinde gerçekleştirilecek ve hiç kimse toplantıdan bir gün öncesine buranın neresi olduğunu bilmeyecek" diye konuştu. Avrupa’nın en az dokuz ülkesinden ırkçı partilerin katılımı beklenen festivale birkaç bin neo-Nazi’nin katılması bekleniyor. Daha önce festivale katılacağını açıklayan ırkçı partiler arasında Alman Demokrasi Partisi, İtalyan Forza Nuova, İspanyol La Fallange vardı. Irkçı festivalin organizasyonunu da Yunan Altın Şafak üstlenmişti. Toplantıya Yunanistan’dan gelen tepkiler de arttı. "Avrupa’da Irkçılık Karşıtı Gençlik" grubunun Yunan üyeleri, festival alanı önünde kendi kamplarını kuracaklarını ve hiçbir neo-Nazi’yi toplantı alanına sokmayacaklarını açıkladı. Yunan ırkçılık karşıtları, "Toplantının nereye kaydırıldığı önemli değil. Festival nederne yapılırsa yapılsın biz de oraya gideveğiz" dedi. Böyle bir karşılaşmanın gerçekleşmesi halinde ise çatışmaların yaşanabileceğinden korkuluyor. (ANKA – 15.9.2005)
POSTA
Bu iş bizi bozmaz
Mehmet Ali BİRAND
Avrupa Birliği Brüksel’de Türkiye’yi konuşuyor. Ortaya çıkan taslağa bakılırsa, Ankara rahatsız olacak, ancak 3 Ekim müzakereleri kurtulacak. Bakın, AB Karşı Deklarasyonu (KD) ne diyor? Bu yazıyı belirli bir çekinceyle yazıyorum. Zira dün öğleden sonra, Brüksel’de 25 üye ülke daimi delegeleri bir araya geldiler ve Türkiye konusunda yayınlayacakları Karşı Deklarasyona (KD) son şekli vermek için masaya oturdular. Ben bu yazıyı yazarken toplantılar henüz bitmemişti. Ancak siz bugün diğer sayfalarda kesin sonucu okuyabilirsiniz. Ne olursa olsun, bu yazıda size anlatacaklarımla toplantının sonucunun birbirinden çok farklı olmayacağını sanıyorum. Herşeyden önce, AB’nin üstünde çalıştığı Karşı Deklarasyon, Türkiye’nin daha önce yayınladığı Kıbrıs Deklarasyonuna bir yanıt niteliğinde olacak. Nasıl bizimki tek yönlü ve sadece bizi bağlayan bir Deklarasyon idiyse, AB’nin Kıbrıs Deklarasyonu da aynı şekilde tek yönlü ve kendi görüşlerini açıklamaktan ileri gitmeyen, hiçbir bağlayıcılığı olmayan bir belge olacak. Yani fazla telaşlanmaya, onur meselesi yapmaya hiç gerek yok. Ankara beğenmezse, çıkıp “Ben sizinle aynı görüşte değilim. Deklarasyonunuzu da kabul etmiyorum” der ve sırtını döner, kendi işine bakar yani müzakere masasına oturur. Şu anda tartışılan taslağın ne anlama geldiğini şöyle anlatabiliriz: (Bakınız tam metin yanda) 1. Türkiye’nin ek protokolü imzalaması olumlu, ancak Kıbrıs hakkındaki Deklarasyonundan üzüntü duyar. 2. Türkiye’nin Deklarasyonu tek yanlıdır, bizi bağlamaz. Deklarasyon, Türkiye’nin yükümlülüklerini etkilemez. 3. Türkiye, Kıbrıs gemilerine limanlarını açmak zorunda. Türkiye’nin bu kurala uyup uymadığı 2006 yılında kontrol edilecek. Gerekirse, bu anlaşmazlığı çözmek için mekanizmalar çalıştırılacak. Eğer Türkiye, Kıbrıs gemilerine hava ve deniz limanlarını açmazsa, başlıklar (Ulaşım, Malların serbest dolaşımı ve Gümrükler gibi...) açılmayacak. 4. Türkiye, Kıbrıs’ın 1 Mayıs 2004’ten bu yana AB’nin tam üyesi olduğunu unutmamalı ve buna göre hareket etmeli. 5. Türkiye tam üye olmadan Kıbrıs’ı tanımak zorunda . 6. AB, Kıbrıs sorununun BM çerçevesinde çözümü gerektiğini kabul eder. 7. AB bu sorunları 2006 yılında yeniden ele alıp görüşecek. (NOT: Bu cümle, yeni bir karar gerektirdiği anlamına gelmiyor.) Bu taslak aynen kabul edilirse, Türkiye’yi bozmaz. Kimileri, AKP hükümetini eleştirir ancak 3 Ekim müzakerelerini engellemeyeceğinden dolayı önemli değildir. Asıl önemlisi, bundan sonra görüşülmeye başlanacak olan Müzakere Çerçeve Belgesidir. (MÇB) yukarıdaki fikirler MÇB’ye de sokulursa kötü olur. Zira MÇB bağlayıcıdır. Özetle asıl önemli tartışmalar bundan sonra başlayacak. * * * TASLAK DEKLARASYON AYNEN ŞÖYLE: 1- Avrupa Topluluğu ve Üye Ülkeleri, Avrupa Komisyonu’nun Aralık 2004 tarihinde varmış olduğu sonuçlar uyarınca Türkiye’nin, Türkiye ile Avrupa Topluluğu ve Üye Ülkeleri arasında ortaklık antlaşmasının ek protokolüne attığı imzayı kabul etmektedir. İmza sırasında Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilgili açıklama yapma ihtiyacını üzüntü ile karşılamaktadırlar. 2- Avrupa Topluluğu ve Üye Ülkeleri bu açıklamanın tek taraflı olduğunu, Protokolün içeriği olmadığını ve Türkiye’nin zorunluluklarına yasal hiçbir etkisi olmadığını açıkça belirtir. 3- Avrupa Topluluğu ve Üye Ülkeleri Ek protokolün ayrıcılık yapılmadan tamamen uygulanmasını ve taşımacılıktaki kısıtlamaları da içeren malların serbest dolaşımı için bütün engellerin kaldırılmasını beklemektedir. AB tarafı Ortaklık Anlaşması çerçevesinde 2006 yılında uygulamayı değerlendirecektir. Eğer gerekirse, uygulanabilir anlaşmazlıkları çözüm mekanizmalarına yönelecektir. Avrupa Topluluğu ve Üye Ülkeleri Türkiye’nin imza koyduğu obligasyonları yerine getirene kadar ilgili bölümler için görüşmeler başlamayacaktır. 4- Avrupa Topluluğu ve Üye Ülkeleri Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1 Mayıs 2004 tarihinde AB’ne üye olduğunu hatırlatır. Kıbrıs Cumhuriyetini uluslararası hukukun bir parçası olduğundan dolayı tanıdıklarının vurgularlar. 5- Tam üyelik öncesi tüm üye ülkelerin tanınması üyeliğin gerekli bir parçasıdır.Bu nedenle AB, Türkiye’nin tüm üye ülkeler ile ilişkilerinin mümkün olan en kısa zamanda olağanlaşmasına (normalleşmesine) verdiği önemin altını çizer. 6- Bu çerçevede AB ve üye ülkeleri, BM Genel Sekreterinin Kıbrıs sorununun kapsamlı bir çözüme kavuşması yönündeki çabasını desteklemek ve kalıcı bir çözümün bölgede barış, istikrar ile uyumlu ilişkilere katkıda bulunacağı konusunda da hemfikirdirler.’’ 7- Konsey bütün bu konuları 2006 yılında ele alacaktır. (POSTA – Mehmet Ali BİRAND - 15.9.2005)
POLİTİS:
“Kıbrıs sorununda ne istiyoruz?”
Kıbrıs Rum tarafı, uluslararası alanda birçok kuşkucuda, Kıbrıs sorununda gelişme yaşanmasını ve şu anda çözüme varılmasını istemediği, ancak Kıbrıslı Türklerin AB vasıtasıyla Kıbrıs Cumhuriyeti’ne dahil olmasını istediği yönünde bir izlenim yaratmaktadır. Şüphecilere göre bu izlenim, bazı faaliyetlerimizden ortaya çıkmaktadır. Kıbrıs Rum tarafı, geçtiğimiz yıl Aralık ayında yapılan AB Zirve Toplantısında, Kıbrıs sorununun çözümü ile Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin başlamasının bağlantılı kılınmasını istemedi, ancak yeni bir ifade olan Türkiye ile ticari ilişkilerimizin normalleşmesini önerdi. Tassos Papadopulos’un Sözcüsü, yazın başlarında Prendergast ile görüştü, ancak Annan Planındaki değişikliklerle ilgili somut tezlerimizi değil, genel olarak bazı endişe bölgelerimizi ortaya koydu. Şu günlerde, Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönünde yayınladığı deklarasyona cevap olarak Komisyon’un karşı deklarasyonunun görüşülmesi çerçevesinde, Hükümetimiz, Kıbrıs sorunu ile ilgili herhangi bir ifadenin yer almaması konusunda ısrar ediyor. Hatta iktidardaki partiler bile, Hükümeti, kötü uygulamaları ve Kıbrıs halkının 24 Nisan tarihinde ifade ettiği iradenin kötü bir şekilde ele alınması konusunda suçlayıcı nitelikte bazı açıklamalar yapmaktadır. Genel olarak içinde bulunduğumuz şu günlerde, Kıbrıs sorunundaki görüntü bulanıktır ve bunun bütün sorumluluğunun Hükümette olduğunu düşünüyoruz. İçteki ve uluslararası alandaki kamuoyu, yanıtlanması gereken bazı sorular sormaktadır: • Kıbrıs sorunundaki müzakerelerin yeniden başlamasını istiyor muyuz? Eğer yanıt evetse, bu konu ile ilgili olarak ne yapıyoruz? • Zaman mı kazanmak istiyoruz? Eğer yanıt evetse, ne umut ediyoruz? • Bizim AB üyesi olduğumuz ve Türkiye’nin Avrupa perspektifini sağlamak için destek aradığı bir dönemde, neden müzakerelerin derhal başlamasını değil de ilişkilerimizin normalleşmesini istiyoruz? (POLİTİS – 15.9.2005)
ALİTHİA: “Onbeş dakika yeterli olacaktı”
Alekos KONSTANTİNİDİS
Dışişleri Bakanı Yorgos Yakovu, Cumhurbaşkanı Papadopulos ile BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın beklenen görüşmesinden birşey ortaya çıkmasının sözkonusu olmadığını ifade etmek için şunları söyledi: ‘Cumhurbaşkanı ile BM Genel Sekreteri’nin görüşmenin uzun süreciğini tahmin etmiyorum. Bu görüşmenin sadece on beş dakika sürmesi bekleniyor.’ (Caydırıcı diplomasi). Ancak Papadopulos ile BM Genel Sekreteri’nin görüşmesinin ne kadar süreceği önemli değildir. Bu görüşmenin uzun sürmesinin hiçbir önemi yoktur. Önemli olan görüşmenin içeriğidir. Önemli olan, Cumhurbaşkanı Papadopulos’un bu görüşmede BM Genel Sekreterine birşeyler söyleyip söylemeyeceğidir. Eğer Cumhurbaşkanı Papadopulos’un Kofi Annan’a söyleyecek ciddi birşeyleri varsa, bunun için on beş dakika bile yeterli olacaktı. Eğer Cumhurbaşkanı Papadopulos, Kıbrıs sorununun çözümlenmesi ve Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi amacıyla müzakerelerin yeniden başlamasını gerçekten istiyorsa, uluslararası örgütün Genel Sekreteri’ni, anlaşmaya varmak için, siyasi iradenin ve kararlılığın varolduğu (ki Prendergast Kıbrıs ziyareti sırasında böyle birşeyin olduğunu saptamamıştı) ikna etmek için yeter de artar bile... Papadopulos’un Kofi Annan’a, müzakerelerin Annan Planı temelinde yeniden başlamasını imkansız kılacak önkoşul koymadan, müzakere masasına dönmeye hazır olduğunu açık bir şekilde ifade etmesi için on beş dakika yeterlidir. Hem Cumhurbaşkanı Papadopulos, hem de Yorgos Yakovu, Kofi Annan’ın Kıbrıs sorununun çözümü yönünde yeni bir girişim ya da çaba üstlenmeye karar vermesi için tam olarak neyi beklediğini biliyorlar. Papadopulos, BM Genel Sekreteri’nin beklediği şeyi, on beş dakikada değil, beş dakikada da açıklayabilir. Ancak Kieran Prendergast’ın, New York ve Lefkoşa’da gerçekleştirdiği, uzun saatler süren görüşmelerden sonra saptadığı gibi, siyasi irade ve karalılık yoksa, Cumhurbaşkanı Papadopulos ile Kofi Annan’ın görüşmesi on beş dakika değil, on beş saat sürse bile, hiçbir sonuç vermeyecektir. EDİ Başkan Yardımcısı Mihalis Papapetru, geçtiğimiz Pazar günü ‘Alithia’ gazetesine verdiği demeçte, ‘BM tarafından yeni bir girişim yönünde önkoşulun ve niyetin varolmadığını, çünkü Kıbrıs Rum tarafının, son ağız yoklamaları yapılırken, BM Genel Sekreteri ve diğer uluslararası faktöre gönderdiği mesajın çözüm için acele etmediğimiz ve şu anda çok şeyin olamayacağı yönünde’ olduğunu söyledi. Ancak siyasi irade ve kararlılık olduğu ve bir on beş yıl daha beklememizin daha iyi olduğuna karar vermediğimiz zaman, on beş dakika içinde bile çok şey olabilir. (ALİTHİA – Alekos KONSTANTİNİDİS – 15.9.2005)
ALİTHİA: “AB’nin komik eşit üyesi”
Pampos HARALAMBUS
Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos, acıklı ulusa sesleniş konuşması vasıtasıyla, Kıbrıslı Rumlara, Annan Planının reddedilmesinden kaygı duymamaları ve iyimser olmaları yönünde çağrıda bulundu, çünkü: ‘Annan Planının reddedilmesi halinde, Kıbrıs Cumhuriyeti bir hafta içinde AB’nin eşit üyesi olacak ve siyasi açıdan korunacaktır.’ 17 Haziran 2004 tarihinde, yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyesi olup, siyasi açıdan korunduğu tarihten bir buçuk ay sonra, Avrupa Konseyi, Cumhurbaşkanı Papadopulos’un katılımıyla, Türkiye’yi, ‘Kıbrıs sorununu çözmek için elinden geleni yaptığı’ yönünde överek, işgalin sorumluluklarından kurtardı. 17 Aralık 2004 tarihinde, Kıbrıs’ın Cumhurbaşkanı’nın eşit üye olarak katılacağı ve Türkiye’nin AB ile üyelik müzakerelerine tarih almayı beklediği ikinci Avrupa Konseyi yapılacaktı. 11 Ekim 2004 tarihinde, Kıbrıs Cumhuriyeti Brüksel’de bir dizi talebini içeren memorandum sundu. Bu memorandum, Türkiye’ye çok istediği tarihi vermek için önkoşul olarak sunuldu. Memorandumda şunları istedik: 1. Kıbrıs’ın Türkiye tarafından derhal ve tam olarak tanınmasını. 2. Ankara’da Kıbrıs Büyükelçiliği açılmasını. 3. Türk limanlarının Kıbrıs gemilerine açılmasını. 4. Türkiye’nin havaalanlarının Kıbrıs için açılmasını. 5. Yeni yerleşiklere moratoryum konulmasını. 6. Türk askerlerinin geri çekilmesine takvimler konulmasını. 7. Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymasını 8. Kıbrıs ve Türkiye arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesini. 9. Türkiye’nin, uluslararası örgütlere katılmak istediği zaman Kıbrıs karşısında veto kullanmamasını. 10. Gümrük Birliği’nin genişletilmesini. Nitekim, siyasi açıdan korunmuş Kıbrıs’ın Cumhurbaşkanı bunlardan hiçbirisini elde etmeden, Türkiye’ye üyelik tarihi verdi. Bütün üye devletleri ilgilendiren ve başka türlü olmayan son önkoşul kabul edildi. Türkiye yazılı olarak değil, sözlü olarak taahhütte bulundu. Bunun ötesinde, taahhüt gelecekle ilgiliydi ve karışık ve anlaşılmayan koşullara eşlik ediyordu. Eşit Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımaktan kurtulmayacağı yönünde kendi açıklamasını yaptı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ‘gerekleri ile birlikte’ tanınmasını istedi, aksi taktirde Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlamaması gerektiğini ifade etti. Cumhurbaşkanı’nın sağ kolu DİKO Başkan Vekili Nikos Pittokopitis, durumları ta o zamandan, açık bir şekilde ortaya koydu. Pittokopitis, ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, AB’nin bağımsız ve tam üyesi olarak imza atması için sadece bir anlığına tanınıp, imzadan birkaç dakika sonra tanınmayan bir devlet olamayacağını’ ifade etti. Pittokopitis, ‘herhangi bir baskıya ya da herhangi bir çıkara boyun eğmeye niyetli değiliz, çünkü neden Avrupa’ya girdik, Avrupa ilkeleri nerede, Avrupa hukuku nerede, mevzuat nerede, Avrupa bütün toprağıyla Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanırken, diğer yandan Türkiye bizi devlet olarak nasıl tanımaz, Türkiye bizi devlet olarak tanımazken, Avrupai süreci için onu tanımamızı nasıl isteyebilir, şeklindeki soruları kendi kendimize soruyoruz.’ Sonuç olarak tanınmış bir devletiz ve baskılara boyun eğmeye niyetli değiliz. AB’nin tam ve eşit üyesiyiz, Avrupa ilkeleri nerededir? Eğer Pittokopitis liderine sorarsa, lideri ona, sadece Avrupa ilkelerinin nerede olduğu konusunda değil, aynı zamanda siyasi açıdan korunmanın nerede olduğunu ve bir devletin komik bir devlet iken, Avrupa’da ne kadar eşit olduğu konusunda da yanıt veremeyecektir. (ALİTHİA – Pambos HARALAMBUS – 15.9.2005)
MİLLİYET
Fransa'ya fazla güvenen Rumlara hüsran
Semih İDİZ
Rumların AB'de oynamaya çalıştıkları temel oyun tutmadı. Nedeni ise Fransa'ya fazla güvenmeleri. Paris'in, kendi amaçları için olsa bile, Kıbrıs konusundaki ısrarını sonuna kadar sürdüreceğine inandılar. Oysa gelişmeler bunun böyle olmadığını gösteriyor. Gerçi Rumlar bu işten elleri tümüyle boş çıkmıyorlar. Türk limanlarının Rum gemilerine açılması konusundaki AB ısrarı bir yerde "kurumsallaşmış" oldu. "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınması" konusunda olmasa da, bu konuda 25 üye arasında görüş birliği var. Türkiye'nin buradaki esas kozu ise AB Komisyonu'nun "Yeşil Hat Tüzüğü"dür. Yani, Kıbrıslı Türkler üzerindeki ekonomik izolasyonun kalkması için ortaya koyulan tüzük. Bu tüzüğün uygulanması şu anda Rumlar tarafından engelleniyor.
Yaygara kopardı Başka bir ifadeyle, "Türkiye bana ambargo uyguluyor" yaygarasını koparan Rum tarafı, Kıbrıslı Türklere uygulanan ambargonun sürmesi için çalıştığını kasıtlı olarak görmezden geliyor. Ankara, diplomatik maharetini kullanarak, bu iki konu arasında bir bağlantı kurulmasını başarırsa, AB'nin limanlar konusundaki ısrarını Kıbrıslı Türklerin lehine dahi çevirebilir. Sonuçta bu limanlar meselesi, siyasi olmaktan çok ekonomik bir meseledir. Örneğin, Tayvan limanlarının dünya gemilerine açık olması Tayvan'ın resmen tanındığı anlamına gelmiyor. Öte yandan, Kuzey Kıbrıs üzerindeki ambargo kalkarsa, Rum kesimi ile Türkiye arasında açılacak olan ticari kanallar Kıbrıslı Türklerin işine bile gelir.
BM'den alınamaz Türkiye'nin burada yürüteceği mantığı ise şöyle özetleyebiliriz: "AB'deki mevcut Kıbrıs karmaşası, Türk tarafından değil Rum tarafından kaynaklanıyor. Nedenleri ise artık herkes tarafından biliniyor. Onun için Türk tarafı da, AB'nin verdiği sözleri tutmasını bekliyor. Bu yapılırsa, Türk tarafının -tıpkı Annan Planı sürecinde olduğu gibi- Kıbrıs sorununun çözümü konusunda iyi niyetli ve samimi olduğu görülecektir." Rumlar, elbette ki, bu limanlar meselesinin çok ötesine gidilmesini istiyorlar. AB'nin Türkiye'yi, üstelik müzakereler öncesinde, "Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımaya zorlamasını bekliyorlar. Ardından da, Kıbrıs sorununun kademeli olarak BM platformundan alınıp AB eksenine oturtulmasını hedefliyorlar. Bu iki temel hedef itibariyle de Fransa'dan ciddi bir "cesaret aşısı" almış durumdalar. Fakat öyle anlaşılıyor ki mantık Fransa'ya, sonunda bunun AB açısından hiç de iyi bir rota olmayacağını gösterdi. Zira, ortada 30 yıllık bir Kıbrıs sorunu var ve bunun bugüne kadar görüşüldüğü yer de BM'dir. BM'yi, Annan Planı'nın "hortlamasından" korkan Rumların arzuladıkları gibi, dışlamak ise sorunun çözümsüzlüğünü derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye'nin "Kıbrıs Deklarasyonu"na karşı AB'nin yayımlayacağı belirtilen, ancak dün de ortaya çıkarılamayan deklarasyondaki en önemli madde, kuşkusuz, Kıbrıs sorununun çözümü için BM'ye işaret eden maddedir. Haberlere bakılacak olursa Rumlar bunu engellemeye çalışıyorlar. Fakat kendileri açısından ortada ciddi bir sorun var. Çünkü, "Hayır, biz BM'yi istemiyoruz" demenin hiç kimse açısından bir mantığı yok. Kaldı ki, hiçbir AB üyesine, "40 yıldır çözülemeyen şu Kıbrıs sorununu BM'nin elinden alıp kendi sorunumuz yapalım" dedirtemezsiniz.
Rum'a baskı yapın AB'nin de kabul ettiği gibi, esas çözüm yeri BM olduğuna göre, bu çözümün formülü de bu aşamada beş aşağı iki yukarı belli. Türk tarafının kendi içindeki Annan Planı karşıtlarını da artık aşarak, bu hususları AB'ye sürekli olarak hatırlatması ve Avrupalı muhataplarını, bu aşamada baskı uygulanacak tarafın Rum tarafı olduğuna ikna etmesi gerekiyor. (MİLLİYET – Semih İDİZ – 15.9.2005)
TO VİMA
Atina etki altında kalmamalı
Rihardos Someritis
Türkiye'nin üyeliğine ilişkin olarak Yunanistan'ın özel bir sorumluluğu yok. Bu üyeliği on yıllardan bu yana Türkler amaçlıyor, on yıllardan bu yana da Avrupa hükümetleri ya destekliyor, ya da reddetmekten kaçınıyor. Uzun lafın kısası, Türkiye resmen aday ülke olma hakkına sahiptir. Bu kararları (Helsinki, Kopenhag, Brüksel vb.) Yunan diplomasisi engellemedi, destekledi, hatta samimi olarak destekledi. Hâlâ gündemde bulunan temel argüman; milliyetçi, yarın da belki İslami-Asyalı bir Türkiye değil, özlü biçimde Avrupalı bir Türkiye çıkarımıza mı değil mi? Türkiye'nin AB üyesi olması için AB müktesebatına uyum sağlamasının, bütün alanlarda AB müktesebatını kabul etmesinin şart oluşturduğu netti ve hâlâ net. Bu ne zaman olacak? AB yöneliminin başında mı, yoksa sonunda mı? AB geçen ekim ayında Türkiye'nin önümüzdeki ekim ayında müzakerelere başlaması için ne yapması gerektiğini belirledi. Türkiye'nin iç hukukunda değişiklikler yapması, Gümrük Birliği'ni 10 yeni üye ülkeye genişletmeye yönelik ek protokolü imzalaması gerekiyordu. Ancak, Kıbrıs Cumhuriyeti'ni diplomatik olarak tanıması istenmedi Türkiye'den. Ancak, Türkiye vahim bir hata yaptı: Ek protokolü kabul edilmesi mümkün olmayan itirazlar öne sürerek imzalarken, bu imza ile birlikte Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımadığına ilişkin bir deklarasyon yayımladı. Erdoğan hükümeti sadece zorlu iç cepheyi düşündü, Avrupa cephesini düşünmedi: Böylece, kendi iç nedenlerinden dolayı Fransa ve Türkiye'yi Avrupa'da istemeyenlere ya da gelecekteki üyeliğini mümkün olduğu kadar geciktirmek isteyenlere 'altın bir argüman' sağladı; Türkiye 25. müzakereciyi tanımadan '25'ler Türkiye ile nasıl müzakerelere başlayabilir? Bu argüman mantıklı, ancak, aynı zamanda ikiyüzlü ve art niyetlidir: Bu argümanı öne sürenler, başta Papadopulos, Chirac ve birçok Yunanlı yetkili, geçen aralık ayında da durumu biliyorlardı. Karamanlis, mütereddid ve dikkatli adımlarla 'Türk aleyhtarı' (bu konuda) trene binmekte olduğu belirtileri veriyor. Böylece, dış politikasında tek 'sabit' hususun orta ve uzun vadeli bir hedefi olmadığını gösteriyor.Poker oynanıyor: Erdoğan, üyelik müzakereleri başlamadan bütün Avrupa'da herkesin ayrı ayrı istediğini yerine getirirse, kazanıyor. Getirmezse eski çıkmazlara yeniden sokulacağız. Yunan ve Türk kurulu düzenlerinin önemli bir kısmının sözde vatansever gerginlikler ve milliyetçiliklerden geçinmeye alışmış olduğu gerçek. Türkiye'nin Avrupa perspektifi hem Türkiye hem bizim için bu durumu değiştirecek. Her halükârda, kendi çıkarlarımıza bakmak istiyorsak, kaderlerimiz Chirac'ın kurnaz politika oyunlarından ve rakibi Sarkozy ya da Blair ile rekabeti çerçevesinde biçimlenmemeli. Bizim sorunumuz şu: Yarının Türkiyesi'nin AB üyesi olmasını mı yoksa şimdiye kadar var olan sürtüşme ortamını mı tercih ediyoruz. Başka bir ifadeyle: Vazgeçilmez komşumuzu nasıl istiyoruz? (TO VİMA - Rihardos Someritis – 6.9.2005)
DER STANDARD “Türkiye’nin zamanı azalıyor”
Alexandra Föderl Schmid
Türkiye'nin katılım ihtimaline ilişkin AB müzakerelerinin eşiğinde kulağa çalınan sesler sertleşmeye başladı. Gerçi üye ülkelerden hiç biri müzakerelerin 3 Ekim'de başlamasını alenen sorgulamıyor, ama zaman azalıyor: AB Ankara'nın AB üyesi Kıbrıs'ı tanımamakta direnmesine ilişkin bir pozisyon belirlememesi bir yana, hala Türkiye ile giriş müzakerelerine ilişkin bir çerçeve belgesi hazırlamadı. 25 AB ülkesinin bu konuda görüş birliğine varamaması halinde, müzakerelere de başlanamayacak. Muhtemelen bazı AB ülkeleri bu karta oynuyor. Diğer bütün AB ülkeleri yalnız Kıbrıs'ın "mümkün olduğunca çabuk" tanınmasını isterken, Lefkoşa'nın müzakereleri veto edip etmeyeceği biraz şüpheli. Zaten veto ile değil, görüşmeleri bloke etmekle tehdit ediyor. 25 ülkeden oluşan Birlik'te Kıbrıs'ın tek başına isteklerini kabul ettirecek ağırlığı yok. Fransa'nın AB Dönem Başkanı İngiltere'nin ısrarı üzerine, Kıbrıs'ın 3 Ekim'den önce tanınmasını ve bunun en geç 2006'ya kadar gerçekleşmesi gerektiğinin belgede yer almasını istemekten vazgeçmesi üzerine, Kıbrıs güçlü müttefikini kaybederek yalnız kaldı. Bu Avusturya için de böyle oldu. Şu sıralar hiç bir hükümet Türkiye için tam üyelik hedefinin yanı sıra ikinci bir seçeneğin çerçeve belgesinde yer alması isteğine katılmak istemiyor. Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik'in durumun 24'e karşı 1 olduğu yolundaki son beyanı, Avusturya kamuoyuna ve diğer partilere yönelik, "hiç değilse denedik" gibilerinden bir mesajdı. Aslında Türkiye ile giriş müzakerelerinin 3 Ekim'de başlayıp başlamayacağı, Ankara'dan hangi şartların isteneceği ve tam üyeliğin tek hedef olarak kalıp kalmayacağı, Almanya'daki seçimlere, özellikle de akibinde kurulacak koalisyona bağlı. (DER STANDARD - Alexandra Föderl Schmid – 14.9.2005)
DIE PRESSE “Kıbrıs, müzakereleri bloke etmek istiyor”
Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımamakta ısrar etmesi halinde, "bu AB ile giriş müzakerelerinin planlandığı gibi 3 Ekim'de başlayamayacağı anlamına gelir" şeklinde konuşan Kıbrıs Hükümet Sözcüsü Kipros Hrisostomidis, gerçi salı günü Lefkoşa'nın müzakerelerin başlangıcını bloke edeceğini söyleyerek tehdit etti, ama bunun ne şekilde gerçekleştirileceğini açıklamadı. Tassos Papadopulos başkanlığındaki Kıbrıs Hükümeti, tüm tehditlere rağmen müzakerelerin başlama tarihini somut bir şekilde veto etmeyi düşünmüyor. Genişleme Komiseri Olli Rehn salı günü Türkiye'den limanlarını Kıbrıs gemilerine açmasını istedi. Rehn, Türk limanlarının "üye ülkelerin hepsinden gelecek bütün gemilere açık olması gerektiğini." vurguladı.
--AB Daha Esnek Olmalı-- İngiltere'deki "Center for European Reform"un (CER) salı günü yayımladığı bir araştırma, Avrupa'da giderek artan direnişe rağmen, açıkça Türkiye'nin AB'ye alınmasından yana çıkıyor. Araştırmaya göre, Türkiye'nin önünde uzun bir Avrupa yolu olmasına rağmen, Avrupa Birliği Türkiye'nin üye olması halinde zarardan çok kar edecek. Araştırmada AB'nin son genişlemenin ardından artık yıllar önceki gibi "ayrı ülkelerden oluşan, ancak tek kültürlü bir Hristiyan klübü olmadığı", AB'nin yakında sayıları 27'ye çıkacak olan üyeleri ile zaten daha esnek olmak ve üyelerinin farklı gelişme düzeylerini dikkate almak zorunda olduğu belirtiliyor; ayrıca Türkiye'nin Birliğe alınmasının Brüksel'i kendi kurumlarını reforma tabi tutma hızını artırmaya ve daha iyi işlemeye zorlayabileceğinin de altı çiziliyor. Türkiye'nin AB'ye üye olmak için başvuran ülkeler arasında "stratejik açıdan en önemlisi olduğuna" da değinen araştırmada, Türkiye gibi büyük bir ülkenin ve onun Orta Doğu ülkeleriyle ilişkilerinin, AB'nin dış ve güvenlik politikasının daha fazla nüfuz kazanmasına katkıda bulunabileceği de yer alıyor. Araştırma birçok Avrupalının "yoksul Türkiye"den korkmasına da karşı çıkıyor: Ülkenin yeni üye ülkelerin şimdiki durumu ile kıyaslanmaması gerektiğine işaret edilerek, Türkiye'nin ekonomik randımanının bugün AB ortalamasının yüzde 30'unu oluşturduğu, Polonya'nınkinin ise katılımdan on yıl önce yüzde 35'ini oluşturduğu belirtiliyor. Araştırmayı yapan uzmanlar, Batı Avrupa iş piyasasının Türk işgücünün akınına uğramasını da pek olası görmüyorlar. Geçiş hükümlerinin iş piyasalarını koruyacağı, ayrıca genç ve dinamik bir Türkiye'nin, ekonomik durgunluğun yükü altında ezilen, yaşlanmış Avrupa'ya hız kazandıracağı ifade ediliyor. Araştırma, AB'ye, tam üyeliğin şartlarını daha açık bir şekilde belirlemesini tavsiye ediyor ve Türkiye'nin AB ile uzun yıllar müzakerelerde bulunacak büyük bir ülke olarak, reformlar konusunda kendisine şimdiye kadarki adaylara kıyasla daha açık bir yol gösterilmesine ihtiyaç duyduğunu vurguluyor. (DIE PRESSE – 14.9.2005)
FİLELEFTHEROS:
“Çerçeve ve karşı deklerasyon olmadan...”
Kostas VENİZELOS
Ankara’nın Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönündeki açıklamasına ilişkin olarak AB içinde şekillenen yeni durumlar, Lefkoşa için elverişli değildir. AB Dönem Başkanı İngiltere ve Fransa’nın anlaşmasından sonra, ‘25’lerin güçlü bir karşı deklarasyon yayınlama olasılığı sınırlıdır. Mesele, Ankara’nın açık deklarasyonuna cevap vermeyen ya da AB’nin ortak tezi olmayan güçlü bir karşı deklarasyonun yayınlanmasının, Lefkoşa’nın ne kadar işine geldiğidir. Özellikle de yeni taslakta benimsenen ifadeler, AB Dönem Başkanı İngiltere’nin meşhur uygulamalarına atıfta bulunurken, ikinci olasılık ihtimal dışı bırakılmamalıdır. Kıbrıs sorununda çabalara ilişkin ifadenin, büyü yoluyla ortadan kaldırılması ve bunun yerini geçen yılki fiyasko-sürece atıfta bulunan ifadesinin alması, çıplak gözle de görülebilir. Sonuç olarak; metnin Lefkoşa’nın taleplerini tatmin etmemesi halinde, karşı deklarasyonun yayınlanmama olasılığı da tercihler arasında olabilir. Öte yandan, bütün ağırlık, Türkiye ve AB arasındaki müzakere çerçevesine verilmelidir. Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin ilerlemesi ve sonuçlanması ile ilgili önkoşul olarak, üye devletler ile ilişkilerinin normalleşmesi ve Protokolün uygulanması ile ilgili olan ifadelerin (çerçevede) güçlendirilmesi, iyileştirilmesi ve somutlaştırılması gerekmektedir. Ayrıca, Kıbrıs sorunu ve çözüm için ifadelerin de dahil olmasının gerektiği gibi... Bu konuda ısrarlı olunması gerekmektedir. İngilizlerin, tanınma konusunu Lefkoşa ile görüşmeyi reddettikleri andan itibaren, çerçeve konusunda ısrar etmemizden başka yol yoktur. Müzakere çerçevesi olmadan, üye devletlerin Avrupa Komisyonu’na yönelik koşulların yerine getirilmesine ilişkin buyrukları olmadan; Türkiye ile üyelik müzakerelerinin 3 Ekim tarihinde başlayamayacağı açıktır. Mesele, Lefkoşa’nın, AB tarafından gerçekten kaçınılamayacak asgari unsurlara sahip bir çerçeveyi kabul ettiği zaman, geçtiğimiz Aralık ayında olduğu gibi sürüklenmesi değil, baskılara dayanmasıdır. Şu anda mesele; Lefkoşa’nın çıtayı ne kadar aşağıya indirdiği değil, şimdi onu biraz daha aşağıya indirmek zorunda kalacağıdır. Bu, güvenli bir şekilde kontrol edilen gelişmelerin ele alınma yöntemi ile ilişkilidir. Mesele; Türkiye’nin olası üyelik sürecinin, Kıbrıs sorununun çözüm çabalarına katkıda bulunup bulunamayacağıdır. Bu alandaki tüm silahlar etkisiz hale getirilirse; bütün bir strateji alaşağı edilecektir. Türkiye’nin üyelik sürecinin, Kıbrıs sorununun çözümüne de hizmet etmesi amacıyla kurulmuş olan bir strateji... Lefkoşa’nın; Aralık ayında tatmin edici olmayan bir çerçeveye razı olduğu söz geri alınırsa, o zaman bu amaçlar Türkiye’nin üyelik sürecindeki hedefler vasıtasıyla nasıl hizmet edecek? Sonuç olarak; üyelik müzakerelerinin 3 Ekim tarihinde başlamaması halinde, Türkiye ve AB Dönem Başkanı İngiltere’nin en çok meşgul olacakları konu bu olacaktır. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de ellerini havaya kaldırmak için marjı yoktur. Yasal olarak kürsümüz olarak nitelendirilen bir sahada, Türkiye’nin koşullarıyla oynamamız felaket olacaktır. (FİLELEFTHEROS – Kostas VENİZELOS – 15.9.2005)
SİMERİNİ: “Filler ve çimen”
Filler savaştığı zaman, çimen acı çeker. Filler, Fransa ve İngiltere’nin Avrupa ve Türkiye’deki çıkarlarıdır. Çimen ise, AB’ndeki çıkarların, art niyetlerin, içten pazarlıkların ve zıtlaşmaların dipsiz çıkarlar hunisinde haklarını talep edebileceğini sanan Kıbrıs Cumhuriyeti’dir. Bu zıtlaşmaların sonucu genellikle, Birliğin sözde temelini oluşturan hukuk ilkelerinde değil, yine çıkarlarda uzlaşmadır. Bu bizim için acı bir gerçektir. Fransa Büyükelçisi bunu bize, ‘Politis’ gazetesine dün verdiği demeçte, Fransız nezaketi ile değil, kaba bir ifade ile hatırlatmaya özen gösterdi. ‘Simerini’ gazetesinin Brüksel muhabirinin de dün dikkat çektiği üzere, Fransa’nın çıkarları iki amaçta odaklanmaktadır: 1. Türkiye ile AB’nin üyelik müzakerelerinin 3 Ekim tarihinde başlaması. 2. Fransa ve İngiltere’nin ortak görüşü ile, AB’nin bütçe meselesinin kapanması. Fransız Büyükelçinin kabul ettiği gibi Fransa’nın, ‘Kıbrıslıdan daha Kıbrıslı’ görünmeme dürtüsü de üçüncü nedendir. Fransız şirketlerin Türkiye’de büyük çıkarları vardır. O halde geçen yılın 17 Aralık tarihindeki gibi yeni bir korkunç ikileme neden vardık? Siyasi cesaretsizliğimizi, çıkarlarımızı talep etmedeki yeteneksizliğimizi ve isteksizliğimizi, aynı zamanda taleplerimizin çıtasını çok aşağıya çekmemizi şimdi çok pahalıya ödüyoruz. Geçtiğimiz yıl Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınmasını istemedik. Bunu bugün istedik. Elbette ki Türkiye, üyeliğe aday ülke olarak, AB’nin, Kıbrıs’ın da dahil olduğu bütün üye devletlerini tanımak zorundadır. Bu, Türkiye’nin üyeliği için gerekli bir önkoşuldur. Ancak bu, AB’nin, Fransa ve İngiltere’nin üzerinde anlaştıkları karşı deklarasyonunda da önerildiği gibi, Kıbrıs’ın zaman içinde tanınması anlamına gelmektedir. Şimdi Lefkoşa, yalnız ancak suçlu olarak, şu ikilemle karşı karşıyadır: Karşı deklarasyonu kabul etmek ve Türkiye’yi bizi tanımaya zorlamak olan en büyük müzakere kartımızı kaybetmek ya da 24 ortağa karşı çıkıp herşeyi kendisine isteyen grubun kötüsü ve huysuzu olarak görünmek... Fransa Büyükelçisi, karşı deklarasyonda Lefkoşa’nın desteğini ‘talep ediyor’, çünkü uzlaşma olması gerektiğinden bahsediyor. Aksi taktirde, Avrupa’nın bu hareketinin hoşumuza gitmemesi halinde, kapı gitmemiz için açıktır. Bütün bunların ardında bostan korkuluğu Annan yeniden ortaya çıkıyor. Atina ve Lefkoşa’nın ödlekliği, aynı zamanda Papadopulos’un kasıtlı cesaretsizliği bizi kaçınılmaz olarak ortaya sürüklemektedir. Çimene yeniden basılacak. Atilla’nın hatırına! (SİMERİNİ – 15.9.2005)
HARAVGİ: “Haklar için mücadele”
Hakları için bile mücadele etmek küçük ve savunmasız devletlerin kaderidir. Maalesef Kıbrıs bu kuralın dışında değildir. Bu yüzden de Kıbrıs şimdi, bizzat AB’nin ilan ettiği, ancak art niyet ve çıkarlar söz konusu olduğu zaman onları aşıp dirseğiyle bir kenara ittiği ilkeler için ölçülü ve dikkatli adımlarla mücadele etmek zorundadır. Fransa’nın geri adım atıp, Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı yönündeki tek taraflı deklarasyonuna cevap olarak AB’nin karşı deklarasyon taslağı konusunda AB Dönem Başkanı İngiltere ile ‘anlaşma’ yapması, belki de bu kadar kısa sürede beklenmediği için, hayal kırıklığına neden oldu. Bu, özellikle de, AB’nin bir ‘melekler kulübü’ olduğu ve ilkelerini saygı ile koruduğu izlenimine sahip olan siyasi çevrelerde hayal kırıklığı yaşanmasına neden oldu. Türkiye’nin tahrik edici tutumunun dört ayak üzerine düşmesi için İngiltere’nin onu her türlü yöntemle destekleme çabalarını en başından fark etmiştik. AB, Türkiye’nin yaptığı bu açıklamayla Protokolü geçersiz kıldığını söyleyip, ona sözünü tutması yönünde çağrıda bulunarak ve Protokolün uygulanması için ona zaman vererek, kararlı ve belirleyici bir şekilde tepki göstermek yerine; AB Dönem Başkanı İngiltere, bugüne kadar, perde gerisi ve diplomatik düzeyde Türkiye’yi suçtan arındırmaya devam etmektedir. Kıbrıs Hükümetinin, AB’nin karşı deklarasyonunun son taslağının çerçevesini de tatmin edici olarak düşünmemesi ve iyileştirme talebinde bulunması çok doğru bir hareketti. Kıbrıs, sadece AB’nin ilkelerinin korunmasını değil, aynı zamanda İngiltere’nin, tek taraflı sinsi faaliyetleriyle ihlal ettiği süreçlere de saygı duyulmasını talep etme yönünde haklarında ısrar ederek, diplomatik mücadele vermek zorundadır. Çünkü karşı deklarasyon taslağında yapılacak olan herhangi bir değişiklik konusunda doğrudan etkilenen ya da konuya doğrudan müdahil olan bir üye devletin bilgilendirilmemesi nerede duyuldu? (HARAVGİ – 15.9.2005)
HARAVGİ: “Talat, Türkiye’nin hizmetinde”
Kostakis KONSTANTİNU
Kıbrıs Türk toplumunun lideri Mehmet Ali Talat, son günlerde, biri BM Genel Sekreteri’ne ve diğeri de AB Dönem Başkanı İngiltere’ye olmak üzere iki adet mektup gönderdi. Her iki mektubun da belirleyici özelliği; Türkiye’nin çıkarlarının ilerletilmesi ve savunulmasıdır. Talat, dünyanın geriye kalan bütün ülkelerinin aksine, Ankara ile tamamen özdeşleşerek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Ada’daki tek yasal devlet olarak tanındığını, aynı zamanda AB’nin ve BM’nin üyesi olduğunu anlamazlıktan geliyor. Talat; Kıbrıs sorununun çözümünün savunucusu ve ateşli destekçisi olarak ortaya çıkmakta ve Kıbrıs Rum tarafını, çözüm istemeyen ve uzlaşmaz taraf olarak göstermeye çalışmaktadır. Ancak Talat; işgalci Türkiye’yi ve onun taleplerini desteklemekte ve uzlaşmaz politikasıyla özdeşleşmektedir. Talat, Ada’nın ve halkın, insan hakları ve temel özgürlükleri sağlama alınmış, iki bölgeli iki toplumlu federasyon temelinde birleşmesini isteyen Kıbrıslı Türklerin çıkarlarını görmezden gelerek, Türkiye’nin emir kulu olarak davranmakta ve onun politikasını savunmaktadır. Türkiye’nin, Gümrük Birliği Genişleme Protokolü konusundaki kışkırtıcı politikası, bölgemizdeki ilişkilerin güçlendirilmesinin ötesinde, bizzat AB içinde sorunlar yaratmaktadır. Çünkü Türkiye yasal çerçeveye karşı çıkıyor ve üstlendiği yükümlülükleri gerçekleştirmeyi reddediyor. Ancak; Talat, Türkiye ile tam özdeşleşmekle, Türkiye için de ek sorunlar yaratmaktadır. Bu sorunlar, Türkiye’nin konumunu daha da zorlaştırmaktadır. (HARAVGİ – Kostakis KONSTANTİNU – 15.9.2005)
ÖZGÜR GÜNDEM
Hatasözü ustası Demirel!
*** 'Yeni (Süleyman) Demirel, aralarında sıkıntı da duyduğu muhakkak olan iki kişi ile resim çektiriyordu: Sütkardeşi Necmettin Erbakan, kankardeşi Alparslan Türkeş. Demirel'in asıl yitim yıllar bu yıllardır. Mussolini'sini arayan bir Hitler gibi 'hareket' eden Türkeş'e paçayı fena kaptırmıştır. (...) İktidar umudu belirince paralelkenarı hemeninden yumağa dönüştürüyor. Mantık düzenine yeni duruma uygun bir kodlama getiriyor. Söz ve öyküyü bilimmiş gibi benimseyen, eski siyasetname yazarları gibi konuşmaya başlıyor. Hiçbir özeleştiri girişiminde bulunmuyor.' Cemal Süreya
Sezai SARIOĞLU
Eylül, tarihsel bilincimizde daha çok zor ve zulüm ile yer etmiş netameli bir ay... Henüz, müjdesini göremediğimiz bir aydır Eylül... 6-7 Eylül 1955'te 'azınlıklara' derin devletin, derin gençlerin ve derin derneklerin düzenlediği provokasyon... Can Yücel'in, 'Kainat Paşa' dediği Kenan Evren'in başında olduğu 12 Eylül 1980 Cuntası... Tarihin marangoz hatası her iki olayın üzerinden onlarca yıl geçmesine karşın egemenlerde ve toplumda yüzleşme emaresi yok. Daha da kötüsü tersinden, yüzleşmemeye yönelik bir ırkçı karşı duruş söz konusu. Susan Sontag'ın 'Konu başkalarının acılarına bakmak olduğu zaman, 'biz' asla cepte keklik sayılmamalıdır' cümlesi bu coğrafyada geçerli değil. Tam tersine, bizde, başkalarının, öteki halkın acısı üzerinde demagoji yapılarak, varlıkları yadsınarak daha çok Türk, daha çok 'biz' olunuyor. Hal böyle olunca da, öteki ve adalet korkusunu yenip tarihin, coğrafyanın insanın ve Eylül'ün içi açılamıyor. Bu nedenle de, genel olarak halklara özel olarak azınlıklara, daha özelde ise devrimcilere, demokratlara yapılan kötülükler karşısında tarihin marangoz hatası kötüler, esastan ve usulden 'susma haklarını!' kullanıyorlar. Can Dündar'ın, ellili yıllarda Tan Matbaası'nın basılarak tahrip edilmesi olayında Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Necmettin Erbakan'ın da olduğunu yazması üzerine, Demirel sıkıştığı köşesinden çıkıp, 'Elebaşı değildik ama bu olaya katıldığımız doğrudur. Öğrenci hareketiydi. Anti-komünizm çok revaçtaydı. Bizim de hissiyatımız öyleydi' sözleri de gerçekte 'susma hakkının' devamına ilişkin somut bir kanıt. Demirel bu, yazı da tura da gelse, para tarih çamuruna saplanıp kalsa da hep o kazanacak. Ama asıl önemlisi ve kötüsü, Demirel'in, kendi tarihiyle yüzleşemeyen toplumun, ulusun, devletin 'mikro kozmos' bir modeli olması. Bu anlamda o, tarihiyle, zulmüyle yüzleşemeyen 'kötülük toplumunu', resmi tarihi temsil ediyor. Çünkü o, anlamsız söz fazlalıkları içinde tarihin hiçbir döneminde, 'Hiçbir özeleştiri girişiminde bulunmuyor.' Tersine sözü nereye kadar söyleyeceğini en iyi Demirel bilir. Çünkü, o sözler ilerde (veya o anda) gerçek iktidarlar tarafından kişiye geri aldırılabilir. Bu nedenle onun cümleleri, sistemi kutsayacak tüm olasılıkları barındırır. Bu nedenle onun demagojik cümleleri içinde onun adalet duygusu, yüzleşme ihtimali bulunmaz. Onun bu halini Cemal Süreya şöyle yazıya döker: 'İlerisi için iktidar olasılığı belirince, orada söylemiş olduğu sözleri teker teker geri alma eğilimi içinde mi? Söz dediğin nedir ki zaten? Onları belirsizleştirecek, iki, üç anlamlı kılacak biçimde birkaç kez tekrarlasın.' En anlamlı atasözlerini bile hatasözü olarak kullanmak, işte, Demirel budur. Eylül olur da bizim mahallenin çocukları durur mu? '78 kuşağının düşbazları, bu kez kitlesel olarak 12 Eylül 1980 Cuntası'nın sorumlularının tarihen ve siyaseten yargılanması için kampanyalar düzenleyip meydanlarda sesleri duyurdular. Sonuç, ırkçılığın tabiatına uygun saldırılar, biber gazı, gözaltılar, faşistlerin tehditleri... Çünkü bizler, Can Yücel'in, 'Yani Diyalektik/ Yani Aleyhistan'da yeni bir lehçe olmak' dizelerinin eşliğinde Demirellere inat, yolları yürümekle aşındırmanın inadı içindeyiz. 'Ne gelir elimizden insan olmaktan başka'... Sahi ne gelir elimizden, devrimci olmaktan ve her gün halkların kardeşliği için düşbaşı yapmaktan başka... (ÖZGÜR GÜNDEM – Sezai SARIOĞLU – 15.9.2005)
BİRGÜN
ABD medyası sonunda uyandı
*** Katrina kasırgası, Amerikan rüyasının siyah nüfus için bir boşluktan ibaret olduğunu gösteren ve 200 yıl ABD'yi çürüten ırkçılığın korkunç yarasını ortaya çıkardı... George Bush yönetimi, medya eleştirisinden payını alıyor
Aidan WHİTE Uluslararası Gazeteciler Federasyonu Başkanı
ABD'deki gazetecilik dört yıllık ölü toprağını sonunda üzerinden attı. 11 Eylül'ü izleyen yıllarda Amerikan medyasının çoğu eleştirel sesini kaybetti ve oto-sansüre yenik düştü. Beyaz Saray'dan gelen benzeri görülmemiş baskı ve New York ile Washington saldırılarının korkunçluğu ve büyüklüğünün gafil avladığı denge karşısında medya, Bush yönetiminin "terörle savaş" politikasını eleştirenleri tecrit etmesine izin verdi ve İrak'a savaş açılacağı dönemde kitle imha silahları yalanını isteyerek boğdu. Medya, prensiplerinin bu şekilde sekteye uğraması karşısında çok mahcup oldu. New York Times, Washington Post'un köşe yazarları ve bazı önde gelen televizyon kanalları okurlarından ve seyircilerinden Bush ve yönetimine daha araştırıcı soru sormadıkları için özür dilediler. Artık bu bir daha tekrarlanmayacak. Katrina kasırgası, Amerikan rüyasının siyah nüfus için bir boşluktan ibaret olduğunu gösteren ve 200 yıl ABD'yi çürüten ırkçılığın korkunç yarasını ortaya çıkardı. Aynı zamanda New Orleans'taki trajik ve harap imaj ve tüm güney eyaletlerine karşı Bush yönetiminin merhametsiz ve küstah politikasının örtüsünün ortaya çıkmasına mecbur etti. Bütün ülkede gazete, televizyon ve medya yorumcuları krizin detaylarını ortaya çıkarmak için savaş verdiler ve sembol kent New Orleans'ta doğal afet sonucu milyonlarca insanın çektiği acıda katkısı olan siyasi elitlerin ikiyüzlü ve kibirliliğini teşhir ettiler. İçlerinde uydurma ve propaganda haber üretmenin de yer aldığı Amerika'nın tarihinde en fazla medyayı manipüle eden hükümeti olan George Bush yönetimi, medya eleştirisinden payını alıyor. Bu kendi medya politikası gibi ikiyüzlü tarzda değil, gazeteciliğin içinde olan tam da hak ettiği bir eleştiri. George Bush'un medyadaki yakın dostları bile vergi kesintisi ve savaş bütçesinden gelen paranın körfez kıyıları boyunca yaşayan yoksul halkı korumak ve kıyıları kasırgadan koruyacak sete para harcamaktan çok, iş dünyasındaki kendi dostlarına kazanç sağlamasına maruz görecek bir şey bulamadılar. Medya birden bire kendini -olması gereken- zayıfın ve toplumun saldırıya açık kesiminin yanında buldu ve halkı hesap sormaya çağırdı. Ama Beyaz Saray'da tavır değişikliği zamanı gelmişti. Medyada çalışan gazeteciler Başkan'a karşı "liberal" veya saldırgan olarak değerlendirildi. Usûl olarak Başkanlık ve yönetimsel bağlantıyı reddettiler. New York Times gibi gazeteler Başkanlık uçağında yer bulmada zorlandılar. Bağımsız düşünen gazetecilere yönelik bu ufak ayrımcılık yönetimin onları teslim alma uygulamasından biriydi. Muhaliflerinin gözünü korkutmada hünerli olan hükümet bir gecede başarı olasılığı olmayan bir şey gösterdi. Acil Durumlar Yönetim Birimi gerçekten kasırga karşısında beceriksizliğini kırmak yerine gazeteciler karşı savaş açtı ve birkaç gün önce New Orleans'ta ölen insanların fotoğraflarının çekilmesini istemediğini söyledi. İrak'tan dönen asker cenazelerinin medyada görüntülenmesini yasaklayan bir uygulamayı hatırlatan bu garip istek, gözden düşen hükümetin basit bir kasılması değil, medyayı suçlayarak hükümetin kriz stratejisinin anahtar bir biriminin kendi beceriksizliğini kabul etmemesi ve kafasını kuma gömmesinin göstergesidir. Medyanın belirlenmeye vereceği yanıt ABD'deki medyanın kendi doğru sesini bulmaya yarayacak. (BİRGÜN – Aidan WHITE – 15.9.2005)
Yorum Ekleyin!
ELEFTEROS TIPOS “Türkiye’yle İngiltere ortada kaldı!...”
Yanis Evangelidis
AB Daimi Temsilciler Komitesi'nde de (COREPER) göründüğü gibi Dönem Başakanı İngiltere'nin tertiplerine rağmen her şey birçok üye devletin Türkiye'nin Kıbrıs'ı tanımasına ilişkin zorunluluğu konusunda, Atina ve Lefkoşa'nın görüşlerini desteklediklerini gösteriyor. Komşu ülkenin AB ile 3 Ekim'e programlanmış olan katılım müzakerelerinin başlaması arifesinde, Ankara'nın kulaklarına nahoş gelecek bir karşı bildiriye ilişkin İngiliz tutumunun hakim olmadığı görülüyor. Kıbrıs'ı tanımamakta ısrar eden ve katılım temel koşullarını yerine getirmeyen Türkiye için mesajlar müspet olamaz. Bütün kamuoyu araştırmaları, Türkiye'nin AB'ye muhtemel girişine, Avrupalı vatandaşların menfi tutumunu kaydediyorlar. Avrupalılar göçmen dalgasından ve işsizlikten korkuyorlar. Avrupalı'lar Türkiye ile AB ülkeleri arasındaki kültürel farkların çok önemli ve aşılabilmesinin zor olduğuna ve Türkiye'nin insan haklarına saygı duyduğunu sistemli olarak kanıtlamak zorunda olduğuna inanıyorlar. Yunan Hükümeti, bütün Avrupa kanun ve davranış prensiplerine saygı göstermesi şartıyla, Türkiye'nin AB beklentisini taraftarıdır. Ancak, yükümlü olduğu gibi, AB müktesebatına uyum sağlamak yerine (Avrupa düşüncesine tamamen yabancı olan) Avrupa'yı kendi siyasi ve kurumsal karşıtlığına uydurmaya gayret ettiği sürece, Avrupa hayalini kendi kendine sabote ediyor. (ELEFTEROS TİPOS – Yanis EVANGELİDİS – 15.9.2005)
RADİKAL
BM'de 3 Ekim kulisi
Murat Yetkin
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile 3 Ekim'de müzakerelere başlaması konusunu, Birleşmiş Milletler zirvesi çerçevesindeki temaslarda da sıcak tutmaya çalıştıklarını söyledi. BM'nin 60'ıncı kuruluş zirvesi için bulunduğu New York'ta ülke liderleriyle de görüşme fırsatı bulduğunu söyleyen Erdoğan, zirve temaslarından beklentilerini Radikal'e şöyle açıkladı: "Bulunuş amaçlarımızdan birisi, BM çalışmalarına, özellikle terörizm ve yolsuzlukla mücadele noktasında katkı sağlamak. Genel kurulda herkese verilen beş dakikalık süre bunun için yeterli değil mutlaka, çaba gerektiriyor. Burada bulunmak, tabii diğer ülke liderleriyle çok sayıda görüşme yapma imkânı da veriyor. Bu görüşmelerde AB konusuna önem veriyoruz. 3 Ekim'de müzakerelere başlanması gerektiği konusundaki görüşümüzü sıcak tutmaya, taze tutmaya çalışıyoruz. Bu konunun neden önemli olduğunu anlatıyoruz." New York'taki Türk heyeti, Başbakan Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, AB Müzakarecisi Hazine Bakanı Ali Babacan ve diplomatlar çabalarını BM'nin nasıl adam olacağından çok, 3 Ekim'de başlaması beklenen AB ile üyelik müzakerelerine yoğunlaştırmış bulunuyorlar. BM zirvesi, Türkiye için 3 Ekim'e doğru eşine zor rastlanır bir lobi fırsatı veriyor: AB ülkelerinin liderleri ve önde gelen kadroları da burada. Bu fırsatın nasıl değerlendirilebileceği ise önem taşıyor. Gerek Erdoğan, gerekse Gül, ikili temaslarında AB ülkelerine ağırlık veriyorlar. Erdoğan'ın dünkü programına son anda İngiltere Başbakanı Tony Blair'in dahil edilebilmesi, 15-20 dakika gibi kısa bir süre de olsa, AB dönem başkanıyla, gelinen nokta üzerine görüş alışverişi imkânı doğurdu. Dışişleri'nin her AB ülkesi için ayrı ayrı hazırladığı 'Bakın şu tarihte ne demişsiniz' dosyaları, muhataplara veriliyor. Gül'ün önceki gün Hollanda Dışişleri Bakanı'na böyle bir dosya vermesinin ardından, arada küçük bir münakaşanın geçtiği kulislere sızdı. Buna göre, Hollandalı Bakan Ben Bot, Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımamasının AB açısından kabul edilemeyeceğini söyledi. Buna Gül'ün karşılığı 17 Aralık 2004'de müzakerelerin başlaması için Türkiye'den istenen bütün koşulların yerine getirildiği, yeni koşulların kabul edilmeyeceğini söylemek oldu. Yalnızca Hollanda açısından değil, aradan geçen süre içinde Türkiye'ye bakışları olumsuz yönde değişen AB siyasetçileri açısından açmaz da burada zaten. 25 üyeye genişlemiş ve oybirliği-veto sisteminde yürüyen AB'de yeni karar alabilmek, alınmışını değiştirmek artık çok zor. Türkiye'nin 29 Temmuz'da Kıbrıs için ek protokolü imzalarken yayımladığı deklarasyona karşılık vermek için 26 Eylül'de yeniden toplanacak AB yönetiminin ortak bir metin üzerinde anlaşması kolay değil. Bu karşı deklarasyonun, Türkiye açısından asıl önemli belge olan müzakere çerçevesinde yer bulması ise daha da zor. Hükümetin güvencesi de zaten AB cephesindeki bu dağınıklık ve karar zafiyeti. Dün itibarıyla görünen manzara, 3 Ekim'de AB ile tam üyelik müzakerelerine başlanmasının engellenmesi ihtimalinin iyice zayıfladığı. 3 Ekim'de AB'nin sözünde durup, Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlandığını açıklaması, tıpkı 10 Aralık 1999 ve 17 Aralık 2004 gibi, Türkiye-AB ilişkilerinde hukuki bir aşamanın daha geride kalması anlamına gelecek. Siyasi düzeyde yaşanan ciddi tatsızlıklara karşın Türkiye AB'ye daha yakınlaşmış, sistemin içine biraz daha girmiş olacak. Bu durum, Türkiye'yi AB'den gelecek taleplere, buna Kıbrıs konusundakiler dahil, daha açık hale getirecek. Dolayısıyla 4 Ekim'den itibaren AB ile ilişkilerde ve örneğin Kıbrıs gibi konularda yeni denklemler kurulacak. Bu denklemler Türkiye'nin iç politikası ve hukukuna olduğu kadar dış politikasında da daha ince çizgiler üzerinde yürümek zorunda kalmasına yol açacak. Üst düzey bir Amerikalı yetkilinin dün Radikal'de yer verdiğimiz saptaması önemliydi. Yetkili, 18 Eylül Almanya seçimlerinden sonra ABD'ye daha yakın, Türkiye'ye daha uzak duran bir şansölyenin, Angela Merkel'in muhtemelen işbaşında olacağına dikkat çekiyor, bir yerde AB ve ABD ile ilişkilerin Türkiye açısından birbirine seçenek değil, tamamlayıcı olduğunu söylüyordu. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, 3 Ekim bir sürecin sonu değil, yalnızca daha zor bir aşamasının başlangıcı olacak gibi duruyor. (RADİKAL – Murat YETKİN – 16.9.2005)
POSTA
Türkiye'nin önü açılıyor
Mehmet Ali BİRAND
Hatırlayacaksınız, aylarca önce bu Köşe'de 3 Ekim müzakerelerinin hiçbir yol kazasına uğramadan gerçekleşeceğini yazmıştım. Hatta kimi meslekdaşlarım ve okurlarımdan bazıları itiraz edip "Bizi aldatıyorsun. Baksana adamlar kararlı şekilde, bu müzakereleri ertelemeye hazırlanıyorlar" demişlerdi. Ben ise sık sık " Yapmayın, etmeyin. Dış ilişkiler böyledir. Önce korkutursunuz, ardından deneme balonu olarak demeçler verirsiniz, ancak eninde sonunda yine gerçeklere geri dönülür" diyordum. Haklı çıktığımı görüyorum. Şimdiki duruma bakılacak olursa, korktuklarımız başımıza gelmiyor. Ne Kıbrıs'ın resmen tanınması için bir ısrar kaldı, ne de bizim tüylerimizi diken diken eden, Özel Statü'de bir baskı var. Tabii, Özel Statü konusunda yine de tedbirli olmak gerekir, zira Almanya'da Merkel ezici bir çoğunlukla iktidara gelirse, o zaman çok zor olmasına rağmen, belki bu noktayı tekrar gündeme sokabilir. Brüksel'deki AB içi pazarlıklarda ele alınan Karşı Deklarasyonun hala tartışma konusu yapılan en önemli noktalarından biri "Kıbrıs gemi ve uçaklarına Türk limanlarının açılması" Brüksel koridorlarında yaptığım bir telefon turu, Rumların istediklerini istedikleri oranda elde edemeyeceklerini gösteriyor. Örneğin, limanların açılması konusunda Rumlar, mutlaka kesin bir denetim mekanizması kurulmasını ve bir takvime bağlanmasını istiyorlar. Yani, Türkiye'nin kıpırdayamayacağı bir tarih verilip, o zamana kadar limanlar açılmazsa, müzakerelerin hemen askıya alınmasında ısrar ediyorlar. AB ülkeleri, Türkiye'nin limanlarını açmak zorunda olduğuna inanmış durumdalar. Ancak, Rumların istedikleri gibi, Türkiye'nin elini kolunu bağlama niyetinde değiller. Bu işi zamana bırakacak, biraz erteleyecek bir formül üzerinde duruluyor. Özetle, Rumlar beklentilerinin yarısıyla yetinmek zorunda kalacaklarmış gibi görünüyor. * * * PAPADOPULOS, "HAYIR" ın CEZASINI ÖDÜYOR… Brüksel' deki diğer bir tartışma konusu,Türkiye'nin Kıbrıs Rum Devletini resmen tanıması". Rumlar, geçen yıl (17 Aralık 2004'te) AB doruğunda Türkiye'ye müzakere tarihi verilirken, resmen tanınma konusunda büyük çaba harcamışlar, ancak isteklerini kabul ettirememişlerdi. Şimdi şanslarını yeniden deniyorlar. Ya 3 Ekim öncesinde kendilerini Türkiye'ye tanıtacaklar veya müzakerelerin sonuna kadar, yani 10-15 yıl beklemek zorunda kalacaklar. Bu tartışmaların böylesine yaygınlaşmasının nedeni de, Fransa'nın bir ara iç politika nedeniyle, bu konuda Rumlara destek çıkıyormuş gibi yapmasıydı. Brükselde Çarşamba günü yapılan Büyükelçiler düzeyinde, 25 üye ülke daimi temsilciler toplantısındaki hava son derece çarpıcıymış. Toplantıda bulunan bir diplomat anlattı: "İngiltere ve Fransa, Tanınma konusunu müzakerelerin sonuna, yani tam üyelik öncesine bırakan bir formül üzerinde anlaşmışlardı. Ancak Yunanistan ile Kıbrıs Tanınmayı daha erkene çekmek istiyor, bir takvim konmasını ve müzakere sürecinde bunun yapılmasında ısrar ediyorlardı. Ancak, Papadopulos'un Annan planına referandumda HAYIR dedirtmesi ve AB'yi aldatması herkesin aklında. Bundan dolayı da hiçbir destek bulamadı. Yani, AB Türk tarafının hakkını verdi. Papadopulos'a kızgınlık bitmiş değil. " dedi. Türkiye bu durumdan da memnun. * * * ÖZEL STATÜ KUŞKUSU ARTIK YOK… Brüksel'deki asıl sürpriz ve olumlu gelişme, ünlü Özel Statü konusunda yaşandı. Hatırlayacaksınız, Alman Hıristiyan Demokratları Türkiye ile Tam Üyelik müzakerelerinin başlatılmasını büyük bir tehlike olarak görüyorlar. Zira başlayan hiçbir müzakerenin başarısızlıkla sonuçlanmadığını, Türkiye'nin de ister 10, ister 15 yıl sonra AB üyesi olacağını biliyorlar. Bunu engellemek için de ellerinden geleni yapıyorlar. Bu nedenle, müzakerelerin "Tam Üyelik yanı sıra, Özel Statü ile de sonuçlanabileceğini" kayda geçirtmek istiyorlar. Suyu bulandırmak, ne olur ne olmaz işin içine bir kıymık atmayı planlıyorlar. Onların adına da, Avusturya hareket ediyor. Nitekim çarşamba toplantısında Avusturya çıkıp bu öneriyi tekrarlamış. Salondan bir tek destek bulamamış. Böyle bir durumun Türkiye'ye karşı haksızlık olacağını söyleyen ilk ülke kim olmuş dersiniz? Yunanistan ! Fransa dahi eski tutumundan vaz geçmiş durumda. Toplantıyı izleyenler, bu konunun artık düştüğünü söylüyorlar. Türkiye bu gelişmeden de memnun. (POSTA – Mehmet Ali BİRAND – 16.9.2005)
REFERANS
İyi ki Kıbrıs var...
Mensur AKGÜN
İyi ki Rumlar geçtiğimiz yıl Annan Planı'na "hayır" dedi de Kıbrıs sorunu çözülmedi. Eğer çözülmüş olsaydı, biz şimdi büyük bir olasılıkla müzakere çerçeve belgesi üstünde konuşuyor olacaktık. Anayasa referandumundan yara alarak çıkan Fransa, Avusturya'nın da desteğiyle Türkiye'ye müzakere sürecinde olmadık engeller çıkartacaktı. Neyse ki Avrupa kamuoyunu ve dolayısıyla da siyasileri meşgul edecek Kıbrıs var da, özel statü gibi sorunlarla uğraşmak zorunda kalmıyoruz. Hem nasılsa Kıbrıs sorunundan başımıza bela gelmez. Dönem Başkanlığı'nın hazırladığı belge ne kadar sertleşirse sertleşsin, sonunda şimdikinden çok da farklı bir metin haline dönüşmez. Kimse Türkiye'den önkoşul olarak GKRY'nin adanın tamamı üstündeki egemenlik iddiasını tanımasını beklemez. Çünkü böyle bir isteğin Kıbrıs sorununu yok saymak anlamına geleceğini bilirler. Bunun dışındaki taleplerin ise Türkiye'yi rahatsız etmesine ve müzakere sürecini etkilemesine imkan yok. Herkes sorunun BM platformunda, iki kesimliliği koruyan, adada iki ayrı etnik grubun varlığını kabul eden bir şekilde çözülmesi gerektiğinin farkında. Bizdeki bazı akademisyenlerin iddia ettiğinin aksine, sorunun 1960'a geri dönülerek çözülemeyeceğini biraz siyasetten anlayan herkes görüyor, 1963'ten bu yana yaşanan değişikliklerin geriye dönüşü imkansız kıldığını biliyor. Limanlar konusu ise AB hangi talepte bulunursa bulunsun, pazarlığa tabi olacak. Diplomasinin doğası gereği Türkiye elinden geldiği kadar KKTC'ye konan ambargonun kaldırılması, verilen sözlerin yerine getirilmesi için bastıracak. Sorun sonunda, Dönem Başkanlığı'nın hazırladığı deklarasyonun 3. maddesinde öngörüldüğü gibi, yani 22 Aralık 1995 tarihli Ortaklık Konseyi kararının 62. maddesinde belirtildiği şekilde hakeme gidilerek çözümlenecek. Aslında Rumların bu konudaki ısrarının mantığını da anlamak mümkün değil. Limanların açılmasıyla elde edecekleri hiçbir şey yok. Türkiye'ye mal satmak istiyorlarsa, bunu başka yöntemlerle de yaparlar. Transit ticaret yapacaklarsa, bizim liman ya da havaalanlarını kullanmalarına gerek yok. Yolcu taşıyacaklarsa, o da pek ekonomik olmasa gerek. Nihayetinde kaç kişi Türkiye'ye gelmek isteyecek? Limanları kullanmakla tanınacaklarını sanıyorlarsa, doğrusu bu da fuzuli bir çaba. Çünkü tanınma ancak bir devletin açık iradesiyle olur. Kaldı ki tanınma konusunda çok ısrarcı olmaları halinde, Türkiye'nin var olan sınırları dahilinde kendilerini tanımaya hazır olduğunu da 29 Temmuz tarihli deklarasyonun 3. maddesine bakıp görmemeleri olanaksız. Geriye kala kala Türkiye'yi yapamayacağı şeylere zorlayarak yakında başlaması muhtemel çözüm sürecinde köşeye sıkıştırmak istemeleri kalıyor. Ama bir kez yeni tur görüşmeler başladıktan sonra Kıbrıs sorunu ve Türkiye'nin üyeliğinin birbirinden ayrılacak. Sorunu bizimle değil, Kıbrıs'taki muhataplarıyla birlikte çözmeleri gerektiği anlaşılacak. Bizden çok Kıbrıs Türklerini 24 Nisan referandumunda kabul ettikleri şartların gerisinde bir şeye ikna etmeleri gerekecek. Üstelik artık karşılarında kategorik olarak her türlü çözüme karşı olan bir Türk liderliği ve arkalarında kendilerini destekleyen bir uluslararası kamuoyu da bulamayacaklar. Paradoksal bir şekilde KKTC'yi köşeye sıkıştırmak için attıkları her adım, kendi hanelerine eksi olarak yazılacak, Türk tarafına da uluslararası kamuoyundan destek olarak geri dönecek... (REFERANS – Mensur AKGÜN – 16.9.2005)
SİMERİNİ: “Yükümlülükleri önceden haber veren açıklama”
Cumhurbaşkanı Papadopulos’un Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Türkiye tarafından tanınmasının çok ciddi bir konu olduğu, ancak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bu olmadan da yaşayabileceği yönündeki açıklaması tuhaftır. Papadopulos, ‘Türkiye, 30 yıldır bizi tanımadı. Bunu küçümsemiyorum. Ancak açık olmamız gerekmektedir. Bu konu ciddi bir konudur, ancak başka konular da vardır’ dedi. Yani yapılan görüşmeler çerçevesinde, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınmasından başka ciddi olan konular nelerdir? Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınması, sadece ‘ciddi bir konu’ değildir, aynı zamanda mihenk taşıdır. İster Türkiye’ye Avrupa yörüngesine girmesi için kapı açılsın, isterse tamamen kapansın... İkinci çözümler ve kesin olmayan çareler yoktur. Papadopulos, AB üye devletlerin liderlerinden bir tanesine şunu sorsun: Kendi devletini tanımayan bir başka devletin, AB üyesi olmasını kabul eder miydi? Ülkesi içinde silah zoru ile yaratılan yasadışı bir oluşumu tanıyan başka bir devleti AB’ye kabul eder miydi;? Avrupalı liderlerden sadece bir tanesi bu rezilliği kabul ederse, o zaman Kıbrıs Cumhuriyeti de kabul edecektir. Ancak kendisine saygı duyan hiçbir Avrupa devleti, Kıbrıs’ın kabul etmeye çağrıldığı bu rezilliği kabul etmezdi. Eğer Cumhurbaşkanı Papadopulos, dünyada böyle bir tarihi rezaleti kabul etmeye hazır ilk lider olmak istiyorsa, Avrupa’ya girmesi için Türkiye’ye halı sersin... Ancak Kıbrıs halkı, bu sefil rezilliği hiçbir zaman kabul etmeyecektir. Kıbrıs halkı, liderini sorumluluklarını üstlenmeye çağırmaktadır. Papadopulos, Avrupalı liderlere sadece şunu söylesin: Eğer Türkiye Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımazsa, AB’ne giremez. Papadopulos görevini yapsın... Çünkü kelimelerle oynamak ve tanınma konusunu küçümsemek, hiçbirşeye yardımcı olmamaktadır. Cumhurbaşkanı Papadopulos’un açıklaması, ses tonunu alçaltmasını öğütleyen Karamanlis’in baskılarına (Atina, tanınmayı başarması için Kıbrıs’ın çabasına katkıda bulunamadığı için) boyun eğdiği yönündeki bilgileri güçlendirmektedir. Eğer durumlar böyleyse, tatsız yeni bir metin karşısında Türkiye’nin üyelik müzakerelerine başlamasına razı olursak, o zaman milli davanın cenazesini kaldırmaya hazırlanalım. (SİMERİNİ – 16.9.2005)
HARAVGİ: “Tutarlı ve ısrarlı bir şekilde”
Lenia STİLİANU
Kıbrıs Hükümeti’nin tezlerinin AB içinde yankılanması ve ortaklarının çoğunluğu tarafından destek bulması tesadüf değildir. Bu, 17 Aralık tarihinde, Türkiye ile ilgili olarak verilen kararlarla bağlantılı gerçekçi tezler olmasından kaynaklanmaktadır. Kıbrıs Hükümeti, geçtiğimiz Aralık ayında Brüksel’deki Konseyde üzerinde anlaşmaya varılanların yerine getirilmesinden ne daha fazlasını ne de daha azını istemektedir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilke tezlerde ısrar etmesi ve Türkiye’nin Gümrük Birliği Genişleme Protokolüne ilişkin olarak üstlendiği yükümlülükleri hayata geçirme konusunda gösterdiği tutarlılık, son COREPER toplantısında AB’nin diğer on yedi üye devleti tarafından önemli ölçüde destek sağlamasına neden oldu. AB’nin büyük ülkelerinin, kendi jeostratejik çıkarlarını, topluluğun ilke ve değerlerlerinin üstünde tutmasına rağmen, AB içinde ilkeler temelinde çalışarak, kendi tezlerini ortaya koyabileceğini, haklı isteklerini talep edeceğini ve doğru politika ile gerekli desteği elde edebileceğini kanıtladı. Küçük Kıbrıs, talepkar politikası ile, İngiliz uygulamalarını alaşağı edebileceğini ortaya koydu. AB içindeki mücadele devam etmektedir. Bu yüzden de koordineli çabaların gerçekleştirilmesi ve Kıbrıs’ın, Türkiye’nin tek taraflı olarak yaptığı açıklamaya cevap olarak AB’nin karşı deklarasyonu ile ilgili nihai karar alınana kadar, haklı tezlerini savunma yönünde ısrarcı davranması gerekmektedir. Buna paralel olarak, Türkiye’nin yükümlülüklerini yerine getirmesi için, sürekli olarak uyanık olmamız gerekmektedir. Çünkü Ankara, sadece imzasına saygı duymadığını değil, aynı zamanda kendi saçma taleplerini tatmin etmek amacıyla, AB’ni ilke konularında ödün vermek zorunda bırakarak, çeşitli yöntemlerle AB kararlarını çürütmeye ve onları çıkmaz ayın son çarşambasına havale etmeye çalışıyor. Ne yazık ki bu saçmalık, yabancı çıkarlara hizmet etmek için ilkeleri ihlal etmekte tereddüt etmeyen bazı ülkeler tarafından destek de bulmaktadır. (HARAVGİ – Lenia STİLİYANU – 16.9.2005)
ALİTHİA: “En kötülerden nasıl kaçınacağız?”
Simitis’e ‘bu yol Lefkoşa’dan geçer’ dedirten, Helsinki anlaşmasıyla güvenceye alınan Türkiye’nin Avrupa sürecinin yol haritasından, ilk önce olumlu olarak bahsediyorduk. Bu anlaşmaya karşı olanlar, bunun değerini şimdi anlıyorlar. Çünkü Ankara politikasıyla, Kıbrıs’ı kendi Avrupa sürecinden uzaklaştırmayı başardı. Hem de biz, uluslararası alanda izolasyondan ve küçümsenmeden bıkarken... Şimdi; Hükümet grubunun gürültülü siyasi kabadayılıklarının, COREPER Zirvesi’nde geçmediğini görüyoruz. Kıbrıs Hükümeti’nin veto konusunda art arda, dolaylı ve dolaysız olarak yaptığı tehditler, kolay inananların uyuşmasına yönelik olarak içteki tüketimin ötesinde, yankı yaratmadı. Bu, Avrupalı ortaklara, kükreyen fareyi hatırlatıyordu. Muhalefet olarak, bu kötü duruma sevinemiyoruz. Çünkü birkaç kişinin yaptığı hatalar, birçok kişiye zarar vermektedir. Sorun, acele çözüm ve Ada’nın yeniden birleşmesi için, yeni bir girişime kapı açacak verimli stratejinin belirlenmesine odaklanmaktır. Böyle birşeyin olmadığını görüyoruz. Sürekli olarak yapılan saçma sapan konuşmalar kulağımızı tırmalamaktadır. Uluslararası faktör ile çatışmamız, uluslararası alanda izolasyonumuzun kötüleşmesine katkıda bulunmakta ve politikamızı rahatsız etmektedir. ‘Avrupai çözüm’ masalının, büyük bir siyasi sahtekarlık olduğu kanıtlandı. Hepimize, BM’ne giden yolu gösteriyorlar ve çözüm arama konusunda tek temel olarak Annan Planı’nı destekliyorlar. DİSİ’nin; Kıbrıs Rum tarafının, kendi takvimlerimiz içinde BM’nin yeni bir müdahalesini mümkün kılacak bir girişimde bulunmasını önermesi, doğru bir hareketti. Atina yeniden yakınlaşma ilişkilerini geliştirirken, biz reddetme ve çatışma yolunu takip ediyoruz. Hükümet grubu, saçma politikasıyla herşeyi berbat etmektedir. Çıkmaz hala devam etmektedir. En kötüler için tehlikeler artmaktadır. Hükümet ortakları, sebep oldukları çıkmazın kaosunda rahat içinde yaşarken, yapılacak milletvekilliği seçimleri için demagojik dayanaklar arıyorlar. Bu saçmalıklar karşısında, ‘kötü olmayanları’ isteme konusunda pasif kalmamamız gerekmektedir. Bu durumlara tepki göstermek ve kararlı bir şekilde mücadele etmemiz gerekmektedir. Çözümsüzlüğün ve çıkmazın başrol oyuncuları, ‘canı çıkacak hastaya teselli vermektedirler’. Sunulan uluslararası destekle, ülke için yeni bir trajediyi önleyecek çareyi bulmak bize kalmıştır... (ALİTHİA – 16.9.2005)
SİMERİNİ:
“AB’nin geleceğiyle ilgili mihenk taşı”
Kornilios HACİKOSTAS
Kıbrıs, üzerinde AB’nin geleceğinin ve kesin olarak söylemek gerekirse haysiyetinin sınandığı bir mihenk taşıdır. AB’nin, hem Türkiye’ye yönelik karşı deklarasyon, hem de Türkiye’nin Avrupa’ya giden yol haritasını belirleyecek müzakere çerçevesi ile ilgili kararı; sadece doğrudan etkilenen bir ülke olan Kıbrıs Cumhuriyeti için değil, bizzat Birlik için de çok büyük bir öneme sahiptir. AB’nin değeri; kurumlara, ilkelere ve değerlere saygı duymaya bağlıdır. Yasallık ve demokrasiye saygı, onu onurlandıran bir taçdır. Öte yandan Kıbrıs, ekonomik nedenlerden dolayı değil, bu ilkeler ve değerlerden dolayı AB’ne üye oldu. Ancak; Türkiye’nin, yasallığa uyacağı yönünde söz vermeden, yerleşiklerin varlığı, Kıbrıs’ın işgali ve istilası gibi suçları ve yasa dışılıkları beraberinde taşıyarak AB’ne girmesi halinde, ilk önce, bizzat AB’nin saygınlığı yaralanacaktır. O zaman, ok yaydan çıkacak ve AB’nin geleceği belirsiz olacaktır. Kimsenin, Avrupa ilkeleri ve değerleri konusunda, aynı saygıyla konuşmaya hakkı olmayacaktır. (SİMERİNİ – Kornilios HACİKOSTAS – 16.9.2005)
LE FIGARO “Türkiye’nin birliğe üyeliği: 25’ler uzlaşıyor”
Alexandrine Bouilhet
Başkentlerdeki hareketlilikten uzak bir şekilde, 25'lerin büyükelçileri dün Brüksel'de biraraya gelerek önümüzdeki 3 Ekim'de başlayacak olan Türkiye'nin üyelik müzakerelerini ele aldılar. Bu konu özellikle Fransa ve Almanya'da siyasi açıdan her ne kadar çok hassas olsa da, teknik bakımdan müzakerelerin başlaması için artık pek ciddi bir engel kalmadı. Bu yaz Paris tarafından gündeme getirilmiş olan Kıbrıs'ın tanınması konusundaki karmaşık sorun bile çözüm yolundadır. Bir İngiliz diplomatı bu konuda şöyle diyor: "Kıbrıs konusunda ortak uzlaşı çok yakın." Birlik, Türkiye'ye karşı cevabını yumuşatırken, Türkiye adanın kuzeyini işgal altında tutmakta ve 3 Ekim'den önce adadaki Kıbrıs-Rum Cumhuriyeti'ni tanımaya ve limanlarıyla havaalanlarını açmaya yanaşmamaktadır. 26 Eylül'den önce benimsenecek olan ortak deklarasyon tasarısında 25'ler şunu vurguluyor: "Tüm üye ülkelerin tanınması üyelik sürecinin gerektirdiği bir unsurdur." Bu tanımayı 3 Ekim öncesi zorunlu kılma gücüne sahip olmayan 25'ler, Ankara'ya şu ifadelerle baskı yapmayı deneyecekler: Birlik, Türkiye ile üye devletler arasındaki ilişkilerin mümkün olan en kısa sürede normalleşmesine verdiği önemin altını çizmektedir. Hukuken 25'ler istekleri konusunda daha fazla ileri gidememektedir, tabii anlaşmalarını bozmak dışında. Bu son dakika zıtlaşması, dün BM Genel Kurulu'na katılmak üzere bulunduğu New York'ta Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından da eleştirilmiştir: "Türkiye gece gündüz çalışarak Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirmiştir (...), ve şimdi tüm bu yaptıklarımızın ardından hala müzakerelerin başlayıp başlamayacağı sorusu tartışılmaktadır. Bu, uluslararası diplomatik ahlak kurallarına uymamaktadır." Birlik içerisinde, şu günlerde diplomatik etik konusuyla, dönem başkanı olarak İngiltere ilgilenmektedir. Stratejik ve politik nedenlerle Türkiye'nin üyeliğine taraftar olan Londra perde arkasından Paris-Lefkoşa cephesine nifak sokarak yeni Türk karşıtı cepheyi etkisiz hale getirmeyi başarmıştır. İngilizler Kıbrıs sorununu Fransızlar ile, ortak deklarasyon çıkarma fikrini de onların sırtına yüklemek suretiyle, başbaşa halletmişlerdir. Bir anda, Yunanlılar ve Kıbrıslılar 25'ler masasında tecrit edilmiş ve bir kenara itilmiş duruma düşmüşlerdir. Fransa ve Kıbrıs'ın ardından 3 Ekim öncesi ikna edilmesi gereken bir başka ülke de Avusturya'dır. Viyana, müzakereler sırasında tam üyeliğe alternatif olarak ayrıcalıklı ortaklık seçeneğinin de belirtilmesinde ısrar etmekte, bu da Ankara, Londra ve Washington için bir "kırmızı çizgi" oluşturmaktadır. Bir diplomat bu konuda şu değerlendirmede bulunuyor: "Eğer Hırvatistan ile müzakerelerin başlaması kendilerine vadedilirse Avusturyalılar sakinleşecektir." Bir başka deyişle: Savaş suçluları konusunda Uluslararası Mahkeme ile işbirliği yapmadıkları gerekçesiyle bloke olan Zagreb ile üyelik görüşmeleri, eğer Carla Del Ponte veto etmezse, 3 Ekim'den önce çözülebilir. Brüksel'de de "Hırvatistan, Türkiye konusunda yapılan küresel pazarlığın bir parçasıdır." fikri benimsenmektedir. Başta Avusturya olmak üzere bir çok Orta Avrupa ülkesi gerçekten de Türkiye ile müzakerelerin Hırvatistan'dan önce başlatılmasını "anormal" görmekteler. Londra'dan Brüksel ve New York'a dek, 3 Ekim öncesi Türkiye konusunda siyasi bir uzlaşı sağlamak konusunda diplomatik pazarlıklar tüm hızıyla sürmektedir. Bir gözlemciye göre, "bu taktik bir ihtimam içermektedir: Kimse 3 Ekim günü bir kriz istemiyor. Avrupa başkentleri, Türkleri baskı altında tutabilmek için, belirsizliği sonuna dek devam ettireceklerdir. Bazı çevreler ise son dakikada Ankara'da her şeyi berbat edebilecek beklenmedik bir olay cereyan etmesinden endişe etmektedir." İhtiyaten, İngiliz dönem başkanlığı Türkiye konusundaki anlaşma konusunu 26 Eylül'de yapılacak Birlik dışişleri bakanları toplantısına bırakmayı düşünmektedir. (LE FİGARO - Alexandrine Bouilhet – 15.9.2005)
MEDYAYA TAKILANLAR
İsrail, Gazze'de insansız bölge kuruyor!
Geçen hafta Gazze Şeridi'ndeki askerlerini geri çekerek bölgeyi boşaltan İsrail, şimdi de sızmaları önlemek için Gazze'nin kuzeyinde 150 metre genişliğinde bir insansız bölge oluşturacak. İsrail Savunma Bakanlığı, oluşturulacak "güvenli bölge"nin Bakan Shaoul Mofaz'ın verdiği emirle Filistin tarafına doğru genişletileceğini açıkladı. İsrail "güvenlik bölgesi"ni genişletiyor Le Monde gazetesine göre, Bakanlığın bir sözcüsü, AFP Ajansına yaptığı açıklamada, "Gazze Şeridi'ne hakim kaosun İsrail yerleşimlerini tehdit etmemesi için Gazze Şeridi'nin kuzeyinde, Filistinli taraftaki güvenlik bölgesi genişletilecek" dedi. Aynı sözcü, güvenlik bölgesinin ya elektronik bir düzenekle veya bir duvarla oluşturulacağını açıkladı. Sözcü, "Önemli olan Filistinlilerin İsrail tarafına geçemeyeceği bir insansız bölge oluşturmaktır" diye konuştu. (BİANET.ORG – 16.9.2005)
BİANET.ORG
Dünya daha zengin, yoksullar daha yoksul...
*** Social Watch raporuna göre, yoksulluğu anlamak için gelir düzeyine değil, eşitsizliklere ve yoksunluklara bakmak gerek. Yoksulların sayısı tahmin edilenden yarım milyar daha fazla. Küreselleşme yoksulluğu artırıyor; tersine döndürülmeli
Tolga KORKUT
Uruguay merkezli uluslararası sivil toplum örgütleri ağı Social Watch'un son raporuna göre, dünya çapında yoksulluk Dünya Bankası'nın (DB) açıkladığı gibi azalmıyor, tam tersine artıyor. Social Watch'a göre, dünyadaki yoksulların sayısı, DB'nin açıkladığından yarım milyar daha fazla. Örgüt, yoksulluğun ölçümünün yalnızca gelir düzeyine endeksli olmasının yoksulluğun gerçek boyutlarını engellediğini, Dünya Bankası'nın "günde bir dolar" olarak saptadığı mutlak yoksulluk eşiği sayesinde "Küreselleşmenin işe yaradığı" mesajını verebildiğini söylüyor. Dolayısıyla, bu eşiğin ideolojik ve siyasi bir eşik olduğunu saptıyor. Social Watch, yalnızca gelire bakıldığında bile, bu eşiğin ülkeden ülkeye farklılık göstermesi gerektiğini savunuyor. Örneğin, ABD için bu eşik günde 12 dolar olmalı. Yoksulluk temel yeterliliklerden yoksun kalmak demek Örgütün yoksulluğun ölçülmesiyle ilgili kullandığı yeni endeksler bambaşka bir tablo ortaya koyuyor. Social Watch, Nobel ödüllü iktisatçı Amartya Sen'in "yoksulluk yalnızca gelirin düşüklüğünden çok, temel yeterliliklerden yoksun kalmak olarak görülmeli" sözünden yola çıkarak, yoksulluğun ölçümünde iki temel endeks kullanıyor. Temel Yeterlilikler Endeksi (BCI), ülkeleri, şu üç ölçüte göre değerlendiriyor: * Eğitimli sağlık personelinin hazır bulunduğu doğumların oranı * Beş yaş altı çocukların ölüm oranı * Beşinci sınıfa kadar kesintisiz okuyan çocukların oranı Örgütün kullandığı bir başka endeks de, Toplumsal Cinsiyet Adaletsizliği (GEI). Bu endeks, kadınların toplumsal, ekonomik hayatta kararlara katılım oranını gösteriyor ve örgüte göre, yoksullukla doğrudan bağlantılı. Bu endekse göre, Türkiye dünyanın en kötü durumdaki 14 ülkesinden biri. BCI'ya göre, en kötü durumdaki 10 ülke, Çad, Etiyopya, Ruanda, Gine, Nijer, Madagaskar, Bangladeş, Burundi, Laos ve Pakistan. En iyi durumdaki ilk on ülkeyse şöyle: İsviçre, İsveç, Portekiz, Hollanda, Yeni Zelanda, Norveç, Lüksemburg, Japonya, İzlanda ve Yunanistan. Türkiye, bu endekse göre, orta düzeyde yer alan ülkelerden biri.
Küreselleşme yoksulluğu artırıyor Social Watch, yoksulluğun anlaşılabilmesi için gelirlere değil, eşitsizliklere bakmak gerektiğini, dünyada son 15 yılda zenginliğin yaratıldığını ancak bundan pay alamayan ülke ve insanların çok fazla olduğunu söylüyor. "Son 15 yılda, eşitsizlik artıp toplumsal ilerleme yavaşladı; ulusötesi şirketlerin hakları, ikili, bölgesel ve çok taraflı antlaşmalarla genişletildi; ama sorumlulukları aynı oranda genişlemedi; iş yaptıkları ülkelerdeki hükümetlerin veya işçilerin hakları da öyle. "Sermaye iki yüzyıl öncesine göre çok daha hızlı hareket edebiliyor, ama işçiler öyle değil. Yatırıma aç hükümetler giderek daha fazla imtiyaz ve vergi muafiyeti sunma rekabetine girişmişken, işçiler sonu dibe varan bir yarışta rekabet etmeye zorlanıyor. Dengesiz kurallar, dengesiz sonuçlar yaratıyor. "Teşhis buysa, küreselleşme tersine döndürülmeli ya da bir tür küresel zenginlik yönetişimi başarılmalı." Örgüt, DB ve IMF gibi uluslararası finans kuruluşların acil ihtiyaçları nasıl baltaladığına da dikkat çekiyor. Örneğin, IMF küresel AIDS'le mücadele çabalarını engelliyor. "2002-2003'te, büyük bir AIDS kriziyle karşı karşıya olan Uganda, AIDS, Sıtma ve Tüberkülozla Savaş Küresel Fonu'ndan gelen 52 milyonluk bir bağışı neredeyse reddetti. Çünkü IMF yardımlarını alabilmek için söz verdiği sıkı bütçe düzenlemelerine bağlı kalmak zorundaydı. "IMF'nin ülkelerin kamu sektöründe çalışan sağlık görevlililerine ayırabileceği parayı kısıtlaması nedeniyle, birçok ülke yeterli sayıda sağlık görevlisi istihdam edemiyor." Rapor, 2004'te Arjantin ve Brezilya'nın başını çektiği "Copacabana Yasası"na dikkat çekiyor. Bu anlaşma, şirketlerin altyapı yatırımlarının masraf değil varlık yaratma olarak görüldüğünü, dolayısıyla ülkelerin temel kamu hizmetleri için yaptıkları yatırımların da bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğini savunuyordu.
Atılacak acil adımlar Social Watch, küresel yoksulluğun aşılabilmesi için, şu konularda adım atılması gerektiğini söylüyor: * Yoksulluğu gidermek yerine, eşitsizliği ortadan kaldırmalı. * Kalkınma için uluslararası finans kuruluşlarının rolü yeniden tanımlanmalı. * Toplumsal cinsiyet alanında eşitlik ve adalet sağlanmalı. * İklim değişikliğine karşı acil olarak eyleme geçilmeli. * Militarizasyonun önüne geçilmeli, silahsızlanma hızlanmalı. * Kalkınmanın finansmanı düzenlenmeli. Yardımlar artırılmalı, borçlar silinmeli, uluslararası vergiler düzenlenmeli. * Adil ticaret için adım atılmalı. * AIDS ve diğer büyük çaplı bulaşıcı hastalıklarla mücadele artırılmalı. * Şirketlerin hesap verebilirliği sağlanmalı. * Uluslararası yönetişim demokratikleştirilmeli. * Sivil toplum katılımı artırılmalı. (BİANET.ORG – Tolga KORKUT – 16.9.2005)
EVRENSEL
Diktatöre silah rüşveti
İngiltere’nin en büyük silah tekeli BAE ile, Şili’nin eski diktatörü Augusto Pinochet arasındaki ilişkiye dair yeni deliller ortaya çıkarıldı. The Guardian gazetesinin dünkü manşet haberine göre şirket, ABD bankaları üzerinden Pinochet’ye 1.1 milyon sterlinin üzerinde ödeme yaptı. Ödemelerin bir kısmının Virgin Adaları’ndaki bir paravan şirket üzerinden yapıldığı saptandı. Bu şirket, BAE tarafından silah anlaşmaları karşılığında rüşvet verilmesi için kullanılıyordu. The Guardian, Aralık 1997 ile Ekim 2004 arasındaki döneme ait bütün ödeme belgelerinin ellerinde olduğunu belirtti. Buna göre son ödeme 30 Haziran 2004 tarihinde yapıldı ve 98 bin sterlin daha gönderildi. Şilili yetkililer tarafından ortaya çıkarılan belgelerde, Pinochet bağlantılı gruplara yapılan gizli ödemeler listeleniyor. BAE’nin, daha önce de Suudi Arabistanlı yetkililere 60 milyon dolar rüşvet ödediği ortaya çıkarılmıştı. Pinochet ile İngiliz silah tekeli arasındaki bağlantı, Şilili yargıç Sergio Munoz tarafından ortaya çıkarıldı. Munoz, Pinochet’nin vergi kaçırdığına yönelik iddiaları soruşturuyor. Bu soruşturma kapsamında ABD’ye başvuran Munoz, diktatörün banka hesaplarını elde etmeyi başardı. Bu hesaplar arasında, Coutts adlı bankadan yapılan büyük çaplı para transferleri dikkat çekiyor. Coutts, 1993 ile 2004 yılları arasında Pinochet’nin hesaplarını yürüttü. Banka, daha sonra İspanyol bankası Santander tarafından satın alındı. Şilililerin elde ettiği belgelere göre BAE, Pinochet’ye hem kendi adına, hem de Red Diamond Trading adlı şirket üzerinden ödemeler yaptı. Bu paravan şirketin adı, daha önce Arjantin’e silah satışı karşılığında yapılan rüşvet ödemelerinde de gündeme gelmişti. Ödemelerde adı geçen diğer paravan şirketler Tasker Investmens, Cornwall Overseas Corporation ve Eastview Finance olarak sıralanıyor. Yetkililer, BAE’nin yatırdığı paraların, Pinochet’nin mali danışmanı Oscar Aitkin tarafından yönetilen kıyı şirketlerine gittiğini belirtiyor. BAE, 1990’larda Şili’ye bir füze sistemi satmaya çalışmıştı. Bugünlerde ise, donanma elektronik aygıtları satma çabası içinde. (EVRENSEL – 16.9.2005)
EVRENSEL
İsrailli komutanlar İngiltere’ye gitmeyecek
İngiltere’de Filistinliler tarafından İsrailli generaller aleyhine açılan davalar nedeniyle, İsrailli komutanlar İngiltere ziyaretlerinden vazgeçiyor. Geçen pazar günü İsrail ordusunun eski Gazze komutanı Doron Almog’un, tutuklanma endişesi nedeniyle Londra’da Heathrow Havalimanı’ndan uçaktan inmeden geri dönmesi üzerine, eski Genelkurmay Başkanı Moşe Yaalon da Londra’da katılacağı toplantıya gitmekten vazgeçti. 2000-2003 yılları arasında İsrail’in Gazze komutanı olan Doron Almog, Filistinliler tarafından hakkında yapılan şikayetlerin savaş suçu kapsamında değerlendirilmesi ve tutuklanabileceği uyarısı üzerine geldiği uçaktan inmemiş ve ülkesine dönmüştü. İsrail Genelkurmay Başkanı Dan Halutz ve selefi Moşe Yaalon hakkında da İngiltere’de benzer dosyalar bulunuyor. Öte yandan, Doğu Kudüs’te evleri Kudüs Belediyesi’nce yıkılan Filistinlilerin de belediye uzmanları hakkında İngiltere’de “savaş suçu” suçlamasıyla dava açmaya karar verdikleri duyuruldu. ‘Ev Yıkımlarına Karşı İsrail Komitesi’, bu konuda harekete geçerek, İngiltere’deki avukatlık bürolarıyla işbirliğine gitti. Komite sözcüsü Meir Margalit, şikayetlerin sadece uzmanları değil, üst düzey belediye ve İçişleri Bakanlığı yetkililerini de kapsayacağını belirtti. (EVRENSEL – 16.9.2005)
GAZETEM.NET
Faydalı fanatikler…
Ferhat KENTEL
Adına kısaca “12 Eylül” denilen darbe 12 Eylül 1980 sabahında en meşru, en muteber, en havalı gününü yaşadı. Sonra da uzun bir süre meşruiyetini korudu. Ancak meşruiyetini kaybetmeye başladıkça yaptığı etki ve hasar ortaya çıkmaya başladı. Akla ziyan uygulamalar olmasına rağmen, çaresiz hale getirilen bir toplum ve kuşakların darbenin zihniyetiyle büyüdüğünü gördük. İnsanlar dillerini kaybettiler; anlatmak istediklerini anlatamadılar. Korku ruhları ve dilleri çarpıttı. Şüphelerle boğuşmak ve karmaşık düşüncelere girmektense bir yanımızla aptallaşmayı, fanatikleşmeyi seçtik… Yani “günün sözü” olarak internette karşıma çıkan Bertrand Russel’ın sözünü ettiğine benzer bir duruma geçtik: “Bugünkü dünyanın bütün sorunu ‘Aptallar ve fanatikler kendilerinden daima eminken, akıllı insanların daima şüphelerle dolu’ olmasıdır.” Tabii ki “12 Eylül” denilen darbe sadece 12 Eylül 1980’de olanlarla sınırlı değil. Öncesi ve sonrası var: 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı, 28 Şubat’ı var. Bu darbelerin sıcak günlerinde, korktuklarını kendilerinden bile saklayan insanlar silahlı güç sahiplerine biat ettiler; methiyeler düzdüler… Ve her darbe bizi kendimize ve birbirimize daha da güvensiz kıldı. Güvensizleştikçe, sürekli olarak güven yaratacak garantiler aradık. Sahip olduğu silah gücüyle ve yarattığı korkuyla “itibar” gören bu darbelerin en önemli sonuçlarından biri yarım yamalak konuşmalar oldu. Ama bütün bu darbelere rağmen hayat devam etti ve zaman içinde, insanlar kendilerine biraz güven duymaya başlayınca konuşmaya, daha da doğrusu gevelemeye başladılar; bazan doğrudan konuşmak yerine konuların etrafından dolaşarak, satır aralarında, mizahla konuşmaya başladılar. Kendileri için yarattıkları meşruiyetin yanısıra, bu darbelerin yarattıkları en büyük meşruiyet güce ilişkin oldu. İnanılmaz bir biçimde silahlandı toplum. İnanılmaz bir biçimde işlerini “güç”le halletmeye soyundu insanlar. Soruya, şüpheye yer bırakmayacak şekilde, her şeyden emin bir şekilde dayattılar kendi meşruiyetlerini… Hep “her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz birlik ve beraberlikler” adına yapılan 27 Mayıs’larda, 12 Mart’larda, 12 Eylül’lerde, 28 Şubat’larda edindiğimiz kültürle bugün birbirimizden korkuyoruz. En kötüsü “birlik ve beraberlik” adına yapılan bütün bu faaliyetler sonunda birbirimizden uzaklaşıyoruz. Dile getirmek istediğimiz fikir ve düşünce ötekine geçmiyor; ona değmiyor bile… Aslına bakılırsa, bütün bunlar darbelerin uzun vadede yarattığı oldukça “beklenebilecek” sonuçlar… Eğer 17 yaşındaki gencecik çocuğu asmak için yanıp tutuşuyorsa koca ihtiyarlar ve “asmayalım da besleyelim mi?” diyebiliyorlarsa, ve biz de korkudan hiçbir şey söyleyemiyorsak, bundan duyacağımız utancı saklamak için her türlü gayri ahlâki taklayı atabiliyorsak, toplumsal olarak derin bir biçimde hastalanmamak mümkün değildir. Ancak bir de pek “beklenmedik” sonuçları var bu ihtiyarların yaptıklarının. Bu sonuçlar arasında belki de en önemlisi şu: darbelerin uygulamaları bir müddet sonra zaten içinde taşıdıkları ama darbenin sıcaklığında ve korkusunda pek görünür olmayan “trajik-komik” sinyallerini vermeye başlıyor. Çünkü darbe bütün şiddetine rağmen “eskiyor”… Eskidikçe, onunla aramızdaki mesafe arttıkça, her türlü tüketime açılıyor ve çıplaklaşıyor… Darbenin dili denetimden çıkıyor ve o zaman maskaralaşıyor… O zaman darbe başlangıçta sahiplerine yağ çekilen bir korku unsuru olmaktan çıkıyor. Bir zamanlar yağ çekenler de konuşma cesareti buluyor. Ve darbe sahipsiz bir şekilde kendini anlatmaya başlıyor… Örneğin, darbenin şuna benzer bir şey olduğunu öğreniyoruz: Darbe türkücüsü Hasan Mutlucan’ın sesini tanıyamayan darbeci, kendi darbesine fon müziği olan sanatçıyı Ruhi Su zannediyor ve hesap soruyor radyoculardan… Başka bir darbecinin uyarısı üzerine Beethoven bile yasaklanıyor… Darbeci o kadar çok saçmalıyor ki, hiç kimse bu saçmalıklar karşısında bir şey demeye cesaret edemese bile, herkes yarım yamalak konuşsa bile, darbe kendi kendine konuşmaya başlıyor. Darbeler ve darbeciler karşısında nasıl cesaret edemediysek ama buna rağmen darbeler kendilerini anlatmaya nasıl başladıysa, o darbelerin çocukları olan güce tapan zihniyetler ve ideolojiler de bugün kendilerini açığa çıkarmaya başlıyorlar. Öyle ki, Russel’ın sözünü ettiği sorunun aşılabileceğine dair emareler ortaya çıkıyor… Örneğin kendilerine “sol” diyen bir takım zihniyetler “Mc Donaldslar ne kadar tehlikeli ise Kürt mutfağı da o kadar tehlikelidir. Başka kültürlerin yemeklerini yiyen kültürler asimile olur. O nedenle Türk, Türk mutfağına sahip çıkmalı, başka şeyler yememelidir. Her şeyden önce Türk üremelidir. Artan her bir Türk bebesi, bizi Ergenokan’dan çıkartacak bir kurtarıcıdır.” gibi inanılmaz mizah boyutlarına varan faaliyet programları sunabiliyorsa, bu köşede ya da başka köşelerde bir şeyler anlatmaya çırpınanların anlatmak istediklerinden çok daha fazla şey anlatıyor demektir. İnsanın bu tür zihniyet sahiplerine “hadi biraz daha fanatikleşin” diye çağrı yapası geliyor… Çünkü ne kadar fanatikleşirlerse, sahiplerinin yarattığı bütün korkuya rağmen, zihniyetler bir o kadar maskaralaşacak… (GAZETEM.NET – Ferhat KENTEL – 15.9.2005)
BİANET.ORG
Türkiye cinsiyet adaletinde en kötülerden!...
*** Social Watch raporuna göre, Türkiye, toplumsal cinsiyet adaletsizliğinde dünyanın en kötü on dört ülkesinden biri. En iyi durumdakilerse İskandinav ülkeleri. Fakat, dünyada kadınlarla erkeklere eşit davranan hiçbir ülke yok. Yoksulların yüzde 70'i kadın
Uruguay merkezli uluslararası sivil toplum örgütleri ağı Social Watch'un 2005 raporuna göre, Türkiye toplumsal cinsiyet adaletsizliğinde en kötü durumdaki on dört ülkeden biri. Diğer ülkeler şöyle: Yemen, Pakistan, Fildişi Sahili, Togo, Mısır, Hindistan, Nepal, Guatemala, Suriye, Cezayir, Suudi Arabistan, Lübnan ve Sudan.
Toplumsal Cinsiyet Adaletsizliği Endeksi Dünyanın sosyo-ekonomik durumunu belgeleyen yıllık raporlarını 1996'dan beri yayınlayan Social Watch, yoksulluğun ölçümünde kullanılmak üzere iki yeni endeksten yararlanıyor. Bunlardan biri Temel Yeterlilikler Endeksi (BCI), diğeri de, yoksulluğunu toplumsal cinsiyete dair niteliklerini ortaya koyan Toplumsal Cinsiyet Adaletsizliği Endeksi (GEI). GEI'yi üç kategorideki değerler oluşturuyor: Eğitim, ekonomik etkinlik ve kadınların güçlendirilmesi. Endekse göre ülkeler 1-12 arasında puanlara göre sıralanıyor. 12 puan toplumsal cinsiyet adaletine en yakın olma durumunu gösteriyor. Buna göre, Türkiye'nin endeksteki puanı 5. Toplumsal cinsiyet adaletinde en ileri olan, yani 12 puan alan ülkelerse, Avustralya, Finlandiya, İzlanda, Norveç, İsveç. Fakat durum ne kadar iyi görünürse görünsün, rapor, kadınlarla erkeklere eşit davranan hiçbir ülke olmadığının altını çiziyor. Kadınlarla erkeklere sunulan fırsatların eşit olduğu bir tek ülke yok. Rapora göre, yoksulluğun toplumsal cinsiyet adaletsizliğiyle doğrudan bağlantılı; dünyadaki yoksulların yaklaşık yüzde 70'i kadın.
Türkiye ortalamanın altında Eğitim kategorisi, okuryazarlık, ilköğretim, orta öğretim ve yüksek öğretimde yer alan kadınların erkeklere oranını inceliyor. Türkiye, bu kategoride ortalamanın altında kalan ülkeler arasında. Ekonomik etkinlikse, tarım dışı sektörlerde kadınların oranını ve gelir uçurumunu dikkate alıyor. Türkiye bu kategoride de ortalamanın altında kalıyor. Kadınların güçlendirilmesi, kadın profesyonellerin oranı, hükümette ve bakanlık düzeyinde karar verici konumdaki kadınların oranı ve parlamentodaki kadınların oranı altbaşlıklarından oluşuyor. Türkiye, bu kategoride, "en kötü durumdaki ülkelerden" biri. (BİANET.ORG – 16.9.2005)
BİANET.ORG
Cinsiyet ayrımcılığının yasal olduğu ülkeler
Birçok ülkede, kadın dövmek, öldürmek yasal. Yasalarla kadınlara yönelik cinsel ayrımcılık uygulanıyor. Equality Now'un 45 ülkeyi kapsayan 2005 raporuna göre, durum vahim. Kadın hakları örgütü Equality Now'un 2005 raporunda, kadınlara yönelik cinsiyet ayrımcılığını yasalarında barındıran ülkeler ve uygulamaları yer alıyor. Örgütün beş yıl önceki raporunda kadınlara karşı yasaları listelenen Türkiye, bu son raporda, ilerleme kaydeden, olumlu reformlar gerçekleştiren 14 ülke arasında gösteriliyor. Equality Now, kadınlara yönelik yasal reformların kadınların hayatını belirgin biçimde değiştireceğini, bunun özellikle Ortadoğu için gerekli olduğunu söylüyor. Örgüt, bu nedenle, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin danışmanı olacak ve ülkelerin yasalarındaki ayrımcılık üzerine çalışacak bir "özel raportör" pozisyonunun oluşturulmasını istiyor. 45 ülkenin örneklendiği rapordan kimi örnekler şöyle: * Suriye ve Haiti'de, bir koca karısını zina yaptığı için öldürdüğünde ceza almıyor. * Nijerya'da kocalar karılarını, yerel hukuk ya da gelenekler izin verdiği ve "ağır acı vermediği" sürece dövebiliyor ve ceza almıyor. * İsrail'de, kadınlar kocalarının rızası olmaksızın boşanamıyor. * Guatemala ve Lübnan'da, sonrasında evlenirlerse, erkeklerin kadın kaçırması yasadışı değil. * ABD Göçmenlik ve Yurttaşlık Yasası'nın, çocuklarının yurttaşlığa geçişi için, yurttaş olmayan annelerden talep ettikleri, babalardan talep ettiklerine göre daha ağır. * Yemen'de bir kadın, evin dışındaki hareketlerinde ve cinsel taleplerinde kocasına yasal olarak itaat etmek zorunda. * Suudi Arabistan'da kadınlar araba kullanamıyor. * Kuveyt'te kadınlar meclis seçimleri için oy kullanamıyor. * Pakistan'da bir tecavüzün kanıtlanabilmesi için ya itiraf ya da en az dört erkek görgü tanığının tanıklığı gerekiyor. Raporun son beş yılda yasalarını ya etkin bir şekilde değiştirdiğini ya da ayrımcı maddeleri yürürlükten kaldırdığını söylediği, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 14 ülke şunlar: Bahamalar, Kolombiya, Kosta Rika, Fransa, Ürdün, Meksika, Fas, Papua Yeni Gine, Peru, Sırbistan Karadağ, İsviçre, Türkiye ve Venezüella. (BİANET.ORG – 16.9.2005)
FINANCIAL TIMES
“Kıbrıs tavizi' ile Türkiye vazgeçebilir”
İngiliz Financial Times gazetesi, 'Kıbrıs'ta yeni tavizler istenmesi halinde, Türkiye’nin AB planlarından vazgeçmesinden korkulduğunu' yazdı. Gazete, İngiltere’nin Türkiye ile müzakerelere başlanması konusunda AB üyesi diğer ülkelerle anlaşmaya varmak konusunda fazla zamanı kalmadığına dikkat çekti. Financial Times, Türkiye’den istenecek son bir tavizin Ankara’nın hiç hoşuna gitmeyebileceği uyarısında da bulundu. Türkiye ile müzakerelerin başlatılacağı 3 ekime sadece iki hafta kaldığına dikkat çeken İngiliz gazete, dönem başkanı İngiltere’nin önünde çözülmesi gereken iki sorun daha bulunduğunu yazdı. Gazete, AB dönem başkanlığının iki sorununu da şu şekilde ifade etti: “Türkiye’nin 29 temmuzda yayımladığı 'Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınmayacağı' deklarasyonuna karşı bir AB açıklaması belirlemek 10 yıl sürebilecek müzakerelerin temel kurallarının belirlenip, bu görüşmelerin sadece Türkiye’nin üyeliğine mi odaklanacağına yoksa planlara AB ile bir tür ortaklık' mı dahil edileceğine karar vermek”
'Ankara, BM planı yüzünden AB'den vazgeçebilir' Financial Times, Kıbrıs’ın birleştirilmesi için hazırlanan BM planının Türkiye'nin tepkisine neden olacağını belirtti. Gazeteye göre, 'Kıbrıs Rum yönetimi ile ilişkilerin düzeltilmesi amacıyla Türkiye'ye tam üyelik yerine ortaklık için herhangi bir tarih verilmesi' kararının Ankara'nın AB’den vazgeçmesine neden olmasından korkuluyor. İngiliz gazete, bir AB yetkilisi’nin, “İngiltere haziran ayında başkanlığı devraldığından bu yana, önceliği hep Türkiye’nin vazgeçmeyeceğinden emin olmaya verdi. Ama işler giderek zorlaşıyor” şeklindeki ifadelerine de yer verdi. (ABHaber - 19.9.2005)
ZAMAN
Türkiye restinde ne kadar ciddi?
SELÇUK GÜLTAŞLI
Eylülün ilk gününden beri Avrupa Birliği’nin gündemi Türkiye. Bir tarafta üzerinde yaklaşık yedi haftadır mutabık kalınamayan bir Kıbrıs beyanı, üst üste yapılan ve AB’nin itibarını ciddi şekilde zedeleyen başarısız toplantılar var, bir tarafta da gittikçe yaklaşan 3 Ekim tarihi. Şimdi Brüksel’de iki hadisenin şifresi çözülmeye çalışılıyor. Birincisi dün yapılan Alman seçimlerinden çıkacak sonucun 3 Ekim’e nasıl yansıyacağı, ikincisi de Türkiye’nin masadan kalkma restinin ne kadar “hakiki” olduğu. Almanya’dan dün gece gelen haberler seçim sonuçlarının Türkiye muhalif ve düşmanlarının istediği gibi şekillenmediğini ve Hıristiyan Demokratların tek başlarına iktidara gelmelerinin zor olacağını ortaya koydu. Türkiye’nin ve sadece Almanya’daki değil, Avrupa’daki Türklerin de favorisi Schröder’in bütün beklentilerin tersine “küllerinden” tekrar hayat bulması Türkiye için iyi haber. Seçimlerden sonra Türkiye denkleminin nasıl şekilleneceğini şimdiden görmek zor; zira hükümetin “trafik lambası” yani Sosyal Demokratlar, Yeşiller ve Hür Demokratlarla mı olacağı ya da Hıristiyan Demokratlar ile Sosyal Demokratların büyük bir koalisyona mı gidecekleri henüz belli değil. Her halükarda imtiyazlı ortaklık seçeneğinin masaya gelme ihtimalinin kısa vadede zayıfladığı muhakkak. Dün gece geç saatlerde TV yorumcularının çoğunun işaret ettiği gibi Avrupa’da Merkel’in “kaybetmesinden” en fazla Fransız siyasetçi Nicholas Sarkozy ile imtiyazlı ortaklığı müzakere çerçeve belgesine sokabilmek için Merkel’in “zaferini” bekleyen Avusturyalı siyasetçiler müşteki olmalılar. Alman cephesindeki havanın berraklaşması için vakte ihtiyaç var, dolayısıyla 3 Ekim’le ilgili şu an en önemli bilinmeyen Türkiye’nin restinin blöf mü olduğu; yoksa 1997’de Mesut Yılmaz’ın yaptığını Erdoğan’ın -oyunun kuralları ile oynanması durumunda- tekrar etmeye mi hazırlandığı. Son bir aydır Türkiye’ye yatırım yapan ya da yapmaya hazırlanan şirketlere raporlar hazırlayan risk analizi uzmanları Brüksel’i mesken tuttu. Brüksel’de AB kurumları dahil Türkiye ile ilgili bir sürü insanla görüşüyor, 3 Ekim’de müzakerelerin başlayıp başlamayacağını anlamaya çalışıyorlar. Gül’ün eylül ayı başında The Economist’e söylediği “Ek şartlar önümüze çıkarılır ya da tam üyelik dışında bir teklifle karşılaşırsak masadan kalkarız.” ifadesinin ne kadar ciddi olduğunu soruşturuyorlar. Sadece risk uzmanları değil, AB diplomatları da aynı sorunun efsunlu cevabı peşinde. Bu şifreyi kırabilirlerse, Kıbrıs beyanı ve henüz onaylanmayan müzakere çerçeve belgesinde ne kadar ileri gidebileceklerini ve manevra alanlarının sınırlarını idrak edebilecekler. AB’nin Kıbrıs beyanında itibar kaybına rağmen yedi haftadır anlaşamamasına bakılırsa, Türkiye’nin “masadan kalkabileceğine” dair sözlerinin en azından bazı üyeler tarafından ciddiye alındığı anlaşılıyor. AB nezdindeki İngiliz ve İtalyan temsilcilerin cuma günü yapılan toplantıda tanıma meselesinin BM sürecinden bağımsızlaştırılması durumunda Ankara’nın 3 Ekim’de masaya gelmeyeceğini söylemeleri bu yüzden. Türkiye’nin restinin içi boş olduğu izlenimi, ayrımcı 17 Aralık kararlarını daha da ağırlaştıracak ve 3 Ekim’de müzakerelere başlansa bile kısa sürede tıkanmasına ya da başka bir mecraya akmasına sebep olabilecektir. İtidali elden bırakmadan, Gül’ün söylediklerinin blöf olmadığını vurgulamakta fayda var. (ZAMAN – Selçuk GÜLTAŞLI – 19.9.2005)
ALİTHİA: “Kıbrıs: Yanılsamaların maceralı bir süreci...”
Nikos Rolandis (Dışişleri Eski Bakanı)
Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulduğu 1960 yılından bugüne kadar, geleceğimizi ve isteklerimizi yanılsamalar üzerine inşa ediyoruz. Kırk beş yıl sonra bugün, rüyadan uyanmadığımız gibi, aynı zamanda yavaş yavaş kabusa dönüşen derin uykuda gittikçe daha çok derine batıyoruz. Kıbrıs sorunu, halkın çağdışı bir şekilde yanlış bilgilendirilmesi vasıtasıyla, sürekli olarak aşağıya doğru yuvarlanmaktadır. Bugün de jure bölünmenin eşiğine geldik. Çünkü de facto bölünme uzun zamandan beridir sabitleşti. Hem de bu bölünme sürecinin birkaç yıl içinde, birkaç on yıl içinde hangi tehlikelere ve dehşete sürükleyeceğini hesaba katmadan... Yanılsamalar: 1. Birinci ve en kötü yanılsamalar, ilk ondört yılda (1960-1974) geliştirildi. O zaman, Kıbrıs'ı bölgede küçük bir süper güce dönüştürebileceğimizi sanıyorduk. Böylece iki süper güç (Doğu ve Batı) arasında tehlikeli bir oyun oynadık. 1960 Anayasası'nın dengelerini bizim lehimize ve Kıbrıslı Türklerin aleyhine alaşağı edeceğimize bile inandık. Bunun bedelini, darbe ve Türk istilasının yakıcı kasırgası vasıtasıyla, 1974 yılında ödedik. 2. Son 31 yıldır, birkaç istisna hariç işgalin enkazları henüz vücudumuzdayken, daha iyisini başaracağımız yönünde yanılsamalara kapılarak, bize sunulan birçok çözüm fırsatlarını (hepsi de Güvenlik Konseyi ve diğer uluslararası örgütler tarafından onaylanmıştır) reddediyoruz. Nitekim sürekli olarak daha kötüsünü elde ediyoruz. Çözüm girişiminin sunulduğu her seferinde, çözümün neden reddedilmesi gerektiğini izah eden birçok 'bilge' (politikacı ve diğerleri) ortaya çıkıyordu. Böylece, biraz kendimizi beğenmişliğimiz, biraz inadımız, biraz 'bilgeler', biraz çeşitli çıkarlar, biraz gerçekçi olmayan mentalitemiz, biraz da kendi hatalarımızı kabul etmeyi reddetmemiz nedeniyle, vardığımız şu noktaya geldik: Çözümü, bizi uçurumun derinine sürükleyen zamana bırakmayı amaçlama noktasına... 3. İnsan hakları diğer büyük yanılsamamızdır. Bunları unutmamız ya da bunları bir kenara itmemiz gerektiği için değil, başka birşey için... Ancak insan haklarının bu dünyada ne yazık ki seçici olarak kullanıldığını ve büyük çıkarlarla bağdaştırıldığını anlamak istemiyoruz. Gerçekten Nijerya ve bütün aç Afrika'nın durumunda insan hakları nerededir? New Orleans'ın zencilerinin durumunda insan hakları nerededir? Avrupa da dahil olmak üzere, hangi insan hakları, halkı bezdiren tahammül edilmez bir toplumsal haksızlığa izin vermektedir? Yüz milyonlarca insan tenekeden yapılmış kulübelerde, daha da kötüsü kümeslerde nasıl yaşıyorlar? Bir milyar insan, günde bir dolardan az kazanırken, bir milyar insan bir ve iki dolar arası kazanırken ve diğer bir milyar insan fakirlik sınırının altında yaşarken, insan hakları nerededir? Yani dünya nüfusunun yarısı açlıktan ölürken, diğerleri bolluk içinde yaşamakta ve (Kıbrıslılar da dahil) çok yemek yemekten hastaneye kaldırılmaktadırlar. Bu çiğnenmiş hakların karmakarışıklığı içinde, bizler, hangi hakları bulacağız? 4. Birçok kurnazın ileri sürdüğü Avrupai çözüm, başka bir yanılsamadır. Nitekim Cumhurbaşkanı bile böyle bir çözümün olmadığını en sonunda itiraf etti, ancak onun birçok kurmayı aynı nakarata devam ediyor. Avrupa, üyelerinin ulusal davalarını çözmemektedir. Bunlara karışmamaktadır. Avrupa, ne İspanya'nın Bask'larla sorununa, ne Fransa'nın Korsika sorununa, ne İrlanda sorununa, ne de Yunanistan'ın Kardak ile ilgili milli çıkarlar konusuna karıştı. Neredeyse bu konunun, Yunanistan ve Türkiye savaşı şeklinde gelişmesine izin verdi. 5. Türkiye ile ilişkilerimizin normalleşmesinin ve topraklarımızı işgal eden ülke tarafından tanınmamızın (Kıbrıs sorununun sahnede olmadığı bir esnada), sorunumuzun çözümlenmesine katkıda bulunacağı yönündeki görüş de yanılsamadır. İşgal devam ederken, bazı inatçıların ve asilerin bugün, Türkiye ile normal ilişkilerin (liman ve havaalanlarının açılması, Kıbrıs'ın ucuz Türk ürünleri ile dolacağı ticaretin yapılması) kurulmasını istemelerinin nasıl mümkün olduğu sorusu akıllara gelmektedir. Öte yandan bu insanlar, bazı zamanlar böyle bir taktiğin ihanet olduğunu düşünüyorlar. 6. Bugünkü ılımlı Kıbrıs Türk liderliğine iftira atarak ve onu aşağılayarak konumumuzu güçlendireceğimiz yönündeki görüş yanılsamadır. Eğer gerçekten yeniden birleşme yönünde bir çözüm istiyorsak, bu insanlar ve onların veliahtları gelecekteki ortaklarımız olacaklardır. Onların tezleri uç değildir. O halde neden onlarla savaş yapıyoruz ve sürekli olarak onlara hakaret ediyoruz? Acaba onların bizim tezlerimizi desteklemelerini mi bekliyoruz? 7. Yerleşiklerin sayısı, Annan Planının düşünülmeden reddedilmesinden sonra, gün be gün artıyor. Geçtiğimiz günlerde bazı makale yazarları, yanılsamalar yaratmak için, Yahudi yerleşiklerin Gazze'den ayrılmalarından bahsetti. Sayıları yaklaşık 420.000 (200.000 Batı Şeria ve 220.000 Doğu Kudüs) olan Yahudi yerleşiklerin toplamından sadece 9.000'inin Gazze'den gittiğini gizlediler. (İsrail'in en geniş stratejik planlamaların bir parçası olarak). Bunlardan birçoğu hali hazırda başka beldelere taşınıyorlar. Sonuç olarak bazı kişiler, yanlış bilgilendirme vasıtasıyla, sayıları kısa bir süre sonra 200.000'e varacak Türk yerleşiklerin de Kıbrıs'tan gideceklerini hesaplıyorlar. Onları kimler, nasıl ve ne zaman kovacaklar? 8. Eğer işgal bölgelerindeki inşaat konusunun hukuki dava açmalarla çözümleneceğini sanıyorsak, bu da bir yanılsamadır. Retçi taktikleri ile durumları buraya kadar sürükleyenler, bu patlama derecesinde tehlikeli konu ile ilgili olarak ne yapmaları gerektiğini düşünsünler... Yanılsamalardan kurtulacak mıyız? Yoksa acaba bir sonraki büyük darbe gelene kadar, kum üzerine inşaat mı yapacağız? Sanmıyorum... Yine de devletimiz bizi bugüne kadar onurlandırmıyor. Bizler de ekonomik çıkarın ve iktidarın meraklısı olduk. Bizi, sadece bunlar ilgilendiriyor. Milli sorunun çözümlenmesi yönündeki büyük sorumluluktan kaçtık. Böylesi bir mentalite ile çok uzağa gitmemiz mümkün değildir. (ALİTHİA – Nikos ROLANDİS – 19.9.2005)
SİMERİNİ: “Türkiye ne istiyor?”
Cumhurbaşkanı Papadopulos, geçtiğimiz gün Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan ile kısa bir görüşme gerçekleştirdi. BM kürsüsündeki gazetecilere göre Papadopulos, Erdoğan'a Kıbrıs'ta ne tür bir çözüm istediğini sordu. Papadopulos, özellikle de Türkiye'nin Kıbrıs'ta tek bir devlet mi, yoksa aralarında işbirliği yapacak iki devlet olmasını mı istediğini sordu. Ancak Cumhurbaşkanı sadece, Edoğan'a ne söylediğinden bahsetti, Türkiye Başbakanı'nın ona ne cevap verdiğini açıklamadı. Papadopulos'un, Erdoğan'ın ne yanıt verdiğini bize söylemesine gerek yoktur. Ankara'nın Kıbrıs sorunundaki tezleri o kadar açık, o kadar sabit ve siyasi-diplomatik açıdan o kadar ısrarcı ki, bunları bilmeyenler sadece saf olanlar, ilgisizler, aynı zamanda sağır ve körlerdir. Üstelik, Türkler, bütün dönemlerde, bütün zamanlarda ve bütün fırsatlarda amaç ve isteklerini haykırmakta özen gösteriyorlar. Sadece Kıbrıs ve Yunanistan'daki siyasi liderler bunları anlamak istemiyorlar. Erdoğan, Gül, Sezer ve eskiden onların selefleri, siyasiler ve generaller, şunları açıklamakta ısrar ediyorlar: 1. Türkiye'nin aşağılayıcı bir şekilde, 'Kıbrıs Rum Yönetimi' olarak isimlendirdiği Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıması söz konusu değildir. 2. Ankara'nın, işgal rejimini ve Kıbrıslı Türkleri terk etmesi söz konusu değildir. 3. Türk hükümetinin işgal oluşumunu tanımaktan vazgeçmesi söz konusu değildir. 4. Yerleşikleri geri çekmesi söz konusu değildir. 5. Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin olmadığını iddia ederken, buna rağmen, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin varlığından kaynaklanan sözde garantörlük haklarında ısrar ediyor. 6. İki toplumlu iki bölgeli federal bir çözüm değil, iki ayrı devletin konfederasyonuna götüren bir çözüm istiyor. 7. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin dağılmasından ve çözüm bulunduktan sonra ortaya çıkacak yeni durumu tanıyacak. 8. Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımıyor, ancak Avrupa üyelik sürecinde onun onayını istiyor. Türkiye, Kıbrıs'ın dağılmasını, teslim olmasını ve boyun eğmesini istiyor. Bunu istiyor, bunu talep ediyor ve bunu uyguluyor. Karamanlis, Tassos ve bütün siyasi liderler bunu çok iyi biliyorlar. 'Kesin görüş birliklerinin', 'gıpta edilecek uyumun' ve 'kardeş dayanışmasının', bu kadar yıldır neden Türk planlarını etkisiz hale getirmeyi ve durdurmayı başaramadığı büyük bir sorudur. Atina ve Lefkoşa bu acı verici soruya ne yanıt verecek? Ancak Karamanlis, Atilla'nın gelip geçmesi için kırmızı halıyı sererken, öte yandan Tassos dehşete düşerek, vetoyu ileri sürmeye cesaret edemezken, bu soruya nasıl cevap versinler? (SİMERİNİ – 17.9.2005)
HARAVGİ: “Mesajları alsınlar”
Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın yeni açıklamasının ve bu açıklamanın içerdiği tehditlerin, haklarını elde etmek için tüm cephelerde diplomatik bir çaba yürüten hükümetin her hareketini herkesin önünde yermek ve sıfırlamak için fırsat kaybetmeyen Kıbrıs içindeki bazı çevreleri kaygılandırması gerekmektedir. Tayyip Erdoğan'ın Kıbrıs'ta iki ayrı devlet ve konfederasyon çözümü yaratılması ile ilgili olarak Cumhurbaşkanı Papadopulos'a dile getirdiği talepler, Ankara'nın sabit tezlerini ve Kıbrıs sorunundaki hedeflerine bağlılığını bir kez daha teyit etmektedir. Yani sahte devletin yüceltilmesine ve onun yavaş yavaş devlet olarak tanınmasına... Cumhurbaşkanı haklı olarak böylesi bir çözüm olanağının kabul edilemez olduğunu söyledi ve Kıbrıs Rum tarafının, bölücü unsurları ortadan kaldıracak ve Kıbrıs'ı yeniden birleştirecek iki bölgeli, iki toplumlu bir çözüm lehindeki sabit tezlerini yineledi. Hükümetin izlediği talepkar politika ve COREPER'de konuları ele alış yöntemi, bazı kişilerin Kıbrıs Cumhuriyeti'ne vurmak istedikleri uzlaşmaz ortak damgasını alaşağı ediyor. Brüksel'deki istişarelerde çıkan mesaj, Türkiye'nin sonsuza kadar talep edip, kendisinin AB ilke ve değerlerine uymaya isteksiz olamayacağı yönünedir. Kıbrıs sorununun parti çıkarları için istismar edilemeyeceğini defalarca vurguladık. Bütün siyasi partiler, gelişmeleri ciddiyetle değerlendirmeli ve seçim öncesi çıkarları bir kenara bırakmalıdır. Karar alma merkezlerine doğru mesajların iletilmesi için birlik içinde, ortak bir şekilde faaliyette bulunmak gerekmektedir. Cumhurbaşkanı Papadopulos'un BM Genel Sekreteri ile yaptığı görüşmenin faydalı ve yapıcı olduğunu düşünüyoruz. Aynı zamanda girişimin faydalı olabilmesi amacıyla zeminin uygun bir şekilde hazırlanmasının ardından, yakında yeni bir sürecin başlamasını diliyoruz. Gerek düşünmeden, gerek kasıtlı bir şekilde, gerekse kendi nedenlerinden dolayı, hükümeti, sözde Kıbrıs sorununun çözümlenmesini istemediği konusunda suçlamakta ısrar edenler, Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın açıklamalarını yeniden okusunlar ve kimin iki toplumlu, iki bölgeli bir çözüme engel olduğu konusundaki görüşlerini yeniden gözden geçirsinler... (HARAVGİ – 18.9.2005)
POLİTİS: “Siyasi eşitliğimiz ve sorumluluklarımız”
Andreas THEOFANUS
Kıbrıs sorunundan bağımsız olarak, Türkiye-Avrupa ilişkileri uluslararası boyutlara sahip, son derece önemli bir konudur. Türkiye'nin geleceği ve AB'ne üye olup olmayacağı, Birliğin karşı karşıya olduğu en büyük sorulardan bir tanesidir. Bu, büyük ölçüde bizzat AB'nin geleceğini de etkileyecektir. Bu konu üzerinde bugüne kadar nihai bir karar alınmadı. Kıbrıs sorunu, bölgesel ve uluslararası bir sorundur. Bu nedenle Kıbrıs sorunu bugün, Türkiye-Avrupa ilişkilerinin önemli başlıklarından bir tanesidir. Bu yüzden de, gerek çözüm bulunması, gerekse Kıbrıslı Rumların reddetmesi durumunda, Türkiye'nin suçtan arındırılması ve üyelik yönündeki yolunun açılması amacıyla, Annan Planı vasıtasıyla büyük bir çaba sarf edildi. Kıbrıslı Rumlar Annan Planını reddettiler. Çözümün Türk ilkelerine göre hazırlandığına karar verdiler. Bugün mesele, kendi amaçlarımızın başarıya ulaşması için kapsamlı bir stratejinin çizilmesidir. Kıbrıs sorununun Avrupalılaştırılması ve Avrupa çıkar, ilke ve değerlerinin Kıbrıs'ta tehlikeye atıldığı tezinin yüceltilmesi çok önemlidir. AB'nin siyasi perspektifinin güvenilirliği başlığı da aynı ölçüde önemlidir. Birlik hali hazırda, geçtiğimiz yıllarda Yugoslavya'daki krizde ve son zamanlarda Irak'a Amerikan müdahalesine ilişkin konularda bölünmesinde pasif davrandı. Eğer AB, siyasi perspektifi olmasını isteseydi, Avrupa toprağının üçüncü bir ülke tarafından işgal edilmesine ilişkin konularda görüş belirtmekten başka yolu olmayacaktı. Kuşkusuz Türkiye'nin dayandığı büyük çıkarlar söz konusudur. İngiltere ve Türkiye'nin geleneksel ilişkilerinin ötesinde Londra, Türkiye'nin üyelik sürecini desteklemektedir, çünkü böyle bir üyeliğin, gevşek siyasi bağlarla ekonomik birliğin AB'nin kimliğini onaylayacağının farkındadır. Bu, siyasi açıdan birleşik bir Avrupa perspektifini tercih eden merkezi Avrupa güçlerinin istekleri ile zıt olarak Londra'nın stratejik amacını oluşturmaktadır. Kıbrıs küçük bir devlet olarak, bazı kısıtlamalara sahip olabilir, ancak bu onu, tez ve taleplerini ileri sürme yükümlülüğü ve sorumluluğundan kurtarmaz. Türkiye ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilişkilerinin normalleşmesi ve Kıbrıs'ın Türk işgalinden kurtulması, sadece Türkiye'nin AB perspektifinin bir sonucu olmamalı, aynı zamanda Türkiye ile AB arasındaki özel ilişki amacının sonucu olmalıdır. AB üye devletleri arasındaki siyasi eşitlik, ortaklarımızdan taleplerde bulunmamıza müsaade etmektedir. Bütün güçlerimizin seferber olması gerektiği ortadadır. Bu meselelerin, bütün karar alma merkezlerinde ilerletilmesi, hükümetin, partilerin, sivil toplum örgütlerinin, üniversitelerin, araştırma merkezlerinin, genel olarak toplumun bütün örgütlerinin konuya müdahil olması ile olacaktır. Başarılı bir süreç ile ilgili gerekli önkoşul, Kıbrıs toplumu ve devletinin canlandırılmasıdır. Görevler büyüktür, ancak amacımız birliğin ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğünün sağlanmasıysa, o zaman başka seçenek yoktur. (POLİTİS – Andreas THEOFANUS – 18.9.2005)
HARAVGİ: “Kıbrıs halkının arzularına kulak versinler”
Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın, Kıbrıs'ta iki ayrı devlet ile ilgili olarak BM kürsüsünde yaptığı açıklamalar, Türkiye'nin Kıbrıs'taki sabit bölücü amaçlarını hiçbir zaman terk etmediği ve Kıbrıs sorununda tek gerçekçi çözüm olarak, iki bölgeli iki toplumlu federasyon çözümünü hiçbir zaman benimsemediğini bir kez daha teyit etmektedir. New York'ta bulunan Türk politikacıların, Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e göre Kıbrıs sorununda adım atacağına dair söz veren BM Genel Sekreteri'nden uygun bir yanıt alıp almadığını bilecek konumda değiliz. Ancak bu adımların atılması ve atılacak adımların dayanıklı olması için, bütün tarafların, Kıbrıs sorununun hem Türkiye'nin Avrupa sürecini, hem de Kıbrıs'ın bölünmüş olarak kalmasını isteyenlerin işlerini kolaylaştıracak şekilde alelacele kapanmasını istememeleri, aksine Kıbrıs sorununun çözümü konusunda dürüst iradeye sahip olmaları gerekmektedir. Ne yazık ki Türkiye, gerek AB içindeki tutumu ve özellikle de tek taraflı yaptığı açıklamayla, gerekse Başbakanı'nın yaptığı açıklamalarla, iki ayrı devlet çözümünün ötesinde Kıbrıs sorununun çözümlenmesini istemediğini ortaya koymaktadır. Kıbrıs halkı, ülkesinde yabancıların müdahalelerinden ve uygulamalarından yeterince acı çekti. Kıbrıs halkı, ülkesinde patron olma ve kendi geleceğini belirleme hakkına saygı duyulmasını istemektedir. Kıbrıs sorunu, bölgedeki yabancı çıkarlarla ilgili alış verişlerin yapıldığı her seferde, 'as kağıt' olamaz. Uluslararası toplum ve AB'nin, Kıbrıs halkının kaygı ve isteklerine kulak vermesi, aynı zamanda sabit ve uzlaşmaz tezlerini terk edip, Kıbrıs sorununun kendi istediği gibi değil, halkımızın hayal ettiği gibi çözümlenmesi yönünde iyi niyetle gerçek adımlar atması için Türkiye'ye baskı yapması gerekmektedir. İstisnasız bütün vatandaşlarının insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı duyulacak, yeni maceralar yaşanmadan iki bölgeli iki toplumlu bir federasyon temelinde Kıbrıs'ı gerçekten birleştirecek bir çözüm... (HARAVGİ – 19.9.2005)
FINANCIAL TIMES “ABD, Türkiye konusundaki boşluğu doldurmaya hazır olmalıdır”
Mark Grossman
Amerikalıların çoğu, siyasi olarak birlik içinde ve yüzyılın yeni güvenlik tehditlerine karşı koyma kapasitesi olan bir orduya sahip güçlü bir Avrupa'nın, Amerika'nın çıkarına olacağına inanıyor. Amerikalılar aynı zamanda, Avrupa Birliği'nin en olağanüstü başarılarından bir tanesinin, genişleme yoluyla Avrupa'nın doğu ve güneyine demokrasi ve refah yayma yönündeki uzun vadeli stratejisi olduğuna da ikna oldular. Bu gerçekten Türkiye için de geçerli: Birliğe katılma isteği olumlu bir değişiklik için teşvik edici önemli bir dürtü. Ancak Atlantik boyunca Fransız ve Hollandalı seçmenlerin, Fransız ve Hollandalı politikacıların ve bazı AB liderlerinin son zamanlarda Türkiye'ye gönderdikleri işaretler konusunda nasıl bir hükme varmalıyız? ABD'nin bakış açısından, nihai üyelik bağlamında demokrasisini güçlendirmek için Türkiye'yi teşvik etme yönündeki Avrupa stratejisi siyasi desteğini kaybediyor gibi görünüyor. Eğer bu doğruysa, Amerikalılar bunun doğru olmadığını ve İngiltere Başbakanı Tony Blair'in, 3 Ekim tarihinde Türkiye ile katılım müzakerelerine başlanması konusunda Fransa ile müzakere edilen anlaşmanın ışığında AB'nin Türkiye'ye odaklanmasını sağlamasını umut etmelidirler. ABD, şu aşamada Avrupalıların tarihi fırsatı kaçırmaları halinde ne yapabileceğini düşünmelidir. Son üç ABD yönetimi, Türkiye'nin AB üyeliğinin avantajlarını destekledi; bu husus ABD'nin hedefi olmaya devam etmelidir. ABD buna yönelik neden bu denli çaba sarfetti? Bunun birkaç nedeni var. Öncelikle Türkiye, AB'ye üyelik hedefini gerçekleştirmeye çalışırken zaten önemli adımlar attı -siyasi sistem üzerindeki kontrolleri azaltmak, Yunanistan ile ilişkileri geliştirmek ve ekonomiyi serbest kılmak gibi-. İkinci olarak, Türkiye'nin AB'ye dahil olması, demokrasi ve ekonomik başarıya ulaşmak isteyen diğerleri açısından bir işaret niteliğinde olacaktır. Üçüncüsü ise, AB'nin ilerideki başarısının "Hristiyan klübü" imajını değiştirmesine bağlı olmasıdır. Amerikalılar, AB'nin geçen yıl Türkiye ile 3 Ekim tarihinde müzakerelere başlama yönünde aldığı kararı alkışladılar. Ancak o tarihten itibaren hayal kırıklıkları yaşandı. Avrupalılar, "imtiyazlı ortaklığı" değil de AB'ye üyelik ihtimalini canlı tutarak, Türkiye'de gerçekleşmesini teşvik ettikleri büyük değişikliklerin önemini anlamalıdırlar. Bunun karşılığında Türkler, siyasi ve ekonomik değişimdeki başarılarına inanmalı ve daha fazla reform gerçekleştirmeyi kendilerine çok görmemelidirler. Türkiye'nin Batı'ya yönelik hareketinin başarılı bir şekilde sürdürülememesi durumunda, -Amerikalı ve Avrupalıların destekledikleri- değişim için risk alan Türk liderler itibar kaybedecekler. Bu reformları uygulamak daha da zor olacak ve daha radikal bir Türkiye belki de Amerika ve Avrupa için bir yenilgi olacaktır. Demokratik, laik ve Müslüman bir ülkenin mümkün olup olmadığı tartışmalarının yaşandığı bir dünyada "evet" demeye çalışan bir ülkeye dikkat etmek zorundayız. AB'nin tereddütte kalması halinde, ABD yönetimi stratejik girişimi daha da geliştirmek adına ne yapmalıdır? Amerika ilk olarak, Türkiye karşıtı aşırılık yanlısı grupların (PKK/KADEK) liderlerini ve üyelerini Kuzey Irak dışına çıkarmak veya Irak ya da Türkiye'de adaletin karşısına çıkarmak için gerekli çalışmaları yapmalıdır. AB ile Türkiye arasında her ne yaşanırsa yaşansın, ABD bu girişimi şimdi üstlenmelidir. Amerika veya Irak'ın en kısa süre içerisinde eyleme geçmemesi halinde, Türkiye'yi tek yanlı bir harekette bulunmaktan vazgeçirmek, özellikle de temmuz ayında Türkiye'de yaşanan terör saldırılarının ardından, zor olacaktır. İkinci olarak ABD yönetimi, ABD ile Türkiye arasında imzalanacak serbest ticaret anlaşmasına hazır olmalıdır. Böylesi bir ticari anlaşma, Türkiye'de piyasa serbestisini ve ekonomik başarıyı geliştirirken, ABD'nin daha fazla ticari faaliyeti ve yatırımını teşvik edecektir. Üçüncüsü, ABD yönetiminin, Irak konusundaki münakaşayı kapatmak üzere ABD-Türkiye orduları arasındaki ilişkiler için yeni bir gündem geliştirmeye ihtiyacı vardır. Pentagon'da kimileri, savaş öncesinde Kuzey Irak'a geçiş izni vermemesi nedeniyle Türkiye'yi affedemiyor. Ancak vakit, ABD'nin daha büyük çıkarlarını korumaya yoğunlaşma vaktidir. Türkiye'nin aynı zamanda, yeni Irak'ın başarılı olmasına ihtiyacı var ve elinden gelen her türlü yardımı göstermek zorundadır. Türkler, Amerika ile stratejik ilişkilerinin, Türkiye'deki ABD kuvvetlerine daha fazla esneklik gösterilmesi de dahil olmak üzere iki yönlü olmak zorunda olduğunu anlamalılar. Türklerin gerek AB ile müzakerelerin yolunda gitmesi için gerekse müzakerelere başlanmaması ya da müzakerelerin başarısızlığa uğraması durumunda Amerika'nın kendisinin yakın ortağı olması için yapması gereken çok şey var. Örneğin Türkiye, Kıbrıs sorununun çözülmesi için, din özgürlüğü ve İstanbul'daki Heybeliada Rum Ortodoks Ruhban Okulu'nun yeniden açılması, Ermenistan ile kişilerin ve malların serbest geçişinin sağlanması, Yahudi karşıtlığına sıfır toleransın deklare edilmesi ve reformların uygulanması gibi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmek zorundadır. Ayrıca, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın haziran ayında Washington'da yaptığı gibi Türkler, ABD-Türkiye ilişkilerini destekler tarzda açıklamalarda bulunmalılar. Eski Başkan Clinton ve şimdiki Başkan Bush haklılar: AB genişlemeye devam etmeli ve Türkiye bir gün Birliğin üyesi olmalı. Bu Türkiye, Avrupa ve ABD için şimdiye dek görünen en iyi çözümdür. Amerika, Avrupalı liderlerin Birlik içindeki bir Türkiye'nin Avrupa için dışarıdaki bir Türkiye'den daha iyi olacağını halka alenen açıklayacağını umut edebilir. Bu hikayenin sonunu yazmak için henüz çok erken olacaktır. Ancak AB'nin bu fırsatı kaçırması halinde, ABD bu boşluğu doldurmaya hazır olmalıdır. (FINANCIAL TIMES – Mark GROSSMAN – 16.9.2005)
NETZEITUNG “AB Büyükelçileri, Türkiye konusunda görüş birliğine varamadı”
3 Ekim tarihinde Türkiye ile başlaması planlanan AB katılım müzakereleri konusunda halen bir sonuca varılamadı. 25 AB ülkesi cuma günü Brüksel'de bir kez daha Türkiye'nin AB üyesi Kıbrıs'ı tanımayacağı açıklamasına nasıl bir tepki verileceği konusunda anlaşmaya varamadı. Diplomatik çevrelerinden edinilen bilgilere göre, üye ülkelerin Büyükelçileri yaklaşık bir saat sonra toplantıyı noktaladı. Özellikle de Kıbrıs ve Yunanistan sert tutumlarından taviz vermedi. İki ülke, Türkiye'nin Kıbrıs'ı, giriş süreci sırasında tanıması gerektiği konusunda diretiyor. Ancak başkanlığın bu konuyla ilgili metininde bunun "olabildiğince çabuk" ve en geç Türkiye'nin üyeliği durumunda gerçekleşmesi gerektiğine yer veriliyor. Bunun dışında, Türkiye'nin AB ile varolan Gümrük Birliği'ni kısıtlama yapmaksızın Kıbrıs'ı da kapsayacak şekilde uygulaması konusuna da net bir açıklama getirilmedi. İngilizlerin getirdiği yeni öneride tavır bir kez daha sertleştirilerek, Türkiye'nin protokolü "tamamen uygulaması" gerektiği ve AB'nin bunu "dikkatle izleyeceği" belirtildi. Ayrıca, söz konusu sorumlulukların hayata geçirilmesi konusundaki eksikliklerin, katılım müzakerelerini etkileyeceği de belirtildi. Türkiye temmuz ayı sonunda AB'nin talep ettiği gibi, Gümrük Birliği'nin, aralarında Kıbrıs'ın da yer aldığı on yeni üye ülke ile genişletilmesini öngören Ankara Anlaşması'nı imzaladı. Ancak Ankara yaptığı ek bir açıklamayla, protokolün imzalanmasının Kıbrıs Cumhuriyeti'ni resmi olarak tanıdığı anlamına gelmediğini netleştirdi. Türkiye bunun dışında Kıbrıs'a ait uçak ve gemilere Türk limanlarını açmama tehdidinde de bulundu. Özellikle de Kıbrıs bunu "kabul edilemez nitelikte" olarak değerlendirdi ve katılım müzakerelerini bloke etme tehdidinde bulundu. Kıbrıs meselesinin yanı sıra, AB ülkeleri tarafından oybirliği ile kararlaştırılması gereken, Türkiye ile gerçekleştirilecek görüşmelerin müzakere çerçevesi konusu da halen netlik kazanmış değil. (NETZEITUNG – 16.9.2005)
GAZETEM.NET
Allak bullak...
Ahmet ALTAN
Dünya, türbülansa gitmiş bir uçak gibi çatırdayarak titriyor. Tam bir altüst oluştan geçiyoruz. Ne nereye gittiğimizi biliyoruz, ne de bu sarsıntıdan kurtulup kurtulamayacağımızı... Dehşetle birbirimize bakıyoruz sadece. Gördüğümüz sararmış, korku dolu yüzler. “Süpergüç” Amerika bir kasırgaya bir şehirle birlikte binlerce insanı göz göre göre kaptıracak kadar çürüyüp dağılmış. “Yeni Çağ”ın kurucusu Fransa, gelişmeleri algılayamayan, unutulmuş bir köye dönmüş. Almanya, işsizlik karşısında ne yapacağını şaşırıp, gelişme yolunda ilerleyecek mi yoksa gerisin geriye mi dönecek bilemeden kendi siyasetini kilitleyen seçimler yaşıyor. Rusya bir “mafya cumhuriyeti” olmaktan kurtulabilmek için çırpınıyor. Japonya, yazları işe gömlekle gelerek “klima masrafından” tasarruf etmeye çalışan bir kıvranma içinde. Ortadoğu, Müslüman-Yahudi çatışmasından Şii-Sünni savaşına kayıyor. Afrika, bel kemiği kırılmış bir mefluç gibi duruyor yeryüzünün ortasında. Tarih daha önce de buna benzer hercümerçlerden geçmiştir mutlaka. Ama yaşadığı sarsıntının böylesine farkında olduğu bir başka zaman herhalde olmamıştır. Endonezya’daki tsunamiden, New Orleans’daki kasırgaya, Irak’taki bataklıktan, Rusya’daki okul baskınına, Çeçenya’daki çatışmadan Fransa’daki anayasa krizine kadar her sarsıntıyı anında hissederek yaşıyoruz. Her felaket evimize girip, hayatımıza katılıyor. İnsanlık, bir çağdan bir çağa geçmeye çabalıyor. Hızla koşarak, açılmakta olan bir vapura atlayan bir yolcu gibiyiz. Ayaklarımız yerden kesildi... Ama nereye düşeceğimizi bilmiyoruz. Her şeyin aynı anda ve bu kadar hızla değiştiği bir başka zaman parçası olmamıştır herhalde. Bir yanımızla bir “bilimkurgu” gelişmişliği yaşıyoruz; uzay yolculukları, fabrikalarda çalışan robotlar, cep telefonları, bütün dünyayı bir saniyede birbirine bağlayan internet, dünyayı gözetleyen uydular, bilgisayarlar... Bir yanımız ise hala geçmişte; petrol savaşları, çatışmalar, suikastler, sabotajlar, bombalar, teroristler, kazalar, felaketler, gelecek endişeleri, işsizlik salgınları, ürkütücü hastalıklar... Kabil de bu dünyanın şehri New York da, Bağdat da bu dünyanın şehri Zürih de, Oslo da bu dünyanın şehri Hakkari de... Hepsi aynı mekanda, hepsi dünyanın üstünde ama hepsi ayrı ayrı zamanlarda, ayrı ayrı çağlarda. Geçmiş ve gelecek iç içe... Geçmişten memnun değiliz ama gelecekten de korkuyoruz. Neredeyse artık bizden bağımsız bir şekilde ilerleyen bir teknoloji, bu teknolojinin yaratılması için zorladığı yeni bir hayat ve eski alışkanlıklara bağımlı kalmış, endişeli bir zihniyet. Bir yandan birleşmeye, birlikler kurmaya çalışıyoruz, bir yandan da sanki birleşmeye çalışan biz değilmişiz gibi her birimiz ayrı ayrı kurnazlıklarla kendi küçük çıkarlarımızı korumaya çabalıyoruz. Zihnimiz, teknolojimize ayak uyduramıyor. Alışkanlıklarımız, yaratıcılığımızın hızına ayak uydurarak değişemiyor. Nereye gittiğini bilmediğimiz bir uçakla bir türbülansın içinden geçiyoruz. Bir çağdan bir çağa geçen bir dünyadayız. Bütün dünya titriyor. Ben geleceğin geçmişten iyi olacağına inananlardanım. Ama siz gene de sıkı tutunun... Dünya fena sarsılıyor. (GAZETEM.NET – Ahmet ALTAN – 19.9.2005)
ZAMAN
Portre - Angela Merkel, tanınan meçhul
PROF. DR. GERD LANGGUTH
1989 yılında Berlin Duvarı yıkıldığında 35 yaşında olan, çöken eski Doğu Almanya’nın enkazı içinden yeniden dirilişin sembolü Phoenix kuşu gibi yükselen bu kadın kimdir? Doğu Almanya’da bir papazın kızı olan Angela Merkel’in siyaset arenasında kariyer yapması ve dik bir şekilde yükselmesi doğal değildi. Şimdi muhtemelen yeni bir sima Almanya’nın Avrupa politikasını da şekillendirecek. Angela Merkel’in seçilmesi Türkiye’nin AB sürecini nasıl etkiler?
‘Kohl’Ün kızı’ olarak alaya alınıyordu... Angela Merkel 1991 yılının Ocak ayında eski Doğu Almanya’daki vatandaş hakları oluşumunda yer aldıktan sonra Helmut Kohl’ün kabinesinde kadın ve gençlik bakanı olduğunda ‘Kohl’ün kızı’ olarak alaya alınırdı. Renksiz bir sima, Doğu Almanyalı, o zamanki başbakanın o dönemde Doğu Almanyalılara da belli ölçüde yer verme düşüncesinden yararlanan biri olarak görülüyordu. Angela Merkel o zamanlar nispeten gençti, üstelik Doğu Almanyalı ve Protestan’dı; Helmut Kohl ise kabinesine kendine sadık isimler almak istiyordu. İşte bu ortamda sempatik yapılı, üstelik bir de kadın olan doktora sahibi zeki fizikçi Angela Merkel uygun geldi. Helmut Kohl döneminde bakan olan, ardından CDU genel sekreterliğine, CDU genel başkanlığına ve nihayet CDU/CSU’nun başbakan adaylığına yükselen Angela Merkel’in bugün geldiği noktanın köklerini aslında eski Doğu Almanya’daki sosyalizasyonunda görmek mümkün. Ateist bir devlette bir papazın kızına sıcak bakılan ‘işçi çocuklarından’ daha farklı bir gözle bakılıyordu. Bugünden geriye baktığımızda bunun aslında Merkel için bir dezavantaj anlamına gelmediğini görüyoruz. Ailesi Merkel’e hep şunu aşılamıştı: Yaşadığın ülkede ancak diğer sınıf arkadaşlarından daha iyi olursan okuyabilirsin. Diğerlerinden daha iyi olma; görüldüğü kadarıyla Angela Merkel bunu erken bir dönemde içselleştirdi. Eski bir öğretmeninin söylediğine göre Angela Merkel müstesna, ideal bir öğrenci idi. Spor dersi dışında bütün derslerinde son derece iyi notlar alıyordu. Kişilik olarak ise pek dikkat çekmeyen bir tipti. Ailesi de kendine çok fazla dikkat çekmemesini tembihlemişti. Kendisi erken bir dönemde özel düşünceleri ile siyaset dünyası ile ilgili düşüncelerini birbirinden ayrı tutmasını öğrenmişti. Kendisinin bugün de özel dünyasına pek baktırmak istememesi bu tutumunun bir sonucu olsa gerek. Bu kendini çok sözlü suskunluk tavrında da gösteriyor. Merkel kendisi hakkında çok konuşsa ve konuşuyor gibi gözükse de aslında kendi özel dünyası hakkında çok az bilgi veriyor. Eski Doğu Almanya’da kendisi sisteme ayak uydurmuştu. Hatta ‘Hür Alman Gençliği’ (Freie Deutsche Jugend, FDJ) isimli komünist gençlik örgütüne üye olmuştu. Daha sonra Leipzig’de fizik okumasının bir şartı idi bu. Angela Merkel kendine asla direnişçi demedi. Ama gerek arkadaşlarının ve gerekse kendine seçtiği akademik hocalarının tümü eski Doğu Almanya’daki ‘reel mevcut sosyalizme’ karşı oldukça kuşku ile bakıyordu.
CDU’nun liderliğine uzanan ilginç yol... Siyasi yelpazede daha çok sol eğilimli olan babasının eski Doğu Almanya sistemi ile barışık olmak istemesinin kendini ne derece rahatsız ettiği ise başka bir konu. Angela Merkel siyasi olarak babasından artık bağımsızlığını kazanmış durumda. Merkel’in Helmut Kohl ve Schröder gibi isimlerle ortak bir özelliği olan güçlü iktidarı yakalamak iradesi hep daha iyi olma arzusunun bir sonucu. Merkel’in yükselişinin karakteristik bir özelliği de kendine, ailesine ve bir anlamda da çöken eski Doğu Almanya’ya ortalamanın üstünde başarılarla zirveye çıkabileceğini göstermek istemesi; tıpkı henüz öğrenci iken çok iyi derecedeki Rusça bilgisi sayesinde Moskova’ya kadar seyahat etmeyi başardığı gibi. Eski bir sınıf arkadaşı Merkel’i şöyle tanımlıyordu: “Angela’yı ne ile görevlendirirseniz görevlendirin, en iyisini yapar. Eğer fizikçi olarak kalsa idi muhtemelen nobel ödülünü alırdı.” Ama kendisi iki Almanya’nın birleşmesinden doğan siyasete girme şansını kullandı. Merkel’in başarısının bir sırrı ise sürekli küçümsenmesidir, özellikle de bir hedefi yakalama konusunda. Kendisi özellikle erken dönemlerde şunu öğrenmişti: Kariyerinde yükselmek için hep kendisi için beklenmeyen, ama şans tanıyan fırsatları kullanmasını bildi. 1999 yılı sonunda Helmut Kohl’ün sebep olduğu bağış skandalı patlak verdiğinde ve CDU temelden sarsıldığında Helmut Kohl’e dönemin CDU Genel Başkanı Wolfgang Schäuble’den habersiz olarak bir tür boşanma mektubunu gönderen o idi. Merkel bu mektubu ile dönemin onursal başkanı Kohl ile parti arasına mesafe koydu. Merkel, “CDU ergenlik dönemine gelen bir çocuk misali ‘eski savaş atından’ (Kohl’ün kendini tarifi) uzaklaşmak zorunda.” diyordu. Merkel bu mektubunu yazarken dönemin CDU Genel Başkanı Wolfgang Schäuble’nin de bağış skandalına karıştığını biliyordu. Nihayet bu da kamuoyuna yansımaya başladığında parti genel başkanlığı otomatik olarak kucağına düşüyordu. Merkel’in davranışının bir saiki de sorunlara rasyonel bir şekilde yaklaşmasıdır. Tarihçi Kohl’den farklı olarak ‘ideolojisiz’ tabiat bilimci kimliği ile tarihî bir odaklaşmaya sahip olmayan bir generalisttir. Merkel hayatının dönüm noktalarında hep ayık ve rasyonel bir şekilde avantaj ve dezavantajları tartabilen bir isim. Merkel’in inandığı şeyler ise sosyalist rejimde yaptığı tecrübelerden, eksiklik ekonomisinden ve Marksizm-Leninizm tarAfından Doğu Almanya’daki hayatın ideolojik olarak göklere çıkarılması gibi tecrübelerden doğan ve bunların zıddı şeklinde kendini gösteren kanaatlerdir. Merkel ferdi özgürlük ve sorumluluk kategorilerinde düşünür. Ekonomi politikası ile ilgili inancı etkinlik kriterlerine göre yönlendirilen piyasa ekonomisidir. Merkel’in kafasındaki eski Doğu Almanya hakkındaki olumsuz kanaatlerinin doğal karşılığı ise olumlu ABD imajıdır.
Türkiye’nin üyeliğini engeller mi? Çocuğu olmayan ve ikinci evliliğinde Berlin Humboldt Üniversitesi’nde fizikal ve teoretik kimya profesörü ile beraber olan Merke |