Medyadan Seçmeler, 24 Ekim 2004 Sevgül Uludağ | ||
24 Ekim 2004 *** Avrupa’nın en saygın yayın organlarından Le Monde Diplomatique’in Berlin muhabiri Niels Kadrizke ile Süddeutsche Zeitung’un İstanbul muhabiri Christiane Schlötzer, Kıbrıs’ın Avrupa’dan nasıl göründüğünü YENİDÜZEN’e anlattı...
“Brüksel ve Ankara, Papadopulos’un vetosundan korkuyor”
*** “Papadopulos hükümetinin bir yandan çok kötü bir ünü vardır, yeni Avrupa’da kuşku duyulan kişiler olarak addediliyorlar. Öte yandan Papadopulos hükümeti aynı zamanda şu an için iyi bir pazarlık noktasını yakalamış görünüyor çünkü herkesin bildiği gibi, AB’ye üye olan her ülke Avrupa Komisyonu’nun Türkiye konusundaki tavsiyesini reddetme gücü vardır. Bu nedenle Papadopulos bu pazarlık gücüyle oynama pozisyonundadır. Pek çok kişi bunun bir blöf olduğunu, sonuçta Avrupa’nın karakoyunu olmak istemeyeceklerini düşünüyor...”
*** “Avrupalıların çoğu, Kıbrıslıtürklerin artık Denktaş olmadığını öğrenmiştir. Kıbrıslıtürklerin imajı bakımından bu ileri bir adımdır. Referandumdaki oylarıyla da bunu göstermişlerdir – bu büyük bir başarıdır. Ancak şu anda Aralık’taki tarihe yaklaşırken, Papadopulos bir kez daha sahneye çıkmış ve sanki tüm Kıbrıs’ı temsil edermiş gibi oyununu ortaya koyuyor. Verheugen’in Kıbrıslıtürkleri de oyuna katmak ve onlara mümkün olduğunca çok şey vermek yönündeki son derece dürüst istekleri bir noktada hukuki engeller nedeniyle durduruldu...”
*** “Türkiye bloke edilirse, bölünme derinleşecektir. Artık Kıbrıs’ı kim düşünecektir? Artık Kıbrıslıtürkleri kim düşünecektir? Avrupa’da pek çok kişi “Bu sorunu unutalım, bu sorunu biz çözemeyiz. Olduğu gibi bırakalım, bu sorun Türkiye’yi de bloke etti” diyecektir... Elbette bazıları da mutlu olacaktır çünkü bunlar Türkiye’yi sonsuza dek Avrupa Birliği’nin dışında tutmak istiyor, bazıları da “Kıbrıs’ı seviyoruz, Papadopulos’a teşekkürler!” diyecektir... Karışık çıkarlar yani...”
Röportaj: Sevgül ULUDAĞ
SORU: Sayın Niels Kadrizke, zaman zaman gerek Le Monde Diplomatique’ten, gerekse Süddeutsche Zeitung’tan makalelere gazetemizde yer veriyoruz. Sizin de, Christiane Schlötzer’in de makalelerini yayımlıyoruz... Bu noktada Kıbrıs Avrupa’dan nasıl görülüyor? Sanırım siz Berlin’desiniz... KADRİZKE: Elbette bu çok genel bir soru, bu soruyu kendi kişisel izlenimlerimle bağlamalıyım, çünkü Kıbrıs’la ilgiliyim...
“SİNİRLİLİK BELİRTİLERİ” SORU: Kıbrıs’la 1970 yılından bu yana ilgilendiğinizi söylemiştiniz... KADRİZKE: Evet... Elbette bu dönem oldukça depresif bir dönem. Kıbrıs Rum tarafınca yapılan referandumda Annan Planı’na HAYIR denmesinin üstünden geçen altı aylık bir dönemden sonra, hala özlü müzakerelere yönelik herhangi bir hareket göremiyorum. Kıbrıs Rum tarafında, altı ay önceye kıyasla daha fazla kuşku bulunduğunu gösteren kamuoyu yoklamaları olmasına karşın bu böyle... Kıbrıs Rum tarafında şu anda meydana gelen sert tartışmaları da Papadopulos hükümetinin “sinirlilik belirtileri” olarak yorumlayabilirsiniz... Hatta bazı gazeteler şu anda komik tartışmalara girmiş durumdalar – bunlar çeşitli iddiaları ve karşı iddiaları, dışarıdan düzenlendiği iddia edilen komplo teorilerini içeriyor ve tüm bunlar onlara 1974’teki atmosferi anımsatıyor. Bunu yazan sağ çizgideki bir gazete oldu. Bu çok ilginçtir... Çünkü bu gazete, 1974’teki bölünmeden söz ediyor. Kıbrıs Rum tarafında 1974’teki bölünme neydi? Küçücük EOKA-B cunta grupları ile toplumun geriye kalan bölümü arasında bir bölünmeydi, yani toplumun %5’ine karşılık toplumun %95’i arasında bir bölünmeydi. Bu tür bir bölünmeden söz ediyorlar, ki bu kesinlikle saçmadır, bu da bazılarının kendilerini o dönem Makarios hükümetine saldırıda bulunan aşırı sağ grupçuklarla özdeşleştiriyor demektir. Bu yalnızca bir parantez... Avrupa’dan bakıldığında, aslında bu konuda Christiane daha somut konuşabilir ancak Almanya’dan bakıldığında, Papadopulos hükümetinin bir yandan çok kötü bir ünü vardır, yeni Avrupa’da kuşku duyulan kişiler olarak addediliyorlar – aslında Avrupa’da AB’ye yeni üye olan başka ülkelerin böyle olması bekleniyordu... Öte yandan Papadopulos hükümeti aynı zamanda şu an için iyi bir pazarlık noktasını yakalamış görünüyor çünkü herkesin bildiği gibi, AB’ye üye olan her ülke – ki buna yeni üyeler de dahildir – Avrupa Komisyonu’nun Türkiye konusundaki tavsiyesini reddetme gücü vardır. Bu nedenle Papadopulos bu pazarlık gücüyle oynama pozisyonundadır. Pek çok kişi – ki buna ben de dahilim – bunun bir blöf olduğunu, sonuçta Avrupa’nın karakoyunu olmak istemeyeceklerini düşünüyor. Türkiye’nin önündeki tek engel olarak kendilerini tek başına ortaya koyma riski almayacakları düşünülüyor. Ancak daha küçük partnerler bulurlarsa, bunu yapabilirler. Ben yapacaklarını sanmıyorum ancak Brüksel’deki bazı kişilerin de düşüncesi bu... Öte yandan Atina, Türk-Yunan yakınlaşmasına o denli büyük yatırım yapmıştır ki, Papadopulos’u etkilemek için elinden gelen herşeyi yapacaktır. Brüksel’deki büyük soru ise “Bu yolu yürümekte inat ederse, acaba Papadopulos’u herhangi biri etkileyebilir mi?” sorusudur. Müzakerelerin son aşamasında Atina’nın Papadopulos hükümetinden hiç de memnun olmadığı görülebiliyordu... Atina onu etkilemeye çalışacaktır ancak kimse bunun etkili olup olamayacağını kestiremiyor. Ben şunu düşünüyorum: şimdi artık ortadaki oyun çok farklı bir oyundur. Annan Planı’nda Papadopulos “Uluslararası topluluk resmi olarak bizden görüşümüzü bildirmemizi istedi, bir referandum yaptık ve ben de halkıma yalnızca tavsiyede bulunurum” diyebilirdi. Şimdi oyun alanı farklıdır. 25 üye vardır, Papadopulos, Türkiye’yi bloke etmek için referandumu gerekçe yapamaz. Eğer Türkiye’nin müzakere tarihini almayı engelleyen tek faktör olma rolünü seçerse, çok ağır bir sorumluluk altına girecek ve Kıbrıs’ın Avrupa’nın gelecekte verimli bir üye olmasını engelleyecek... Ama belki bu konuda Christiane Brüksel’den izlenimlerini aktarmak isteyebilir çünkü Almanya tek bir örnek... Birşey eklemek gerekirse, Almanya hükümet çevrelerinde de oldukça sinirli bir hava hakimdir – Papadopulos’u şu anda rahatsız edecek birşey yapmak istemiyorlar, “Kötü adam” rolü oynamamasını sağlamak istiyorlar...
“KIBRSLITÜRKLERİN DENKTAŞ OLMADIĞI ANLAŞILDI” SORU: Kıbrıslıtürkler nasıl görülüyor? Kıbrıslıtürklerle ilgili bir fikirleri var mı Avrupa’da yoksa Kıbrıslıtürklerin oyunun önemli bir parçası olmadığı mı düşünülüyor? Avrupa’nın yardım yapacağı, Kıbrıslıtürklerin altyapılarını geliştirmesine yardımcı olacağı söyleniyordu... Avrupa’da nerede duruyoruz Kıbrıslıtürkler olarak? KADRİZKE: Bu konuda çok net söylemek isterim ki ne olup bittiğine ilişkin analizlerde Kıbrıslıtürkler pek yoktur – analizler daha çok Türkiye’ye endekslidir. Kıbrıslıtürklerin daha büyük bir rol oynamasını isterdim... Tek bir büyük ilerleme vardır ki bu da bu yılın başındaki olaylardan kaynaklanıyor. İnanıyorum ki Kıbrıs’ın nerede olduğunu, ne olduğunu bilen Avrupalıların çoğu, Kıbrıslıtürklerin artık Denktaş olmadığını öğrenmiştir. Kıbrıslıtürklerin imajı bakımından bu ileri bir adımdır. Referandumdaki oylarıyla da bunu göstermişlerdir – bu büyük bir başarıdır. Ancak şu anda Aralık’taki tarihe yaklaşırken, Papadopulos bir kez daha sahneye çıkmış ve sanki tüm Kıbrıs’ı temsil edermiş gibi oyununu ortaya koyuyor. Verheugen’in Kıbrıslıtürkleri de oyuna katmak ve onlara mümkün olduğunca çok şey vermek yönündeki son derece dürüst istekleri bir noktada hukuki engeller nedeniyle durduruldu. Avrupa mahkemesinin kararlarıyla, Kıbrıslıtürkleri ciddi bir partner olarak kabul etme yönündeki siyasi irade arasındaki çelişki devam etmektedir. Öte yandan şimdi Kıbrıslırumların, Türkiye’yi veto edebilecek ve bunu durdurabilecek müzakere gücü vardır. Son söylentilere göre Brüksel’de Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni en azından gümrük birliği kapsamında kabul etmesi yönünde büyük pazarlıklar yapılıyor – bunun implikasyonları da devletin tanınmasıdır... Bunun karşılığında da Kıbrıslıtürklere içte ticaret ve Avrupa’ya ihracat yapmaları konuşuluyor... Tüm bunlar Papadopulos tarafından şu anda durdurulmuştur. Bu çok mantıklı bir yaklaşım olabilir ancak şu anda yalnızca söylentidir, ciddi olup olmadığını bilemiyoruz...
“CESARETİNİ YİTİRMEK YERİNE DAHA ÇOK ÇABA SARFETMEK” SORU: 1970’ten bu yana Kıbrıs’la ilgili olduğunuza göre, şu anda Kıbrıs’a baktığınızda Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumların birbirine yaklaşımını nasıl görüyorsunuz? Büyük değişimler gözlemliyor musunuz yoksa hala “onlar” ve “biz” havası mı hakim? Bu kez adaya geldiğinizde neler gözlemlediniz? KADRİZKE: Benim için bu konuda yargıya varılacak önemli tarih referandum tarihi değildi – bu bir, Yeşil Hat’tın açıldığı dönemde adaya hakim olan atmosferdi... Bu benim için büyük bir sürpriz olmamıştı ama çünkü her iki taraftan ilişkide olduğum insanlardan edindiğim izlenim, barikatların açılıp insanların buluşmasının büyük bir sorun yaratmayacağı yönündeydi... Bu benim izlenimimdi çünkü ben Kıbrıs’ı 1974 öncesinden tanıyorum... O günlerde dahi büyük bir sorun görmüyordum çünkü savaş faşist Kıbrıslırumlarla geriye kalan Kıbrıslırumlar arasındaydı. Ancak dünyanın geriye kalan bölümü için bu, çok etkileyiciydi. Barikatlar açılmıştı ve büyük kavgalar ya da çatışmalar çıkmamıştı... Bundan çok memnunum. Memnun olmadığım noktadan da söz edeyim - Referandum sonrasındaki izlenimim şudur: çok önemli ve çok yararlı ikitoplumlu girişimler ve gruplar, bir anlamda cesaretlerini yitirdiler ve karamsarlığa düştüler. Oysa şunu bekliyordum: Cesaretini yitirmek yerine, “Madem ki güneyin %75’i bize karşıdır, o zaman daha da sıkı çalışmalıyız” denmesini bekliyordum... Yani daha fazla şeyler bekliyorum, bu girişimlerin daha da güçlenmesini bekliyorum. Öte yandan temaslar sürekli olarak devam ediyor herhangi bir sorun olmaksızın... Belki de sivil toplum örgütleri, bu süreci halka bırakabilir ancak bu iyimser bir görüş olurdu... Her halukarda yeni köprüler kurulması için çok sıkı çabaların ortaya konması gerekir, güneydeki resmi konsensüsü alttan gelecek çabalarla yıkmak için çok sıkı çalışmak gerekir. Bu resmi konsensüsten kastım da, çözüm için yerine getirilmesi çok zor olan talepler ortaya konmasıdır...
“MÜZAKERELER ŞİMDİ BLOKE EDİLİRSE, YENİ AÇILIM OLMAYACAK” SORU: Christiane, Brüksel’den ve İstanbul’dan Kıbrıs nasıl gözüküyor? SCHLÖTZER: Genel bir görünümden çok izlenimlerimi aktarabilirim... Brüksel’de Papadopulos’a ilişkin sinirli bir hava hakim, Annan Planı’na ilişkin referandum deneyimi nedeniyle ona fazla güvenilmiyor. Papadopulos önce “Bunu kabul edebilirim” dedi, sonra da plana karşı kampanya yürüttü. Beklenmedik adımların atılabileceği yönünde bir korku var. Sanırım Ankara’da da aynı korku var. Ankara ile Lefkoşa arasındaki temaslara ilişkin bugün okuduğumuz haberler var – şu anda bunların ne olduğunu bilmiyorum, bekleyip görmemiz lazım. Gümrük Birliği nedeniyle ilişkiye girmeleri lazım ancak bu ilişkilerin ne kadar ileriye gideceği belli değildir, çözülmesi gereken pek çok sorun var. İleriye bakıp, Türkiye’yle AB üyelik müzakerelerinin Aralık’ta bloke edilmesi halinde bunun anlamının ne olabileceğini anlamaya çalışmamız lazım. Eğer bu müzakereler şimdi bloke edilirse, Türkiye için başka bir açılım göremiyorum. Belki de bu tüm sürecin sonu olur çünkü Avrupa’daki haleti ruhiye son derece belirsizdir ve Papadopulos isteksiz olanlar koalisyonunun arkasına saklanabilir ve bu da mümkündür. Öte yandan bu çözümlenmemiş Kıbrıs sorununun, Türkiye’yle müzakereleri bloke etmesi, çok tuhaf görünecektir. Bana göre Türkiye için de, Avrupa Birliği için de müzakerelerin başlaması çok önemlidir çünkü uzun vadede bu süreç yeni çatışmalar yaratmak yerine çatışmaların çözümüne yardımcı olacaktır.
“BÖLÜNME DERİNLEŞECEK...” SORU: Türkiye bloke edilirse, sana göre bu Kıbrıs’ı nasıl etkileyecektir? SCHLÖTZER: Bölünme derinleşecektir. Artık Kıbrıs’ı kim düşünecektir? Artık Kıbrıslıtürkleri kim düşünecektir? Avrupa’da pek çok kişi “Bu sorunu unutalım, bu sorunu biz çözemeyiz. Olduğu gibi bırakalım, bu sorun Türkiye’yi de bloke etti” diyecektir... Elbette bazıları da mutlu olacaktır çünkü bunlar Türkiye’yi sonsuza dek Avrupa Birliği’nin dışında tutmak istiyor, bazıları da “Kıbrıs’ı seviyoruz, Papadopulos’a teşekkürler!” diyecektir... Karışık çıkarlar yani... İnsanlara her zaman şunu söylüyorum: “Bu, Türkiye’nin üyeliği değildir, Türkiye’nin üyelik için müzakerelere başlamasıdır, bunun anlamı da Türkiye’nin reformlar ve demokratikleşme yolunda tutulmasıdır” ki bu da hem Türkiye için, hem de tüm bölge için önemlidir. Türkiye ile Yunanistan ilişkileri için de, uzun vadede Kıbrıs sorununun çözümü için de önemlidir. Ancak bu şimdi olmazsa, 2006’da, 2007’de olabileceğini de göremiyorum. Çünkü gelecek yıl bu daha kolay olmayacaktır... Böylesi bir durum da Kıbrıs’ta daha da derin bir bölünme yaratacaktır.
“AVRUPA’DAN İNSİYATİF YOK...” SORU: Ancak Aralık’ta müzakereler başlasa bile, Kıbrıs sorununun çözümü için yine de fazla bir ışık yok... Benim izlenimim, kuzey Kıbrıs’ı “Tayvan modeli” gibi öylece bırakacaklar ve sorunun çözümünü zamana bırakacaklar, zamana yayacaklar... Avrupa’dan çözüm için bir insiyatif olmayacak... SCHLÖTZER: Bir insiyatif yoktur... KADRİZKE: Her zaman “Tayvan”la ilgili görüşler ortaya konur ancak hiç kimse bu “Tayvan”ın nasıl bir “Tayvan” olduğunu ortaya koymaz – Kıbrıs içinde bir “Tayvan” mı yoksa Türkiye’yle ilişki içinde bir “Tayvan” mı... Bunu netleştirmek önemlidir – çoğu Kıbrıslırum AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti’ne kıyasla “Tayvan” diye söylüyor...
SCHLÖTZER: Avrupalı bürokratlar, “Yeni bir referandum süreci başlatamayız çünkü bu, Birleşmiş Milletler’in işidir” diyorlar. “Şu anda Kıbrıs sorununu Annan’ın elinden alamayız” diyorlar. “Bekleyelim bakalım, bundan sonra ne olacak” diyorlar. Öte yandan eğer Kıbrıs’tan bir insiyatif yoksa, güneyde herhangi bir değişiklik yoksa, bu nasıl olacak?
“ÇÖZÜLMEYEN TEK KONU MÜLKİYET” KADRİZKE: Kim başarısız olmak ister?
SCHLÖTZER: Evet, kim başarısız olmak ister? Güneyde gerçekten siyasi bir değişim olmalı, ancak o zaman tekrar denemek anlamlı olur. Kuzeyin de çözüm yönündeki istencini yitirmemesi gerekir. Şu anda kuzeyde bir kalkınma var, rahatlıkla seyahat edebiliyor insanlar, inşaatlar artıyor, belki de tüm bunlar, çözüm yönünde insanların isteğini azaltabilir, “normalleşme” olur, “bireysel çözümler” olur, herkesin pasaportu vardır, herkes Avrupa Birliği yurttaşıdır, kimse birey olarak Avrupa’nın dışında tutulmamıştır. Çözümlenmeyen tek konu mülkiyet konusudur, insanlar mallarını geri alamıyorlar, tüm bu yeni yapılaşmalar da belki de bu sorunun çözümünü daha da karmaşıklaştıracaktır. Annan Planı daha şimdiden değişmiştir, bu yeni yapılaşmalar nedeniyle pratikte Annan Planı’nın temeli değiştirilmiştir. Şu anda hava koridorları, limanlar gibi konularda o kadar çok sorun var ki sonuçta insanlar “Çok karmaşık bu işler, siyasi bir çözüm bulmak zorundayız” diyecek. Belki o zaman bu karmaşık sorunlardan yeni bir enerji ortaya çıkar ancak şu anda ne olacağı belli değil. Bence herşey Türkiye’ye ne olacağına bağlıdır. İnanıyorum ki anahtar hala Ankara’dadır, yalnızca güneyde değil... Eğer Ankara yeni bir hareket yaparsa, ki bence yapmalıdır...
“ANKARA ASKERLERİNİ AZALTMALIDIR” SORU: Ne gibi bir hareket? SCHLÖTZER: Askerlerin azaltılması... Bu son derece semboliktir... Askerlerin gerçekten azaltılması, öyle 2 bin falan değil, daha fazla sayıda. “Korkmuyoruz, farklı bir aşamadayız”ı göstermek için... “Bir gelişme görüyoruz, bu kadar çok askere ihtiyacımız yok” diyebilmek için... KADRİZKE: Kimse Türkiye’yle üyelik müzakerelerinde askerlerin azaltılmasını ya da sayısını önkoşul olarak ortaya koymuyor. Ancak Avrupa Birliği’nde tüm hükümetler, Türkiye’nin AB üyesi bir ülkede asker tutarak AB’ye üye olamayacağını biliyor. Yani Türkiye bu dinamiği, bu zorunluluğu anladığını göstermek için sembolik bir hareket yapmalıdır, aşamalı olarak Kıbrıs’tan asker çekmelidir.
“ASKERİ MÜDAHALE SONUCU KURULAN DEVLET TANINMAZ” SORU: Neils, sanırım sen söylemiştin... “Avrupa Kıbrıs’ın bölünmüşlüğünü ya da iki ayrı devleti kabul etmez” demiştin... KADRİZKE: Avrupa bunu kabul etmez çünkü üyelik müzakerelerinin esas prensibi birleşik bir Kıbrıs’a ulaşmaktır. Ne tür bir birleşme müzakerelere bağlıdır – konfederasyon, federasyon, her neyse. Avrupa sonuçta tek bir Kıbrıs’la iş yapmak istiyor. Bu bir prensip meselesidir. Otonom bölgeler bakımından en yüksek derecede federasyon modeli de Belçika modelidir – Annan Planı çerçevesinde sürekli bunun tartışılması da bir tesadüf değildi. İkinci nokta ise “KKTC”ye nasıl bakarsanız bakınız, bu devletin 1974’te askeri müdahale ya da işgal – nasıl isterseniz öyle söyleyiniz – olmaksızın var olamayacağı nettir – bu, AB’nin görüşü ve Birleşmiş Milletler kararları da böyle. Bu devletin tanınması demek, bir devletin güç kullanılarak oluşturulamayacağı prensibinin çiğnenmesi anlamına gelir. Bu da çok önemlidir: Kıbrıslıtürklerin ayrı bir devlete sahip olmakta çıkarları yoktur – yalnızca ekonomik nedenlerden ötürü, böylesi bir devlet hiçbir zaman AB üyesi olma kriterlerini yerine getiremeyecektir. Bağımsız bir devlet olmadığı gibi – herkes burasının Estonya ya da Slovenya gibi, tümüyle bağımsız bir devlet olmadığını bilir – Rus imparatorluğu altında Estonya ne kadar otonomsaydı, o kadar otonomdur. Ancak tümüyle ekonomik nedenlerden ötürü, böylesi bir devlet üyelik kriterlerini yerine getiremez. Türk ordusu dışında hiçbir tarafın ayrı bir devlette hiçbir ciddi çıkarı yoktur.
ABHABER
Straw:''Rum Kesiminin tanınmasını Türkiye ile görüştük''
İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınmasını Türkiye ile görüştüklerini söyledi. Jack Straw, İşçi Partisi Milletvekili Tom Cox'un Kıbrıs Cumhuriyeti’nin resmen tanınması için Türk hükümeti nezdinde girişim yapıp yapmayacağı sorusunu yanıtlarken, Rum kesiminin Türkiye tarafından tanınmasının Ankara ile yürütülen düzenli diyalog kapsamında ele alınnan konulardan biri olduğunu bildirdi. (ABHABER - 24.10.2004)
MİLLİYET
Talat da kaygılı...
Sami KOHEN
HAFTA içinde istifa eden Başbakan Mehmet Ali Talat'ın, yeni hükümeti kurmakla görevlendirilen UBP Başkanı Derviş Eroğlu'na, önümüzdeki salı günü yapmaları beklenen görüşmelerinde vereceği yanıt "Hayır" olacak. Meclis'te ikinci büyük parti durumundaki CTP'nin, tamamen zıt görüşlere sahip Eroğlu'nun başkanlığındaki bu koalisyona katılmaya niyeti de yok. Talat, Başbakanlık'ta yaptığımız söyleşide, Eroğlu'nun kuracağı bir hükümetin "Ne KKTC'ye, ne TC'ye hiçbir yararı olmayacağını" belirtti ve "halkın genel eğilimine karşın" Serdar Denktaş'ın başında bulunduğu DP'nin de böyle bir koalisyona katılmayacağı inancını taşıdığını söyledi. Bu durumda Eroğlu'nun en geç 15 gün içinde görevini Cumhurbaşkanı'na iade edeceğine işaret eden Talat, ocak ayı sonlarında seçimlerin düzenleneceğini ve CTP'nin bu seçimlerden çok daha güçlü çıkacağını, hatta tek başına iktidar bile olabileceğini öne sürdü. Talat'a göre, "Referandumda çözüm yanlısı yüzde 65'lik oran bu kez sandığa yansıyacak ve yeni Meclis'in aritmetiği, istikrarlı, kalıcı bir hükümetin kuruluşuna imkan verecek"... * * * TALAT'ın CTP - DP koalisyonu, Kıbrıs sorununun en kritik dönemlerinin birinde işbaşında bulundu. Bu 9 aylık dönem içinde Başbakan'ın ifadesiyle, KKTC'nin (ve TC'nin) lehinde bazı gelişmeler oldu; buna karşılık Kıbrıs Türk halkının bazı beklentileri de gerçekleşmedi. Şöyle ki: Referandumdaki "evet" sayesinde uluslararası camiada olumlu bir imaj yaratıldı, izolasyonun kaldırılması yönünde ilk adımlar atıldı, turizm hareketlendi, ulusal gelir arttı (halen fert başına gelir 7500 dolar)... Ancak ambargonun tamamen kaldırılması konusundaki beklentiler henüz karşılanmadı. Bu halkta giderek düş kırıklığı yaratıyor. Öte yandan AB üyeliği avantajını kullanan Rum tarafı, Türkiye - AB ilişkilerini engellemeye ve kendi yeni şartlarını empoze etmeye çalışıyor. Talat, bu kritik noktada Türkiye'nin pozisyonunu koruması ve geri adım atmaması gerektiğini vurgulayarak şöyle diyor: "Papadopulos'un AB çerçevesinde Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıması, askerlerini adadan çekmesi gibi şartları şimdiden kabul etmesi düşünülemez. Bunlar ancak Annan planı temelindeki bir çözüm ile gerçekleşebilir." Türk tarafının da Annan planı konusunda bazı hoşnutsuzluklar duyduğunu belirten Talat, "Ancak Rumların bu planı sulandırmasını kabul edemeyiz" demekten çekinmiyor. * * * CTP lideri olarak Talat, hep "statüko"ya karşı "çözüm"den yana çıkmış, geçen ocakta başbakan olduktan sonra da, adanın birleşmesini hedefleyen Annan planını hararetle desteklemiştir. Ne var ki referandumda "Hayır" diyen Rumların tavrı, ayrıca AB'nin, ABD'nin ve BM'nin Türklere "Evet" demelerine rağmen yardımcı olmadaki tereddütleri, pek çok Kıbrıslı Türk gibi, Talat'ı da düş kırıklığına uğratmıştır. CTP lideri, Annan planı zeminindeki "birleşme"nin gene de ideal çözüm olduğu kanısında; ama şimdi bunun "gerçekleşme şansları" konusunda onun da kuşkuları var. Şöyle diyor Talat: "Rumlar bugünkü tutumlarını sürdürürse, Türk halkının birleşme umudu kaybolur... Biz sonsuza kadar bekleyemeyiz. O zaman her şey yerli yerine yerleşir; birleşme de hayal olur gider"... Talat gibi ılımlı çizgide, çözümü hep savunmuş bir siyasi liderin şimdi bu şekilde düşünmesini ve değişmesini özellikle Papadopulos yönetimi bir uyarı olarak algılamalıdır... (MİLLİYET - Sami KOHEN - 24.10.2004)
DER SPIEGEL
“ABD'den Rumlara yeni çözüm önerileri”
Der Spiegel, Kıbrıs sorununun çözülmesi için yeniden müzakere masasına oturulması amacıyla Amerikan yönetiminin Rum kesimine yeni öneriler getirdiğini idida etti. Der Spiegel dergisi, “Birleşme Pokerinde Yeni Raunt” başlığıyla verdiği haberde, stratejik nedenlerden dolayı Türkiye'nin AB üyeliğini destekleyen Amerikan yönetiminin, Kıbrıs Rum kesiminin, 17 Aralık'ta yapılacak AB zirvesinde Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlanmasını engellememesi için yeni öneriler sunduğunu yazdı. Kıbrıs Rum kesiminin, Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlanması için tüm AB ülkelerine, en azından kısmen yerine getirilmesini istediği “uzunca bir şartlar listesi” ilettiği belirtilen haberde, Rumların adadaki Türk askerlerinin çekilmesini, Rum mal varlıklarının iade edilmesini ve Kıbrıs Rum kesiminin Türkiye tarafından tanınmasını istedikleri hatırlatıldı. Amerikan yönetiminin ise Kıbrıs Rum kesiminin Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlamasını kabul etmesi durumunda, Annan planıyla ilgili yapılacak müzakerelerde Rum tarafının isteklerini daha fazla dikkate almayı önerdiği, bu öneriler arasında tazminat ödemelerine ilişkin kriterlerin de bulunduğu kaydedildi. (AA - 24.10.2004)
HÜRRİYET
“Kitaplar yalanmış”
Celal DEMİRBİLEK
Özel Olimpiyatlar Avrupa Şampiyonası’na katılan Kıbrıs Rum Kesimi’nin Federasyon Başkanı Aristides Evripidou ile kuzey Kıbrıs’a zeytin dalı uzatıp tarihi itiraflarda bulundu. Kıbrıs Rum Kesimi Engelliler Federasyonu Başkanı Evripidou, ‘Akıllı beyinler yıllardır adada bu dostluğu gerçekleştiremedi ama düşünceleri saf, temiz kalpli engelliler bu barış ve dostluk köprüsünün ilk temellerini Antalya’da attılar. Berlin duvarı bir gecede yıkıldı. Bizler adanın sahipleri Rum ve Türkler olarak her şeyi bir gecede değiştirebiliriz’ dedi. Türk ve Rum engelli gençlere karşılıklı okullarda birlikte eğitim yaptırmayı öneren Rum başkan, ‘Bir yıl önce böyle bir olay için buraya geleceğimize kimse inanmazdı. Bakın burada bir masada oturup ne güzel konuşup anlaşabiliyoruz. İşte dostluk bu. Ben Türkiye’de çarşaflı kadınları göreceğimi umut ediyordum, düşüncelerimde ne kadar çok yanıldığımı anladım sizlerden özür diliyorum. Kıbrıs’a döndüğümde bizim medya bana ‘Türkler nasıl, size iyi davrandılar mı?’ diye soracak. Ben de onlara kitapta yazılanların hepsinin yalan olduğunu söyleyip, o kitapları yırtın ve çöpe atın diyeceğim’ itirafında bulunurken samimiydi.
Futbolda birleşelim Kıbrıs Rum Kesimi Futbol Federasyonu Genel Menajeri George Papastavrou, kuzey Kıbrıs Futbol Federasyonu Başkanı Ömer Adal ile iyi bir diyalog içinde olduklarını belirterek, ‘Spor insanları birleştirir. Politikanın çirkin yüzünü siler. Gelin, futbolda tek bir federasyon kuralım. Türk ve Rum takımları bir federasyonun çatısı altında lig maçlarını oynasınlar. Takımlar eşit sayılarda olsun. Şampiyon olacak takım Kıbrıs’ı UEFA’da temsil etsin. Böylece Türk futbolcularına Avrupa kapıları da açılmış olur. Yıllarca kapalı olan Çetinkaya (Taksim) stadını da milli takımlar düzeyinde resmi bir maçla futbola açalım’ dedi. (HÜRRİYET - Celal DEMİRBİLEK - 24.10.2004)
HAARETZ
İnsansızlaştırma operasyonu
Gideon LEVY
Gazze Şeridi'nde sürdürülen Pişmanlık Günleri Operasyonu'nun ilk iki haftasında 30'dan fazla Filistinli çocuk öldürüldü. Çocukların böyle hunharca katledilmesini, birçok kişinin "terör" olarak adlandırması gayet olağan. Diğer taraftan belirtmek gerekir ki, İntifada'da ölenleri sayısal olarak oranladığımızda, ölen her bir İsrailli'ye üç Filistinli; her ölen İsrailli çocuğa beş Filistinli çocuk düşüyor. B'Tselem insan hakları örgütünün yaptığı açıklamaya göre, Gazze operasyonundan önce bile, 18 yaşın altındaki 110 İsrailli çocuğa karşılık 557 Filistinli çocuk öldürülmüş. Filistin insan hakları örgütleri ise çok daha çarpıcı rakamlardan bahsediyorlar. Filistin İnsan Hakları İzleme Grubu'nun yaptığı açıklamaya göre, 598 Filistinli çocuk öldürüldü. Kızılay'a göre ise bu sayı 828'i buluyor. Verilen bu rakama yetişkinleri de eklemek lazım. İstihbarat bilgilerini son olarak geçtiğimiz ay güncelleyen B'Tselem'e göre, öldürülen çocukların 42'si on, 20'si yedi ve 8'i iki yaşında. En küçük kurbanlar ise, kontrol noktasında doğum esnasında ölen 13 bebekti.
"YANLIŞLIKLA" ÖLDÜRÜLEN ÇOCUKLAR Bu gibi korkunç istatistiki sonuçlar, teröristlerin kim olduğu konusunda İsraillilere ciddi sıkıntı veriyor. Fakat gene de bu konu henüz halkın gündeminde değil. Genel kanı şu ki, öldürülen çocukların katili Filistinliler ve de askerler her zaman kendilerini ve halklarını korumak adına savaşıyorlar... İstatistiklerin canı cehenneme... Açıkça ortada olan gerçek şudur ki, ölen yüzlerce Filistinli çocuğun kanı ellerimizde. Ne bu masum çocukların askerleri nasıl tehdit ettiği hakkında İsrail Savunma Kuvvetleri Sözcülüğü'nün ya da askeri yetkililerin dolambaçlı bir açıklaması; ne de Filistinlilerin çocukları kullanarak gerçekleri nasıl değiştirdikleri hakkında Dışişleri Bakanı'nın şüpheli bir özürü var. Bu kadar çok çocuğu gözünü kırpmadan öldürebilen bir ordu, dizginsiz ve ahlaki yetiden yoksun bir ordudur. MK Ahmed Tibi (Hadaş), İsrail meclisinde yaptığı duygu yüklü konuşmasında, tüm bu çocukların yanlışlıkla öldürüldüğünü söyledi. Bir ordu, 500'ü aşkın gün boyunca, her gün şahsiyet hatası yapmaz. Hayır, bu bir hata değil, Filistinlileri insanlıktan çıkartma ve tetikte dehşetle bekleyen parmakların yönettiği bir siyasetin korkunç sonucudur. Çocuklar da dahil olmak üzere hareket eden her şeye ateş etmek, oldukça normal bir davranış olarak kabul ediliyor. Bir anlık hırsla, 13 yaşındaki İman Alhamas'ın ölüp ölmediğini teyit etmek için, küçük gövdesine boşaltılan mermiler, sorunun gerçek yüzünü ele vermiyor mu? Sadece İman değil ki. Muhammed Aaraj, Nablus'taki Balata mülteci kampının tamamen mezara dönmesinden önce ayakta kalan tek bina olan evinin ön bahçesinde sandiviçini yerken, ansızın bir askerin yönelttiği kurşunla öldürüldüğünde sadece altı yaşındaydı. Askerler kurşun yağmuruna tuttuğunda, henüz 12 yaşındaki Kristen Saada ailesiyle birlikte bir akraba ziyaretinden eve dönüyordu. Kristen'in kardeşleri Cemil ve Ahmed Ebu Aziz, gündüz, şeker almak için bisikletleriyle bakkala giderlerken, bir İsrail tankının açtığı ateş ile oldukları yerde can verdiler. Cemil 13, Ahmed ise daha altı yaşındaydı. Han Yunus mülteci kampında yaşayan 12 yaşındaki Radir Muhammed ise askerler aniden gelip ateş ederek onu öldürdüğünde, okulundaki sınıfında oturuyordu. Tüm bu çocuklar tamamen masumken, askerler bizim adımıza onları katlediyor. Fakat, günahsız çocukları öldürdüklerini bilmemiz, askerleri durdurmaya yetmiyor. Filistinli çocukların sığınacakları hiçbir yer yok. Evlerinde, okullarında ya da sokakta yani her an her yerde bir serseri kurşuna kurban gidebiliyorlar. Öldürülen yüzlerce çocuğun bir teki bile ölmeyi haketmezken, onları daha hayatlarının başında acımasızca öldürenler faili meçhul kalamaz. Askerlere iletilen mesaj şu: Çocukları öldürmek bir trajedi değildir, hiçbiriniz suçlu değilsiniz.
İSTEMEYEREK DE OLSA SUÇ ORTAĞIYIZ Ölüm tabii ki Filistinli bir çocuğun başına gelebilecek en berbat şey. Fakat sadece ölüm yok ki... Filistin Eğitim Bakanlığı'nın yaptığı bir açıklamaya göre, İntifada'da yaralanan 3409 çocuğun birçoğu ömür boyu sakat kalacak. Onlu yaşlarındaki binlerce Filistinli çocuk ve genç, yaşadıkları bu darbenin etkilerini ve korkuyu ömürleri boyunca içlerinde duyacaklar. Evleri yıkıldı, anneleri babaları kardeşleri, tüm sevdikleri gözlerinin önünde canice katledildi, gecenin bir yarısında askerler evlerini bastı, bir tank sınıflarına ateş açtı ve onların psikolojilerine yardım edebilecek hiç kimse yok. Siz hiç "endişe kurbanı" bir Filistinli duydunuz mu? Fakat bu dehşet verici cinayetleri yapanlar, bunu tüm İsrail halkı adına yapıyorlar ve bizler de istemeyerek de olsa suç ortağı durumuna düşüyoruz. Endişenin, bir çocuğun kaderinde ne gibi derin izler bırakacağını çok iyi anlayan anne ve babalar bile sınırın diğer tarafındaki endişeleri duymamak için yüzlerini diğer tarafa dönmeyi yeğliyor. İsrailli askerlerin binlerce çocuğu öldürdüğüne ve bunu gören İsrail halkının olan biteni sessiz sedasız seyrettiğine kim inanır? Filistinli çocuklar bile insanlıktan uzaklaştırma kampanyasının bir parçası olmuşken, yüzlerce çocuğu öldürmek büyütülecek bir mesele değil. (HAARETZ - Gideon LEVY - 19.10.2004)
RADİKAL
Aşk meşk ve Ege'de gerginlik...
Yorgo KIRBAKİ
Martin Walser'in, Türkiye'de sanırım 'Birbirimizin Olmadan', Yunanistan'da da 'Aşkın Biyografisi' adıyla yayımlanan kitabından etkilenerek, aşkın sinir ilacı olmadığı, tam aksine gergin bedenler, gergin sinirler gerektirdiğini yazmayı düşünüyordum. Sevenin terazisinde aşk ağır bastıkça, sevdiğini kaybetme korkusundan hep daha az soru sormasından bahsedecektim ki, 'Ege'de gerginlik' patladı. Hadi, yaşıma başıma bakıp aşk için meşk için yazmasam, Yunan hükümetinin Perikles'in diyarında trafiği rahatlatmak için ciplerin şehir merkezine girişini yasaklama niyetinden söz edecektim. Böyle bir tedbir İstanbul'da da uygulansa ne olurdu? Düşünsenize 'ünlü' bir sanatçı ya da manken 'ünlü' bir eğlence yerinden çıkarken cipe binemeyecek. Magazin programlarının kameraları o zaman neyi çekecek? İşte belki de cip konusuna değinecektim ki, 'Ege'de gerginlik' patladı. Ya da sekiz yıl önce ölen eski başbakanlardan Andreas Papandreu'nun son eşi Dimitra Liani'nin tam 32 kilo verip nasıl yeniden doğduğunu, nasıl dergilere poz verip kapak olduğunu yazabilirdim. O da olmadı; Kıbrıs Rum Kesimi'ndeki borsa skandalında milyonlarca dolar oynayan politikacıların nasıl kolaylıkla 'Kaybettim' ya da 'Kazandım' dediklerini anlatabilirdim. Ne biri ne öteki. Çünkü 'Ege'de gerginlik' patladı. Evet, düne kadar Ankara'dan çıt yoktu ve bizler burada salı gününden beri 'Ege'de gerginlik' yaşıyoruz. Yunan Hava Kuvvetleri Komutanlığı'ndan pek alışmadığımız ya da unuttuğumuz bir tarzda (bazen gece yarısı yapılan açıklamalarla) pehlivan tefrikası gibi her gün 'Türk ihlalleri' listesi yayımlanıyor. 'Şu saatte, şu kadar Türk uçağı, şu bölgede Yunan hava sahasını ihlal etti... Türk uçaklarından şu kadarı silahlı uçuyordu... Yunan savaş uçakları şu üsten havalandı... Şu kadar it dalaşı yaşandı' diye... Hatta bir defasında, Türk uçaklarının atış talimi yapan Yunan savaş gemilerinin neredeyse üstünden geçtiği belirtildi. Hepsi bu olsa yine iyi. 'Gerginliğin' Kardak ayağı da var. Türk Sahil Güvenlik botlarının salı gününden itibaren her gün Kardak kayalıklarına yaklaştıklarını, Yunan botları tarafından uyarıldıklarını ve şu kadar saat söz konusu bölgede kaldıklarını duyuyoruz. Televizyonlarda yine savaş gemileri, savaş uçakları belirdi. Yunan gazetelerine klişe başlıklar manşet oldu: 'Türkler tahrik ediyor.' Yunanlı yetkililer, açıklamalarında, Türkiye'nin üyelik müzakerelerinin başlaması için AB'den tarih istediğini hatırlatıyor ve Türkiye için 25'lerin karar vereceğini vurguluyor, yani 'Yunanistan'ın da' demek istiyorlar. Ayrıca, AB ve NATO'ya resmi bilgi de verilmiş. Ana muhalefet partisi Pasok ise Başbakan Kostas Karamanlis'i AB için Türkiye'ye aylar öncesi 'evet' sözü vermekle suçluyor. Ege'de, Kardak'ta geçen hafta, ay ve yıllardan farklı bir 'faaliyet' var mı, yok mu, bilmiyorum. Bildiğim, Atina'da balon gibi sönen çoook 'Ege gerilimi' yaşadığımız. Dilerim bir yenisidir. Ancak, Rum Yönetimi lideri Tasos Papadopulos'un veto tehdidi ile Türkiye'nin 'Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımasını istediği ve 17 Aralık tarihinin yaklaştığı bir sırada biraz dikkatli olmak yararlı. Eğer Ege ve Kardak'ta farklı bir durum yoksa ve 'gerilim' gelecek günlerde daha da tırmandırılırsa, o zaman Atina'da AB zirvesi için bazı başka düşüncelerin de bulunduğunu söylemek mümkün.
Yunan Cumhurbaşkanı Cumhurbaşkanı Kostis Stefanopulos'un Arnavutluk ziyareti sırasında Yunan azınlığın yoğun yaşadığı bölgeleri gezerken söylediklerini ve düzenlenen etkinlikleri gazetelerden okurken aklıma Batı Trakya Türkleri geldi. Yunan basınına göre, Stefanopulos 'Helas' (Yunanistan) diye tezahürat yapan, 'Yaşasın Helenizm' panoları ve Yunan bayrakları taşıyan, hatta hep birlikte Yunan milli marşını söyleyen Arnavutluk vatandaşı Yunanlılara hitaben konuşmalarında bakın ne demiş: "Kuzey Epir Yunanlıları için uluslararası sözleşmelerin azınlık için öngördüğü hakları talep ediyoruz. Herkesin kendini tanımlama hakkı vardır. Kökenimin (dedesinin memleketi) esaret altında, ancak her zaman hür kuzey Epir'den olmasından iftihar ediyorum. Sizler bizden daha Yunanlı, daha Ortodoks'sunuz. Adalet herkese eşit dağıtılmalıdır. Yunanlı, Arnavut, Hıristiyan ve Müslümanların kaç kişi olduğunu görmemiz için Arnavutluk Cumhurbaşkanı'ndan sayım yapılmasını istedim". Toplanan halktan biri, Stefanopulos'un Tiran'daki temaslarını kastederek bağırıyor: "Sayın cumhurbaşkanı sizi kandırıyorlar." Cevap: "Eğer yalan söylüyorlarsa, Arnavutluk AB üyeliği göremeyecek". Arnavutluk, bazı bölgelerinde yaşayan 'Yunan azınlığını' resmen tanıyor. Yunanistan ise Lozan'a dayanarak Batı Trakya'daki azınlığı sadece 'Müslüman' sayıyor. Merak ediyorum. Görev süresi Mart 2005'te sona erecek Stefanopulos gelecek aylarda Batı Trakya'yı ziyaret edecek mi? Ederse, her şey bir yana 'herkese kendini tanımlama hakkını veren uluslararası sözleşmeler'den bahsedecek mi? (RADİKAL - Yorgo KIRBAKİ - 24.10.2004) copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org
| ||