Akıntıya Karşı, 20 Mayıs 2003 Münür Rahvancıoğlu | ||
KAPILAR AÇILDI “Brezilya(Kıbrıs) için bir çıkış yolu var mı?”
Bu soru düzenli olarak önüme koyuldu;... Benim cevabım evet. Biz onu döşemeye
kararlı olduğumuz sürece bir yol var. Şans eseri karşımıza çıkacak bir
yol ise yok. Yüreğin Pedagojisi. Paulo Freire Kapılar açıldı... Bu her ne kadar sınırların
ortadan kalktığı veya Kıbrıs Adasının bütünleştirildiği anlamına
gelmiyorsa da; barış mücadelesinde epey önemli bir gelişme olduğu da gerçek...
Kıbrıs Adasının yeniden birleştirilmesi ve ada
insanının şövenizmden arınmış sağlıklı ilişkiler kurabilmesi mücadelesinde,
gelinen aşamada gizliden gizliye, alttan alta gelişmekte olan bir ayrılık
noktası vardır... Kıbrıs Cumhuriyeti – Annan Planı... Öncelikle şunu belirteyim, gördüğüm gözlemlediğim
kadarıyla ortada “Annan Planı’nı boşverin Kıbrıs Cumhuriyeti koşullarına
dayalı bir çözüm bizim işimizi görür” diyen bir hareket yok... Aynı şekilde,
Annan Planı hayatiyet bulamazsa, şimdiki geçiş hakları, yoğun pasaport alımları
vs. Dolayısıyla pratikte vatandaşı olduğu Kıbırs Cumhuriyeti’ndeki
haklarını kullanarak Denktaş Rejimini sıkıştırma politikasına hayır
diyecek olan da yok... Uzun lafın kısası ortada kesin çizgilerle ayrılabilecek
iki karşıt görüş yok. Sadece altan alta, gizliden gizliye günün koşullarına
uygun yeni bir fikirsel, pratik ayrılık gözlemleniyor... “Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki hakların azınlık
hakları olduğu” ve “böyle bir çerçevenin de Kıbrıs Türklerinin
haklarını tam anlamıyla karşılamayacağı” şeklindeki ifadelere bakılırsa,
KC’ni “savunanlar”la, AP’nı savunanlar arasındaki gerilim de giderek
artmakta... Hızla değişen ve her an da değişmeye devam eden
durumu şöyle bir değerlendirecek olursak; Kıbrıs’ın Kuzeyinde Annan Planı
ve sonrasında yoğun bir şekilde gelişen halk hareketi hem solu hem de sağı
önüne katmış ve adanın bu yakasındaki çivileri tekrar çakılamayacak şekilde
yerinden oynatmıştır. Sol, halkın yaratıcılığına ve eylemciliğine
teslim olmuş insanların peşinden o ateş senin bu ateş benim dolaşmak
zorunda kalmıştır. Çok daha zengin ve yaratıcı bir şekilde örülebilecek
4 aylık yoğun bir dönemi, “eğil da geçsin” mantığı ile ucuz atlatmıştır!!.
Daha önceki bir yazımda belirttiğim gibi, kafamıza halk düşmüştür... Şimdi
ise tüm hesaplar bu dönemin faturasını seçimlerde tahsil etmek, ve mücadelenin
rantını, sandıklardan toplamak üzerinde yapılmaktadır. Elbetteki kazanım
elde etmek için sağlıklı her yol denenmelidir ancak, sokakta alınanla, kağıtta
verilen birbirinden çok farklı şeylerdir. İnsanlara “siz görevinizi yaptınız.
Son olarak bir de sandıkta yapacaksınız” diyerek, onları sükunete çağırmak
yerine, mücadeleyi çok daha yaratıcı eylemlerle pekiştirmek daha sağlıklı
olurdu... Sağ ise durmak bilmeyen halk muhalefetine, hemen
hemen her kesimden yağmur gibi boşalan tepkilere dayanamayarak geri adım
atmak zorunda kalmış ancak bu geri adımı da hamle avantajını kendine çevirecek
şekilde kurgulayarak, hala daha mücadele arenasında olduğunu, henüz
“helvası” yenecek kadar ölmediğini göstermiştir. Kapıların açılması sürecini bu çerçevede değerlendirmeye
çalışacağım... Denktaş rejimi artık yönetemez hale gelmişti...
Sol “liderlik” ise kendisinin ekmediği bu ağacın tepesine çıkmış, düşmek
korkusu taşıyor da olsa, anın tadını çıkarıyordu. Güneydeki rejim ise
gidişatın kendi lehine olduğunu görüyor, sesini çıkarmıyordu... “Öldü” dediğimiz,
helvasını yediğimiz statüko, kendinden beklenmeyecek bir manevra yaparak
“kapıları açtı”... Kapıların açılması olgusuna iyice bakacak
olursak görürüz ki: Denktaş Rejimi kendisinin ve TC’nin üzerinine yoğunlaşan
baskılara dayanamayarak kapıları açmak zorunda kalmıştır. Yani bu halkın
başarısıdır. Ancak aynı zamanda rejim bu durumu kendi çıkarına
kullanmaya çalışmaktadır. Birçok insanın olumlu ilişkiler geliştirdiği
ve çok duygusal anların yaşandığı gerçeği göz ardı edilemese de;
1974’ten beri “öteki” olarak TC ve TC’liyi gören Kıbrıs Tük Halkı
artık bir Rum olgusu ile karşı karşıya kalmıştır. Bilindiği üzere ve
her toplumda olduğu gibi, arabasını/motorunu hızlı kullanan, kızlara laf
atan, evinin kendinin olduğunu söyleyip kapıyı zorlayan rumlar vardır.
Bunlar olmasa bile, sırf kapının önünden, yoldan geçti diye rumlardan
rahatsız olan insanlar da vardır. Böylece Kıbrıs Türk ve Rum halkı
tamamen hazırlıksız bir şekilde yüz yüze bırakılmıştır... (bu kadar
hazırlıksızlığa rağmen büyük bir olgunluk ve kardeşlik örneği gösterildiğini
de belirtelim.) Denktaş rejimi ilk olarak bundan çıkar sağlamayı ummaktadır.
İkinci olarak ise yıllardır dile getirdiği tez çerçevesinde “iyi komuşuluk”
ilişkileri geliştirmekte bir adım attığını, Rumların da pasaport göstererek
kuzeye geçmesi dolayısıyla KKTC’yi tanımak doğrultusunda adım atmak
zorunda kaldığını iddia etmektedir. Yani Denktaş Rejimi hem geri adım atmış,
hem de bu geri adımı statükonun yerinden oynayan çivilerini yeniden çakmak
için bir zaman kazanma faaliyeti olarak kullanmak çabası içine girmiştir.
Şimdi ise KKTC’den girecek Rumlara TC’ye vizesiz giriş hakkı tanıyacağını
ilan etmekte, araçla geçişlerin önündeki sınırlamaları kaldırmakta,
yani hamle üstüne hamle yapmaktadır... Öte yandan Kıbrıs
Cumhuriyeti, Denktaş rejiminin bu geri adımı atabileceğini, kapıları açabileceğini
beklemediği için hem pratikte hem de söylemde hazırlıksız yakalanmıştır.
Ancak bu hazırlıksızlığını kısa sürede telafi etmeyi başarmış (her
ne kadar “işgal altındaki topraklar” söylemi etkisini kaybetmiş ve Rum yönetimi
Türklerin Güneye geçmesinden hoşnutken, Rumların Kuzeye geçmesinden hala
rahatsızsa da) ve Kuzeydeki nüfusa yoğun olarak kimlik kartı ve pasaport dağıtmaya
başlamıştır. İş alanları açmak, dil kursları başlatmak, pasaport ve
kimlik vermek gibi faaliyetler yürütülmekte, bu şekilde Denktaş Rejiminin
altı oyulmaya çalışılmaktadır. Her iki kesim de
var olan durumu kendi çıkarına kullanmaya çalışmakta ve buna yönelik
politikalar geliştirerek onları uygulamaktadır. Bu verili durumda
solun yapması gereken, Kıbrıs Cumhuriyeti ve/veya Annan Planı temelinde tartışmak
yerine iki toplum arasındaki ilişkileri tekrar hasar göremeyecek şekilde
yeniden tesis etmek üzere yoğun bir şekilde çalışmaktır. Bu çerçevede kültürel
ve günlük alanlara daha fazla ağırlık vererek, iki toplumun daha da kaynaşması
ve bu uzun ayrılık ve mücadele döneminden sonra doğal ve duygusal olarak
ortaya çıkan yakınlaşmayı maddi ve kültürel bir zemine oturtmak birinci görev
olarak önümüzde durmaktadır. KKTC’nin, Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin veya Annan Planının bize sunduğu legal ve/veya illegal
konumlardan çok daha öte, her iki toplumun (kuzeyde veya güneyde) bir araya
geleceği etkinlikler (gerekirse otobüslerle insanların taşınması da üstlenilerek),
şenlikler, iki toplumlu dergi, gazete, radyo ve/veya televizyon projeleri,
ortak kitap, resim sergisi, tiyatro faaliyetleri vb. günlük alana dair pratik
yakınlaşmalarla hamle kazanmaya çalışmak, ülkemizdeki bölünmüşlüğü
kırmak ve insanların da birbirlerine yakınlaşmasını sağlamak bakımlarından
önemlidir. Annan Planı’na
karşı Kıbrıs Cumhuriyeti tartışmalarını tasvip etmeyişim “aman bölünmeyelim”
korkusundan kaynaklı değildir. Yukarda da izah ettiğim gibi Denktaş Rejimi
şu veya bu sebepten bir adım atmış/attırılımış ve yeni bir durum ortaya
çıkmıştır. Bu durumu Kuzeydeki rejim de Güneydeki rejim de kendi çıkarına
yontamaya ve kendi tezlerini bu yeni durum temelinde restore etmeye çalışmaktadır.
Bizim yapmamız gereken “ne o, ne de bu” diyerek, bu durumu halkların birleşme
ve ortak vatan arzularını destekleyecek/yaratacak doğrultuda zemin kabul
etmektir. Bu hem kapıların açılması durumunu daha da kalıcı kılacak, hem
de daha ileri kazanımlara doğru bir adım olacaktır... copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org
| ||