Yeraltı Notları, 11 Şubat 2007

Sevgül Uludağ

 

İngiliz porselenleri, denizatları, eski saatler...

Bir arkadaşımla, Lefkoşa’nın güneyindeki surlariçindeyiz. Ona antikacı dükkanlarını gösteriyorum...

Pembe camdan, kenarları kemerli, inci taneleri gibi kenar süsleri olan tabaklar, eski ütüler fenerler, idare lambaları, karpuz lambalar, kökaynalar... Üzeri ince işçilikle bezeli bir yatakta bir akordiyon... Büfeler, bastonluklar, eski bastonlar, eski saatler...

Geçen haftalarda, POLİTİS gazetesinin tam karşısındaki bir saatçi dükkanına gitmiştim. Burası antika tamircisi ve saatçi Haig İncirciyan’ın dükkanıymış... Orada harika saatler görmüştüm... Geçmiş zamandan kalma ama şimdiki zamanı gösteren kocaman saatler... Tanesi 50 Kıbrıs Lirası’ndan satılan bu saatlerden bir tane de bende var ama çalışmıyor. Minik bir kulübeyi andıran, arka kapısı açıldığında, içindeki saat mekanizması görünen, pendulumu artık sallanmayan, anahtarı kayıp bu saati bu saatçiye götüreceğim, tamir edecek, onu annemin mutfağına koyacağım... Geçip giden zamanları bana anımsatsın, bugünü hatırlatsın diye...

Çerçeveci Arto da Lefkoşa surlariçinde, harikalar yaratmakla meşgul. Bu dükkanda Cezanne’lar, Van Gogh’lar, Monet’ler, Dali’ler var... Arto, koyu turkuvaz bir paspartu alıp iki pencere açıyor. Altına turkuvaz renkli bir başka paspartu yerleştirmeyi planlıyoruz. Denizatlarını kullanacağımız bir tablo için birlikte tasarım yapıyoruz:

“Simetrik olmasın Arto!”

“Tamam!”

“Denizatları da tam yüzyüze olmasın, dişi olanlar azıcık aşağı kaysın!”

“Olur!...”

Denizatlarını koyduğumuz kutuyu uzatıyor.

“Bunu atayım mı? Sanki içinde birşeyler var?...”

“Ah! Bunlar, Larnaka’da kalenin önünden topladığım denizkabukları! Bak, bu da denizatlarını aldığım yerden bir balon balığı!”

“Çok güzel!...”

İkimiz aynı anda, aynı şeyi düşünüyoruz:

“Denizkabukları! Onları da bu tabloda kullanalım!...”

Larnaka’da, kalenin önündeki o muhteşem sahilden topladığım denizkabukları arasında minik yengeç kıskaçları da var. Bu kabukları topladığım sahilde martılar güneşleniyordu... Yüzlerce küçük, beyaz martı vardı... Dayanamamış, arkadaşım Gina’yı aramıştım:

“Gina! Bu martılar nereden çıktı? Eskiden Kıbrıs’ta bu kadar çok martı yoktu!...”

“Evet! Evet!... Son birkaç yıldır çoğaldılar” diyordu Gina.

Onların resimlerini çekmiştim... Kalenin az ilerisinde, denizin içlerine doğru giren Monte Carlo lokantasında, martıları yediren garsona seslenmiştim:

“Biraz kenara çekil, uçuşlarını çekeceğim!”

Garson kenara çekilmiş, ben pencereden aşağı sarkıp, martıların fotoğraflarını çekmeye koyulmuştum...

Denizkıyısının büyüleyici güzelliği, dalgaların sesi, tuz kokusu, topladığım kabuklar ve minik yengeç kıskaçları, martıların çığlığı başımı döndürmüştü...

Çerçeveci Arto tatmin olmuyor:

“Bu kabuklar yetersiz, daha kabuk gerek bize!”

“Hiç merak etme Arto, evde kavanozlar dolusu kabuk var, seçip getiririm!”

“Rekli olsunlar, ‘shell’ şeklinde olanlardan getir!”

Çerçevenin yüksekliği iki santim olacak, denizatlarının enini ölçüyoruz, 1.5 santim kaarlar. İki çift denizatı bunlar, birer erkek, birer dişi... Bir çift esmer, bir çift sarışın... Daha sonra Arto’ya seçtiğim başka denizkabuklarını ve bir de minik deniz kestanesi götürüyorum... Bunları da tabloda kullanacak...

Denizlerin en zarif hayvanı denizatları – çok yavaş hareket ediyorlar. Tabloda kullanacağımız bu hayvancıkları da Larnaka’da, Aylazaro kilisesi yolunda, denizkabuğu satan bir dükkanda keşfetmiş, sevinçten bir çığlık atmıştım!

“Bunlar Kıbrıs’tan” demişti dükkan sahibi, “bak, öteki taraftaki kabuklar ve deniz hayvanları Uzak Doğu’dan...”

“Yok yok, ben Kıbrıslı denizatlarını alacağım!”

Seçmem uzun zaman almıştı – her renkten bir dişi, bir erkek... Duruşlarını, kuyruklarını, burunlarının şeklini incelemiştim. Sonuçta kararımı verebilmiştim. Ama başımı kaldırdığımda, karşımda, beni daha da muhteşem bir şey bekliyordu:

Denizkabuklarından bir perde!

Bu, olağanüstü bir şeydi! Uzun bir sopa yer yer delinmiş, belli aralıklarla bu deliklerden ipler geçirilmiş, iri denizkabukları iplere geçirilmişti!

“Baf’tan yaşlı bir adam yapar bunları” demişti dükkandaki genç adam, “bak, daha küçüğü de var...”

“Yok, yok, bu çok güzel! Ama onu nasıl taşıyacağım?”

“Merak etme, ben onu çok güzel sararım senin için!”

“Tamam! Mutfakta muhteşem duracak” demiştim.

Genç adam, söylediği gibi, çok dikkatli biçimde bu zarif ve kışkırıtıcı perdeyi sarıp kocaman bir paket yapmıştı!

Şimdi bu perde annemin evinde, koltuklardan birinin üstünde duruyor. Onu tam gazocağının bulunduğu yere asmak istiyorum oysa annemin mutfağı esaslı bir tamirat istiyor...

Canyoldaşıma “Ödülü kazanırsam, bu mutfağa yatıracağım hepsini!” diyorum.

Katıldığım bir gazetecilik yarışmasında, belki şansım olabilir diye düşünüyorum. Canyoldaşım, “Merak etme! Ödül gerekmez ki! İstediğin tamiratı yaparız” diyor.

O zaman ağlamaya başlıyorum çünkü ellendiği zaman bu mutfak da değişecek, geçmişten, anılardan birşeyler kopup gidecek, boya sürüldükçe, fayanslar takıldıkça bazı şeyler silinip gidecek...

Bu küçük mutfakta, bu eski, çatlak, yıpranmış, yılların yemek kokularının sindiği duvarlardaki “Bellek” yazılabilseydi, ne hikayeler çıkardı... Annemle babamın mutlu günleri, korkunç günleri, yoksullukla, işsizlikle boğuştukları, evin birkaç odasını kiraladıkları zaman artık bu mutfağa da giremediğimiz günler...

Bu mutfakta ayakları narin biçimde kıvrılan, kocaman bir masa dururdu. Masa bir köşeye dayalıydı çünkü çok yer kaplardı. İçinde beyaz çıngıları olan, açık yeşil formayka kaplı bu masa, henüz ben doğmadan önceki yıllarda, büyük ziyafetler için kurulurdu. Kenarları kemerli, yaldız boyalı kayık tabaklar o günlerden kalma. Gravy sos için porselen kaplar, kapaklı çorba kaseleri İngiliz porseleniydi. Bunları babam İngiliz üslerindeki satışlardan almıştı. Bu İngiliz porselenlerinde kuzular, rostolar, fırın makarnaları, patates kebapları servis edilir, masa kurulur, en güzel peşkirler dizilir, kadehler hayatın akıp gidişine kalkardı. Oysa ben doğduğumda bu ortam artık değişiyordu. Ablam evlenmiş, evden ayrılmış, abim okumaya Ankara’ya gitmiş, babam ölmüş, annemle ben yalnız kalmıştık. Yine de o üzeri beyaz çıngılı, yeşil formayka kaplı kocaman masada annemle harika vakit geçirirdik. Çünkü artık annemin torunları vardı: Ablamın çocukları İl, Kut ve Er için bu masada kurabiyeler yapardık. Yıldız kurabiyeler, denizatlarını andıran “S” şekli verdiğimiz kurabiyeler, kalp şeklinde kestiğimiz kurabiyeler, annemin bebek şekli verdiği, gözlerini, burnunu, ağzını kibrit çöpüyle belirlediğimiz kurabiyeler... Bunlar eski fırında pişer, tepsiden çıkınca kenarları kemerli, yaldızlı kayık tabaklara dizilirdi. Kurabiye hamuruna portokal rendesi de koyardı annem, onlara hoş bir rayiha versin diye... Annem, toruncukları için bu kocaman masada oklavıyla hamur açar, hellim rendeleyip içine çırpılmış yumurtaları katar, bahçeden kestiği taze nane uçlarını eklerdi. Birkaç avuç çekirdeksiz kuruüzüm, biraz dövülmüş badem... Böylece pilavunalar hazırlanırdı...

Torunları için rosto pişirir, suyuna pilav salardı. Mutfak, hayatın ifadesi olurdu: Sevmenin, kucaklamanın, paylaşmanın...

Şimdi artık o masa yok, annem de yok ve ben bu mutfakta anılarla başbaşa oturuyorum...

Küçükken annemin yapığı şekilde kırmızı başsız balık kavurmak için uygun tava ararken, güneydeki antikacı dükkanlarına yakışır şeyler bulup seviniyorum! Bunlar bana annemden kalan birkaç parça şey: Cam bir tuzluk – hani ortasında kürdan yeri olan, iki kefeli teraziyi andıran, eskiden lokantalarda sıkça görülen bir tuzluk... Pembe camdan, kenarları pütürlü, üzerinde çiçekler işlenmiş çok eski bir tereyağı kalıbı... Bisküvi servisinde kullanılabilecek, laciverte çalan mavi renkli bir tabak... Üzeri kapaklı küçük servis kapları. Bir tanesinin altında 1946 yazıyor... Tereyağı kabına tereyağı koyuyorum, kapaklı porselen kaba bir parça beyaz peynir... Bulduğum hazineleri yıkayıp kurumaya bırakıyorum... Bunlar bana annemden, ninemden kalmış hazineler... Geçmişi hatırlatan, geçmişle bağ kurmamı sağlayan, benim için paha biçilmez şeyler...

Mutfakta çilek ve böğürtlen kokulu mumlar yanıyor, eski tuzluğun bir kefesine kekik, bir kefesine kurutulmuş feslikan koyuyorum. Eski bir sokak fenerini andıran mumluk, kış aylarına çok uygun... Mutfak balık, çilek, böğürtlen ve feslikan kokuyor... Geçmiş bugünde yaşıyor, bugün yarına doğru anılarla birlikte akıp gidiyor... Saatçi Haig, eski saati tamir ettiğinde, burada “zaman” daha da belirgin olacak – geçmişle bugün ve yarın daha da bütünleşecek...

copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org