Yeraltı Notları, 12 Subat 2001
Sevgül Uludağ
Kadın ne yapar? Erkek ne yapar?
Kocasından ayrılma sancıları yaşayan 40 yaşlarındaki kadın, iri sürmeli gözlerine hüzün oturmuş, yılların yorgunluğunu kemiklerinde hissediyor. Portekiz’in porto şarabını taa Brüksel’lerden taşıdım, bunu ona söylüyorum, ama o içmeye çekiniyor. Yılların getirdiği o serçe ürkekliği ellerine, gözlerine hakim. O kadar hüzün biriktirmiş ki sanki ömürboyu kendine gelemeyecek. Bir grup kadının ortasında bile rahat edemiyor.
Boşanma kararını alması 20 yılını almış...
Konuşuyoruz...
Bunca yıldır yaşadığı şiddet ve aşağılanmayı, hayat arkadaşının “ruh hastası” olmasına veriyor. Tablanın yeri hiç değişmeyecek. Yemek hazır olacak. Ev temiz ve tertipli, bakımlı olacak. Sürmeli gözlü, ceylan bakışlı bu kadın, asla kendi başına bir yere gitmeyecek – giderse hayat arkadaşı ona bunu zehir etmenin yollarını bulacak. Nerede olursa olsun gelip onu bulacak, telefon edecek, taciz edecek. Onu ürkütecek, korkutacak, sindirecek. Onu paranoyak yapana dek uğraşacak. Kendi gölgesinden korkar hale getirecek ki istediği gibi yönetebilsin. Çünkü erkek egemen düzene uygun geleneksel evlilikler, iktidar ilişkilerinin hüküm sürdüğü, erkeğin burjuva, kadının proleterya rolünü oynamaya zorlandığı, eşitliğin bir hayal olduğu mekanlar. Sözkonusu “iktidar ilişkileri” olunca, şiddet de kendini farklı biçimlerde gösteriyor – cinsel, psikolojik, ekonomik ya da fiziksel olması farketmiyor. Ortada “eşit” ilişki olmadığına göre, “şiddet”in de işin içine karışması bu koşullarda “doğal”...
“Senin kocan normal, hiçbir anormalliği yok. O yalnızca toplumun ona dayattığı rolü oynuyor...”
Buna inanması çok zor, biliyorum. Başka yaşamlardan başka örnekler onu azıcık düşündürüyor ama o kadar.
Tanıdığım çok farklı çevrelerden gelen pek çok kadın, boşanma kararı aldığında ve mahkemeye gittiğinde birbirinin tıpatıp aynısı suçlamalarla karşılaştı: “Pistir, yemek yapmaz, gezer...” Bu suçlamaların altında yatan neden, kadınlara toplumun biçtiği roller...Kadın “temiz” olsa da, dünyanın en harika yemeklerini yapsa da yine aynı suçlamayla karşılaşacak – çünkü bir de kalkıp “kendi başına”, “kadın aklıyla” karar veriyor ve boşanmak istiyor. Erkek egemen düzende bu ne cüret! Öyleyse vurun abalıya: erkek egemen otoriteyi sarsarsın ha, o zaman seni “pissin” diye suçlarlar ve bunun gibi şeylerle...Elbette kadınların bu tür suçlamalarla başetmesi çok zor çünkü bu suçlamalar aslında “belden aşağı” vurulmuş yumruklar gibi geliyor...
Peki aslında kadınla erkek arasındaki fark ne? Birinin sperm, ötekinin yumurtalık üretmesinden başka hiçbir fark olmadığını ve bunun dışında her bir cinsiyet grubuna atfedilen “farklılıkların” aslında toplumun bize dayattığı “kadın” ya da “erkek” rollerinden başka birşey olmadığını kavramak aslında çok zor. Çünkü cinsiyet ayırımcılığı başlıbaşına bir sistemdir, bu sistemin bilincine varmak ve onunla savaşmak hele hele Kıbrıs gibi bir yerde son derece zorlu bir seçimdir. Bunun nedeni yeryüzünden izole edilmiş toplum yaşamında farklılıklara tolerans bulunmayışı...Köylülüğün hala yaşamımıza egemen olması...Başka ülkelerden başka hayatların, kendi ülkemizden farklı seçimlerin hazmedilmesinin hala çok zor oluşu...Erkek egemen sistemin hala dimdik ayakta oluşu...
İster kırsal, ister kentsel bölgelerde olsun son yıllarda düzenlediğim atölye çalışmalarında kadınlara şu soruyu soruyordum:
Kadın ne yapar?
Erkek ne yapar?
Yanıtlar muhtelifti: kadın ev işi yapar, çalışır, çocuk doğurur, annelik yapar, alışveriş yapar, yemek yapar, aşık olur vs.
Erkek çalışır, baba olur, aşık olur, para kazanır vs.
Kadınlara şunu göstermeye çalışıyordum: “kadın işi” ya da “erkek işi” tabir edilen şeyler, toplumun bizlere oynamayı dayattığı rollerden başka birşey değildir.
Bu rolleri oynamayı öğrendiğimize göre, onları değiştirmeyi de başarabiliriz.
Atölye çalışmalarında kadınlar küçük oyunlar sahneliyor ve günlük yaşamlarında yaşadıklarını aktarıyorlardı – ister Lefkoşa, ister Girne, ister Güzelyurt olsun, ister ev hanımları, ister iş kadınları olsun, motifler aynıydı...Çünkü ayırımcılık yaşamın her alanına hükmediyor. Onlarca kez onlarca farklı mekanda farklı kadınların sahnelediği bu küçük oyunlarda ne mi vardı? İşte tipik bir sahne: kadın işten dönüyor, alel acele yemek yapıyor, çocuklarla ilgilenmeye çalışıyor, kocası ya kahvede, ya kulüptedir – az sonra eve geliyor. Bu arada komşu kadınla birlikte yakınmalar...Kadınlar kendi yaşamlarını oynuyordu – eşit olmayan ilişkileri, “aile” mekanındaki “iktidar” ilişkileri içinde erkekten “aşağı” olan rollerini...Ev işlerinin yükünü oynuyorlardı ve çıldırmamak için nasıl komşularıyla ya da arkadaşlarıyla dertlerini paylaştıklarını...
Kadın, bir mesleği olsa da, dışarıda çalışsa da, hala “özel alan”dan yani aileden, ev işlerinden, çocuk ve yaşlıların bakımından sorumludur. Çifte mesai yapmak, hem evde, hem işte çalışmak, “mükemmel eş”, “mükemmel anne”, “mükemmel ev sahibi” olmak zorunda bırakılıyor. Bunun sonucunda çevremde pek çok kadın olmadık hastalıklara sahip oluyor: oynamak zorunda kaldıkları rollerle başetmeye çalışırken migren, başağrıları, sırt ağrıları, yumurtalıklarda sorunlar vs. gibi hastalıklarla boğuşuyorlar.
Doğar doğmaz başlayan ayırımcılık sürecinde kız çocuklar farklı, erkek çocuklar farklı “rollere” uygun yetiştiriliyor. Kız çocuklara “sus, konuşma”, “sokakta oynama”, “geç annene yardım et” denirken, erkek çocuklar görece daha büyük özgürlük yaşıyor – onlar sokakta da oynayabilir, ağaçlara da tırmanabilir, kırıp dökebilir de. Ne de olmasa erkek dediğin “sert” olmalı, değil mi? Toplumumuzda erkekler için en büyük “hakaret” hala “karı gibi” benzetmesine maruz kalmaktır. Çünkü bir elmanın iki yarısı, birbirine karşıt gibi algılanıyor: sanki kadın ve erkek birbirinin “zıt” anlamıymışçasına...
Ayırımcılık daha ileriki yaşlarda da devam eder: erkek dediğin sert olacak, sözünü geçirecek, hep “iktidar” sahibi olacak, asla duygularını belli etmeyecek, ağlamayacak...Kadın dediğin “hanım hanımcık” olacak, “dırdır etmeyecek”, temiz olacak, tertipli olacak, mükemmel eş, mükemmel anne olacak...Böyle yetiştirilen erkekler, ister ilkokul, ister üniversite mezunu olsun evde kendi “iktidarını” yürütmeye çalışıyor – annesinden, babasından, toplumundan gördüğü eğitimi, aldığı normları eşine yüklüyor ve beklentileri de böyle oluyor: ev işlerini paylaşmaya yanaşmıyor, çünkü o “kadın işi”. Okul aile birliği toplantılarına, veli toplantılarına gitmiyor, o da “kadın işi”. Çamaşır da sermiyor, çocuğun altını da değişmiyor...Aldığı eğitim ve ayırımcılığa dayalı erkek egemen sistem tüm bunlara engel çünkü.
Atölye çalışmalarında kadınlar resim de çiziyordu. Onlara şöyle diyordum: Düşünün, gerilere gidin...Çocukluğunuza dönün. Farklı bir cins olduğunuzu ilk ne zaman farkettiniz? Kadın olduğunuzu ne zaman farkettiniz?
Hangi bölgede ve hangi atölye çalışmasında olursa olsun, yüzlerce kadın aynı noktaya varıyordu; farklı bir cins olduklarını onlara ya anneleri, ya babaları, ya abileri, ya bir büyükleri “farkettirmişti” – ve farklı olduklarını keşfetmeye mutlaka bir “yasak” eşlik ediyordu. Aynı şeyler: sokakta oynama, kırıtma, eteklerin açık oturma, erkeklerle oynama vs.
Yasaklarla gelen bu “farklılık” mutsuzluğu da birlikte getiriyordu – artık kız çocuğu bir kalıba sokuluyor, kendi olmasına izin verilmiyordu.
Çünkü erkek egemen kültürde farklılıklar “üstünlük” ya da “aşağılık” olarak algılanıyor – böylelikle “farklı” olana karşı ayırımcılığı mazur göstermek de kolaylaşıyor....
Ders kitaplarına bir göz atın: hala cinsiyetçilikle örülü motiflerle doludur okuma kitapları. Sınıfta öğretmenlerin davranışlarını izleyin: kız çocuklarına farklı, erkek çocuklarına farklı roller yüklemeyi sürdürüyorlar.
Geçtiğimiz günlerde DAÜ’deki master tezleriyle ilgili birşeyler sormak için ziyaretime gelen iki genç kız, Kıbrıs Türk toplumunda cinsiyetçiliğin ve ayırımcılığın boyutlarının pek de hafiflemediğini anlatıyordu.
Genç kızlardan biri “Ben şanslıyım çünkü Mağusalıyım ama” diyordu yanında oturan öteki genç kızı işaret ederek “Arkadaşım şanssız çünkü o köyde...Ben ders çalışacağım deyip evden çıkabiliyorum, oysa köyde öyle mi? O hala kuşatma altında...”
Sonra bana genç kızların sık sık “nişanlanmaya” zorlandıklarını, eğlence yerlerine gidebilmek, erkek arkadaşlarıyla birlikte olabilmek için “nişan olmak” ve birkaç ay sonra da “ayrılmak” durumunda kaldıklarını anlatıyorlardı. Ailelerine hala yalan söylemek zorundaydılar: 2001 yılında genç kızların gece arkadaşlarıyla bir eğlence yerine gitmesi hala garipseniyor! Oysa genç erkeklerin böyle bir sorunu yok...
Genç kızlarımız hala “iyi bir koca bulmanın” esas hedef olduğu biçimde yetiştiriliyor – bu kalıbı zorlayanlar, bunun dışına çıkanlar hala toplum tarafından garipseniyor. 20 yıl önce de böyleydi, şimdi de böyle.
Toplumsal değişim süreçleri zahmetli ve yavaş...Erkek egemen toplum, kadına atfettiği rollerden kolay kolay vazgeçmek istemiyor. Kadın örgütlerinin bununla savaşmak için verdiği mücadele de yetersiz kalıyor. Siyasi partilerin kadın kolları ise hala aynı “kadın kadıncık, hanım hanımcık” rollerini sürdürüyor: lokma geceleri, pirohu geceleri düzenliyorlar, börekler pastalar pişiriyorlar, “uzman”lar davet edip “aile içi iletişim” konularını tartışıyorlar veya “sağlık”la ilgili seminerler düzenliyorlar, kermesler yapıyorlar, seçim dönemleri kocalarını, abilerini, eniştelerini seçtirmek için kapı kapı gezerek oy toplamaya çalışıyorlar. Politikaya atılmak, siyaset konuşmak, partilerin yapısını kadına “daha dost” bir şekle sokmak için mücadele etmeye kalkışanların önüne aynı kadınlar dikiliyor. Çünkü kadınlar da sistemin parçası – oynadıkları roller, toplumun en muhafazakar rolleri. Erkek egemen sistemin devamını sağlayan onlar çünkü....
Evet değişim zor ve zahmetli...Genç kızlar, artık, 20 yıl öncesine göre daha bilinçli. Artık daha kolay meslek ediniyorlar, uzmanlaşıyorlar, onları bu ülkede tutmayı pek başaramasak da, bir meslek edinmek, geçmişe göre daha önemli.
Genç erkekler de daha bilinçli, 20 yıl öncesinin “erkek” tiplerine göre daha sevecen, daha anlayışlı...Değişim belki ancak onlarla hızlanacak ve kadınla erkek arasında daha eşit ilişkiler kurulabilecek.
Gözleri sürmeli, hüzün yüklü arkadaşım, hayatında “devrim” sayılabilecek bir karar almış: boşanıyor. 20 yıllık azap canına tak demiş... Kendine güvenmeye çalışıyor: “Bir işim var, gerekirse ayrı ev tutarım...”
Çaresiz değil...Şiddete başkaldırmak, çaresiz ve seçeneksiz olmadığını keşfetmek tam 20 yılını almış...
Boşanma oranının son yıllarda tırmanışa geçmesine bir anlam vermeye çalışanlar, toplumumuzdaki kadın-erkek ilişkilerine bir gözatsın derim. Çünkü tablo çok açık ve net...