Yeraltı Notları, 13 Subat 2001
Sevgül Uludağ
Yaşam bir rüya gibi...
Yıllar öncesinin toplumsal yaşamına kıyasla, günümüzde Kıbrıslı Türklerin yaşamlarında farklı “kavram”lar var.
Geçmişin insani duyguları, komşuluk, dostluk, sevgi, dayanışma ilişkileri yerini ticarileşen ilişkilere bırakmış. 1974’te oluşturulan toplum düzeni kokuşmuş, bir koltuk, bir yer, bir “title” kapmak ve buna iyice yapışmak “önemli” olmuş.
Eskiden evde ne kaynarsa, bir tabağa konur, “kokusu var” diyerek komşuya gönderilirdi. Komşu teyzelere böyle tabakları çok taşıdım ben. Komşu teyzeler de tabakları boş göndermezler, bir başka gün, kendi pişirdiklerinden bir sokumcuk tabağa koyar, öyle getirirlerdi. Uzun yaz ya da kış geceleri, komşuların toplanıp sohbet ettiğini, birlikte kestane kızarttığımızı, darı çatlattığımızı, biz çocuklar sokakta koşuşturur ya da bir odaya kapanıp “kukla tiyatrosu” veya benzer oyunlar oynarken, annelerimizin dertleştiğini hatırlıyorum.
Sabah kahveleri ise kadınların bir tür iletişim biçimiydi. Sabah kahvesinde kahveler içilir, fallar devrilir, sırayla birbirlerinin fallarına bakardı kadınlar. Böylece doğrudan sormak istemediklerini kahve falını gerekçe yaparak sorarlar, birbirlerinin ağzını yoklarlardı. Onları izlemek çok eğlenceliydi – bir an önce büyüyüp kahve içmek ve bu büyülü fal olayına katılmak isterdik biz çocuklar.
Komşularla bahçelere, balkonlara yayılır, televizyonda meraklı bir diziyi ya da acıklı bir Türk filmini izler, bazan hep birlikte sinemaya ya da mahallede kurulan bayram yerine giderdik. Evde birşey eksik olduğunda bu problem değildi çünkü mutlaka komşular vardı, ondan isterdiniz. Biz çocuklar komşu evlerine kendi evimiz gibi girer çıkar, ne piştiğini, kimin kiminle kavga ettiğini, kimin kimi sevdiğini, kime ayakkabı ya da palto alınacağına, kime yeni elbise dikileceğini bilirdik. Bunlar hep hayal oldu...Şimdi aynı mahalleyi hatta aynı apartmanı paylaşanlar, bu geçmişteki güzelliği paylaşamıyor. Koşullar değişti, yaşam acımasızlaştı, ilişkiler ticarileşti...Komşu komşuyu tanımaz oldu...Bir kahvenin kırk yıllık hatırı kalmadı. Geçmişin feodalizm kokan ilişkileri kendini giderek yalnızca çıkar ilişkilerinin hakim olduğu kapitalist ilişkilere teslim etti.
Birkaç yıl önce işsizken, insanların bana davranışlarıyla, günlük bir gazetede çalışırken şimdiki davranışları arasında dağlar kadar fark var. Ben aynı insanım, değişen yalnızca insanların bana olan davranışları. Bugün bir işim var, yarın olmayabilir. O zaman bu davranışların yeniden değişebileceğini hesaplıyorum artık...Oysa ben işsiz olduğum dönemlerde toplumum için, çok daha fazla emek harcıyor, “gönüllü” olarak atölye çalışmaları düzenliyor, etkinlikler örgütlüyor, gecemi gündüzüme katıp çalışıyordum. Demek ki emek de ancak “ticarileşince” toplum gözünde değer kazanıyor. Bir statünüz olsun yeter – baş olun da isterseniz eşek başı olun...
Düzen o kadar kokuşmuş, ilişkiler o kadar yozlaşmış ki artık “kimin eli kimin cebinde” kavrayamıyorsunuz. Nereye basarsanız ayağınız çürük tahtaya rastgeliyor.
Politika da bundan payını alıyor – Meclis’te birbirini yerden yere vuran, birbirine muhalif milletvekilleri bakıyorsunuz, akşamları Bağ Restorant’ta kadeh tokuşturuyor. Gündüzleri mangalda kül bırakmayan bir kısım “solcu”, geceleri UBP’nin önde gelenleriyle buluşup yiyip içiyor. Bir bakıyorsunuz aynı parti içinde birbirine “destek” olan grupçuklar türemiş – bunlar ticari işler de yapıyor, politikaya da bulaşıyor, ihalelere de katılıyor, en yetkili organlarda kararlara imza da atıyor ama tüm bu ilişkiler bir perdenin ardına gizlenmiş – şeffaflık yok...Şeffaflık olmayınca da ister istemez akla şu soru geliyor: Acaba toplumdan gizlenen nedir? Politikaya bulaşmış bu grupçukların esas amacı nedir? Kime hizmet için oradalar? Kimin çıkarını kolluyorlar? Ve bu sorular sıralandıkça, insan beynini kemiren kuşku da alıp başını gidiyor.
Politika o kadar yozlaştırıldı ki, artık insanları sevmeyen, insanlarla, insanlıkla, toplumla hiçbir alıp vereceği olmayan, yalnızca “hoş” ilişkileri olanlar hayatımızda söz sahibi olur pozisyonlara geldi. Belki en tehlikelisi bunlardır çünkü bugünkü şekliyle yapılan politikayla sevgi bağdaşmıyor.
Sevmek aslında cesaret işi – çünkü sevdiğiniz zaman kendinizi unutuyorsunuz, kendi duygularınız, kendi egonuz, kendi istemleriniz ön planda olmuyor. Kendinizi unutamazsanız sevemezsiniz zaten....Oysa gözünü hırs bürümüş, salt kişisel çıkarını düşünenlerin insanları sevmesini beklemek ahmaklık olurdu...Kıbrıs’ta bugünkü şekliyle yapılan politika ile sevme cesareti bağdaşmıyor çünkü biryerlere gelme hırsı ile insanları gerçekten, yürekten sevmek bağdaşmıyor...
Biliyorum ki insanların bu davranışlarını yaratan içinde yaşadıkları koşullar, üretimden koparılmış olmaları, dayatılan sistem – o nedenle kimseyi suçlamıyorum. Yalnızca kokuşmuş bir sistemde yaşamanın verdiği mide bulantısı ve derinleşen yürek yaralarımla başetmenin yollarını arıyorum...
Alıp başımı Pile’ye ahtapot yemeye, Kırnı’ya kebap çevirmeye ya da Boğaz’da ayran içmeye gidiyorum sevdiklerimle. Kömürde cızır cızır pişirilmiş ahtapot, yağda çıtır çıtır kızartılmış sibya ve kalamar, denizin kokusunu taşıyan barbunlar, mis kokulu otların karıştırıldığı nefis salata, bir şişe VSOP, Fransız Galoises sigaralarının tadını çıkarıyorum. Kırnı’da, Çınar Gazinosu’nda, çınarların altında kurumuş yapraklara bakıp gecelerden daha siyah bir karakediyi okşuyor, yeşil gözlerine bakıyorum. Etrafta sanki temel içgüdülerimize seslenen kebap kokusu başdöndürüyor. Pastırmalar, etler şişlere diziliyor, tombalak mantarlar da öyle...Tabaklara biklalar, pancarlar, dolmalar, sebzeler hazırlanıyor, cızır cızır pişen hellim dilimleri, tazecik pideler...
Yaşam çok kısa...Tıpkı bir rüya gibi gelip geçici birşey...Bu kısacık yaşamda sevmek, çıkardan, ticari ilişkiden, statüden çok daha önemli. Bugün varsınız, yarın burada olmayabilirsiniz – sokağa çıkarsınız bir araba size çarpar ya da kansere yakalanırsınız. Yaşam bir rüyadır, bu kısacık ömrümüzü anlamlı kılmak, toplumumuz için çaba harcamak, insanları sevmek, dostlarımızı hastalıklı günlerin iyileştirici ilaçları gibi tutmak gerek..