Yeraltı Notları, 14 Subat 2001
Sevgül Uludağ

“Evde hiçbirşey kalmadı...”

“Evde hiçbirşey kalmadı...”

Bu sözcükleri yaşamım boyunca yüzlerce kez duydum annemden. Buzdolabında iki kilo domates, bir kilo hıyar, kereviz, marul, golyandro, roka, dolapta birkaç kilo pirinç, şeker, un da olsa yine de “eve hiçbirşey kalmadı”. Gidip alışveriş etmek gerek. Stoklamak gerek. Buzdolabında domates varsın beş kilo olsun, varsın beş on paket pirinç olsun, bir süre sonra kurtlanır, çöpe atarız, olsun....Yeter ki stoğumuz olsun.

Çünkü bu topraklar savaşın yalayıp geçtiği, geride derin yaralar bırakan, kanlı topraklar....

Burası bölünmüş Kıbrıs...

Burası ateşkes ülkesi, sınırda yaşıyorum ben, sokağımın sonu Yeşil Hat....Sokağımın sonu barikat.

Barış çok uzak, ya savaş çıkarsa?

Biliyorum, annem bunu asla söylemedi ama bunu düşünüyor: Ya savaş çıkarsa ve evde birşey bulunmazsa, ne yapacağız?

Ya 1974’teki gibi evdeki undan ekmek yapmak zorunda kalırsak? Ya bahçeyi kazıp üç beş tane patates bulmak zorunda olursak?

Ya “zebil” kalırsak?

En iyisi stoklamak.

Bu ülkede yaşam güvencesi yok, gelecek güvencesi yok...Burası savaşın ülkesi, çatışmaların, gerginliğin. Hergün başımızda öten şovenizmin, binlerce askerin, üniformaların, militarizmin ülkesi.

Annem 83 yaşında...Kıbrıs’ta elektriğin, radyonun, arabanın, televizyonun, bulaşık makinesinin, çamaşır makinesinin, bilgisayarın, faks makinesinin, printerin, internetin olmadığı günlerde doğmuş. İngiliz sömürge döneminde öğretmenlik yapmış, İkinci Dünya Savaşı’nda ilkyardım kursları görmüş.

Mayoyu ilk giyen, derinlere dalış yapan, bisiklete binen ilk kadınlarımızdan.

Çok şey görmüş...

EOKA’yı, TMT’yi, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilanını, çatışmaları, BEY yönetimini görmüş. Faşizmi, militarizmi görmüş. Ayrı devlet ilanını, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların birbirine yabancılaştırılmasını, küçücük bir toprak parçasının bölünmesini görmüş.

Rum komşularını, Alona’da çıktığı hava tebdillerini, Trodos’un elmalarını, armutlarını, bir zamanlar güllerle bezeli kedili bahçemizi, fırına sürdüğü büsbütün kuzuları, subaşlarında yeme içmeleri hatırlıyor.

Rum’un Rum, Türk’ün Türk addedilmediği, herkesin bu toprak parçasında emek verip yuvarlanıp gittiği günlerden kalmış...

Canlı bir tanık o.

“Evde birşey yok” dediğinde, onunla tartışamazsınız. Bu kadarcık anlayışı hakediyor...

Bana sevmeyi öğretti...Bahçedeki karıncaları, kuşları gösterdi. Her ikindi kucağına alıp hurmanın altında beni bağrına basıp masallarla uyuttu. Hep “Haline şükret” öğütleri verdi. Yoksulları, yoksulluğu öğretti. Paranın hiç değerinin olmadığını, yalnızca bir araç olduğunu, en önemli şeyin sevmek olduğunu öğretti.

83 yaşında, ömrü boyunca pek kısa süre barışın hüküm sürdüğü bir ülkede yaşamış – “evde birşey kalmadı” demesi bundan.

Tanıştıkları zaman babam ona İngilizce mektuplar yazardı, o da yanıtlardı...Bu mektupları saklıyorum hala. Bisikletle akşam gezilerine çıkarlardı Mağusa’da...Trenlere binip Mağusa’dan Lefkoşa’ya, eşeklere binip Konedra’ya giderdi. Bana bütün bunları anlattı.

Bana, Rum’un Rum, Türk’ün Türk olarak görülmediği, insanların insan gibi yuvarlanıp gittiği, “milliyetçilik” öncesi günleri anlattı.

Ben henüz doğmadan abimle ablamın Trodos’un dağ köylerinden Alona’da Rumca’yı Rum çocuklarla oynayarak alıştığını, kendi gelinliğini kendinin diktiğini, İkinci Dünya Savaşı’nda evlendiğini, yoksulluğun dizboyu olduğunu anlattı. Küçükken komşulara su taşıyıp para kazandığını, hayatı boyunca nasıl çalıştığını anlattı.

Şimdi 83 yaşında, Rum tarafını özlüyor...Baf’ı, Leymosun’u özlüyor. Leymosun’da ona aşık olan sarışın genci anıyor. Millet Bahçesi’ndeki gezintilerini, Magic Palace’taki akşamlarını, babam belediyede çalışırken gittikleri partileri özlüyor...

TORBA programı onunla bir röportaj yaptı, BRT’nin sansüründen geçmedi. “Nefretlik geldi” diyordu “Türkiye’den....Bu yaptıklarından sonra...”

O farklı bir kuşak, canlı tarih gibi...

“Evde hiçbirşey kalmadı” dediğinde bilin ki bir toplumun belleğini taşıyor, savaş denen korkunç travmayı anlatıyor, asla kapanmayan yaraları, oradan oraya savrulan hayatları ve bunun tekrar tekrar yaşandığını, yeniden yaşanabileceğini anlatıyor.

Savaş korkusunu anlatıyor...

Ona “Hayır” diyemiyorum, “Bir daha asla savaş olmayacak anne...Barış gelecek...”

Bu sözcükleri söyleyemiyorum çünkü bunu söyleyebilecek kimsecikler yok.

Sınırda yaşıyorum, karşımda barikat. Yalnızca ateş-kes var.

Günboyu geçen helikopterler, talim yapan askerler, ara sıra iştaha gelen askerlerin boşalttığı şarjörler, bu kedili bahçedeki serçeleri, kumruları, güvercinleri ürkütüyor ve beni ve annemi...

Ne serçeler alışabildi sınırdaki yaşama, ne ben, ne annem...

Serçeler kanat çırpıyor, ürküp saçak altlarına sığınıyor, ben kitaplara gömülüyorum, kulağımda walkmen. Bana savaşı hatırlatan sesleri duymamak için...Annem Yalan Rüzgarı’na sığınıyor, televizyonun sesini açarak. Tümümüz ateşkesin yarattığı olağanüstü hali unutma çabasında...Oysa yüreklerimize dağlanmış ateşkes, savaşın kokusu saçlarımıza, tenimize sinmiş, hücrelerimize....Belleğimize, anılarımıza, içimizde akıp giden kana karışmış savaş...Yaşamımızda hiçbirşey “normal” olamaz artık...

“Evde hiçbirşey kalmadı...”

Bu sözcükler yaşamımızı özetliyor...


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa