Yeraltı Notları, 15 Subat 2001
Sevgül Uludağ
Yangında ilk kurtarılacak...
Sevgililer Günü’nde ne yaptınız?
Gününüz neşeli ve romantik mi, yoksa hüzünlü mü geçti?
Sevgililer Günü’ne nasıl girdiniz? Bir gül vereceğiniz, aşkınızı ilan edeceğiniz bir sevdiğiniz var mıydı yanınızda?
Yoksa yalnız mıydınız?
Mumlar ve tütsüler yaktınız mı? Seviştiniz mi?
Geçmişteki aşklarınızı düşündünüz mü, yoksa onlar silik birer anı mı oldu?
Herşeyin ticarileştiği kapitalist düzende, insani duygularınızı koruyabildiniz mi?
Aşkı kaç kez bulup yitirdiniz?
Kaç kez karasevdaya düştünüz?
Kaç kez aşk sandığınız şeyin aslında bir tutku olduğunu, gelip geçici bir duygu olduğunu keşfettiniz?
Aşkın kendisinin de tıpkı yaşam gibi değişken olduğunu, ruhunuzu ateşe verip sonra zaman içinde söndüğünü ama bunun insani bir ihtiyaç olduğunu keşfettiniz mi?
Ve nedir aşk, bunu düşündünüz mü?
Ayağınızı yerden kesen, göğsünüzde kelebeklerin uçuşmasına neden olan o başdöndürücü duygu mudur aşk?
Aşkın “aşk” olduğunu nasıl anlarsınız?
Neden çoğu zaman size “uygun” olmayana tutulur gönlünüz?
Bunu hiç düşündünüz mü?
Tutulduğunuz kişinin alsında bu duyguyla ilgili olmasının gerekmediğini, aşkın onun değil, sizin ihtiyacınız olduğunu farkettiniz mi?
Ve neden bütün aşklar, aslında biraz da ölümdür? Bunu düşündünüz mü?
Aşk bir kuş kanadına takılıp, bir tutam bulut olup sevdiğinizin penceresine gitmek, onun elinde tuttuğu kalem, saçını taradığı tarak, başını koyduğu yastık, sarındığı çarşaf olmak istemek...
Aşk, ne geçmişi, ne geleceği, yalnızca ve ancak şimdiki zamanı yüreğinize dayatan duygu...
Dünya ateşlense yangından ilk kurtaracak şey olmalı aşk...
Toplumlar, kadınla erkek arasında, tende başlayıp yürekleri yangın yerine çeviren doğal çekimin adını “aşk” koymuşlar. O zaman “aşk” adına işlenen cinayetler, “aşk” adına yapılan çılgınlıklar “mazur” görülebilmiş.
Bu doğal çekimi olduğu gibi kabullenemeyen, cinsellikten ürkerek onu gizlemeye çalışan, kadını tarih boyu kilit altında, örtülü kapalı tutmaya kalkışan “insanlık”, bu duyguları “aşk” olarak tanımlayınca azıcık rahat nefes alabilmiş.
Ama ataerkil sistem bununla kalmamış, tarih boyunca, kadınla erkek arasında tende başlayıp yürekleri yangına çeviren doğal çekimi, kurallara, yasalara bağlamaya kalkışmış.
Kadınları beyni olmayan birer hayvana indirgeyen bu yasaklar ve yasalar, örneğin Filistinli kadınların İsrailli erkeklerle, bir zamanların apartheid rejiminde siyahların beyazlarla, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’yla Kıbrıslı Türklerin Kıbrıslı Rumlarla birlikte olmasını yasaklamış.
O zaman Kıbrıs adasında aşk gizlice yaşanmış, dünyaya ilan edilmeden, sessizce “din değiştirip” evlenenler, “Türkleşen” Rumlar, “Rumlaşan” Türkler olmuş...Hangi yasak ya da kural aşkı durdurabilmiş ki, Kıbrıs’ın yasaları ve yasakları durdurabilsin?
1995’te yeni Aile Yasası’yla birlikte “Müslüman Türk kadınların, Müslüman olmayan erkeklerle evlenme yasağı”nı değiştirebilmiştik, şimdi de Güney Kıbrıs’ta Keti Klerides, iki toplumdan insanların birlikte olabilmesine, dileyenin evlenebilmesine olanak sağlayacak yasa tasarısını geçirmeye çalışıyor...
Hutularla Tutsiler, Boşnaklarla Sırplar, Ermenilerle Azeriler, Türklerle Rumlar “milliyetçi kriz” dönemlerinde en ağır bedelleri ödeyenlerden olmuş. Ve Kıbrıs’ta en acıklısı bu tür “iki toplumlu” aşklarda yaşanmış...Onlar hiçbir yerde barınamamış, Kuzey’de de, Güney’de de yaşam onlara zehir edilmiş. Milliyetçilik ve militarizmle aşk bağdaşmaz çünkü – ne milliyetçiliğin, ne militarizmin insani yanı vardır da ondan...
Bu doğal çekim, yasaklarla ve toplumsal baskılarla birlikte anıldı hep. Bugün yeryüzünde “insanlığın” yarattığı bu “yasaklar ve tabular” nedeniyle kadınlar hala yakılarak, taşlanarak, kırbaçlanarak öldürülüyor, kadın cinselliğinden ürküldüğü için, kadınlar hala sünnet ediliyor, bu yüzden binlerce kadın hastalanıyor, doğum yaparken yaşamını yitiriyor.
Ataerkil sistem, kadınla erkek arasındaki o doğal çekimden tarih boyunca hep korktu...Hala korkuyor...
Oysa dünya ateşlense, ilk kurtarılacak şey olmalıdır aşk...Çünkü aşk insanı çoğaltır, zenginleştirir, insan olduğunu hatırlatır...Elbette baskılardan, yasaklardan, tabulardan arınmış yaşanırsa...