Yeraltı Notları, 20 Subat 2001
Sevgül Uludağ
Necmi Avkıran Sokak (2)
1963’te alel acele varillerle, dikenli teller ve kum torbalarıyla bölünmüş bir başkente dönüşen Lefkoşa’da Çağlayan bölgesi canlılığını yitirmeye başladı.
Kristal ve Halk Sinemaları zaman içinde kapandı, Çağlayan Bar el değiştirdi, bu ünlü lokantada emek veren Zarifaba, yaşama sessiz sedasız veda etti.
Babamın özenle kurduğu Çağlayan Çocuk Bahçesi, her olağanüstü halde askerlerin kamp kurduğu, yeşil üniformalar ve silahların kol gezdiği bir alana dönüştü.
İlkokula Çağlayan İlkokulu’nda başlamıştım. Çocuk parkının içine, tarihi Venedik Hisarları’nın hemen altına, derme çatma, prefabrik bir bina dikmişler, birkaç odalı bu okula gitmeye başlamıştık.
Yokluk günleriydi. Okulda bizlere her sabah Blue Band margarini sürülmüş birer dilim ekmek, birer bardak süt dağıtırlardı. Yoksulluk yardımı gibi birşeydi bu, oysa asla o kadar lezzetli tereyağlı ekmek yediğimi hatırlamıyorum.
Çağlayan İlkokulu’nun hemen yanında, bir de askeri “lock-up” hücresi vardı. Hisarın içinde, küçük pencereden, hücreye atılmış genç mücahitler biz çocuklara seslenir, yiyecek ya da sigara isterlerdi. Onlardan ürkerdik. Savaş ve savaşla ilgili herşey ürkütürdü biz çocukları. Çocuk Bahçesi’nde koşar oynar, arada bir merağımızı yenemediğimizde, o gün kimin lock-up’a atıldığına gözucuyla bir bakmaya giderdik.
Yaşam, sivil elbiselerini çıkarmış, askeri üniforma giymişti. Bu sınır mahallesinde yolun sonunda mücahitler nöbet bekliyordu. “Sivil polis” olan komşumuzun evinde toplanıyorlar, silahlarla ilgili eğitim alıyorlardı. Tümüyle erkeklerden oluşan bu gruplara çekinerek yaklaşır, silahlara uzaktan bakardık.
Göçmen çocuklarını bu dönem tanıdım...Sarayönü’nde Milli Kütüphane’nin avlusunda derme çatma barakalara Baf’tan göçmenler yerleştirilmişti. Melahat ve Hayriye, iki küçük göçmen kızıydı, onlar benim arkadaşlarımdı. Birlikte oynar, kütüphanenin karanlık bodrumuna ya da tehlikeli çatı katına çıkardık, kimi zaman kitaplara gömülürdük, yoksulluğu ben işte bu yıllarda tanıdım.
Kütüphanenin arkasındaki sokakta göçmenlere yardım dağıtılırdı. Rifat Şener göçmenler için gelen balyaları açar, içinden pilise etekler, kürk ceketler çıkarırdı – göçmenlere kürk göndermeyi akıl edenlere bugün bile şaşarım...Mahkemelerin ve polisin oralarda ise gıda yardımı dağıtılırdı – şeker, pirinç, nohut, zaman zaman konserveler ve nedense donmuş dana ciğeri!
Raşın günleriydi, herşey yeniden değerlendiriliyordu. Annem eski paltolarını kesip bana harika paltolar dikiyor, bunları sahte kürk parçaları ya da nakışlar ve kurdelelerle süslüyordu. Bir gecede biçip dikiyor, süslüyor, sabah uyandığımda “yeni” bir giysim oluyordu. Bomboş dolaplardan harika yemekler yaratıyor, yoksulluğun acı yüzünü sevimli kılmaya çalışıyordu. Ben kedim Uğur’a sarılıp dünyayı izliyordum, bahçede çiçeklere, sınırda barikata bakıyordum, okuyordum ve büyüyordum. Çocukluk yıllarımda eski giysilerden bozma o kadar çok “yeni” giysim oldu ki, bugün bile alışveriş edip kendime yeni birşey aldığımda hafif bir suçluluk duygusundan kendimi kurtaramıyorum. New York’ta Cezayir’de yapılmış bir kolyeye vurulmuştum, 30 dolardı. Kendim için bu kadar parayı nasıl harcarım diye düşünüp durdum. Sonuçta Cezayir kolyesini aldım, onu taktığımda kendimi suçlu hissettim. Bunlar savaşın, savaşın yarattığı yoksunluk günlerinin travmaları...Hala bu travmaları aşmaya çalışıyorum.
O yoksulluk günlerinde harika komşularımızla yine de yaşamın güzelliklerini paylaşmaya çalışıyorduk. İlker abi akordeon çalardı, abim keman çalardı, onlar çalıp söylerken ben twist ya da foxtrot öğrenmeye çalışır, onlar bir çocukla ilgilenmekten bıkıp bisikletlerine atlayarak sinemaya gittiklerinde arkalarından özlemle bakardım. Onlara hayrandım: ne kadar büyüktüler, müzik yapabiliyorlardı, bisiklete binebiliyorlar, üstelik sinemaya gidebiliyorlardı. Bense kedim Uğur’la ya da yaşıtım çocuklarla mahallede, bu çıkmaz sokakta evde kalıyordum.
Harika komşularımızdan biri de Naciye Teyze’ydi. Emekli öğretmendi, ud çalardı, kahverengi ve sarı renkli yünlerden kendine takım elbiseler, etek ceketler örer, kış boyunca bunları giyerdi. Onun yanında sakinleşirdim – küçükken huzursuz olduğumda kucağına alıp beni uyuturdu, onun kokusunu hala hatırlıyorum. Onu, pancurları kapatıp alacakaranlıkta tek başına sigara içip anılarına dalmış halde bulurdum çoğu akşamüstü. Ayaklarım beni ona taşırdı. Sohbet ederdik, bana eski günlerini anlatırdı. Şimdi artık Naciye Teyze de yok. Bahçesindeki otlar insan boyunu aşmış, damdaki kiremitler dökülüyor, odunla yanan hamamının yerini termosifonlu bir banyo almış. Sanki ev öksüzleşmiş, çünkü ud çalan, Harman sigarası içen, bana pirohu pişiren, gözlüklerinin üstünden yaşamı süzerek zekice yorumlar yapan Naciye Teyze artık yok...
Çağlayan, bir sınır mahallesi olarak gelişemedi. Belediye otobüsleri bile burayı “kesman” bularak, mahallemizden geçmiyordu. Mahalle halkı giderek sınır bölgesinden kentin varoşlarına, Boğaz’a, Gönyeli’ye, Köşklüçiftlik’e, Kumsal’a taşınırken, tek katlı bahçeli evler de kendi kaderine terkedildi. Çağlayan apartmanlaşmadı, sınır çizgisindeki sahipsiz Rum ya da Ermeni evlerine Kürt göçmenler ya da Türkiye’den aileler taşındı.
BBC radyosunun “Yeşil Hatta Yaşam” başlıklı programı için bir İngiliz gazeteciyle Çağlayan’daki bu evleri gezdiğimizde hayretler içinde kalmıştık. Bir tek evde her biri dörder, beşer çocuk sahibi beş-altı aile yaşıyordu. Türkçe konuşamıyorlardı, Kürt’tüler. Daha iyi bir yaşam umuduyla buralara sürüklenmişler, bu mahallenin ya da adamızın geçmişiyle ilgili hiçbirşey bilmeseler dahi, burada kökleşmeye çalışıyorlardı. Dövünüp duruyorlardı...Erkekler bir işe girip ötekinden çıkıyor, seyyar satıcılığı, köylere mal satmayı, inşaat işçiliğini, bahçıvanlığı deniyordu. Kadınlar çocuklarla ilgileniyor, boş vakitlerinde yün çoraplar, oyalı yemeniler örüyorlardı. Yoksulluk korkunçtu. Sanki çatışmaların yaşandığı günlerdeki yoksulluğa benziyordu.
Yoksulluğun gözlerinin içine bakarak büyüdüm ben, nerede görsem onu tanırım.
Çocukların çalınan umutlarından, yitirilen gençlik düşlerinden, eskiden bozma “yeni” giysilerden, lime lime olmuş eski ayakkabılardan, kırılan bir camın yerine yenisini takacak para olmayınca seloteyple tutturulan bir naylon parçasından tanırım onu.
Onu, Çağlayan Bölgesi’ndeki Belça Market’te yapılan alışverişlerden tanırım – sınır mahallesinin bu yeni göçmenleri kalabalık aileleri için yedi sekiz ekmek birden satın alıyor, en ucuz neyse onu seçiyor: makarna, soğan, patates...Sebze yok, meyve yok, çocukların yüzünü güldürecek çikolatalar yok...Ceviz içleri, bademler, kuru üzümler yok onların alışveriş listesinde.
Çünkü onlar yoksulluktan gelmişler, sınır mahallesinin terkedilmiş Rum ya da Ermeni evlerinde, ya da ucuza kapattıkları kiralık köhne bir evde yaşıyorlar, umudun peşinde yolculuk yaparak buralara gelmişler, oysa burada da buldukları şey yoksulluk. Çünkü yoksulluğun milliyeti yok, dini yok, dili yok...O her yerde aynı...”En alttakiler”le sokağımı ve mahallemi, bölünmüş adamın bu sınır bölgesinde yaşamı paylaşıyorum...
Necmi Avkıran Sokak’ta yaşıyorum ve bütün bunlar beni hüzünlü çocukluğuma, göçmen arkadaşlarıma, bir türlü ellerimi ve ayaklarımı ısıtamadığım o soğuk kış günlerine götürüyor. Belleğimi zorluyorum, oysa bu boşuna. Çünkü bu sokakta, bu mahallede, bu sınır bölgesinde, bu ülkede, savaş öncesine ait mutlu anılarım yok benim...